Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Mustafa Kutlu’

tanri_misafiri
“Misafir” kelimesi Arapça “sefer”den geliyor; yani bir yerden bir yere giden, açıkçası “yolcu”. Türkçe’ye geçen kelime, “konuk” mânâsını dilimizde (bir anlamda, hayat tarzımızda) kazanmıştır. Buna göre misafir, görüşme, ziyaret gibi amaçlarla birinin evine, dükkânına, mekânına, oturduğu beldeye, köye gelen kimsedir.

Bizim kapı DOST kapısı
Girene, canımız kurban
Selâm muhabbet tapusu
Verene, canımız kurban

Misafir, Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği bir nimettir. Ona ne kadar saygı gösterip, hizmet edersek o kadar sevap kazanırız. Sadece güleryüz göstersek bile kâfidir. Çünkü güler yüz de bir tür sadakadır. Bazı kalın kafalı, kalbi kara adamlar “sadaka” lafından ürker, odun tabiatlı oldukları için; “Nedir ulan, dilenciye mi veriyorsun?” diye sorabilirler. Eh ne diyelim, ahlâk sahibi olmak zor.

Hattâ daha ileri gidenler “ahlâk” sözü geçtiği zaman da kabalarına çuvaldız batırılmış gibi olurlar. Onlar için varsa “menfaat”, yoksa “menfaat”. Bu kafada olanlar “sevap” terimini de menfaat hanesine yazarlar. Bunlarla sakın ola ki laf yarıştırmaya kalkışmayın, içinizden “Allah hidayet versin” diye dua edin. Aslına bakarsanız dünya insan için bir misafirhânedir. Cenab-ı Hak, âdemoğlunun bu misafirhânede rahat etmesi için nice nimetler halketmiştir. Kıymetini bilene…

Dilimizin, şiirimizin, inancımızın, kültürümüzün piri, Anadolu toprağının ruhu, koca Yunus Emre bakın ne diyor:

Aşkın odu düştü cana, eritti yürek yağını
Kesti hevasetin kökün, oda yandırdı bağını
Kazdı kahır kazmasıyla, canda cefâ ocağını
Çaldı nefsin boynuna himmet eri bıçağını
Rahmet suyu ile yudu, gönlüm evin ap arıca
Hizmet kapısından, ana sundu şükür ayağını
Her kim bize yanı yanar Hak dileğin versin ana
Urmaklığu kasdedenin düşem öpem ayağını
Kim bize taş atar ise güller nisâr olsun ona
Çerağıma kasdedenin Hak yandırsın çerağını
Miskin gönlün aşk elinden iki büküldü vücudu
Tevbe kapısından sundum ona îman tayağını
Gel îmdi miskin Yunus hevâseti elden bırak
Çalabım rûzi eyle bize kanâat bucağını

Hevâset(a): Nefse uymak, kötülük, heva ve hevese kapılma
Nisâr(a): Döküp saçma, düğünlerde saçılan para vs.
Rûzî(f): Rızık, azık, nasib, kısmet.
Tayak(t): Dayanılacak şey, eşya. İnsan vs.

Epeyce bir zamandan beri nereden geldi ise (çünkü bizde yok) bir “öteki” lafıdır dilden dile dolaşıyor. Yahu kardeşim bırakın ötekiyi, bizim için “yabancı” dahi Tanrı misafiridir. Biz ona nasıl yan bakarız?! Kendini kardeşlerinden ayıran, kapısını onlara kapatan bilin ki ya kibir sahibidir ya da korku.

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan bizden değildir”. İşte ölçü bu. Lakin elbette namuslu ile namussuz, yalancı ile doğru sözlü, cimri ile cömert bir tutulmaz. Fark, ahlâk farkıdır. Gönül sahibi olmak lazımdır.

Gönül nedir? Gönül içimizde fenalığın bulaşmadığı tek yerdir. Vicdanımız odur veya onun kumandası altındadır. Kötü ihtirasın zerresi ona ulaşmaz, aldatmak nedir bilmez, şehveti hiç tanımamıştır. İblisin tohumu onun toprağında asla kök tutmaz. Gönül içimizdeki meleğin adıdır ve Yunus’un deyimiyle gönül Çalabın tahtıdır. Hz. Yunus bütün eserinde bizim bu en değerli yanımız olan gönlü yüceltmiştir. İnsanların ırkları, dinleri, doktrinleri, ahlâk anlayışları, hasılı her şeyi ayrı olabilir. Kimi zengin, kimi fakir, kimi zâhit, kimi zâni olabilir. Fakat kimler olursa olsun, insanın gönlü mukaddestir.


Gönül gönüldür, olsa da göğsünde bir kahpenin
Onu yıkan, gitmesin tavâfına Kâbe’nin

Çünki o Allah’ın baktığı yerdir, masumdur. Çünki o aftır, merhamettir, sevgidir. Günah onun değil nefsin eseridir. O yangınlar veren ateş değil, hayat veren sudur; inciten kahkaha değil, seven tebessümdür, ayıran bozgun ve fitne değil, birleştiren dostluktur.

Şimdi böylesine “gönül ehli” olan kimsenin (yani esasen bizlerin) Tanrı misafirine kapısını kapaması düşünülebilir mi?

Şunu unutmayınız: “Ben” deyince “öteki” ortaya çıkar. Oysa “ben” demek, ahlâkımızda terk-i edebdir.

Günümüzde dünyayı zapteden kapitalist ahlâk tersini söylüyormuş. Varsın söylesin, “Yel kayadan ne aparır”

Reklamlar

Read Full Post »

Saçlarındaki yağmur henüz kurumamıştı. Islak ve parlak perçemleri alnına yapışmıştı. Siyah hareli gözleri, uzun kirpikleri vardı. Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Saç bitimlerinin altında, çene çukurunun etrafında, üst dudağının üzerinde yumuşak, ipeksi tüyler… Henüz hiç tıraş olmamıştı. Büluğa erdi erecek yaştaydı.

cuma_arzuhal.jpg

Belli ki daışarıda ahmakıslatana yakalanmıştı. Geniş kareli poplin gömleği zayıf vücuduna yapışmıştı.

Geldi, benimle duvar arasındaki daracık yere bir sığıntı gibi ilişti. Daracık kot pantolonuyla diz kırmayı beceremedi. Tedirgin oldu, çaktırmadan etrafına bakındı. Sonra dizlerini karnına çekip ellerini kavuşturarak oturmayı denedi. Parmakları ve dudakları titriyordu. Sanki orada olduğunu birileri fark edecekmiş gibi korkuyordu.

Dışarıda yağmur…Cami ağzına kadar tıka-basa dolmuştu. Havada insan kokusu; çorap, ağız, ter kokusu. Hacı amcanın uzattığı esans şişesi sonra… Derken müezzinin uyarısıyla kalkılıyor ve namaza duruyoruz.

Başını alabildiğine öne eğiyor. Ellerini namaza alışkın insanların kendiliğinden bağlayıp koydukları gibi göbek üzerine değil, önce göğsüne doğru kaldırıyor, sonra göz ucuyla bana bakıp kıyın kıyın aşağıya indiriyor. Benimle birlikte rükûya, benimle birlikte secdeye gidiyor. Ve bunu, dahi çaktırmamak üzere bazen erken, bazen geç davranıyor. Ben iki yana selam verip namazdan çıkıyorum, az sonra o da aynı hareketleri tekrarlıyor.

Namaz süresince diz üstü gelmekte hayli zorlandığı için hemence oturuşunu değiştiriyor. Önce bir dizini yukarı dikip tek ayağını altına alıyor, sonra böyle oturmayı da beceremeyip yine eski konumuna yerleşiyor. Hutbe süresince gözlerini minberdeki imamdan ayırmıyor. Söylediği sözlerin bir tekini dahi kaçırmamak üzere dikkat kesiliyor. “Gaflet mümine yaraşmaz” konusunda sürüp giden hutbeden acaba kaç cümle, kaç kelime zihninde yer ediyor? İki kez başını yukarıya, kubbeye kaldırıyor. Yazılara ve tezhiplere bakıyor. Bir kabahat işlemişçesine irkilerek yeniden imamın sözlerine kulak kesiliyor. Kubbelerden, sütunlardan, yazılardan yayılan hava; kandillerin parıltısı, saf tutarak hep bir yöne çevrilen bakışlar, tövbe ve istiğfar, pişmanlıklar, yakarışlar, iç geçirmeler, insanların bu mekânın dışına, hatta dünya hayatının ötesine geçen kavrayışları, bir süre için olsun hep iyilikler, güzellikler, merhamet ve sevgi yağmuru altında yıkanmaları, bütün bunlardan etrafa saçılan titreşimler çocuk kalbinin çarpıntısını sıklaştırıyor.

Sonra birlikte kılınan iki rekât namazın seline kapılıyor. Bir küçük saman çöpü gibi suyun üzerinde oradan oraya savruluyor. Bu çocuk namaz kılmasını bilmiyor.

Ama alnını secdeye koyduğu zaman nedense bana Mehmet Akif’in şu mısralarını hatırlatıyor:

Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki: Allah’ım
Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım…

Derken incecik kolları ve kalem gibi parmakları, kırılgan bir bükülüşle duaya kalkıyor. Arada bir gözlerini kapatıyor. Hangi emel, hangi hayal, hangi arzu ile Yaradan’a yalvarıyor?

Onun kalbinden koparak semaya doğru yükselen münacaat ind-i ilâhiye mutlaka en önce varıyor. Onun duası dertlilere derman, hastalara şifa oluyor.

Uçuk pembe bir mağfiret bulutu camiyi dolduran kalabalığın üzerine eğiliyor. Cemaatin her ferdi affın derin sularında yıkanıp, evlerine, işlerine dönüyorlar. Çocuk aşkın ve heyecanın ürperttiği parmaklarını ateş gibi yanan yüzünde gezdirerek duasını bitiriyor.

Ah, teslimiyet…

 

Read Full Post »

Bizim bakkala,
O, sokağın sevgilisi, ağabeyi, babası, dedesi, akrabası, bankası, kasası, limanı, korunağı, en nihayetinde ahlak timsali idi. Hemen her yaşta kadın-erkek-çocuk-yaşlı-genç onun güleç yüzünü gördüğünde sanki olanca elemini-kederini unuturdu…

Dükkânında yok yoktu. Ne isterseniz isteyin bulup buluştururdu. Borç verir, deftere yazar, bağışlar, senet imzalamaz, kimseyi alacağı sebebi ile sıkıştırmazdı. Pek çok çırak yetiştirdi. Kendi evladı olmadığı için onlara evlat muamelesi yapardı. Çekebileceklerinden fazla yük yüklemezdi.

Evi dükkânına yakındı. Cami eve yakındı. Sabah namazını cemaatle kılar, yandaki kahveden gelen taze çayla kahvaltısını dükkânda yapardı. Öğle yemeğini sefertası ile evden getirirdi. Kimsenin önünde yemek yemezdi. Dükkânın dibinde küçük bir ardiyesi vardı. Çırağa müşteriye bakmasını söyler, oraya girip yemeğini ağır ağır yerdi. Namazlarını da orada kılardı. Mahallenin fukarası, kimsesizleri, dul kalmış ve artık bacakları kendini çekemediğinden ancak balkona çıkabilecek ihtiyar kadınları, ciklet alacak parası olmayan çocukları, sarhoş koca derdi çeken çilekeş kadınları, işleri bozulup iflas eden bu sebeple veresiye hesabı kabardığından utanıp dükkâna uğrayamayan esnafının tüm giderlerini karşılardı.

Herkesten, her şeyden haberi olurdu. Cenab-ı Hak bu adamın kazancına öyle bir bereket vermişti ki; o dağıttıkça hem malı hem sermayesi artıyordu. Buna kendi de şaşıyor, şükrüne şükür katıyor, otururken, yürürken, raflara paketleri dizerken zikrullaha devam ediyordu.

Sabah namazından ağzında dualarla camiden çıkıp, yatağa girinceye kadar bu böyle devam ediyordu. Sanki bir mahalle bakkalının günlük telaşesi içinde değil de cennet bahçelerinde dolaşıyor gibi yüzünden bir tebessüm çalışıp duruyordu.

Yüzü ve gözleri parıldıyor, ona bakan nedense bir iç ferahlığı duyuyordu. Para üstü verirken bile sesi bir duadan arta kalmış tınıyı taşıyordu.

Bu adamın dünya ile işi yok muydu? Vardı tabii. Dünya işi nedir ki? Aldın-verdin-yedin-içtin-gittin-geldin-ağladın-güldün-hastalandın-iyileştin-evlendin-çocuğunu mektebe gönderdin-bir gömlek aldın-bir arsa sattın-berbere gittin-altına bir araba çektin. Dünya işi bitmez. Son nefes verilmeden dünyadan ayrı düşmek her kişinin harcı değildir.

Ama bizim bakkal galiba ‘ölmeden önce ölünüz’ sırrına mazhar olmuştu. Hiç de öyle sofu bir görüntüsü yoktu. Bırakın kötü sözü, sesini yükselttiği dahi görülmemişti.

Kendisi iyi, eşi ondan daha iyi idi. Cenab-ı Hak -ki hikmetinden sual olunmaz- bu iki iyi kişiyi birbirine yazmıştı. Bir elmanın iki yarısı gibiydiler.

Mahallede kaç dul kadının kızını evlendirmişler, kaç delikanlıyı askere göndermişler, kaç hastayı hastaneye yatırmışlar, bırakın insanları mahallenin kedisine, köpeğine, kuşuna karda-kışta nasıl kol kanat germişler anlatmaya dil yetmez.

Kadın da sabahtan akşama hiç boş durmaz, ya birine mevlit pilavı pişirir, ya bir hastaya çorba yetiştirir, ya kışın tanıdık-tanımadık herkese dağıtılmak üzere ayağını sıcak tutsun diye yün çarık örer, ya dantel, sabunluk yapar, ya yazma-namaz başörtüsü kenarlarına oya yapar, ya çalışan bir annenin çocuğuna bakardı. Hiçbir hizmetine karşılık para kabul etmez, ancak tatlı dil ile tatillerde komşuların çocuklarına Kur’an öğretmek üzere evine gönderilmesini isterdi.

O çocuklara kurabiyeler, limonatalar, sahlepler, şerbetler hazırlar, Kur’an okumayı öğrenenlere bir çift çorap hediye ederdi. Çocuklarla beraber bazen anneleri, ablaları da Kur’an dersine gelirlerdi. Böyle Allah dostu insanların ne gücü tükenir, ne zamanı.

Evlerinin önünde bir küçük bahçeleri vardı. Kadın bu bahçede hem meyve, hem sebze, hem çiçek yetiştirirdi. Bahçeden mahsul alınmaya başlandığında tüm komşulara organik domatesler, salatalıklar, kabak ve patlıcanlar sepet sepet giderdi.

Okuldan eve dönen bir çocuğa seslenir, oracıkta çiçeklerden bir buket yapar, annesine götürmesini söylerdi. Gül reçeli, incir-vişne-çilek reçeli yapardı. Bunları hem dükkânda satışa sunar, hem birer kavanoz komşulara dağıtırdı.

Bağ bozumu geldiğinde o küçümen bahçeden bidonlarla turşuluk olacak mahsul çıkardı. Kadının turşusu ilaç gibiydi ilaç. Bir yiyen bir daha isterdi.

Yatsıdan sonra kırk yıllık karı-koca evin önündeki asma çardağının altına oturup sohbete dalar, bazen alçak sesle ilahi söylerdi.

Böyle bir bakkal var mıydı?

Yoksa bu bir masal mıydı?

Bizim mahalle‘ye de bekleriz

Read Full Post »

Fırından çıkan sıcak pidelerin buğusu kavrulmuş susam kokusuna karışıyor. Hangi mevsimde olursak olalım marulun, kıvırcık salatanın bir deste maydanozun yeşilinden fışkıran dirilik ve ferahlık içimize yayılıyor. Dedeler ceplerinde şekerlemeler ile torunlarını kucaklıyorlar. Akşamın pembe lacivert tülü büyük bir sükûnet ile insanların, bütün dünyanın üzerine iniyor.

oruc
Melekler saf saf iniyorlar.
Cennet kapıları açılıyor.

Rahmet ve merhamet ve bereket her yandan kuşatıyor bizi. İnsanlar birbirlerine sevgi ile bakıyorlar. Zenginler zenginliklerinden soyunuyor, yoksulların yoksulluğu kayboluyor. Kalbimizin paslı kilidi açılıyor. Bize selam veren bir kişiyi kardeş biliyoruz. Kimse sesini sertleştirmiyor. Yüzlerde nur, gönüllerde karşı konulmaz bir incelik, bir rikkat.
Açlık bizi doyuruyor. En çok kıymet verdiğimiz şeyleri başkaları ile paylaşmaktan sonsuz bir haz duyuyoruz. Bize yük olan her unsur, her tasa, her ihtiras tasını tarağını toplayıp savuşuyor. Kapımız ve soframız açık. Derdimizi ve sevincimizi söylemekten hoşnutuz.

Sabır bizi coşturuyor. Kalbin ırmakları dolu dizgin. Merhamet sağanak gibi boşalıyor. Hizmetten, hürmetten, ibadetten yeryüzünde oluşumuzun derinliklerinden, sebeplerden ve sonuçlardan geçiyoruz. Bir imtihan içinden yüz akı ile çıkıyoruz.
İçimizde kurulan kürsü bizi hesaba çekiyor. Ağlıyor ve tövbe ediyoruz. Tövbe suları sonsuz çağlayanların şırıltısını, aydınlığını, engin ufukların parıltısını taşıyıp duruyor işte. Bu taşı bu yoldan niçin kaldırmadım ben, bu çiçeğe bu hafta niçin su vermedim ben, şu çocuğun yanağına bir öpücük niçin kondurmadım ben, komşumun kapısını bir kez olsun çalmadım mı ben, alnımı secdeye bir kez olsun koymadım mı ben?

Derken ben. Benlikten sıyrılıyor.

Benlikten sıyrılırken, çiçek açmış badem dalının, kelebek kanadının, su sesinin ve yıldız parıltısının, dostun ve akrabanın, ayak bastığımız toprağın, buğdayın ve zencefilin, yani akşam ezanı ile yeryüzüne yağmur gibi dökülen varoluşun sırlarını fark ediyor.
Bizi bu menzile eriştiren kılavuza binlerce teşekkür. Bize bu basireti bağışlayan güce sonsuz secde.
Bu sırada çocuk sıcak pidenin buğusuna sarılmış olarak gülümsüyor. Baba işinden dönüyor, eve yaklaştıkça göğsünde bir genişlik. Anne yeşil salatanın üzerine birkaç zeytin bırakıyor.

Paydos.

Ses kesiliyor. Rüzgar duruyor. Güneş dağların ardına çekiliyor. Kuzeyde bir yıldız göz kırpıyor. Nefesimizi tutuyoruz. Kuşlar kanatlarını kapatıyorlar. Çekiç örsün kenarında bekliyor. Dalgalar diniyor.

Sükût… Sükût…

Ve ağızları misk gibi kokanlar ve o gün insanlara gülden ağır bir söz söylememiş olanlar ve o gün almayı değil hep vermeyi düşünenler ve o gün “sabredenlere hesapsız ecirler verilecektir” müjdesi ile müjdelenmiş olanlar meleklerle birlikte iftar sofrasına oturuyorlar.

Allahım, şükürler olsun oruçluyuz…

Read Full Post »

Bizim mahalleye,
Memleketimin dar sokaklarında yaşayan yüreği geniş insanların arasında güvenle, çocuk kalbimle koşturduğum, avlularında su sesi ve pencere kenarlarında fesleğen kokusu eksik olmayan mekanlara dair…

Şu bizim mahalle… İnsanlar “mahalle hayatını” özlemle hatırlıyor; bazıları “ah nerede o huzurlu, şen günler” diye iç geçiriyor. Bu yüzden TV yapımcıları “Şöyle sıcak bir mahalle dizisi çeksek de krizi aşsak” diye düşünüyor. Perihan Abla’dan bu yana hep böyle. Şu anda oynayan dizilere bakıyorum çoğu bahçeli, ahşap bir evde geçiyor.

Kim özlemez asma çardağı altında komşuların birlikte dolma sarmasını. Kim aramaz mahallenin delisini, delikanlısını, hocasını, muhtarını, arkadaşını, kahvesini, bakkalını, berberini, komşusunu, okulunu, maçlarını ve bu maçlardan sonra içilen gazozları.

Bu mahalle bize Osmanlı mirasıdır. (Ama redd-i miras ederek kriz-entelektüel yaşantısını mahalle dışında sürdürenler hep olmuştur). Bu yüzden ona mensubuz ve onun değerlerini benimsemişiz. Asırların geleneği üç günde değişmez. Bu mahalle sakinleri Ramazan’ı – Bayramı – doğumu – ölümü – düğünü – derneği – kır gezisini – sünneti – hastalığı – sevinci – acıyı birlikte yaşar. Birlikte dua eder, birlikte salça kaynatır, bir dayanışma içindedir ve kimse kendini yalnız hissetmez. Ne cemaat ferdi ezer, ne fert cemaata hükmetmeye kalkışır. Din ve örf bir denge kurmuştur. Ne baskısı yahu, darda kalan onun müşfik kollarına sığınırdı.

Bu çok önemli bir husus. Bir aidiyet taşımak. Ama buna itiraz eden, ait olmayı reddeden, mahallelinin inancına, geleneğine, hayatına uymayan, onu hor gören, küçümseyen hatta bununla da yetinmeyip elinde güç varsa mahalleyi ve mahalleliyi yola getirmeye çalışanlar daima olmuştur. Bunlar bazan mahalle hayatının hududuna tecavüz eder, mahalleliyi kaale almaz, hatta ona meydan okur, hakaret eder. Eh sabır sabır bir yere kadar.

Ben bir mahallede büyüdüm. Alevi-sünni iç-içe yaşanılan bir mahallede. Arkadaşlarımın yarıdan fazlası alevi idi. Bu mahalleden ayrılıncaya kadar ne bir kavga gördüm, ne hırsızlık, ne arsızlık, ne baskı, ne yaygara. Cinayet olmadı yirmibeş yıl içinde. Ama şunu önemle belirteyim. Anlattığım mahalle hayatı “eski dünya”ya ait bir oluşumdur. “Yeni dünya” mahalleyi dümdüz edip dağıttı. Komşuların her biri bir yere dağıldı, o ahşap evler, o duvarlarından sarmaşıklar, leylaklar sarkan bahçeler, o dutlar erikler, o asma çardağı altında kanaviçe işleyen ablalar yok artık.

…. Kayıp Çocuk I

… Önce mahalle kayboldu. Asırların oluşturduğu şehirlerin en temel unsuru eriyip bitti. Oysa o, öncelikle bir “güvenlik alanı” olarak vücut bulmuştu. İnsanoğlunun hayatta en fazla ihtiyaç duyduğu “güven duygusu”na cevap veriyor, onu sağlıyordu.

Mahallenin adı, sakinlerinin özellikleri sebebi ile lakabı, girişi-çıkışı, camisi, okulu, kahvesi, berberi, bakkalı, imamı, öğretmeni, delisi, kabadayısı, takımı, bahçesi, çeşmesi, sineması, komşuluğu, sevgisi, saygısı, dayanışması, hatta “gül”ü dahi bulunmaktadır. Çocuklar bu atmosfer içinde yetişir, kimlik ve kişilik sahibi olur. Mahalle’nin yıkımından sonra türeyen kimliksiz ve kişiliksizler çocuklarına “sakın mahalle çocuklarına yanaşmayın” uyarısında bulunmuşlardır. Mahallenin asırlık isimleri, şöhretleri, güzellikleri olan sokakları vardır (Bazı illerde buna dahi dayanamayıp sokaklara numara verilmiştir).

Sokak mahallenin daha mahrem bir birimidir. Sokak sakinleri bir aile gibidir. Modern mimarların bir hedefi olmuştur: Sokağı öldürmek. İşte o zaman özlenen modern şehir kurulacak, modern mimari kendini gösterecek, modern hayat gerçekleşecektir. Ve nitekim oldu da. İnsanlar önce apartmanlara, sonra dairelere, sonra fert fert odalara (kızın odası, oğlanın odası, çocuk odası vb.) kaçtılar (Kaçış devam ediyor. Yaşı yirmiyi bulan gençler ayrı bir ev tutup orada yaşamaya özeniyor. Bu özenti hayatımızı biçimlendiren ABD tarzı yaşam biçiminden kaynaklanıyor). Cemaat dağıldı, birey (güya) oluştu, bireycilik (kendini sev) boy gösterdi (Avrupa ülkelerinde tatile çıkan çiftler çocuklarını yanlarına almak istemiyor, onları kreşlere bırakıyorlarmış). Sokağın sahibi artık otomobillerdir. Servisler, kamyonlar, tramvaylar, hızlı trenler, TIR’lar vesairedir. Sokak tekin değildir yani. Tekin olmayan bir mekâna çocuk salınır mı? Anne-baba çocuğa sürekli “sokak çocukları” ile oynama tenbihinde bulundular. Önceleri bunlar kapıcıların, fakir ailelerin çocukları idi. Sonra evi barkı terkedip, tiner çekerek gerçek sokak çocuğu oldular.

“Sokak çocuğu” denilen hadisenin tâ dibinde mahallenin yıkımı, sokağın ölümü yatmaktadır. Şimdi bunlara kim sahip çıkacak deniyor. Eskiden yetimlik, fakirlik, kimsesizlik yüzünden ortada kalan çocukları zengin olsun fakir olsun bir aile yanına alır; ona bakar bir sanat sahibi yapar, hatta kendi eliyle evlendirirdi.

Masal gibi geliyor şimdi, değil mi…

… Kayıp çocuk – II

Çocuğu sokağa salardınız; dut dallarına, incir ağaçlarına, tozlu top sahalarına, ırmak boylarına. Çocuk evde değil, sokakta büyürdü. Kedilerle, köpeklerle, çiçeklerle, böceklerle. Düşer dizini kanatır, kavga eder, gol atar, kendi oyuncağını yapar, uçurtma uçururdu. Çocuklar birbirlerine abarta abarta yaptıklarını anlatır, sinemaya kaçar, mahallenin harabelerinde maceradan maceraya koşarlardı.

Macera sadece kitapta okunmaz, kendileri yaşardı (Ara sıra kitaptan ziyade hayatı isterim. Bir ağacı tasvir etmektense, gölgesine uzanıp, bulutlara bakmayı severim, deyişim bu sebepledir). Şimdi çocuklar dört duvar arasında büyüyor. Balkon çocukları. Ana kuzuları. Eline diken batacak olsa ‘Uvaaa!…’ diye anasına koşuyorlar, horozdan korkuyorlar. Evdeki dört duvar; kreşte, ana okulunda, ilköğretimde, serviste hep kafes arkasında devam ediyor. Başlarında hep biri var. Ağacı, çiçeği, böceği resimde, televizyonda, bilgisayarda görüyorlar. Kreşlerin, ana okullarının duvarları mavi gökyüzü, parıldayan güneş, akan dere, derede yüzen ördeklerle dolu. Kapalı mekânlarda, sanal dünyada yaşıyorlar.

Elleri, ayakları ne toprağa basıyor; ne çamur çiğniyor. Yağmurda ıslanmıyor, karda yuvarlanmıyorlar. Bu sebeple ufak bir yel esse hastalanıyor, elini döşemeye sürse mikrop kapıyorlar. Hijyenik atmosfer onları sağlıksız kılıyor. Hepsi tombul, beyaz ve kırılganlar.

Sokaktan arkadaşları yok; varsa komşu çocuğu, akraba çocuğu. Birlikte bilgisayar başında sabahlıyorlar. Sürekli olarak ya ebeveyn, yahut öğretmen veya bakıcıya muhtaçlar.

Çalışan anne-babalar onlarla yeteri kadar ilgilenemiyor. İlgiler mekanik hale geliyor. Ne dede tanıyorlar, ne de nine. Oyuncak denizinde yüzüyor, ama tatmin olamıyorlar. Tatmin olamıyorlar çünkü ne duvarlar konuşur, güler, koşar, oynar; ne de oyuncaklar.Bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey yine bir çocuktur.

Bu bakımdan mahalle arkadaşlığı ile asker arkadaşlığı unutulmaz. Ne var ki mahalle kayboldu, sokak öldü. Bir daha geri geleceklerini umamayız. Dünya değişiyor, hayat tarzımız değişiyor, yediğimiz, içtiğimiz her şey değişiyor. Bu değişimden çocuklar da nasiplerini alıyorlar. Elbette ki şimdinin çocukları ve gençleri bize benzemeyecek. Onları anlamaya çalışmalıyız (Bunu becerebilir miyiz acaba).

Her şey değişiyor dedik ama, değişmeyen şeyler de var. Ana unsurlar. Mesela çocukları yine analar doğuruyor. Gönül ister ki analar büyütsün. Bir çocuk için ana kucağı ile ana sütü ilelebet devam edecek olan en temel ihtiyaçtır. Ana sütü emmeyen, ana kucağı görmeyen çocuklar yarı yetim büyüyorlar. Hırçın, şımarık, tatminsiz, dayanıksız, geçimsiz oluyorlar. Daha çocukluktan itibaren yalnız kalmaya, yalnız yaşamaya itiliyorlar. 

Modern hayatın mekanik dişlileri bu masum yavruları da öğütüp duruyor. Kayıp çocuk nerede? O artık masallarda kaldı. Hani ‘su ne oldu inek içti, inek ne oldu, dağa kaçtı, dağ ne oldu, yandı bitti kül oldu’ denir ya, işte öyle. Çocukluğumuzu mahallenin ve sokağın cenazesi ile birlikte toprağa gömdük. Ve özlüyoruz. Tıpkı ana sütü ve ana kucağı gibi.

Bizim bakkal‘a da bekleriz

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: