Yüre bre yalan dünya

Evvel Allah dedim tuttum yolunu, Fark eyledim hem sağımı solumu
Kerbelâ’da Muhammed’in torunu, Yüzüm sürüp tavaf etmeğe geldim
yurubre

Yürü bre yalan dünya
Yalan dünya değil misin
Hasan ile Hüseyin’i
Alan dünya değil misin

Ali bindi düldül ata
Âşık dayanır firkate
Boz kurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin

Ali’nin Düldül’ün alıp
Arslanını dağa salıp
Yedi kere ıssız kalan
Dolan dünya değil misin

Ah şu kaşa ah şu göze
Ciğer kebap oldu köze
Muhammed’i bir ham beze
Saran dünya değil misin

Yetik Kul Himmet’im yetik
Gerçeğin eteğin tutup
İnsan gül ot gibi bitip
Dolan dünya değil misin? Kul Himmet demine, devranına, sırrına, irfanına, cümle şuheda ü uşşâk ervâhına hu diyelim huu

Vâlide Sultan

Aziz Dost!
Onları esirgeyerek tevâzu kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçüklüğümde nasıl yetiştirdilerse, Sen de onlara öylece merhamet et. [İsrâ, 17]

Hak emri vâki olmadan
Kokun sinsin yüreğime
Firakın vakti gelmeden
Özlediğim sensin anne

Ana başa taç imiş, her derde ilaç imiş
Bir evlad kuş olsa da, anaya muhtaç imiş

Hani Hz. Enes (ra) tarafından rivayet edilen bir hadisi şerif vardır: Adamın biri Peygamber Efendimize (s.a.v) gelerek: “Ben cihâda çıkmak istiyorum. Fakat gücüm yetmiyor” der. Peygamber Efenimiz (s.a.v): “anne ve babandan hayatta kalan var mı?” diye sorar. Adam: “Evet, annem sağdır” cevabına karşın Peygamber Efendimiz (s.a.v):

– “Git annene hizmet et ve onun gönlünü al. Böyle yaparsan, hem hac, hem umre, hem de cihâd sevabını kazanmış olursun.” Buyurur…

Aşk yolunun uluları anne hakkına o derece riayet etmişler ki Kutb-u Rabbani Muhammed Bahaeddin Nakşibend (ks) hazretlerinin şöyle bir vasiyetleri varmış. Buyurmuşlar ki: – Benim kabrimi ziyaret etmek isteyenler, evvela annemin kabrini ziyaret etsinler, sonra da benimkini…

Ve daha niceleri amma fazla söze ne hacet …
Şimdi bizler de Harem-i pakinden ayrılıp Ankara’ya valide sultanın devam eden kanser tedavisine refakat etmeye hazırlanıyoruz…

Siz güzelim canlardan da “hastalıktan iz bırakmayak misilsiz şifalar, hayırlı acil devalar” mealinde dualar bekleriz efendim… Şafi-i Hakîki hiç görmemişe döndürsün!

Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne âkilem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi
Derde giriftâr eyledi
[259. Mestmp3]


Ey sevgili, sen ab-ı hayatsın, sen manalar denizisin; biz susamışlar sana geldik, bize su ver! Ey can deryası, bizim balık gibi olan canlarımız seni istiyor. Denizden ayrı düşen balık yaşayabilir mi? Bize acı, bizi suya kandır! Biz, ayrılık yollarına düştük, çok sıkıntılara katlandık, sonunda sana kavuştuk, yol armağanı olarak sana zavallılığımızı, acizliğimizi getirdik, biz susuzuz bize su ver! Aşk yolunda zavallı akıl, şüphelere, vesveselere düştü. Sen şüpheleri giderensin bize su ver, bizi kurtar! Aklı yarım olan, senin aşkınla ne yapar? Seni gereği gibi sevmemiz için o aklı da bizden al! Çünkü sen, akıllıları aciz bırakansın, bize su ver! Bizim aşk susuzluğumuzu gider.

 

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

HAMİŞ:
Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım



Hazret-i Pirîn bu nutku şerifini Valide sultan’da çok severdi ama “bulanmadan, donmadan akmak” kısmına katılmazdı. “Yeryüzünün bütün akan suları bulanır, geçtiği yerlerin kiri, pası, çamuru suyun saydanlığını, berraklığını bozar… Kış güçlüyse, su donar. Önemli olan bulanmamak donmamak değil, akmaktır. Su akabildiği sürece, yeniden temizlenmek, dondurucu soğuktan kurtulmak umudu vardır. Kimse saf, kimse masum değildir. Yaşayan kirlenir; önemli olan “saf ve duru olmayı” yaşamın amacı haline getirmektir. Aslolan hayatın kendisidir. Hayatta olduğun sürece saf olmak, duru kalmak umudu da vardır.

Babam bu düşünceye karşı çıkmıştı: “Suyun özü temizdir” demişti, “insanın özü” de. Önemli olan bunca kötülüğe, bunca zalimliğe, açgözlülüğe karşı özümüzü koruyabilmek. Dünyanın en zor işi bu. Gündelik hayat, acımasızlık çarkı üzerinde dönüyor. Bizi o masum özümüzden, “Ruh-u Rabbanî” den uzaklaştırmak için hayat birbirinden parıltılı ilişkiler sunuyor: yalanla, sahtekârlıkla, bencillikle cilalanmış ilişkiler… Nefsimizin iştahını kabartacak renkli oyuncaklar. Ruhumuzu köle edip aklımızı bedenimizin emrine sokmak için… İşte buna karşı uyarıyor bizleri Hazreti Pîr ve kirlenmemiş olana, bulanmayana, donmayana övgüyle düzüyor..


Tartışma uzlaşma olmadan sona ermişti. Fakir, kime hak verdiğini de bu şiiri neden şimdi buraya yazdığını da hatırlamıyor ama o günden sonra bu şiir hep aklında kalmıştır…

Mahzun Olma

Ey âşık-ı sâdık,
…Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir… [Tevbe, 40]

Belâ-yı mâsivâya mübtelâyım, yâ Resûlallah,
Zebûn-ı pençe-i nefs ü hevâyım, yâ Resûlallah.

“Üzülme!” der Hz. Pir Mevlânâ (k.s) ve devâm eder:
“Kaybettiğin herşey başka bir sûretle geri döner.”

Ey dertli zamanımda canımın rahatı!
Ey yoksulluk çağında ruhumun hazinesi olan Allahım!

Bugün bize gelen bu hoş koku, Hakk’ın sırlarının hareminden esip geliyor. Daha yeni 900 metre yükseklikteki Sevr dağından indik. Ki o küçücük mağara yeryüzünde Efendimiz’in dokunduğu bir taşa dokunma ihtimalinizin en yüksek olduğu yerdi.  Her taşı öpülse haktır, ağlayarak yüz sürsek müstehak…

26 Safer’de başladığımız Hicret yolculuğuna devam ediyoruz…

Malumaliniz Sevr Mağrası’nda Efendimiz ve arkadaşı üç gün üç gece kaldılar. O üç gün sadece emniyet için bir bekleyiş değildi. Orada öncü ümmet, inşa ediliyordu. Altın Silsile oluşturuluyordu. O mağarada sevgi atmosferi öylesine yoğunlaşmıştı ki kıyamete kadar çağları kuşatmaya yetecek kıvamdaydı. Orada bir gönül medeniyeti kuruluyordu. Arzın üzerine asırlara ulaşacak, nice gönülleri mamur edecek bir muhabbet pınarı fışkırıyordu.

Ey Sevr, Ey hicretin ilk durağı! Sen hangi sırlara sahnesin ve ey zaman sen hangi sırlara şahitsin kimbilir…

Hicret bir fıtrat kanunudur ve hayatı inişiyle yokuşuyla, acısıyla tatlısıyla kabullenmek ve bunalıma girmeden yaşamayı başarmaktır. Hicret, bütün peygamberlerin ve insanlığın kaderinde vardır. Bunu başaran insan karşılaştığı bütün olumsuzluklara rağmen dünyanın neresinde olursa olsun sıfırdan başlamayı ve başarılı olmayı bilir. Çünkü hicret bunun eğitimidir. Oysa biz uzun zamandır içimizdeki hicret bağını kopardık. Hoyratça ezmek istedik onu. Bu dünyaya yerleşmek gayemiz oldu. Peşine düştükçe dünya kaçtı ve bizi reddetti. Ülkemizde, evimizde hicret hayatı değil, esir hayatı yaşıyoruz. Ve çağda isimsiz, renksiz, çizgisiz, şahsiyetsiz, misafirleriz şimdi…

Ey benim canım; Sen, benim Halil’imsin! Bütün dünya ateşlerle dolu; Halil (a.s.) olmadıkça, ateş, gül bahçesi olamaz! Sen, güzellik Yusufusun! Halkın gözleri bağlı; hakikati görmüyorlar! Onların gözleri, Kenan’ın ihtiyarı Yakup(a.s.)’ın gözleri gibi, seninle açılır; lütf edip gel de, gözlerini aç! Sen, Mustafa(s.a.v.)’in nurusun! Gönül Kabesi putlarla dolu; lütf edip gel de, Rahman’ın evinden putları dışarı at gitsin![Hz. Pir Mevlana]

Sevgiliye layık olmak için tamamıyla can halini al! Mest olanların yanına gidince sen de mest ol mest! İşte aşka vesile bir hicaz şarkı: 232. Mestmp3

Şefaât kıl, meded, yoksa o rütbe çok günâhım kim,
Ne rütbe yansam ol rütbe sezâyım, yâ Resûlallah.

Teşrifi ile müşerref olduğumuz şehr-i mevlid-i nebi ol rebiülevvel sair zamanlardan daha fazla salat ü selam getirelim de ruhlarımız ruh-u Resulullah ile aşina olsun, Mevlam kalbî irtibâtımızı dâim kılsın! O’nun sünnetini, hayatımızın merkezi eylesin! Habîbi hürmetine bizleri af ve merhametine nâil kılsın…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Mevlam, “siz muhabbet ehli Cânlar”ın hürmetine
bizim duyuşlarımızı ve niyetlerimizi temizlesin
ihlası ile olgun, saf ve berrak kılsın…

Kîni bırakıp cân olasın

Kini atıp cân bulana,
Biz onların gönüllerinde kinden (hasetten ne varsa tümünü) çıkardık, artık onlar köşkler üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir. [Hicr:47]

Merhabalar efendim,

inşallah geçen haftadan beri herşey yolunda gitmiştir veya
Mevlam geçip giden herşeye bizleri razı etmiştir..


Bu haftanın nâsibinde de Servet Yesâri Bey bestesi bir Hisarbuselik şarkı var imiş:
( 216.mestmp3) Münip UTANDI icrasıyla hele başlayın bir dinlemeye nağmeler yolunu bulurken bu nâme de sonunu bulacaktır elbet…

Oldur beni bensiz koyan, hem ben O’yum bu ben neyim!

İşte bu bana yük olan Olup KEMALe ermeme mani, kin ve hased nasıl bir illettir ki cennete erdiğimizde dahi gönlümüzden sökülüp çıkarılmasına muhtacız yüzlerimize bakabilmek için… Hak Teala, dünyada birbirinden incinmiş ve birbirine kin beslemiş olan müminlerin kalplerinden o kini çıkaracak ve müminler, kardeş olarak sohbet edeceklerdir. Bu cennet tasvirindeki karşı karşıya oturma bize Mevlevîlikte SEN yerine kullanılan NAZARIM hitabını çağrıştırıyor ki bu yolda nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Canlar karşılaştıklarında birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda “karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde birlik bir kelimeden sıyrılıp hale ermiş olur.” Sırrınca hikmetli bir bakıştı bu.
 
 “Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Allah’ın size emrettiği gibi kardeş olun.” [Resulu Kibriya aleyhi ekmelittehaya]

Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmededir. Zulüm ediş, kin güdüş, haset, hırs, insafsızlık,ululuk gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de bir tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mazur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da seden inciniyor. “İnanan, inananın aynasıdır” buyurulmuştur. Hz. Pir Mevlana [Fihi ma Fih: 6:19]

Hoş şu adam beğenmemezlik huyundan vazgeçip kini çıkarıp atabilsek gönüllerimizden de dargınlık, kırgınlık, kin ve nefretin yerine; sevgiyi, hoşgörüyü, dostluk ve kardeşliği hâkim kılsak, cennetin kokusu daha dünya hayatında iken erişmez mi canlara?
 
Öfke ve şehvet insanı şaşı yapar, ruhu doğruluktan ayırır. Kin duygusu gelince hünerler görünmez olur, gönülden göze yüz perde iner. Hz. Pir Mevlana [Mesnevi C1:333-334]

Kalpten kalbe yol vardır; kardeşlik de düşmanlık da bu gizli yoldan geçer. Mü’min mü’minin aynası olursa, kimse karşısındakinin ayıbını göremez. Hz. Pir Mevlana [Divan-ı Kebir 6:209]
  

Düşmanlığı bırakıp yeniden kardeş olmak için birbirimizi nasıl seveceğiz? Habibi Kibriya efendimiz ne güzel ifade etmiştir: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Size, yerine getirdiğinizde birbirinizi seveceğiniz bir şey öğreteyim: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”
  

Sıcacık bir selâm bazen bir çok hediyeden ve ikramdan daha çok gönül alıcı olur. Allah’ın bu güzel selâmı ne kadar güzel ve cömertçe çoğaltılırsa o oranda muhabbet meydana gelir. Çünkü selâm verenle alanı yakınlaştırır, birleştiri, samimileştirir. Zira Allah’ın en güzel isimlerinden biridir Selâm: “O, Selâm’dır”. Yani yüce “Mevlâ esenlik verendir, İslâm’ı öğretendir, selâmeti tavsiye edendir”. O, öyle yüce bir Mevlâ’dır ki kendi isminden mümine isim vermiş ve onu Müslim/Müslüman diye isimlendirmiştir. Müslüman, yüce Allah’ın en yüce isimlerinden birini üzerinde taşıyan insandır. Yani Müslüman esenlik verendir. Yaratanın selâm sıfatından istifa edip kendisi de esenlik veren mükerrem varlıktır mümin. Öyle demiyor mu Hz. Resûl: “Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların esenlikte olduğu kimsedir.” Demek ki selâm, basit bir kelimeden ibaret olmayıp müminin, mümin kardeşine dua etmesi, ona esenlik dilemesi, her türlü kötülüklerden uzak olmasını istemesidir.
  

İşbu hissiyat ile kini söküp atacak bir tatlı selamı sıcak bir güleryüzü esirgemediğinde içinde bir şeylerin kıpır kıpır olduğunu ümidinin tazelendiği hissedebilirsin.Unutma verdikçe kökü cennetlere uzanan ES-SELÂM ağacına tutunmaktasın.
 
Dostlar, dostlar! Birbirinizden ayrılmayın. Başınızdan kaçamak heveslerini atın. Mademki hepiniz birsiniz, ikilik havası çalmayın. Vefa sultanı emrediyor; vefasızlık etmeyin! Hz. Pir Mevlana [Rubailer, 642]

Kini bırakıp can olalım, selamı yayalım da Hz. Adem’den kardeşler olduğunu unutan insanlığa, yeniden sevmeyi, saymayı; ferâgati, fedakârlığı, hizmeti, merhameti, şefkati önce kendimizde yaşayarak öğretelim, cihana muhabbet tohumları ekelim, aşk mânaları saçalım…
 
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhû (Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun)

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Eğer aşkı seversen cân olasın

Cancağazım,
Eğer aşkı seversen cân olasın, kamu derdine hem derman olasın.

Eğer dünya seversen mübtelâsın, Mânî sırrına nerde eresin.

 

askiseninle_tatti

Biz bu satırları kaleme alırken gözyaşlarımıza arkadaş bir Hicaz şarkı vardı,
siz de bu akşam tenhalarda durup dinleyin onu ne olur,

yaralı gönüllere iyi gelecektir inşallah…

Aşkı seninle tattı hicranla yandı bu gönül 

 

Habib-i Edib-i Zişan’dan sonra yaşamak hüznünden yanıp eriyen mum gibi olmaktı. Zîrâ O’nu görmeden bir gün bile dayanamayan âşık gönüllerden bu hicrân ateşine dayanamayan Abdullâh bin Zeyd (ra) ellerini ilâhî dergâha mahzûn bir gönülle açarak:

“Yâ Rabbî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben, her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyâda bir şey görmeyeyim!..” diyen

içten ilticâsı kabul buldu  ve oracıkta gözleri âmâ oldu.

 

Allâh Rasûlü’ne aşk ile bağlı ümmetinin büyüklerinden Seyyid Ahmed-i Yesevî Hazretleri ise, 63 yaşında vefât eden Rasûlullâh’a duyduğu engin aşk ve muhabbet sebebiyle bu yaştan sonraki ömründe yeryüzünde dolaşmaya vedâ etmiş, mezar gibi bir yerde irşâdına devâm etmiştir.

 

Büyük hadîs âlimi ve müctehid İmâm Nevevî Hazretleri, O Varlık Nûru’nun nasıl karpuz yediğini bilmediği için ömrü boyunca karpuz yememişti. Hayatının bütün safhalarını kuşatan peygambere bağlılık şuuruyla, bir karpuzu yerken bile O’nun tarzının dışında hareket etmek ihtimâlinden uzak durmuştu.

 

Ez-cümle; bizlere güzel insanlardan miras kalan bu muhabbet tezâhürleri çerçevesinde, Allâh Rasûlü’ne muhabbetteki seviyemizi ölçmek, rûhumuzu ne kadar diriliş, uyanış ve silkinişe getirebildiğimizi muhasebe etmek zamanıdır erenler..

 

Bütün kâinatın özü ve varlık sebebine, Resulu Kibriya hazretlerine duydukları,

aşk, şevk ve bağlılığın şiddetiyle O’na râm olan âşık gönüller,

bu âlemde dâim O’nun muhabbetiyle yanacaklar ve her dem
O’nun ulvî visâlinin hasretini yudumlayacaklardır.


Bu Cumanâmesi de adını anarken sesimizin titrediği, burnumuzun direğinin sızladığı,
boğazımıza birşeylerin takıldığı Risaletpenah hazretlerinin bizlere son tavsiyeleri ile tamam olsun:

 

“Ey insanlar! İyi biliniz ki, ben sizden önce gidecek, sizi bekleyeceğim.

Siz de gelip bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Havz-ı Kevser başıdır.

Ancak yarın benimle Havuz başında buluşmak isteyen,

elini ve dilini günahlardan çeksin.

 

Her türlü günah kişi, mekan ve düşüncelerden uzak tutma gayretiyle yandığımız geçip giden sermeye-i ömrümüzde Cenâb-ı Hakk bizi râzı olduğu hizmetlerle rızıklandırsın, Efendimizin izinden, muhabbetinden ve halinden ayırmasın.

Cümle aşikan kâim ve dâim olsun erenler huu