Korumalı: Gül-i Rana

Bu içerik şifre ile korunmaktadır. Görmek için lütfen aşağıya şifrenizi girin:

Reklamlar

Hak’tandır o, reddetme

Ey insanoğlu,
Sana güzellikten her ne şey nâsib olursa şüphesiz Allah’tandır. Ve sana kötülükten her ne şey isabet ederse kendi nefsindendir… [Nisâ, 79]

Bir şeyi murâd etme,
Olursa inad etme,
Hak’tandır o
reddetme,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

Cümle işler Hâlik’ındır, kul eliyle işlenir.
Hakk’ın emri olmayınca sanma bir çöp deprenir

Her sohbet bir vuslattır ve bizler bu vuslatın neşesiyle mestiz; gerçi bu satırların yazarının idrak ve temsil kıtlığı sebebiyle, irfan ve hikmet cevherleri siz güzelim canlara nakletmede kusurluyuz lâkin “Her zerrede bir nur, her katrede bir zuhûr vardır” müjdesi ile teselli bulmaktayız.

Her Cuma, ber vech-i mûtad, evladımızı da alıp Harem-i pâkinde, Kabe-i Muazzama’da cem oluruz. Bir safa dahil olduktan sonra sağ baştan 18. Candan başlayarak nezri Mevlana niyetine gül kokuları ikram eyleriz. Yine böyle bir hafta mahdumumuz daha ilk gül sunduğu cemaatten haşin bir red cevabı alıp geri çevrilince, pek bir kırılıp, gücendi, mahzun oldu. Onu mesrur eylemek için bir suretini çektiysek de nâfile…

Haftanın mestmp3’ü bu meyanda Dede Efendi’nin Şehnaz bir bestesi oluverdi: Sana ey cânımın cânı efendim, kırıldım, incindim, gücendim [240. Mestmp3]

Talib-i Hak olan siz güzelim canlara kestirme bir yoldan bahsetmek dileriz: “La talebe ve La Redde”

Kimseden hiçbir şey istemezsin olur biter; istemek yok (la talebe) verilirse reddetmek de yok ve (la redde). Onu nerden çıkarmış olsa gerek büyüklerimiz: Bir gün Resul-u Kibriya Efendimiz Abdullah ibni Ömer (r.a) hazretlerine bir ikramda bulunmuş o da Ya Resulallah benim ihtiyacım yok, bir başka muhtaç kardeşime ver der gibi kabul etmek istememiş verilen şeyi. Efendimiz cevaben buyurmuşlar: Ey delikanlı sen dilemediğin halde Allah sana bir şey verirse al REDDETME buyurmuş. Çünkü o, Allah’ın sana gönderdiği bir rızıktır, lütf-u ilahidir.

İstenmediği halde kendi gelen suyu ZEMZEM sayıp içen halk bilgeliğinde bir deyiş vardır:
Deh demeden yürürse at,
İstemeden bir bardak su verirse evlat,
Bir de hayırlı çıktı mı avrat
Düğün evinde işin ne; neşe senin evinde!


İrfan geleneğimizde ise “İstersem dilimi, almazsam elimi kessinler” düsturu hep aynı hakikate işaret eder. Hiç şikâyet etmemek, razı olmak manasınadır. Bu razı oluş belki de duaların kabulü, en güzel dua halidir.

İstemek yok verilirse, geri çevirmek, reddetmek yok. Bu “istemeyin” hadisi şeriflerinde o kadar tavsiye olunmuş ki birisinin devesinin üzerinde iken kamçısı yere düşse kimseden istememiş. Halbuki deve yüksek inmekte zor binmek de.. İstememeye bu kadar riayet etmişler. Hz. Peygamber(sav)’in yere düşen kamçısını bizzat inip alarak kimseye yük olmamasını örnek gösteren Hz. Pir Mevlânâ, bizlere şöyle nasihat eder:

Hz. Peygamber (sav): “Allah’tan cenneti istiyorsan Kimseden bir şey isteme ki kimseden bir şey istemezsen, Ben kefilim Cennete de girersin, Allah’a da kavuşursun” buyurdu. Hz. Peygamber bir gün ata binmiş gidiyordu, elinden kamçısı yere düşüverdi, hemen inip kendisi aldı, kimseden istemedi. Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü, özgür ol, Cenaze gibi kimsenin boynuna binme, halka yük olma!

Bu dünya tatlıdır, şirindir, güzeldir yemyeşildir. Çoğunuz bu cezbeye kapılıp gidebilirsiniz. Fakat istemeden size verilirse mübarek olur. İstediğinizden dolayı verilirse size yük olur ve minnet altında kalırsınız. Sakın istemeyiniz!

Kenân Rifai Hazretleri’nin dâim hatırlattığı bir söz vardır. “Bâr olma, yâr ol” der. Kimseye eziyet verme, kimseye sıkıntı verme, kimseden bir şey bekleme. Ahmed’er Rifai Hz.leri ise bizim yolumuz istememek, esirgememek ve biriktirmemektir buyurur.

Tasavvuf yar olub bar olmamaktır
Gül-i gülzar olub har olmamaktır.

Madem reddetme düsturu ruhumuza işledi. Hakkın bize bir atâsıdır, En sevgili Mustafa’sından, ikramını reddetmek ne kelime, can baş üzere buyur edeceğimiz, müjdeli bir hadis-i şerif:
Ey insanlar, ben ancak size hediye edilmiş rahmetim [Dârimi, Mukaddime:3]

Biçaredir ümmetlerin, isyanına bakma
Red eli vurup hasret ile düzaha yakma
Rahmet et aman, ateş-i hicranına yakma
En başta kulun Galib’i pür-cürmü bırakma

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Haktan bize Sultân-ı müeyyedsin Efendim

Ya Rab, hediye ettiğin peygamberin aşkından, rahmetinden ve şefaatinden mahrum etme bizleri. Hem Denizler bu aşk yüzünden coşar köpürür. Kuşlar bu yüzden öter. Onların hepsinin de dileği bu aşk tuzağına her an yeni bir avın düşmesidir.

Aşkından gayrısına iltifatımız yok. Bedenimizi tamamıyla can haline koy, bizleri hakîkat madenindeki inciye çevir; bağımı, bahçemi neşelerle sulayan bir çeşme lütfet, Maksudumuz ancak sensin, bizi iki alemin gamından kurtaracak bir aşk lutfet !

İkramı kabul edip izi üzre, mucibince amel edene aşk olsun, ya huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da

huzur bulasınız efendim

Kendine gel ey yolcu!

Bir nasihat tâlibine,
Ben size iki vâiz (nasihatçi) bıraktım. Biri susar diğeri konuşur; susan nasihatçi ölüm, konuşan ise Kur’ândır. [Tirmizi, Menakib, 31]

Yeni bir yıl ile giderek yaklaşmakta olan, susan nasihatçimiz ölüm, taliplileri için ten kafesinden kurtulmak, Yusuf gibi kuyudan çıkmaktır. Kâfire idam sehpası gibi gözüken ölüm mü’min için ölümsüzlüğe açılan kapıdır. Hz. Pir Mevlana ölüm neşesini şöyle anlatıyor:

Kuşa, kafesini bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar hürriyete ait güzel güzel hikâyeler söylerler. Kafesteki kuş onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı ne de kararı. Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur, ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O kuşun gönlü de dışarıdadır, canı da. Böyleyken kafesi açıversen ne yapar?

Ey seher vakti esen, ötelerden gelen!
Ey hoş haberler getiren rüzgar! Müjdeyi ver de gönlümü al! Ey müjdeci! Elimde bir canım kaldı, o da sana feda olsun, onu da al!

Ey ısıracak dişleri kalmayan kahır!
Ey kötürüm olduğu için yanımıza gelemeyen gam! Ey yüzlerce defa güldükçe gülen lütuf! Canlar zafere kavuştuğu için can da gülmede, cihan da!

Gaflet gömleğini yırtarak dünyanın gerçek çehresini gören büyük ruhlar için hayat bir imtihan, ölüm ise bir şeb-i arus, yani “vuslat” tır. Hak Teala bu Şeb-i arûs ve yeni yılın ilk günü vesilesiyle amellerimizi ve ahlâkımızı yağmur gibi temiz ve berrak bir rahmet, bereket ve hidayet vesilesi eylesin! İçinde yaşadığımız dünyadaki kir-pastan arınarak semâlara yükselen su gibi rûhumuzu ve gönlümüzü de tertemiz olarak yüce huzûruna erdirsin.

Ey Hak âşıkı! Sen güzellik Yûsuf’usun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allâh’ın takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. [Hz. Pir Mevlana]

Mevlânâ Hazretleri de, ölümün eşiğinde yaşayan, buna rağmen günlerini; hem dünyâ ve hem de âhirette fayda vermeyecek boş işlerle hebâ eden insana şöyle seslenmektedir:

“Kendine gel ey yolcu! Kendine gel! Akşam oldu; ömür güneşi batmak üzere… Gücün kuvvetin varken; şu iki günceğizde olsun cömertlikte bulun, iyi işler yap… Elde kalan bu kadarcık tohumu, yani ömrünün geriye kalan son senelerini iyi ek, iyi harca da; şu iki nefeslik şu fânî dünyadan sonsuz bir cennet ömrü elde edesin… Aklını başına al da; bu işi yarına bırakma. Nice yarınlar geldi geçti. Hemen tövbe ve istiğfar ile işe başla ki, ekin mevsimi, iyilik günleri büs bütün geçmesin. Öğüdümü dinle, nefis güçlü bir bağdır. Bizi iyilikten alıkoyar. Hak yolunda sana engel olur. Yenileşmek, kendini tamir etmek istiyorsan, eskiyi çıkar at; bedene ait isteklerden vazgeç; rûhânî zevkleri, mânevî heyecan ve lezzetleri ara…

Her ihlâs sahibinin sevgisini perçinle,
Kalbinde âriflerin muhabbetini dinle…
Gitme ümitsizliğe; ümit kapısı vardır;
Güneşler parlıyor bak; karanlık kapı, dardır..
Gönlün seni çekiyor ârifler meclisine;
Bedeninse, seni sokar çamura yine..
Aklını başına al gönüldaş sohbetinde;
İkbâl sahibi verir bahşişi servetinden…
[223. Mestmp3 Gitme Ümitsizliğe…]

Mâdemki, her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda ölümü tadacağı muhakkaktır ve O’ndan kaçılacak hiçbir yer yoktur; o hâlde cümle canlar: “(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun…” [Zâriyât, 50] sırrından nasib alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak edinmelidir.

Bu gelen, yeni bir yıldır. Ya Rabbi, kovulmuş şeytanın şerrinden bu yıl muhafaza olmayı istiyoruz. Ve içimizde, bize kötülüğü emreden nefislerimizle mücadelemizde senden yardım diliyoruz. Bizi sana yaklaştıracak meşguliyetleri nasîb et, ey celâl ve ikram sahibi Rabbim. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl! Gönül âlemlerimizi, Hz. Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi Peygamber vârisi Hak dostlarının feyz,rûhâniyet ve irşadlarıyla âbâd eyle!

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma, Hazret-i Pir’e bayram olan Şeb-i Arûs
canları aşka vardıracak yeni bir yıl, ömür ve şahsiyetlerimiz
, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Kîni bırakıp cân olasın

Kini atıp cân bulana,
Biz onların gönüllerinde kinden (hasetten ne varsa tümünü) çıkardık, artık onlar köşkler üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir. [Hicr:47]

Merhabalar efendim,

inşallah geçen haftadan beri herşey yolunda gitmiştir veya
Mevlam geçip giden herşeye bizleri razı etmiştir..


Bu haftanın nâsibinde de Servet Yesâri Bey bestesi bir Hisarbuselik şarkı var imiş:
( 216.mestmp3) Münip UTANDI icrasıyla hele başlayın bir dinlemeye nağmeler yolunu bulurken bu nâme de sonunu bulacaktır elbet…

Oldur beni bensiz koyan, hem ben O’yum bu ben neyim!

İşte bu bana yük olan Olup KEMALe ermeme mani, kin ve hased nasıl bir illettir ki cennete erdiğimizde dahi gönlümüzden sökülüp çıkarılmasına muhtacız yüzlerimize bakabilmek için… Hak Teala, dünyada birbirinden incinmiş ve birbirine kin beslemiş olan müminlerin kalplerinden o kini çıkaracak ve müminler, kardeş olarak sohbet edeceklerdir. Bu cennet tasvirindeki karşı karşıya oturma bize Mevlevîlikte SEN yerine kullanılan NAZARIM hitabını çağrıştırıyor ki bu yolda nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Canlar karşılaştıklarında birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda “karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde birlik bir kelimeden sıyrılıp hale ermiş olur.” Sırrınca hikmetli bir bakıştı bu.
 
 “Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Allah’ın size emrettiği gibi kardeş olun.” [Resulu Kibriya aleyhi ekmelittehaya]

Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmededir. Zulüm ediş, kin güdüş, haset, hırs, insafsızlık,ululuk gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de bir tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mazur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da seden inciniyor. “İnanan, inananın aynasıdır” buyurulmuştur. Hz. Pir Mevlana [Fihi ma Fih: 6:19]

Hoş şu adam beğenmemezlik huyundan vazgeçip kini çıkarıp atabilsek gönüllerimizden de dargınlık, kırgınlık, kin ve nefretin yerine; sevgiyi, hoşgörüyü, dostluk ve kardeşliği hâkim kılsak, cennetin kokusu daha dünya hayatında iken erişmez mi canlara?
 
Öfke ve şehvet insanı şaşı yapar, ruhu doğruluktan ayırır. Kin duygusu gelince hünerler görünmez olur, gönülden göze yüz perde iner. Hz. Pir Mevlana [Mesnevi C1:333-334]

Kalpten kalbe yol vardır; kardeşlik de düşmanlık da bu gizli yoldan geçer. Mü’min mü’minin aynası olursa, kimse karşısındakinin ayıbını göremez. Hz. Pir Mevlana [Divan-ı Kebir 6:209]
  

Düşmanlığı bırakıp yeniden kardeş olmak için birbirimizi nasıl seveceğiz? Habibi Kibriya efendimiz ne güzel ifade etmiştir: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Size, yerine getirdiğinizde birbirinizi seveceğiniz bir şey öğreteyim: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”
  

Sıcacık bir selâm bazen bir çok hediyeden ve ikramdan daha çok gönül alıcı olur. Allah’ın bu güzel selâmı ne kadar güzel ve cömertçe çoğaltılırsa o oranda muhabbet meydana gelir. Çünkü selâm verenle alanı yakınlaştırır, birleştiri, samimileştirir. Zira Allah’ın en güzel isimlerinden biridir Selâm: “O, Selâm’dır”. Yani yüce “Mevlâ esenlik verendir, İslâm’ı öğretendir, selâmeti tavsiye edendir”. O, öyle yüce bir Mevlâ’dır ki kendi isminden mümine isim vermiş ve onu Müslim/Müslüman diye isimlendirmiştir. Müslüman, yüce Allah’ın en yüce isimlerinden birini üzerinde taşıyan insandır. Yani Müslüman esenlik verendir. Yaratanın selâm sıfatından istifa edip kendisi de esenlik veren mükerrem varlıktır mümin. Öyle demiyor mu Hz. Resûl: “Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların esenlikte olduğu kimsedir.” Demek ki selâm, basit bir kelimeden ibaret olmayıp müminin, mümin kardeşine dua etmesi, ona esenlik dilemesi, her türlü kötülüklerden uzak olmasını istemesidir.
  

İşbu hissiyat ile kini söküp atacak bir tatlı selamı sıcak bir güleryüzü esirgemediğinde içinde bir şeylerin kıpır kıpır olduğunu ümidinin tazelendiği hissedebilirsin.Unutma verdikçe kökü cennetlere uzanan ES-SELÂM ağacına tutunmaktasın.
 
Dostlar, dostlar! Birbirinizden ayrılmayın. Başınızdan kaçamak heveslerini atın. Mademki hepiniz birsiniz, ikilik havası çalmayın. Vefa sultanı emrediyor; vefasızlık etmeyin! Hz. Pir Mevlana [Rubailer, 642]

Kini bırakıp can olalım, selamı yayalım da Hz. Adem’den kardeşler olduğunu unutan insanlığa, yeniden sevmeyi, saymayı; ferâgati, fedakârlığı, hizmeti, merhameti, şefkati önce kendimizde yaşayarak öğretelim, cihana muhabbet tohumları ekelim, aşk mânaları saçalım…
 
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhû (Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun)

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Bu vuslatı hicran etme


Cânı vahdet denizine gark olan câna,
Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetlere eriştirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır. [Nisâ:69]

İlhamıyla aşkın varlık var oldu / Önce dalgalanıp sonra duruldu
Farketmedi bu hikmeti nâdanlar / Anlayanlar can evinden vuruldu…

Bundan sonraki satırlar 215. Mestmp3
(18.yy sarayhanesinden bir Dilhayat Kalfa bestesi: Evcara saz semaisi)ile dinlenirken vücud buldu…

Bir ağaçdır bu âlem, meyvesi olmuş âdem ve bu âdem meyvesinin çekirdeğidir “söz” Lâkin ne vakit Söz söylemeye niyetlensek Hz. Pir gelir hatrımıza:

“Mâdemki Peygamber değilsin, ümmetten ol. Mâdemki pâdişah değilsin teb’asından ol. Susarak yürüyen âriflerin izine düş ve sende sus; kendiliğinden bir karara varma zahmete düşmeğe kalkışma. Bir üstadın gölgesi altında onun emirlerine uyarak ses çıkarmadan susarak yürü… Madem ki Hakk`ta fânî olup Hakk`ın lisânı olamadın; bâri kulak kesil! Bir şey söyleyeceksen bile suâl tarzında söyle de, sözün bir şeyler öğrenmeye yarasın! Padişahlar padişahıyla hiçbir şeyi olmayan fakir ve muhtaçlar gibi konuş!”

Bir perde olan “Ben”i susturup sessizce yürüme gayretindeki bu mektupta sevgiliden hikayeler nakledelim:
Şeyh Sâdî, velîlerin bütün güzelliklerini Allah Rasûlü’ne borçlu olduklarını, bütün gönül sermâyelerini rûhâniyet-i Rasûlullah’tan tefeyyüz ettiklerini, Gülistan adlı eserinde temsîlî bir üslûb ile şöyle hikâye eder:


“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:
“–A mübârek! Sen misk misin, amber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum…”

Kil ona cevâben şöyle der:
“–Ben misk de amber de değilim. Bildiğiniz, alelâde bir toprağım. Lâkin bir gül fidanının altında bulunuyor ve her seher gül goncalarından süzülen şebnemlerle yoğruluyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir…”

Gül, Hazret-i Peygamber r Efendimiz’in sembolüdür. Şu fânî hayat dershânesindeki en mühim tahsil de; O Güller Şâhı’nı tanıyabilmek, O Gül’ün mübârek kokusundan ve rûhânî dokusundan nasip alabilmek, O Gül’ün yaprağında bir şebnem tânesi olabilmektir…

Heyhat o gül bahçesinde durmaya nâil olanlar dahi vuslatta gördükleri firkat hüznüyle zârı zârı ağlıyor; O güzeller güzelini dünya gözüyle gören, mâh cemaline hayran kalıp ona gönül veren aşıkların sesine Hz. Aişe (r.a) annemizin rivayetiyle kulak verelim:

Bir gün Resûlullah’ın yanına bir adam geldi ve ona dedi ki: – Ey Allah’ın elçisi! Ben seni canımdan daha çok seviyorum. Seni oğlumdan da çok seviyorum. Bazan evde otururken aklıma sen geliyorsun. O zaman ev bana dar geliyor. Hemen kalkıp yanına geliyor ve mübarek yüzüne bakarak ferahlıyorum. Seni görmesem, canım çıkacakmış gibi oluyor. Fakat beni bir mesele düşündürüyor. Yarın ikimiz de öleceğiz. Sen cennete girince, diğer peygamberlerle beraber olacaksın. Ben ise daha aşağı mertebede kalacağım için, cennette seni bir daha görememekten çok korkuyorum.

Adam sözlerini bitirdi; fakat Hz. Peygamber(sav) ona bir cevap vermedi. Derken Nisa suresinin 69. ayet-i kerimesi nazil oldu: “Kim Allah’a ve Resûlle itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”

İşte aşk budur. Aşık da ayrılık acısını daha vuslatta iken sezen bu sahabîdir. Yüce Rabbim bizleri onun şefaatına nail eylesin (Amin ya Muîn)

Ölüm Allah’ın emri/Ayrılık olmasaydı.

Ayrılıktan şikayet edenler, hicran yarasının ölümden de acı olduğunu böyle dile getiriyorlar. Anlaşılan odur ki, ölüm, Efendimizin ifadesiyle, “Lezzetleri bıçak gibi kesen” acılığına ve soğukluğuna rağmen, Allah’ın emridir diye kabullenilmiştir. Ama ayrılık hiçbir zaman munis görülmemiş, bu ölümden de soğuk nesne aşıklara her zaman “el aman” dedirtmiştir.

Her güne daha bir müslümanca doğma yolundaki siz güzelim canlara lazım olan işte böylesi bir muhabbettir.

Allah’ım bu vuslatı hicran etme
Aşkın sarhoşlarını nalan etme
Sevgi bahçesini yemyeşil bırak
Bu mestlere, bahçelere kasdetme
. . .
İkbal kıblesi yalnız bu halkadır
Umut kabesin öyle viran etme
Bu çadır iplerini öyle katma
Çadır senindir eya sultan etme
Yok dünyada hicrandan daha acı
Ne istiyorsan et de onu etme

Ya Rab! Bizleri sevdiklerin ile hemdem eyle, onlardan ayırma! Onların yanı cennet, uzağı ise cehennemdir. Bizleri onlardan ayırma ki, onların nurundan doya doya içelim.

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim