Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Mustafa Cihat’


Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…

Sâkiyâ bir cür’a sun ehl-i safânın aşkına
Sâki-i Kevser Aliyyü’l-Murtazâ’nın aşkına
kerbela_umutrehberi.jpgLâle öz başını yarmışdur Hüseynîler gibi
Kana boyanmış Şehîd-i Kerbelâ’nın aşkına

🔥 Yâ Hasan el-medet Yâ Hüseyin el-ihsân

Hüseyin(r.a) toprağa düştüğünden beri bir yanımız Fırat gibi küskün, bir yanımız çöl kadar suskun… Yüreğimiz iki kanatlı şimdi bir yanımız hicret, bir yanımız şehâdet…

O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim. Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde…

Hüseyin’in toprağa düşen mübârek başını her hatırlayışımızda taşa dönüyoruz. Toprak bu yüzden taşlıyor bizi masum kanı akarken…

Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden. Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden…

Hüseyin toprağa düştüğünden beri içimiz hep Kerbelâ bizim. Kardeşin kardeşle savaşı önce bizim içimizde kıyâmet koparacak, bizim yüreğimizi kanatacak. Dur diyemezsek eğer her zâlim önce bizim içimizde akıtacak masûm kanını…

Biz göz yumarsak bir kez daha kuduracak Fırat, usul usul kanayacak Resulullah’ın gelişiyle açan güller…

Kerbelâ’da söylenen yiğitlik türküsünü duymazsak eğer “Allah yapıcı olanı, bozguncudan ayırır” [2:220] ayeti mü’minlerin helâkı olacak!

Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın… Zorbalıkta adalet, zulümde hak arayanlara “DUR!” demediğimiz için…

Kerbelâ şehitlerinin başlarını vererek kaldırdıkları, ümmetin izzetini ve şerefini kendi ellerimizle yok ediyoruz. Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!

Anlayabilseydik oysa görürdük ki aydınlatmak için yanmayı seçenlerin diyârıdır Kerbelâ! “Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuz borcudur” diyerek birbir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu yerdir. Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir. Duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu… Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur.

“Ya Rab eğer sırtım toprağa düşecekse, düşüşümü ümmetin silkinip kalkmasına vesile kıl” diyen Hüseyin’i anlayabilmektir. Hüseyin’in düştüğü yerden ümmeti kaldırdığımızda, içi boşalmış barış ve kardeşlik sözlerini dirilttiğimizde yeniden Kerbelâ’nın belâsından ve hüznünden önce hikmetini ve hakîkatini taşıdığımızda çağlara, birlikte yürümenin anlamını öğrendiğimizde, müminlerin yardımına koşmanın hak olduğuna yürekten inandığımızda, “hüzünlerimiz, kederlerimiz ortaktır” demeyi bildiğimizde anlayacağız Hüseyin’i.

İçimizde adım adım büyüyen çölü, birbirimiz için akıttığımız gözyaşlarıyla suladığımızda çoğalacağız. Hem uğrunda ciddiyetle yaşanacak hem de uğrunda ömürden geçilecek davalarımız ve sevdalarımız oldukça anlayacağız Kerbelâ’yı…

Kıyıma değil kıyâma kalktığında yüreğimiz işte biz o zaman anlayacağız Kerbelâ’yı ve Hüseyin’i…

Bu toprakların baskın İslam formatı olan dergâhlarda, Bektaşi, Rifai, Nakşi ve Halveti dergahlarında o akşama mahsus belirli merasimler, belirli ritüeller uygulanırdı. Fakat günümüze gelince sanki Hz. Hüseyin’in yasını tutmak, onun için bir Fatiha, bir Yasin okumak veya mersiyeler okumak sadece Caferi kardeşlerimizin bir ritüeliymiş gibi addedildi. Oysa bu yeni bir zihniyet kırılmasıdır. Türkiye Müslümanlarının köklerinden koptuğunu gösteriyor… Hz. Hüseyin ve Kerbela deyince aklımıza sadece Caferiler ve İran geliyor. Onu sanki oraya atmışız, bizim değilmiş gibi bir yaklaşım var. Bunu son zamanlardaki Arap Selefiliğinin ülkemizdeki İslamcılık üzerindeki etkisi olarak görüyorum. Hz. Hüseyin’in başına gelenler neticede gavurlar, kafirler dediğimiz gruplar tarafından yapılmadı. Makam, mevki, aşiret, kabile, takım tutmak, mezhep tutmak gibi tamamen gelişmemiş yapıya sahip insanların, bir dine hakim olmak için içten içe savaş verdiklerini ve gözlerini kırpmadan bazı kamil insanların makamlarını fizik gücüyle ele geçirmeye çalıştıklarının bir dersidir. Hüseyin’in yanında bir çizgide yürümek ve Yezid’ten uzak durmak bizim tevella-teberra felsefemizde çok önemlidir. Tevella Hz. Hüseyin’in yanında olmak, teberra ona bu zulmü yapanlardan beri olmaktır. Müslümanlar böyle bir çizgi tutturursa, daha asil ve izzetli bir yaşam sergilerler…

Kâfir-i nefsin elinden gel oda gir ey gönül
Ger şehîd olmak dilersen çün Hüseyn-i Kerbelâ
🔥
Bunca asır geldi geçti, hiç ağarmadı Kerbelâ’ya vurulan o insanlık karası… Kanasın hiç değilse şu rahata alışmış tenimizde bir Hüseyin yarası…

Ok atmak Kurretül-ayn’e değil mi aslını imhâ
Sebepsiz mi bu gün hâlâ hakiki müslümân ağlar

Bir günün feryâd ü figânını, bir yılın sükûtunda sabır ateşiyle demleyen canlar var.
Ateş daha ne yapsın bana yanmadığım, âh etmediğim gün mü var!
Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir;

Âteş-i aşk ile âh eyle sen dem be dem,
Her Hüseynî meşrebe Kerbelâ’dır bu âlem

Ufuk açıcı bir okuma tavsiyesi:
Kerbela ve Mersiyeleri [Doktora Tezi]

Reklamlar

Read Full Post »

Ey yolcu din.len biraz,
Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Biz daima insanları uyarmışızdır. [Duhân:3]

Burada geçen “mübârek gece”den maksad Kadir gecesi veya Berâet gecesidir. Ancak sure-i Kadir’deki: “Şüphe yok ki biz, onu (o Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik!” meâlindeki âyete binâen, âlimlerin bir kısmı birinci görüşü tercîh ederken, bir kısmı da, “O, öyle bir gecedir ki her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile, o zaman yazılıp belirlenir, ayırd edilir” meâlindeki Berâet gecesinin husûsiyetini ta‘rîf eden âyete[Duhân:4-6] binâen ikinci görüşü tercîh etmişlerdir.

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar
Canlar mezad olmuş tellalde gezer

beraat_2016Oturmuş ümmetin berâtın yazar
Hakk’ka mahbûb olan Sultân’ı buldum

“Kadrini bilene Kadir’le birdir, Huzura varılır Berat gecesi” buyuran mânâ sultanları ise “Kadir Gecesi, Kur’an-ı Kerîm’in dünya semâsına, peyderpey Hz. Peygamber’in kalb-i saadetlerine indirildiği gecedir, Berat gecesi ise O’nun ayetlerinin tümünün bir seferde levh-i mahfûz’dan arş-ı alaya indirildiği gecedir” buyurarak sırrı fâş eylemişlerdir.

Berâet, “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması” mânâsınadır. Şâbanın on beşinci gecesinde bizler Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağımız ümidiyle bu geceyi “Berat gecesi” diye biliriz. Berat gecesi için Arapça eserlerde “Şâbanın ortasındaki gece”, “mübarek gece”, “rahmet gecesi” ve “sak (الصك=belge) gecesi” diye bahsedilir. “Berat” ve “sakk” gecesi denmesi ise şundandır: Vergi tamamen ödendiğinde ödeyenlere borçlarının olmadığına dair bir sak (belge, sened) yazıldığı gibi Rabbimiz de bu gece mümin kullarının günahlarını affederek bağışlandıklarına dair berat ikram etmektedir…

Aşığın gönlünde ise böyle gecelerin yeri bir başkadır:

Benim mevsimim böyle gecelerde değişir… böyle gecelerde ıslatır kirpiklerim melek getiren yağmurları… Temizlenirim, incinmiş ve incitmişsem ki çoğu zaman incinmişimdir insanlığımdan ötürü. Böyle gecelerde bırakırım yüreğimi Allah’ın ellerine, baştan ayağa dirilirim, dualarla dolup boşalan avuçlarımı çevirdiğimde gökyüzüne, melekler doğar içime; bilirim karanlıktan çok melek var, boş değil gökyüzü…

Böyle gecelerde anlarım şah damarım bile uzak bana ama uzak değil Allah. Böyle gecelerde anlarım cevapsız değil dualarım, şükür ki secdelerimin sahibi var. Ölmeyen kalpler istediği için yeryüzünde Allah, böyle gecelerde bağışlanırım. İçimin cehennemi söndükçe secdelerimi selamlayan meleklerin bayram yeri olur yüreğim…

Gülüyorsam bu gece, Allah’ı duyduğum içindir, ağlıyorsam O’nu anladığım için; ancak böyle gecelerde nasip eder Allah, kendi dilinden anlamayı…

Okumaktan ve dinlemekten yorulduğum dünya masallarından beraat (e)diliyorum… İçim bu gece yüklerimden arındıran seher tevbelerinden yana… okuduğum modern dünya yalanlarından, dudaklarımdan çekip aldığı içten dualardan yana bu gece içim…

Gizlenmek için gecelere gizlediğim günahlardan, hırs ve tutkulardan beraat (e)diliyorum. Bu gece ben yokum ey dünya, bu gece senden, beraat (e)diliyorum…

Ben artık yokum çünkü aşkın ilk nefesi, benim son nefesimdir.

Bağışlamak için bize böyle geceler bağışlayan Rabbim, yaptıklarımız ve yapamadıklarımız için, yitirdiklerimiz ve bulamadıklarımız için, sızlayan yaralarımız ve yarasızlarımız için, bu gecenin hatrı için, bu geceyi bize öğretenin hatrı için bağışla bizi…

Tene saplanmışsa göz, akla inşirâh gerek
Küllenmişse kalpte köz, ruha inşirâh gerek
Bize bir inşirâh ver katından yâ Rab…

Bize lâyık  olduğumuz şekilde değil, senin şanına, şerefine yaraşır halde affınla muamele eyle, izz-i celâlin aşkına bağışla bizi…

Defter-i a’malin hakka sunulur,
Beratın verilir, Berat gecesi…
Ömürler, rızıklar tayin olunur;
Hacetin görülür Berat gecesi…

Bu gece manada kevser içilir,
Mü’mine nurlardan hulle biçilir,
Aşıka Firdevs’ten kapı açılır,
Cennete girilir Berat gecesi…

Müminler düzahtan beri olurlar,
Münkirler gidecek yeri bulurlar,
Yapılan hayırla şerri görürler,
Defterler dürülür Berat gecesi…

Gündüzü şevk ile saim olmalı,
Gecesi zevk ile kaim olmalı,
Mevla’ya kullukta daim olmalı,
Sırlara erilir berat gecesi…

Şaban’ın onbeşi, hayr-ı kesirdir,
Gaflete düşenler nefse esirdir,
Kadrini bilene Kadir’le birdir,
Huzura varılır Berat gecesi…

Bu gece dünyaya nîdâ olunur,
Herkesin haceti kaza olunur,
Mü’mine ihsanlar ata olunur,
Önüne serilir Berat gecesi…

Ey Aşkî! Sure-i Duhân’ı oku,
Silinir kalbinden üzüntü korku;
Kim almak isterse cennetten koku,
Kur’ana sarılır Berat gecesi…

Read Full Post »

Ey ara sıra kalıbına mezar taşı düşünen!
Sen şu lahzada kendi kabrinde olduğundan gafilsin! Cihân içre geçen her nefes, bazen hoş, bazen nahoş olur; sen ebedî hoş yaşama mülkünü bağışlayanın aşığı ol. Yanmamış bir odun, odundur ancak yanınca kıvılcım olur, işte beşerin canındaki o ateş, kendine yaraşan aslına gider. Mademki bütün ömrün gecesi, gündüzü, siyah ve beyazdır; başka bir ömür ara ki, ilahî nur gibi sade olsun.

kapiacik

Sana rızık vereni görmek, senin için en helal bir rızıkken, onu bırakıp da sayılı rızkın ardınca, ateşli bir gayret ile dükkandan dükkana ne koşarsın!

Şaşılacak şeydir; Leylâ ve Mecnûn ikisi de bir postun içindedir, her ikisinin de aynası sensin ama keçe içinde kalmışsın da onlar sende(n) görünmüyorlar…

Can âlemi sâfâ denizidir, kalıbın sûreti onun köpüğü…
Sâfâ denizine bak, avucunu bu köpükle niye doldurdun!
Denizin üstünde köpük hiç durmadan oynar, ne yapsın peşisıra gelen dalgaların oynaşması onu durduramaz. Köpük kıyıya gidinceye kadar büsbütün su olur. Çünkü birlik denizinin bağrında iki renkliliğe yer yoktur.

Bütün cihân birdir. Bu sayılanlar mülkün sahibi bir pâdişahın alametlerindendir. Eğer akıllı isen şu şaşı bakışını düzelt de cihana hoşça bak…

İşte öyle bir nur ile bakan duaya durmuş, gönlünü aç da gözyaşlarınla amin de:
Ya Rab, iki cihanı istemekten de koru beni, yoksulluk tacıyla başımı taçlandırıp yücelt beni, vuslat hareminde kendine mahrem et beni, sana doğru gitmeyen yoldan geri çevir beni…

Read Full Post »

Karakışların ardından gelen mütevazı baharlar gibiydi gelişin,
Mahrumiyetlerin ardından başını çıkaran bereket gibi:
Öylesine sade, öylesine asil, öylesine umut dolu
Ah benim gelişi güzel efendim…

Nisan yağmurlarının getirdiği nadide bir inci olup düştün kâinatın yüreğine,
Sen geldiğinde can geldi, ruh geldi, susamışlığı vardı yüreklerin şefkatine
ve Sen umutların tükendiği anda,
yüklendiğin rahmet yağmurlarıyla geldin efendim
Su yürüdü yağmurlarınla, en kurak topraklara,
En izbe köşelerdeki kurumuş ağaçların köklerine bile umut oldu gelişin
ve nefesin cennetteki baharların gölgelerini getirdi yeryüzüne…
Ötelerden gelişinle tomurcuğa durdu ağaçlar, tomurcuklar güle durdu,
Sen geldin ve bir sevda oldu yaşamak…

Avuçlarında cennet vardı, ellerinle getirdin cennetin kokularını insanlığa
Ellerinin her şeyi güzelleştirdiğini bilir miydin efendim.
Dokunduğu yere nur akardı, yetim başı okşardı, gözyaşı silerdi,
Kız çocuklarını dipsiz kuyuların kenarında tutardı.
Güller dikerdi ellerin, Sen dokunduğunda gül kokardı yanakların.
Gittiğinde yolumuzu bulalım diye ellerine yerleştirdin yıldızlarını bir bir gökyüzüne
Bütün insanlığı kucaklardı; gökyüzüne, ayırmadan, seçmeden
Bütün yaratılmışlar için açılırdı ellerin
Bütün ümmetinin dualarını, tövbelerini sığdırdın avuçlarına
Ellerin çağlar öncesinden yaşanılası bir dünya kurdular, yüreğimize dokundular
Lütfen efendim günahkâr yüreklerimizi avuçlarının arasına al…

Gözlerin vardı sonra öyle sıcak, öyle samimi…
Gözlerin uçsuz bucaksız sır denizi
Başı dönmüş bir yıldız gibi dönerken Miraç’tan,
Gözlerindeydi Rabbin nurunun derin izleri
Gözlerin öyle derindi ki yürekler yetmezdi bakmaya
Sevincinle hüznün, gözlerinde birbirine karışırdı çoğu zaman
Hüzünlenirdin, hüzünlendiğinde güneşler doğup batıran kirpiklerin
Öyle sessizce yaşlara bulanırdı ki efendim
Gözlerin olmasaydı ümmetin için sonsuzluğun içinde kayboluşumuz olacaktı,
Karanlığın içinde yitip gidecektik,
Gözlerin yüreklerimize aşkın kandillerini yakmasaydı.
Gözlerin olmasaydı efendim,
Kara gözlerin olmasaydı kara sevda nedir bilmeyecektik

Kimseler bilmezdi efendim;
Rabbin sözlerinin ağırlığı ilk senin yüreğine dokunurdu
“Zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için gönderildim” buyururken
Bize kolaylaştırırken, Senin yüreğinin nasıl sızladığını hissetmezdi kimseler
İlk senin omuzların ezilirdi kulluğun ağır yükü altında,
Önce senin merhamet yüklü yüreğin incinirdi efendim,
Ümmetini incitmemek için incinirdin…
Ne kadar incindiğini,
“İnansınlar diye neredeyse kendini harap edeceksin” 1
buyuran ayetlerden anlıyoruz şimdi
Seni teselli eden Rabbimizin sözlerinden anlıyoruz, taşıdığın yükün ağırlığını

Sonra öylece gidişin geliyor aklımıza,
Bizim için katlandığın hiç bir şeyden pişman olmadan gidişin
Peygamberden çok samimi bir kul olduğun,
Rabbine gittiğin andaki vuslat sevincini hatırlıyoruz
Şehadet parmağını kaldırarak:
“Yüce dosta gidiyorum” deyişin
“Göz yaşarır, kalp hüzünlenir” deyişin geliyor aklımıza efendim
Hüzünleniyoruz, yokluğun çöküyor üstümüze,
Senin yokluğunda, yetimliğini yaşıyoruz dünyanın,
Acı çekiyoruz efendim, elimizden alınmışsın gibi
Gelişine olan sevincimizi kanatlanıp gidişinin hüznü alıp götürüyor,
Gizli köşelerde kimsesizliğine döktüğün göz yaşları gibi
Biz de senin gidişine ağlıyoruz;
Ayetlerin ağırlığı, kulluğun yükü çöküyor yokluğunda omuzlarımıza

Yokluğunu,
Sensiz ezan okumayan Bilal gibi
“O’na öldü diyeni öldürürüm” diyen Ömer gibi
Gidişinle hıçkırıklara boğulan Ebubekir gibi
“Anam babam sana feda olsun” diyen samimi sahabelerin gibi
Öylesine derinden hissediyoruz efendim
Yokluğunu, içimizin en derin köşelerinde duyuyoruz.

Teselliyi dualarında buluyoruz sonra
“Senin duaların onlar için sükûnettir” 2 diye buyuruyor ya Rabbimiz
Bizim için ettiğin dualara sığınıyoruz:
“Bilselerdi yapmazlardı” diye bizi sahiplenişine,
“Ümmetim olmazsa cenneti istemem” deyişine,
Hiçbir vakit bizden vazgeçmeyişine sığınıyoruz.
Umut oluyorsun bize, insanlığımızı yitirdiğimiz köşe başlarında
Kara gözlerini düşünüyoruz ve sen içimize doğuyorsun,
Sevdan ayın on dördü oluyor,
İçimizin göklerinde dolunay büyüyor efendim seni düşündükçe.
Gül kokan parmaklarını hissediyoruz içimizdeki sevdayı büyütürken
Çaresizliğin içine düştüğümüzde ve seni her arayışımızda yüreğimizde buluyoruz
Seni yüreğimizde yaşatıyoruz yüzyıllardır
Biliyoruz efendim:
“Sen bizim içimizdeyken Allah bize azap etmeyecek” 3
Umuyoruz ki Efendim,
Allah senin dualarının hürmetine bize azap etmeyecek
İyi ki doğdun efendim,
İyi ki yüreğimize doğdun…

_________________________________________________________________
1: Sure-i Kehf, 6
2: Sure-i Tevbe, 103
3: Sure-i Enfâl, 33

Read Full Post »

O sakınanlar, ferahlıkta, darlıkta mallarını yoksullara harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir ve Allah, ihsanda bulunanları sever. [Âl-i İmrân:134]

Bak ne buyurur Peygamber “Sadaka, belayı defeder ve ömrü ziyadeleştirir”. Ey yiğit, hastalığını sadaka ile tedavi et. Kullar her çeşit kazayı belayı defetmek, sıhhate kavuşmak için gizli gizli sadaka verirler. İnanırlar ki O verileni alır, daha fakirin eline düşmeden O sadakayı kabul eder. [Hz. Pir Mevlana]

ver

Aklına gelen bütün ihtiyaçlarını bir alışveriş merkezinden rahatlıkla karşılayabilen bir insan, Kafdağı’nın ardında neyi arasın? Oysa incelikler ve güzellikler inşa edilen şeylerdir, hazır satılmazlar. Sağda solda el uzatan, avuç açan, birkaç kuruş sadaka isteyen insanlar çıkıyor önümüze. Onlar günahlarımızı istiyorlar bizden, biz vermiyoruz!

Veren el gerçekten vermeye niyet ediyorsa, alan elin neyin peşinde olduğundan kime ne?

En az başkalarının samimiyetsizliğinden olduğumuz kadar, sebepsizce nasıl bu kadar emin oluyoruz kendi samimiyetimizden! Aslında bütün iyilikleri kendimize yapıyoruz.

“İnsanların en şerlisi, kendisi diri olduğu halde kıyameti kopmuş kişidir” buyuruyor, alemlere rahmet olan O Efendiler Efendisi…

[NEV-NİYAZ VE DEDESİ]
– Ne o evladım pek durgunsun.
– Efendi Babam, sıkıntılarım var, gerçi imtihan dünyası amma…
– Öyle ya dervişim… imtihan dünyası bütün imtihanların soruları gizli, Allah imtihanının soruları aşikardır. Sıkıntıyı def etmek için sadaka ver evladım.
– Veriyoruz efendim…
– Yok yok duyuyorum ben, bazen vermeyip Allah’a kabahat atıyormuşsun hem de O’nun ayetini kullanarak; esteuzubillah “israf etmeyiniz” sen bu ayeti, iki parça ekmek kırıntısı, bir parça çorba mı sanıyorsun çocuk musun sen!
– Pek mahcub olduk…
– İnsanların azalarının yaşları vardır; beynin 50 olur kulağı 3 yaşında.. Gözün 10 yaşındadır belden aşağın 17 yaşında… Bütün vucudunu bir yaşta tutmak ta bir tevhiddir… Sen ayetleri, çocuk kulağı ile dinleme gel ben sana o ayeti söyleyeyim. esteuzubillah “yiyiniz içiniz fakat Allah’sız nefeslerinizi tüketip israf etmeyiniz, Allah israf edenleri sevmez” yediğin ekmeğe, içtiğin suya hürmet et o ayrı! Fakat, en büyük imtihan mangırla (para) olur!
– Evladım, elinde fahişelik olsun kime ne verdiğini bilme!
– Efendim ben verdim içki aldı, harama harcadı.
– Bırak bu lakırdıları… Verdiğin mangırda haram varsa o harama gider! Allah helal parayı harama bulaştırtmaz! Allah herşeye kadir’dir.

hamal

Ey gül bahçesinin usûl boylu selviye benzer gülü, eli boşları gör, gözet; bir somun ver, yüz tane al, hadi, bir şeyler ver yoksullara. Peygamber sözünü duy, sadakayla altın, gümüş azalmaz buyurdu, hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Az ver, karşılığını çokça seyret. Gönül yap, övülmeyi gör, müşkülleri aç, müşküllerinin açılışına bak, hadi, bir şeyler ver yoksullara. Sadakan Allah’a ulaşmış da o darmadağın gecede sen rahatça uykuya dalmışsın, O seni bekleyip duruyor; hadi, bir şeyler ver yoksullara… Hürmet et, hürmet gör. Nimet ver, nimet bul. Acı, acısınlar; hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Ey her yoksula lûtfeden, kerem buyuran; ey her dertliye, her gam sahibine acıyan, ey din gününün sahibi, hadi Sen de bir şeyler ver yoksullara… Sesim sana vardı, sırrımı duydun, anladın, beni mahrum etme; hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Biliyorsun ki dua etmedeyim, her yerde seni övmedeyim; Seni bırakıp da kimlere gideyim ben, kimlere derdimi dökeyim? Hadi bir şeyler ver yoksullara… Civarın cennettir, huyun merhamet; hele şu anda, şu saatte; hadi bir şeyler ver yoksullara…

Dua ettik, yürüdük, semtinizden geçip savuştuk, hoşça kal, işte biz gittik, sen de durma hadi, bir şeyler ver yoksullara…

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: