Şiirden Âli lezzet

eneveali

Rûz u şeb vird-ı zebânım dilde cânânım Ali
Râhına olsun fedâ bu cism ile cânım Ali
Ben muhibb-i Ehl-i Beyt’im dönmezim ikrârdan
Rükn-i ehlullâh içinde ahd ü peymânım Ali

Yumuşaklık, adama bir örtüdür; akılsa keskin bir kılıç. Huylarının kötülerini yumuşaklığınla ört, nefsine uyuşunu da aklınla… [Hz. Ali(kv) El-Murtazâ]

Murtezâ: Hak Rızasını kazanmış manasına gelen bu söz Hz. Ali (kv)’nin lakaplarındandır. Risaletpenâh Efendimiz, Tebük muharebesine gidilirken Hz. Ali’yi Medine’de vekil olarak bırakmış, O da “Ya Resulallah, beni kadınlarla çocuklara mı halife tayin ediyorsun?” deyince  Efendimiz, “Ya Ali! Razı değil misin ki sen bana  Mûsâ’ya göre Harun ne rütbede ise o rütbedesin.  Şu farkla ki benden sonra peygamber gelmeyecektir.” buyurunca Hz Ali de bu söze pek sevinip “Razı oldum, razı oldum” buyurmuş bundan sonra kendisine “razı edilmiş”  manasına “murtazâ” denilmiştir.

Sırr-ı Haydar’dan göründü nûr-i Rabbi’l-Alemîn
Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zü’l-fikar

yaali

Olursa kal’a-ı Hayber, hicâb-ı gaflet eğer
Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk

ÇOCUKLUĞUMUZ
Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, O’nun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi
Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus
Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata
Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asya’da, Afrika’da, geçmişte gelecekte
Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü
Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman
Ali olmaktan bir sedef her çocukta
Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık
Fetihlerde bayram yapardık
İslâm bir sevinçti kaplardı içimizi
Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık
Bedir’i, Hayber’i, Mekke’yi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık
Mekke’nin derin kuyulardan iniltisi gelirdi
Kediler mangalın altında uyurdu
Biz küllenmiş ekmekler yerdik râzı
İnanmış adamların övüncüyle
Sabırla beklerdik geceleri
Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk, güzün dökülen yapraklar gibi

la_feta

HZ. ALİ’YE MEKTUP
Sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
Sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
Bir Allah’a, bir anneme sonsuz itimâdım var
Herkes beni yarı yolda bırakıyor Ya Ali
Herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!

Sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
Ağaçların otların ortasında yaşıyorum
Cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
Allah’ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
Yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
Yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
Çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
Kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
Sebebin varsa çık karıştır derdimi
Bir kez yüzün görmeye bu can kurban Ya Ali

Yürüdün kınında kılıç yüreğinde aşk
Dünya atlıların hışmına uğramış gibi toz ve duman
Ortalık putlarla dolu İbrahim yorgun düşmüş olmalı
Ve bu açıdan bakınca Yakup
Kör olmakta son derece haklı
Yusuf doğuran bir kuyum yok
Davudî bir sesim yok Zebur söylemek için
İsa’nın yakışıklı alnından
Kilise duvarlarına çakılan
Grotesk bir çarmıh kaldı geriye
Ve onca hikmetinden Musa’nın
Kekemelik, İsrail’e…
Musa kekelerken oysa
Söze şarkılar bahşeden bir sesi vardı
Bunlar kekelerken
Havada kurşun sesleri ve çocuk çığlıkları…
Demem o ki Zülfikar’a davranan elin
Eksikliği hissediliyor şu an dünyada

Seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
Risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
Seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir
Bugün ne dünden bir sonraki gündür ne yarından bir önceki…
Bugün hem dünkü gündür hem yarın ve sonraki
Yani mütemâdiyen seninle yaşıyor olabilmek gibi bir bahtım var
Mesela bir akşam Resul’ün evine giderken beni de uykumdan al
İnsan önce annesini sever, sen önce O’nu sevdin
O’nu sen kırıp çıkardın, insanın kendini seyrettiği aksinden
Şimdi bazıları mübalağalı buluyor beni
Bazıları gülüp geçiyor ki
Senin vurduğunu cehenneme postalayan bir kılıcın vardı
Ama onları görsen, ağlardın merhametten
Sen onlar için kendini ve evladını feda ettin
Onlar kendileri için senin evladının her gün başını vuruyorlar
Ben senden öğrendim ki oysa inanmak
Mesela dost için ölüme yatıp orada
Teslimiyet doğuran bir uykuya dalmaktır

Dünyaya senin gözlerinle bakmak isterdim Ya Ali
Şurasında biraz vicdan olan herkesin seni sevmek borcu var
Bir puta dahi inanmanın varsa inanmakla bir alakası ki var
İnsan senin Resul’e teslim oluşunla inanmayı tamamlar

Sen bana dil oldun Rahman o dile ağız
Sen bana göz oldun Mustafa göze yürek
Sen bana söz oldun Kuran o söze ayet
Bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

Seninle en sevdiğim müştereğimiz
İkimiz de en çok hep, hep O’nu seveceğiz
Zannımca sonumuz tam da şöyle olacak
Sen Hüseyn’in başını koyacaksın ortaya
Paramparça olacak gönül zembereğimiz
Sen Hasan’ın ağusundan taslarla sunacaksın
Musallat olmayacak nefis en-gereğimiz
Sen Fatma’nın gözlerini bizle paylaşacaksın
Hakikat söyleyecek aşk ile yüreğimiz
Senin kalbin bir abanın altında korunmuştur
Benim kalbime de yer var mı orda ya Ali?

Sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm
Sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm
İşte gözyuvarlarımı boşalttım Zülfikâr’ınla
Bunca okudum senin gözlerinle bakmak için dünyaya
Hep senin gözlerinle bakmak için Ya Ali
Resul’e
ve Allah’a!

Canlar dinleyin, canan burada
Ferman sahibi Sultan burada
Dediler Kuşçuoğlu’na ; “bîkesdir…”
Nice bîkesdir ki, Ali gibi yâri var

illa Huu

Reklamlar

24. Mektup

24. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmi dördüncüsüdür.

1mursidinmektuplari

Kalblerimizi îmân nuruyla ziynetlendiren, kendisini ve sırat-ı müstakimini mihnetsiz, külfetsiz ve ücretsiz biz kullarına bahşeden kendisine kul, habîbine ümmet eyleyip Kur’ân-ı Kerîm’inde “mü’minler” diyerek bizlere hitab eyleyen Cenâb-ı Hallâk-ı âlem Hazretleri’ne hamd ü sena olsun.

İslâm’ı bizlere tebliğ eyleyen, her haliyle ahlâk i itmam eyleyen, insanlığı ve Cenâb-ı Hakk’a kulluğu fiiliyle ve sırrıyla tâlim edip tekmil eyleyen ekmel-i mahlûkat, seyyidü’s-saadet, hâce-i kâinat, Fahr-i âlem ve mefhar-i benî âdem, Hazret-i rasûl’ü-s sakaleyn, imâmü’l-kıbleteyn, ceddü’l-Haseneyn, müctebâ, mürtezâ, muktedâ Efendimiz Hazretleri’ne salât ve selâm olsun. Bu mânâdan, hamdin ve salâvat-ı şerîfenin ecr-i nâmütenahîsinden âline, ehl-i beytine, ezvâcına, evlâdına, ashabına ve etba’ına dahî ihsan olunsun. İhsan olunan bu mânânın feyziyle kalblerimiz pür nur olup, hallerimiz iyi hale tahvil olunsun. Cenâb-ı Hakk kendisine, habîbine ve sevdiklerine, bu vesileyle yakınlığa nail buyursun.

Allah Teâlâ’nın cennetlerindeki mü’minlere bahşolunan selâmın sırrıyla Esselâmu Aleyküm İhsan Efendi oğlum,

Hak Teâlâ şu mektûbu eline aldığın ânı bizler için hayır duaya vesile kılsın. Sizi dahî mü’minlerin birbirini sevmesi nimetine eriştirdiği kullar zümresine dâhil ederek affettiği, mağfiret ettiği cennetine dâhil edûp cemâline eriştirdiği kullarından eylesin. İhsan Efendi oğlum, gönderdiğin mektûblarm kısalığı yahut fazla bir şey yazamayışın seni meyûs ve melûl etmesin. Artık yazamıyor olman bir nâkıslık alâmeti değil hatta kemâline bile işarettir. Şunu da arzedeyim ki; zât-ı âliniz mektûb gönderseniz de, göndermeseniz de fakir Cenâb-ı Hakk müsaade buyurdukça size yazmaya devam edeceğim. Çünkü artık bu satırlar sizle bizim aramızdan öte, belki başkalarının da istifadesine vesile olur diye ümid ediyorum. Bu satırları kaleme alırken sizin cemâlinizi de karşıma alıyorum, âcizane sizinle sohbet ediyorum. Yani bu risaleler sohbetten ibarettir. Dolayısıyla “Sanki sesinizi duyarmış gibi oluyorum.” sözünüz doğrudur. Zîrâ kalbin konuştukları kalemden kâğıda düşüyor. Rû be rû olsaydık(yüz yüze olsaydık) ancak bu kadar konuşabilirdik. Şunu da ilave edeyim; hiç yazmasanız da inkisarda bulunmam(kırılmam, incinmem). Çünkü biz nasıl kalbden konuşuyorsak, sizin de kalbinizden konuşulanları zaten duymaktayız. Dervişlik mesleği böyledir. Taaccüb edecek bir şey yoktur.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum. Şeyhiniz size yeşil sarık sarmaya müsaade buyurmuş. Pek güzel, bilhassa gece namazlarında yahut ferdî tesbihatta bu şekilde arakiyenin üzerine sarığınızı sarmanız iyidir. Yeşil sarığın ucu kalbinizin üzerine düşecek şekilde bulunması yolumuzun âdâbındandır. Evvelce beyaz sarık tekbirlenmişti(Tekbirlenmek tâbiri, dua ile dervişe bir emanetin verilmesi demektir.). O sarığın ucunun iki kürek kemiğinizin arasına bırakılması sünnet-i seniyyedir. Yeşil sarık dervişlik yoluna ve dervişliğin haline işarettir. Amma size bu sarığın tekbirlenmesinde evvelce söylemediğim, sizin de bilmediğinizi düşündüğüm bir işaret daha vardır. Evlâdım, muhterem pederin(babacığın) kendi soyuyla alakalı pek ma’lûmat vermezdi. Lâkin sizi mensub olduğunuz nesle uygun bir ahlâk üzre yetiştirmeye gayret ederdi. Siz seyyidsiniz. Sizinle olan münasebetimiz, hem size akrabalık cihetinden hem de Efendimiz’in yolundan gelmektedir. İşte şimdi bizden bunu duydun. Seyyidlik lutûftur, lâkin üzerindeki mânevî sorumluluğu daha da ziyâdeleştirir. Efendimiz’in nesl-i pâkinden geldiğinizi sır gibi saklayınız. Zîrâ bunu ifşa etmek derviş için hoş bir şey değildir. İnsanın şerefi ümmet-i Muhammed’e hizmet etmek, Allah’a kullukta gayret etmektedir. Yoksa geçmiş atalarının isimleriyle veya kemikleriyle övünmek değildir, buyuruyor İmam Ali Efendimiz. Hem yoldan hem dölden bu nimetin şükrünü ödemeye çalışmanız için şeyhiniz size yeşil desdâr tekbirlemiş. Allah Teâlâ bu nimetin kıymetini bilenlerden eylesin.

İhsan Efendi oğlum, dervişlerin çeyizleri vardır. Nasıl ki dervişin kendine mahsus bir konuşma şekli, lisânı, bir oturuş kalkış âdâbı var ise, üzerine giydiği elbisenin, seyr u sülükunda tekbirlenen cihaz-ı tarîkin(tarîkat eşyalarının, çeyizlerinin) kendine mahsus işaret ettiği mânâlar ve âdâbı vardır. Her ne kadar bunlar zâhirî kisvelerse de mânâya delâlet etmeleri açısından azîz tutulur ve itina ile muamele olunur. Derviş namzeti olan kişi bizim yolumuzda kalın aba ve başa da yün arakiye giyer. Yün arakiye(takke) keçe olarak isimlendirilen şekilde de olur. Daha sonra esma-ı ilâhîye kendisine telkin olunur, biati kabul edilir ise bunuıı alâmeti olarak derviş arakiyesi tekbirlenir. Bizim arakiyenin üzeri dört terklidir. Bu dört terk aynı zamanda dört kapıya yani şeriat, tarîkat, hakikat ve ma’rifete işarettir. Üzerindeki dallar, çizgiler, Kûfî hattı ile kelime-i tevhide remizdir. Bu ma’lûmatı evvelce dallı arakiyenin îzahmda vermiştim. Takkenin yan tarafındaki çizgiler dört kitaba, dört halîfeye, dört mezhebe ve imamlarına ve dört büyük kutba işaret eder. Derviş bunu başına giymekle halk arasında “Ben tevhîd yoluna sülük ettim, dört kitabın mânâsı lâ ilâhe illallahtır, Kur’ân üzre yaşamayı kendime şiar edindim, kelâmullahı baş tâcı ettim ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat i’tikadmda olup ulü’l-emr olan Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali Efendilerimizin asr-ı saadetindeki İslâm üzerine yaşamaya azm ü cezm ü kasdettim ve bu yolun şeriatını bizlere bu itikat üzre anlatan dört mezhep imamını da kabul ettim, yollarım tasdik ettim, bu dört hak mezhepten birine tâbi olarak amel eylemekteyim, böyle amel eylediğim gibi bu yolun muhabbetini ve aşkını da kalbimdeki o îmân çerağım ve Muhammedi nuru da bize tâlim eden aşk önderlerini, dört büyük kutbu ve onların beyân ettiği meşrebi azîz saydım ve seyr u sülûka koyuldum.” diyerek halini ilan etmiş olur. Yani dervişin külâhı bu mânânın âlemidir. Bu âlemin ilmine tâbi olana ve bu yolda âlim olana derviş denir.

Yani derviş tevhîd üzre kelâmullah dilinde, sünnet-i seniyyeye tâbi, mezhebi ve meşrebi hak olan kimsedir. Aynı zamanda kelâmın edebini, Resûlullah’ın edebini, dinin, şeriatın edebini ve tarikatın edebini sayan, hürmet eden zât demektir. Dervişin tennuresi kefenidir. Bizim yolumuza intikal eden tennurenin şekli Hazret-i Pır İbrahim Gülşenî’den gelmektedir. Her tarîkin kendine mahsus bir zikir kıyafeti vardır. Ekserisi beyazdır. Zîrâ derviş o zikir üzre öldüğünde kefeni üstünde hazır vaziyettedir. Zât-ı âlinizin rna’lûmu, mukabele gecelerinde(âyin yapıldığı vakitlerde) derviş zikre “neveytü’l-vecd” vecde niyet ettim, diyerek başlar. Bizim şeyhimiz “neveytü’l-vecd evi’l-mevt” derdi. Yani vecde yahut ölüme niyet ettim. Dolayısıyla derviş zikrullah âyininde göçerse zikrin hitamına kadar bulunduğu mekândan dışarı çıkarılmaz. Zîrâ bu, zikirde göçen dervişe bir nev’î eziyettir. Zikrullah tamam olur, yani âyin sırlanır, ondan sonra kenarda bekletilen o derviş gasil ve cenaze işlemleri yapılmak üzre başka bir mekâna nakledilir. Hatta mümkünse o derviş namazı kılındıktan sonra zikir meydanının altına defnedilir. Bu dahî zikirde göçenin şanına ve haline layıktır. Arzettiğimiz üzre derviş zikirde göçebileceğini ve her an ölebileceğini tefekküre vesile olsun diye tennuresini ibadet ve taatmda üzerinden eksik etmez. Kefen üzerinde iken ibadet etmesi onun bedenî vehminden kurtulmasına ve huzurda bulunduğunun idrakine daha ziyâde vesile olur. Dervişin ayağına giydiği ‘kamarçin’ denilen bir paşmaktır. Paşmak, dışarıda giyilen ayakkabıya da denilir. Lâkin hizmette ve ibadette ayağına giydiği bu husûsî paşmak şekil i’tibarıyla Efendimiz(s.a.v)’in mübarek ayaklarına giydikleri paşmak-ı şerîfeye benzer. Husûsî bir yola mensub olduğunun ve o yolda sabit kadem olduğunun işaretidir. Derviş bunu başkalarına ilan etmekten ziyâde kendisi bulunduğu yolu unutmasın diye giyer. Zîrâ dervişin de nazarı ekseriya ayak uçunadır. Şâir yerde yürürken kalbinin üzerinden, dâimâ başı yerde, etrafa fazla bakmadan, nazar etmeden yürümek sûretiyle edebe riayet eder. Namazda dahî ayak uçlarına bakar şekilde kıyam etmek, rükûda ayak uçlarına bakmak âdâbdandır. Dervişin kolsuz giydiği, ellerini sarkıttığında el hizasına gelen, yakasında özel dikişlerin bulunduğu hırkaya ‘haydariye’ denir. Haydariye, İmam Ali Haydar-ı Kerrar Efendimiz’in giydiği libastır. Nakşî’sinden Mevlevi’sine, Bektaşî’sinden Halvetî’sine, Kâdîrî’sinden Bedevi’sine kadar cümle tarikatta vardır. Derviş bunu giymekle “Ben asla bana gösterilen istikametten geri durmam, nefsimin bana galebe çalmasına müsaade etmem, sürçmelerim, düşmelerim olsa da kerrar gibi döner, tekrar nefis ile mücahedede ve mahlûkata hizmette İmam Ali gibi, ivazsız garazsız gayret ederim.” demiş olur. İnşâallahu Teâlâ nasîb olursa tâc-ı şerif ve hırka hakkında, hizmet kemeri ve diğer cihaz-ı tarîk hakkında sizlere zamanı gelince malûmatı arzederim. İhsan Efendi oğlum, dikkat buyurduysanız derviş şunu der, bunu iddia eder, şöyle demiş olur sözleriyle cihaz-ı tarîki size beyân ettim. Niçün böyle söyledim? Sebebi şudur: Derviş, kisvesiyle buna işaret ettiği halde haliyle bu sözü tasdik etmezse yalancı olur. Yalan cümle edyanda(her inançta) büyük günahtır. En büyük yalan Allah’a iftira atmak, Allah yoluna yalan karıştırmaktır. Allah yoluna soyunduğunu gösteren ve bu hal üzre gittiğini kisvesiyle işaret eden kişi fiiliyle ve ahvâliyle bunu yalanlarsa sadece yalan söylemekle kalmaz, Allah’a iftira eden ve Hak yoluna yalan karıştıran en büyük yalancılardan olur. “Taş atan bizdendir, taş attıran bizden değildir.” demişler. Bu elbise ve cihaz-ı tarîkler libasü’t takvaya(takva elbisesi) işarettir. Tâc ile hırkayla dervişlik olmaz amma derviş olana hem zâhirî hem bâtmî alâmet lâzımdır. Kisve insanın ahlâkını düzeltmez. Gerçi evliyâullahın tekbirlediği kisvenin kişi üzerinde mânevi bir kuvvesi vardır. Yani mürşid, dervişe takke tekbirlediğinde gözle göremesek de o takkeyi tekbirlerken mânevi olarak da bir şey giydirir. Nitekim bunu daha evvelce gördüğünüz rüya üzre size beyân eylemiştim. Kisve giyildiği vakit insanı bazı lakaydlıktan alıkoyar. Bir kişi üzerinde derviş libası varken ihtiyatla ve teenni ile hareket eder. Daha müteyakkız olur. Ayrıca ibadet ederken yahut hizmet ederken özenerek ve hürmet ederek böyle elbiseler giyinmesi yola tâ’zim ve hürmet etmek olduğundan farklı bir âli feyze mazhar olur. Bazıları derler ki; “Efendim, dervişe kıyafet lâzım değildir. Kıyafetle, kisveyle meşgul olmayınız.” Bu söz doğrudur. Zaten derviş kıyafetle meşgul olmamak için derviş libasını tercih eder. İlla bunlar da olmasın diye inat etmek kıyafetle meşgul olmanın başka bir şeklidir. Burada mes’ele şudur: Seyr u sülûkta sâlikin neş’esi ve meşrebi, yolu nasıl tamamlamaya müsaitse o meşrep üzre gitmelidir. Yani mürşid onun hizmet sahasını, yemesini içmesini hatta üzerine giyeceği kisvesine kadar ta’yin eder. Nutuk haklamamak, dervişin mürşidin terbiyesinden memnun olmaması ve neticede düşmesi demektir. Binâenaleyh “İlla şunu giyerim.” demek itiraz olduğu gibi “Bunu giymem.” demek de itiraz kabilindendir.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, evliyâullah hazerâtı üzerlerine giyindikleri elbisenin şeklini hatta dikiş ve nakışım bile muhakkak yolundaki âdabâ muvafık olarak görür ve ona göre tatbikatta bulunur. Fakır seyr u sülükumda bir mânâ gösterilmişti. Şu an görmüş gibi hatırlıyorum. Mânâmda bazı meleklerin insan sûretinde olduğunu ve üzerlerindeki derviş kıyafetlerini birbirleriyle istişare ettiklerini görmüştüm. Şeyhim efendim hazretlerine bu rüyayı arzettiğim vakit fakîre “İşte gördün, evliyâullah üzerlerine giyindikleri kisveleri bile yolun müekkil melekleri tarafından veyahut büyüklerinden aldıkları tâlim üzre yaparlar. Kendi indî görüşlerine göre kıyafette bile ictihad etmezler.” buyurmuştu. Şimdi bu sırrı anlamayana yahut dışarıdan bakıp bu kisve de ne oluyormuş, diye sorana bu durumu îzah mümkün değildir. “Men lem yezuk, bilmez yazık” kabilinden görmediği ve tatmadığı bir sahadan dem vururlar, sonra o vurdukları dem ağızlarındaki kandan ve çiğnenmiş etten ibaret kalır. Hakkımız cümlesine helâldir. Bir kıssacık, hisseye vesile olsun diye nakledeyim. Bir Kâdîrî şeyhi camiye başında müjganlı kırmızı(etrafından ince kürk bulunan Kâdîrî tâcı) Kâdîrî tâcıyla va’z dinlemeye ve namaz kılmaya gitmiş. Kürsüdeki ham molla, cemaatin içerisinde bu zâtı görmüş, insan bilmediğinin düşmanı olduğundan, o da bu yolları bilmediğinden kalbindeki adâveti, lisanıyla kusuvermiş ve parmağıyla işaret ederek “Ne o” demiş, “başına kırmızı oturak gibi külah geçirmişsin. Böyle acayip, câmiye geliyorsun.” diye nâsaz bir söz sarfetmiş. Hazret kürsüde konuşulmasından ve mekânın câmi oluşundan dolayı fitneye sebeb olmasın diye susmuş, lâkin namazdan sonra hatibin yanına gitmiş ve “Haydi biz makbul bir kul olmayabiliriz fakat şu başımdaki kisveyi Allah velîsi olduğundan hiç şüphe edilmeyen zâtlar ietihad etmişler ve böylece yolundan gelenlere giydirmişler. Şahsımıza ne söylersen söyle, niye evliyânm kisvesine hakarette bulunuyorsun? Bu sözümde haksızsam Cenâb-ı Hakk beni zelîl eylesin. Amma sen bu sözünden rücû etmezsen oturakta can veresin.” diyerek inkisarda bulunmuş. Bu kendini hoca zanneden ahmak camiden çıktığı vakit helaya gitmiş, ayağı kaymış ve başı helanın deliğine sıkışarak ölüvermiş. Va’zıyla insanlara ibret yolunu gösteremeyen bu ham kişi evliyâullahın kisvesine dil uzattıktan sonraki ölümüyle ibretlik bir hal almış. Cenâb-ı Hakk bizleri ibret olanlardan değil ibret alanlardan eylesin, vesselâm.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, evliyâullahın sözlerini ve seyr u sülûkta ne gördüysen, sana ne tembih edildi ve ne tekbirlendiyse hepsini azîz tutasın ki azîz olasın. Ziyâde hürmet edene ziyadesiyle hürmet ederler. Cenâb-ı Hakk bizleri din yolunda, Allah ve Resûlüne hürmet istikametinde ciddi eylesin. Bizleri bu yolda azîz eylesin. Muttakîlere imam eylesin yani Allah Teâlâ’ya samimiyetle yaklaşmak niyetinde olanların en ön safında eylesin. Hürmette geri kalanlardan, takvada arka safta olmaktan, elbisesi takva olup da kalbinde takva arzusu bulunmamaktan bizleri muhafaza eylesin. Mürşidlerimiz bizlerin zâhirini elbiseyle ve kisve-i evliyâ ile tezyin eyledikleri gibi Cenâb-ı Hakk da bizlerin kalblerini îmân nuruyla, muhabbetullah, muhabbet-i Resûlullah ve muhabbet-i evliyâullah ile tezyin eylesin. [audio http://semazen-doc.com/mestmp3/281-giydimhirkayi.mp3]

Dualarımızı bu muhabbetin mazharı olan zâtların niyâzına ilhak ile müstecap eylesin. Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ eşrefi ve es’adi ve ekmeli nuri cemîi’l-enbiyâi ve’l-mürselîn ve âlihim velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn. Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi berakâtuhû.

25. mektupta görüşmek üzere…