Esti mihnet rüzgarı

Dert sahibine,
İster yeryüzünde olsun, ister kendi canlarınızda, sizin başınıza gelen ne varsa, daha Biz yaratmadan önce o bir kitapta yazılıdır. Bu ise Allah için pek kolaydır. [Hadîd:22]

Esti mihnet rüzgârı derd-i safâdan gayrı
Mahvoldu bütün varı cevr-ü cefâdan gayrı 

 

Eyyüb sabreyler idi dâim şükreyler idi
Söz düşmedi dilinden hamd-ü senâdan gayrı

Sinema ile arasını iyi eden canlar, Utah’nın kanyonlarında tek başına gezerken sağ kolu kocaman bir kaya parçası altında sıkışıp kalan maceraperest Ralston’ün hikâyesinden de haberdardır. 5 gün boyunca hayatta kalma mücadelesine girmesini anlatan gerçek bir olaydan uyarlanan filmde oyuncumuzun günlerdir aç, susuz kaya altında sıkışıp kalmasıyla, o kayanın üzerine neden düştüğünü anlamaya çalışırken hayatı da sorgulamaya başladığına şahit olduk:

01:10:44 è Düşündüm. Parçalar oturmaya başladı.
Bu kaya… Bu kaya hayatım boyunca beni bekliyormuş.
Lanet kaya! Yaşamın başından beri…
Daha bir meteor parçasıyken… Milyonlarca yıl önce…
Nasıl gelmiş be bu buraya? Tam buraya düşmeyi beklemiş…
Tam buraya. Tüm hayatım boyuca, doğduğum andan beri…
Aldığım her nefes, yaptığım tüm o şeyler…
Beni evrendeki bu çatlağa sürüklemiş.
HUZUR İÇİNDE YATSIN (RIP) 1975-2003 ARON RALSTON’A

Meğer dünyaperest bir gözle bakıldığında dahi olayların ardındaki perde aralanabiliyormuş…

Filmin dimağımızda bıraktığı lezzetten sonra olur da perde ötesinden haberler verir diye neyle konuştuk dün gece… Uşşak makamından derdini dinledik; Kimler ağlatır seni bu feryat nedir böyle. Dedi: O sevgiliden ayrı düştüm, gayrı geçmez âlemde benim feryadsız günüm
[286. Mestmp3]

Aah o ayrılık değil mi Şeyhü’l Ekber’e dahi “Ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık.” dedirten… Aynı hazreti dinlediğimizde: “Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal, yani aynalara vuran akisler, gölgelerden ibaret” buyuruyor ve ekliyor: “Senden uzaklığım çok yakın olmandandır. Sen gözlerimsin bu sebeple seni göremiyorum…”

Bir ucu ayrılığa varan kaza ve kaderin sırları pek çetindir. Nitekim kendisine bu babdan sual edilen Hz. Ali (kv) Efendimiz: “O mevzu, derin bir deryâdır!” buyurmuştu, yolundan gittiği amcazâdesi Habib-i Kibriya Hazretleri’nin (sav): “Kadere îmân eden, her türlü kederden emîn olur” tavsiyesine uyarak…

Yolundan giderek eren, işbu mânâya vâkıf bir ârif ise: “Dâima tecellî sahibine bakıp tecellî olunana gönül bağlamamalıdır. Tâ ki kendini kaptırmakla firkat dağdağası çekmeyesin. Zîra zuhûrun devamı olmaz. Sebatı olmayana takılıp kalanların ise perişanlık çekmeleri kaçınılmaz bir haldir. Devam istersen mânâdan ayrılma. Gerçek mü’min her olanı Hak bilip eşyada irâde görmeyip Allah’tan gayri fail yoktur: “Lâ faile illallah” diyerek bütün bu görünen varlığın Allah’ın emrinde olduğunu bilir ve öylece amel eder. Tâ ki gönül ıztırâbından kurtulup daimî cilve ve hoşluk hâsıl ede. Dünyâdaki bütün zuhûrlar, görünüşler, daha varlık kisvesi giymeden, kaderin damgasını yemişti. İnsanda olan irâde ve tedbir o kaderin zuhura gelmek arzusudur ki, Hakk’ın bir âleti olan insanın tahayyül kuvvetine tazyik yapar, o da çaresiz, düşüncesiyle o fiilin zuhuru için işe koyulur. Bu sûrethâne olan dünyâda çeşit çeşit şekillerin görünmesi, perde arkasında suret oynatanın oyunlarıdır ki, dışarıdan bakanlar suretin hareketinde irâde var zannederler. Her emir, her fiil, zuhûra çıkmadan evvel bir âlete havale olunmuştur. Vakti geldikte zuhurunu zorlar, coşup suret bulur. Hakk’ın fiillerinin âleti, insanın elidir. O fiili kendilerine isnat edenler gizli şirkten kurtulamazlar…” buyurmada…

Cümle Eşya Halık’ındır Kul eliyle işlenir,
Emri Bari olmadıkca sanma bir çöp deprenir.

Aynı kaynaktan beslenen bizler de Hakk’a yakın bir kul olmak için tıpkı Halîli olan İbrahim aleyhisselâm’ın hâli gibi, değişen imtihan şartlarına rağmen dâimâ; “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” Nidasında olmalıyız: Yâ Rabbî, bizlere böyle yüce, mânâlı ve hakikatli bir rızâ ve teslîmiyet içinde yaşamayı nasîb eyleyiver!

Cenâb-ı Hak, imtihân için gönderdiği bu cihân dersanesinde, yansımalar âleminde, her insana birtakım imkânlar ve nîmetler verdiği gibi bazı mahrûmiyetler ve külfetler de yüklemiştir. Bu külfet ve musîbetler ne kadar ağır olursa olsun hakîkî bir mü’min, onları isyân etmeden sabır, tevekkül ve teslîmiyetle bertarâf etmenin gayreti içinde olmalıdır. Hem sıkıntı hem de rahatlık zamanlarında Cenâb-ı Hakk’a karşı “rızâ”, “tevekkül” ve “teslîmiyet” hâlinde bulunarak huzûr ve sükûn içinde aşk ile bir güzel ömür sürmeli…

Lâkin rızâ, teslîmiyet ve tevekkülü, hiçbir tedbîre başvurmamak, gelebilecek belâları önlemek için herhangi bir gayret göstermemek şeklinde bir pasiflik ve tembellik telakkî etmek de yanlıştır. Tevekkül, hayrın celbi, şerrin defi için her türlü tedbiri aldıktan sonra, netîce hakkında Cenâb-ı Hakk’a teslîm olup O’na sığınmaktır. Yoksa sebeplere tevessül etmeden kuru bir tevekkül de tedbire bel bağlamak da pek de makbûl bir hal değildir…

Hâsılı bir müslüman, ne elde edemediği nîmet ve imkânlar için çok üzülmeli, ne de nâil olduğu dünyâlıklar sebebiyle çok sevinip şımarmalıdır. Hazret-i Pir Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Senin iç dünyân bir misâfirhâne gibidir. Sevinçler de kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan ne de gamları kendine dert edin! Gamlar sürûruna mânî olursa üzülme; çünkü o gamlar, senin için sevinç ve neş’e hazırlamaktadır. Ey Hak yolunun yolcusu! Gönle gelen üzüntüleri tebessümle karşıla ve şöyle duâ et: Ey benim Rabbim! Sen beni belânın şerrinden muhâfaza et, fakat onun vâsıtasıyla gelecek lutuf ve ihsândan da mahrûm bırakma! Rabbim, lutfet de belâlara şükredeyim. Geçip gidince neden şükretmedim diye hasret çekmeyeyim.”

Ey aziz can! O güzeller güzeli gönlümüzü bazen sıkar, bağlar, hayatı zehir eder. Bazen bağlarımızı çözer, sıkıntılarımızı giderir, bizi rahata erdirir, mutlu eder, huzura kavuşturur. Eğer senin gönlün eşek değilse, bu hallerin nereden geldiğini, kimin işi olduğunu anlar, bilir; o işin sahibini, o işleri vereni tanır.

Ve ey zalim nefsim! Eşek bile senin gibi üstün bir varlık olmadığı halde, sahibi, efendisi olan eşekçinin bağlamasını, çözmesini bilir, tanır; bir başkası olmadığını anlar. Efendisini görünce eşekçesine başını sallar. Kulaklarını oynatır. Sesini bile tanır. Çünkü sahibinin sesi ona yabancı değildir. Çünkü onun elinden yem yemiştir, hoş sular içmiştir. Ne tuhaf, ne şaşılacak şeydir ki, Allah bu kadarcık olsun sana bir anlayış, bir seziş vermedi mi? Sana lütuflarda bulunan, seni yediren, içiren, seni zevkler içinde yaşatan, seni yarattıklarının en şereflisi seçerek hiç bir varlığa vermediğini sana veren, sahibini, efendini, seni yaratanı tanımıyorsun ya yazıklar olsun sana!

Seni yaratan yüzlerce defa sıktı, derde düşürdü. Feryat edip durdun. Nasıl, olur da onu tanımaz olursun? İnkâra kalkarsın. Allah sana akıl verdi. Cüz’î irade verdi. Peygamberler vasıtasıyla yol gösterdi. Allah seni kurtarmaya mecbur mu ki! Kâfirler gibi ancak belaya uğrayınca onu hatırlamadasın, başını eğmedesin, teslim olmadasın. Zaten ötelere mensup olmayan, öteleri düşünmeyen baş, yarım habbeye bile değmez…

Ey Rabbimiz! Bizleri, sabır, tevekkül ve teslîmiyet sâhibi olan ve her hâl u kârda “Yâ Rabbî, Sen’den râzıyım!” buyuran sâlih kullarının yolunu kolaylaştır! Ey Rabbimiz! Bizleri gerçek mânâda tevekkül ehli kullarından eyleyip rızâna muvâfık ameller işlemeyi nasîb buyur. Bizleri kazâ ve kadere rızânın safâsına erdiriver…

Her hâl içre ve her dem zuhûr etmesin benden
Hükm-i kazâya rızâ ahde vefâdan gayrı
Yâ Rab dilerim senden zuhûr etmesin benden
Hükm-i kazâya rızâ ahde vefâdan gayrı


Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir küçük tevbe ayı Cemaziyelahir, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Asma suratını ey can

Dervişin tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir…

Ümmü’d-Derdâ (ra) şöyle anlatır: “Ebu’d-Derdâ, bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi. Birgün ona: « İnsanların senin bu hâlini tuhaf karşılamasından endişe ediyorum!» dedim. O ise bana: « Allah Rasûlü bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi.» dedi. [Ahmed, V, 198-199]

Asma suratını ey can,

Gezerken yağmurda rüzgârda karda
İçimde güneşi yakar giderim
Ömrümü kaplayan karanlıklarda
Ben bir şimşek gibi çakar giderim

Varsın kovalasın gece gündüzü
Bahar içimdedir düşünmem güzü
Bana gülmese de hayatın yüzü
Ben ona gülerek bakar giderim

Kadın-erkek ilişkilerinde “surat asma” davranışı, sık yaşanan davranış biçimlerinden biridir. Surat asma, bu davranışı sergileyen kişiler tarafından öfkenin bir tezâhürü olarak yorumlanır. Bu yorum yanlış bir yorumdur ve bu yanlışlık kişinin bu tutumunu değiştirmesine de engel olmaktadır. Surat asmak kızgınlık, ve öfke yansıması değildir. Öfke, kızgınlık kişide o an yaşananlar neticesinde ortaya çıkan bir duygusal “tepkidir”. Kızgınlık, karşıdaki kişinin zarar vermesine karşılık o anda ortaya çıkan “duygusal ve fiziksel bir tepkidir”. Öfke, anlık bir duygusal tepkidir. Bazen birkaç dakika bazen birkaç saat sürer… Ancak, tüm gün boyunca, hatta günler, haftalar boyunca “sürmez”. Günlerce, haftalarca süren surat asmalar kızgınlık, öfke olarak değerlendirilmez. Surat asmayla kızgınlık anındaki gerginlik ve fizyolojik belirtiler, surat asmanın ve öfkenin dışavurumundaki benzerlikler ikisinin birbirine karıştırılmasına, kişilerin kendilerini anlamalarına, surat asan kişiyi anlamalarına engel olmaktadır.

Peki, nedir surat asma? Bir duygu değil, davranıştır. Yani bir duruma karşı geliştirilmiş duygusal tepki değil, bir tutumdur. Bir “cezalandırma” davranışıdır. Bilinçli olarak yaptığını fark edemese de içine döndüğünde bu davranışı kasıtlı yaptığını görür. Cezalandırma davranışı, karşı tarafta istediğiniz davranışları oluşturmak için meydana getirdiğiniz bir dayatmadır. Yetişkin ilişkilerde, durum ne olursa olsun asla geliştirilemeyecek, geliştirilmemesi gereken bir tutumdur. Ceza, anne-babanın çocuk eğitiminde, devletin bireyle ilişkisinde, istediği davranışları oluşturmak için kullanabileceği bir davranıştır. Yetişkin ilişkilerinde sergilenecek bir tutum değildir. Ceza karşınızdaki kişiyi çocuk gibi eğitmeye çalıştığınızı hissettirir. Surat asan kişi kendisinin rahatsızlığının bu davranışla daha iyi anlaşılacağını düşünse de durum tam tersi olur. Cezalandırılan kişi karşıdaki kişiyi asla anlamaz. Hatta çoğu zaman bu durum kişiyi sinirlendirir ve benzer bir tavrın meydana gelmesine neden olur. Bu durumda evde iki surat asan kişi vardır ve bu ilişki bir rekabet arenasına dönüşür.

Duyguların, rahatsızlıkların konuşulup sorunların çözülmeye çalışıldığı bir ilişki değil, iki tarafın da karşı tarafın ilişkiyle ilgili hassasiyetini kullanarak karşı tarafın pes etmesini beklediği, altta kalıp diyet ödeyen taraf olmamak için savaştığı bir arenaya dönmüştür. Cezalandırma sorun çözmez aksine derinleştirir. Rahatsız olan kişinin rahatsızlığını, nedenini, rahatsızlığının ne kadar büyük olduğunu karşı tarafa aktarmaz. Sadece karşı tarafı sinirlendirir, gerer, sorun çözülecek yerde daha da sıkıntılı bir hal alır. Cezalandırma davranışları içinde “surat asma” en sık kullanılanlardan biridir.

Diğer cezalandırma davranışlarından bahsetmek gerekirse:

Cinsel ilişkiyi kesmek…
Alacağı hediyelerden vazgeçmek…
Karşı tarafın aldığı hediyeleri kabul etmemek…
Karşı tarafın yaklaşmasını engellemeye çalışmak…
Karşı tarafın hassas olduğu meselelerle ilgili değiştirilmiş davranışları yeniden geri getirmek…
Karşı tarafa haber vermeksizin kendiyle ilgili planlar yapmak, uygulamak…
Plansız harcamalarda bulunmak… Laf sokmak…
Geçmişte karşı tarafın suçlu olduğunu düşündüğü, kişinin kendisini suçlu hissettiği meseleleri tekrar tekrar açmak…
Karşı tarafın daha öncesinde paylaştığı özel konuları gündeme getirmek…
Özel günlerin sorumluluğunu yerine getirmemek…
Duyguları paylaşmayı tamamen kesmek…
Sürekli eleştiri cümleleri kurmak…
Sürekli emir cümleleri kurarak iletişim kurmak…
Konuşmaktan kaçınmak… Ve daha başkaca davranışlar…  Bu davranışların hiçbirisi “sorun çözmez”

Bu davranışların karşı taraftan size yapıldığını düşünün. Kendinizi nasıl hissedersiniz? Ne olduğunu, neden olduğunu, nasıl olduğunu bilmediğiniz bir gerginlik durumuyla karşı karşıya kalmışsınızdır ve karşı tarafın ne hissettiğini, ne düşündüğünü bile bilmiyorsunuzdur. Bu belirsizlik sizi çok fazla gerer. Ne zaman biteceğini bilmediğiniz bu davranışa “Neyin var, neden böylesin?” sorusunu yönelttiğinizde, “Yok bir şey!” gibi bir cevap gelince sinirden deliye dönersiniz. Duygusal yaklaşımınızı isteksiz şekilde reddeden davranışları gördüğünüzde ne yapacağınızı, bu durumun içinden nasıl çıkacağınızı bilemezsiniz. O kadar gerilmiş ve o kadar huzursuz olmuşsunuzdur ki karşı tarafın neden rahatsız olduğunu düşünmeyi çoktan bırakmış, kendi duygularınıza gömülmüşsünüzdür. Hatta bir süre sonra, o bu konuyu açsa umursamazsınız. Cezalandırma davranışları kendinizi değersiz ve önemsiz hissettirir. Karşınızdaki kişinin bencil olduğunu, sadece kendini düşündüğünü, kendini sevdiğini düşünürsünüz. İçten içe kızgınlık duyarsınız ve bu durum zaman geçtikçe artar ve bir süre sonra sizi patlatır. Ya da siz de ona uyar, aynıyla karşılık verirsiniz. Ve ortada tam bir sinir harbi yaşanır.

Bu kadar sıkıntılı durumlara neden olan cezalandırma davranışlarına kişiler neden başvurur? Bu sorunun cevabını vermeden bu tutumu değiştirmek mümkün değil. Kişinin davranışındaki yanlışlığı fark etmesi, bu tutumu değiştirebileceğini göstermez. Çünkü cezalandırma davranışını, kişi, kendisine fark ettirilinceye kadar farkında olmadan yapar. Farkında olduktan sonra da alışkanlık olarak sergiler. Ve bu alışkanlık, “psikolojik savunma” biçimidir. Cezalandırma davranışına başvurulmasının birkaç farklı sebebi vardır: Cezalandırma davranışına yönelinmesinin en önemli nedeni, duygularının, rahatsızlıklarının önemsenmemesi korkusudur. Karşı taraf kendisini önemsemeyecek ve onu kıracaktır. Kırılırsa ilişkiden ayrılmak zorunda kalacaktır. Hiç kimse önemsenmediğini hissettiği bir ilişkide sonsuza kadar kalamaz. Bir başka nedeni, karşı tarafı kırma korkusudur. Karşı taraf, duygularını, rahatsızlıklarını söylediğinde bundan rahatsız olacak, tepki gösterecek, ilişkiyi bitirmeye kalkacaktır. Yine bir başka nedeni, kendini ilişki içinde yetersiz hissetmeme, kendine güveninin sarsılmamasıdır. Duygularınızın, rahatsızlıklarınızın söylenmesi, o ilişkiyi önemsediğinizi gösterir. Karşı tarafa, ilişkiye bağlı olduğunuzu hissettirir. Karşı taraf sizin bağlı olduğunuzu anlarsa bu zayıflığınızı kullanmaya kalkar ve karşı koyamazsınız. Bu nedenle duyguları, rahatsızlıkları söylemek yerine cezalandırmak sizi koruyan bir davranış olur. Bir başka neden, kişinin ilişki içinde kendini güçlü hissetmesi ve kendisince önemli olan istekleri bu yolla karşı tarafa dayatmasıdır. İstenen, sevilen taraf kendisidir. İlişkiyi daha çok isteyen karşı taraftır. İlişkide olmakla zaten lütufta bulunmuştur. İlişki içinde kendine olan güveni yüksek olduğu için, talep ettiği, zorlandığı, rahatsızlık duyduğu her konuda karşı tarafın ilişkiyle ilgili hassasiyetini kullanma imkânı doğar. Karşı taraf ilişkiyi kaybetmekten korktuğu için, surat asılmasına karşı çok duyarlı olacaktır. En küçük duygusal değişikliklere bile çok duyarlı olacaktır. Bu nedenle surat asıldığında ya da karşı tarafın onu cezalandırdığı her hangi bir davranıştan çok endişelenecek ve istiyorsa ya da neyden rahatsız olmuşsa söylenmeye gerek duymadan onu anlayacak ve yerine getirecektir. Cezalandırma davranışının en temelinde bağlanma korkusu vardır. Bağlanma korkusu ilişkide “açık” olmamızı engeller. Kapalı kalarak ilişkide kendimizi korumaya çalışırız.

Karşı tarafı ne kadar önemsediğimizi, değer verdiğimizi göstermekten çekiniriz. Bağlanmaktan korkan kişinin kendini koruma aracı olarak geliştirdiği bir tutumdur cezalandırma davranışı. Bağlanmaktan korkan kişi ise “kendine güven sorunu” yaşayan kişidir. Karşı tarafa bağlandığında kendini koruyamama kaygısı kişinin kendini ne kadar zayıf, güçsüz, yetersiz gördüğünün göstergesidir.

Cezalandırma davranışı kişinin çocukluk dönemine takılı kalan yönlerinin olduğunun göstergesidir. Cezalandırma davranışı bir yetişkin davranışı değil, bir çocuk tutumudur. Cezalandırma davranışını başka üstünde görmek çok kolaydır ancak kendi üzerimizde görmekte çok zorlanırız. Çünkü eleştirilmekten hiçbirimiz hoşlanmayız. Kendimizi eksik hissetmemize neden olur. Ancak bu tür bir davranış bütün ilişkilerimizde soruna yol açar. Cezalandırmak sorunlarımızı çözmek yerine karşı tarafı rahatsız ettiği için daha da derinleşir.

Kendimizce bu şekilde davranarak rahatsızlığımızı ifade etmişizdir ancak karşı tarafın bundan ne anladığını, bu davranıştan nasıl etkilendiğini fark etmeyiz. Sonra da bu tepkilerin anlaşılmamasından şikâyet ederiz. Ancak kendimizi karşı tarafa doğru şekilde yani hissettiğimiz gibi ifade etmemişizdir, kendimizi ifade etmek yerine onun kendini kötü hissetmesini sağlamışızdır da farkında bile değilizdir. Cezalandırmayı hepimiz öfke zannederiz. Bu kaçınılmaz bir savunmadır. Bunu ancak yakın ilişki kurduğumuz kişi görebilir, hisseder. Muhatabınıza ya da eşinize bunu sormanız yeterli olacaktır:

Herhangi bir şeye kızdığımda duygularımı, rahatsızlığımı anlatmak yerine seni cezalandırdığımı hissediyor musun?

Ne olur günü, gönlü ve ömrü zehirlemeyelim; asmayalım suratımızı ey can!

Ey hoca! Neden yüzünü ekşitmişsin? Sen bu şeker ülkesinden, bu tatlılıklar diyarından git, burada herkes güleryüzlüdür. Burada kimse asık suratlı değildir. Ezel alemindeki gönül ülkesindeki tattan, şeker bile utanır. Sen böyle kaşın asık, çehren ekşi nereden geldin? Belli ki sen ötelerden, o “neşe diyarı”ndan gelmemişsin. Dudu kuşları yani ermişler, gökyüzünde şekerler yemedeler. Sen niçin göklere uçmazsın, niçin bu kirli dünyada sürünür durursun? Niçin suratını asmışsın? Yüceleri, geldiğin yerleri hiç düşünmez misin? Yoksa oraları inkar mı ediyorsun? Seher vaktinde şarap içen, yani seher vaktini ibadetle geçiren, gündüz arslan avlar. Yani manen güçlü olduğu için hayatın zorluklarını yener. Fakat ayran içen kimsenin, yani dinî ve insanî vazifesini yapmayan kişinin bu dünyada da suratı asıktır, yarın ahirette de. İman sahibi de, iman da din de zevklidir, tatlıdır. Helva tablasının ekşi olduğunu sen nerede gördün? Bu ekşiliğin hepsi cinsi cinsine gider. Ekşi, ekşi ile birlikte gider olduğundan ötürü, ekşilik de senin önünde ve yüzünde toplanmıştır. İlahî güneşin ışığı ile, sıcaklığı ile olgunlaşmayan meyve, şeker kamışı bile olsa ekşidir. Aşk güneşinin yakışına sabır gerektir. Sabret, şu uygunsuz hallerine, ekşi davranışlarına bak da bir iki gün sabret,olgunlaş, piş! Kimi ekşi suratlı görüsen bil ki o, aşk ateşinden kaçmıstır. Hep gölge içinde kalan koruk, salkım, baştanbaşa ekşidir. [Hz. Pir Mevlana]

Rabbimiz, cümlemizi yaratılan her şeye şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilen, ince ruhlu, kâmil mü’minlerden eylesin. Kalplerimizden îman muhabbetini, yüzlerimizden İslâm’ın güler yüzünü eksik etmesin… Âmîn Yâ Mûin!