Sultân-ı Aşk

Aşk sözü dertsiz olunca meyve vermez; hevestir… yalnız ağızdan çıkar yalnız kulağa varır. Bilmiyorlar aşıklar hayalinin tasvirini rüyalarında görseler yaşlı gözlerinden nice seller akıtırlar. Ey yârenler, canı aşka bırakın da bütün ruh kesilsin, sonra o aşktan gül bahçesine renk sadaka edin… [Hz. Pir-i Destgîr-i Münir]
sultaniask

Cemâline edip insanı mir’at, kemâl-i hüsnünü seyran eden Dost’un, Osman Kemâli Efendi (v.1954) Hazretleri dilinden zuhur eden manasını övmekle değil dilimizin, özümüzün, ömrünüzün dâhi aciz kaldığı Risaletpenah Hazretlerinin, Mevlid-i Şerifleri münasebetiyle ehibbaya ikramımız olsun.

Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultân-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl ya’ni açıldı kân-ı aşk
Çıktı bir gevher o kândan bîmisâl ü bîkıyas
Zerre-i nûrunda kılmış bin güneş pinhan aşk
Gevher-i nûr-i Muhammed, mâye-i tohm-i vücud
Kim anınla âşikar oldu bilindi şân-ı aşk
Aşk edip andan zuhûr, ol aşkın oldu mazharı
Eyledi ta’zim ü tekrim, nice bin yıl anı aşk
Öyle bir gevher ki, “mâkâne mâyekûn”un kânesi 1
Öyle bir gevher ki olmuş vasfının hayranı aşk
Akl-ı kül etti zuhûr hem şûle-i nûr oldu ruh2
Neşr-i câm-ı feyz-i akdesle kılıp devrân aşk
Nûr içinden bir kalem çıktı cihan bir noktası
Levh olup cümle yazıldı serbeser fermân-ı aşk
Sabit oldu suhf-ı âlem kıldı aşk sırrın ayân
Ahmed-i Muhtâr’ı mahbub eyledi i’lân aşk
Oldu bir derya Muhammed’le muhabbet pür hikem
Kaynayıp âlemleri oldu muhît ummân-ı aşk
Ol cemâl-i hüsne karşı neş’esinden aşk-ı pâk
Hâk-i pâye nezr kıldı âlem-i imkânı aşk
Zîr-i pâyine döşendi nüh felek arz u semâ
Eyledi zâhir sırat ü mahşer ü mîzanı aşk
Haymegâhı arş olup kürsî ana bir tahtgâh
Nur içinde kendi kendin eyledi seyran aşk
Çok sıfat verdi ana çok isim ile kıldı nidâ
Metn-i hüsnünde kırâat eyledi Kur’anı aşk
Aşktan geldi zuhura âb ü ateş, hâk ü bâd
Açtı esrar-ı vilâdı rahmet-i bârân-ı aşk
Oldu ol nûrun şuâatı melâik bîhisab
Oldular fermanber-i tesbih ü medhihân-ı aşk
Doğdu ol nurdan nice eflâk ü eşbah ü nücum
Eyledi pürzevk ü pürşevk âlem-i ekvanı aşk
Cem’ olup ruh u melâik kıldılar aşka sücûd
Tard edüp ol aşktan vehmeyleyen şeytanı aşk
Kendi kendine hicap olunca gördü nûru nâr
Ol sebepten kıldı zâhir cennet ü nîranı aşk
Nûrdan vehmeyleyen nâra düşüp çekti azab
Nûrunu fehmeyleyenler oldular cânân-ı aşk
Suret-i zîbâsını izhar için aşk âleme
İntihâb etti Cenab-ı ekmel-ül insan-ı aşk
Döndürür dâim Muîd ismi Muhammed aynını
Perde-i aşkı açanlar oldular kurbân-ı aşk
Âşık u ma’şuk u mahbub u habib bir nûr iken
Kesret-i esmâ sıfatta kaldılar nâdân-ı aşk
Kenz-i aşkın masdarı Ahmed Muhammed Mustafa
Cem’ü tafsilinde anın “nezzelel furkan”-ı aşk 3
Aşk ile olsun salât ile selâm ol nura kim
Nûr-i vechini görenler oldular sûzân-ı aşk
Hem Raûf u hem Rahîm u sahibü’l hulk-ı azîm 4
Şems-i hüsnünde ayandır hüsn-i bîpâyân-ı aşk
Hâk-i pâyinde Kemâlî can veren aşıkların
Hâk-i pâyinde kurulmuş çeşme-i hayvan-ı aşk

rakimefendi_salavat

Aman Ya Fahr-i Alem sen ki mihrâb-ı nübüvvetsin
Vücûdunla vücûhunla serir-ârâ-yı vahdetsin
Şefia’l müznibînsin nûr-i rahmet mahz-ı şefkatsin
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahrem-i esrâr-ı vuslatsın
Sen ey mahbûb-i akdes ism-i vasfınla Muhammedsin
Meded Ya bâis-i hilkat eyâ rûy-i kelâmullah
Nebîler serveri hem hâtem-i bünyâd-ı beytullah
Sana ümmet olan kuldan geçer mi Hazret-i Allah
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahzen-i mirâc-ı vuslâtsın
Sen ey mahbûb-i akdes, ism-i vasfınla Muhammedsin

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Evvelki mektubunuzdan payımızı aldık, edebimizle hal hatır sual edelim? Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah?
“Ni’met-hâr-ı rahmânım, fermân-ber-i şeytânım” derler ya her dem hatadır kârımız; Hakkın ekmeğini yer, şeytana itaat ederiz.

Aman efendim öyle demeyiniz… Saçtığınız nutku şeriflerle bir anda dört bir yanı mis gibi bir koku sardı…  Lakin, cahiliyye devrimizde dinlediğimiz, bilmeden tempo tutup zıpladığımız, dış kaynaklı müzik parçaları misali pek bir zevklendik… Gel gör ki manadan bîhaberiz. 

Madem siz biraz gayret edip merakla lugate bakmayacaksınız, o halde güzelim efsunu bozmak pahasına manayı parçalayalım:

Amen ey kâinatın övünme sebebi olan, sen ki peygamberlikte yüceliğinden güzelliğinden, üstün niteliklerinden dolayı kendisine yönelinen makamdasın. Hem bedenin hem yüzünle her yönden vahdet sarayının tahtının süsleyen hükümdarsın. Günahkarların şefaatçisi, merhamet nuru, sırf koruma ve esirgeme makamısın. Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın. Sen ey pek temiz, mukaddes sevgili, seni tarif eden isminle müsemmâsın (Muhammed:övülmeye değer, en güzel huylara sahip) Bizlere yardım eyleye ey varlığın yaradılış sebebi ve ey Kurân-ı Kerim’in insana bakan yüzü (O’nun ahlakı Kur’andır hadisi şerifine telmih). Peygamberler güneşi hem Kâbe-i Muazzama binasının son inşa eden, en müstesna parçasını yerleştirensin. Sana ümmet olan bir kuldan vazgeçip Cehennemine atar mı Allah ki sen Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın.

Ya nice bir yanmışlar Sultân-ı Aşk’dan…. acep nasıl bizim de bir nâsibimiz olur?

Vaktiyle bir mürid, erenlerimin dergahına varıp ondan marifet ilmini öğrenmek istemiş. O sırada deniz kenarında bulunuyorlarmış. Arif, ilme talip olana demiş ki: “Şu kevgiri al, denizden doldur.” Mürid çok denemiş, fakat başaramamış. Kevgiri denize daldırdığında içi su doluyor, fakat çıkarır çıkarmaz boşalıyormuş. Erenlerim nihayetinde dayanamamış: “Dur da göstereyim,” demiş. Kevgiri elinden kaptığı gibi, denize fırlatmış. Kevgir dibe batmış. Efendisi müride dönmüş: “İşte, kevgiri suyla doldurmanın yolu ancak budur.”

Bir kevgir olan varlık vehmini, nefs kalıbını kırmadıkça Hakikat sarayına ermek ne mümkün… Alıp beni benden, kayd-ı bedenden, aslımı bildir, vaslına erdir ya huu

Tahtgâh etdi vücûdum milkini sultân-ı aşk
Dil sarâyında kurulmuş bir aceb divân-ı aşk
Ey Gafûrî ermek istersen eğer cânânına
Terk-i cân eyle tecellî eylesin sultân-ı aşk

Dua buyursanız sultanım…

NİYÂZIMIZDIR: 
صلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم
الَهي بجاه نبيك سيدنا محمد (صلى الله عليه وسلم) عندك ومكانته لديك, ومحبتك له, ومحبته لك, و بالبر الذي بينك وبينه أسألك أن تصلي وتسلم عليه وعلى اَله وصحبه, ضاعف اللهم محبتي فيه, وعرفني بحقه ورطبه و وفقني لاتباعه, والقيام بأدبه وسنته, واجمعني عليه و متعني برؤيته, وأسعدني بمكالمته, وارفع عني العوائق والعلائق والوسائط والحجاب, واجعلتني اتمتع معه بسماع لذيذ الخطب, وهيئني للتلقي منه, وأهلني لخدمته واجعل صلاتي عليه نورا نيرا, كاملا مكملا, طاهرا مطهرا, ناهيا عن كل ذي ظلم وشرك, وكفر و زور و وزر واجعلها سببا للتمحيص, وارزقني لأناب بها على مكارم الاخلاص والتخصيص حتى لا يبقى في نفسي ربانية لغيرك, وحتى أصلح لحضرتها وأكون من أهل خصوصيتك متمسكا بأدبه وسنته (صلى الله عليه وسلم) مستمدا من حضرته العالية في كل وقت وحين. يا الله يا نور يا حق يا مبين وصلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم

Efendimiz Muhammed’e(sav), ailesine, ashâbına Allah salât ve selâm eylesin. Allah’ım! Efendimiz Muhammed (sav)’in senin yanındaki kıymeti, yeri, O’na sevgin, O’nun sana sevgisi ve seninle O’nun arasındaki gönül hürmetine senden O’na, ailesine, ashâbına salât ve selâm eylemeni istiyorum. Allah’ım benim O’na olan sevgimi artır. O’nun hakikatini ve derecelerini bana öğret. O’na uyma, O’nun edebini ve sünnetini uygulama yolunda beni muvaffak kıl. Beni O’nunla bir arada buluştur. Bana O’nu görmeyi nasip eyle. O’nunla konuşmak nimetiyle beni mesud eyle. Aradaki engelleri, bağları, aracıları ve örtüleri kaldır. O’nunla beraber kulağıma senin hitabının lezzetini tattır. Bana O’nunla buluşmayı nasip eyle. Beni O’nun hizmetine layık et. Benini duamı, O’nun üzerine parlak, tam, mükemmel temiz ve pak mahzâ nûr eyle. Zulmeden, şirk koşan, küfreden, iftirada bulunan ve günah işleyen herkesi engelle. Duamı günahlardan temizlenmeye vesile kıl. Onunla ihlâs ve tahsis makâmlarının en üstününe ulaşmamı nasip eyle ki bende senden başkasına bir rablık (düşüncesi) kalmasın ve onunla ıslah olayım. Peygamber (sav)in edebi ve sünnetine bağlı kalarak, O’nun yüce varlığından her an ve her zaman yardım alıp senin hususiyetinin ehlinden olayım. Ey Allah’ım! Ey Nûr! Ey Hakk! Ey Mubîn!

_______________________________________________________________
“mâkâne mâyekûn”un kânesi : Olmuş ve olacakların özü olan “Nur-u Muhammedi” En-Nûr: Esma-yı Hüsnâ’dan biri olup Allah’ın ez-Zâhir ismi ile tecellisi, kâinattaki suretlerde kendini göstermesidir. Nur-u  Muhammedî, âlemin yaratılışının kaynağıdır.  Çünkü O, Allah’ın hiç bir şey yaratmadan önce yaratmış olduğu ve herşeyi kendisinden yarattığı “Nur”’dur.  Nur-u Muhammedî, bu yaratılıştan evvel idi. Kâinat ise O’na hazırlıktan ibarettir. Evet, ağacın dikilmesi, dalı, budağı, yaprağı, çiçeği meyveden önce gelir fakat o dal budaktan maksat meyvedir. İşte Resulullah’tan evvel zuhura gelmiş şu mevcudattan da murat Nur-u Muhammedî’dir. Hasılı herşeyin meyvesi kendi tohumudur.

2  Akl-ı kül: Allah’ın her şeyi bilip, her şeyi kuşatan tedbir ve tasarrufu; Hakikât-ı Muhammedî. Cüz-i aklı, Küll-i Akla peygamberler ve veliler bağlar. İnsan-ı kamil’in aklı da Akl-ı küll’in gölgesidir.  Burada tasavvuftaki devir, devran ya da devriye kavramına atıf vardır. Kainat, Allah’tan gelmiş ve Allah’a dönecektir. Bu sürekli hareket, bir daire ile temsil edilir. Bu daire bir inen yay (kavs-i nüzul), bir de çıkan yaydan (kavs-i uruc) oluşmaktadır. Vücûd-i Mutlak’tan ayrılan bu ilâhî nûr’un mertebeleri sırasıyle Akl-i Küll (Te’ayyün-i Evvel, Hakikat-i Muhammedîye), Ukül-i Tis’a, Eflâk-i Tis’a, Anâsır-i Erba’a, insan’dır. İniş kısmında Muhammedi veya İlahî nur’dan; önce Akl-ı Evvel (ilk akıl), sonra da sırasıyla Nefs-i Kül (evrensel nefs), Tabiat, Heyula (ilk madde), Cism-i Kül (evrensel beden), Suret (şekil) ve Arş yaratılmıştır. İniş yayı devam eder : Kürsi, Dokuz Felek (gök) ve Dört Unsur (ateş, hava, su, toprak). Burada iniş kavsi sona erer ve çıkış kavsi başlar. Topraktan Maden’e, sonra sırasıyla Bitki, Hayvan, Cin, Melek, insan ve sonunda Hak’ka vasıl olan İnsan-ı Kâmil’e varılır. İnsân-ı Kâmil mertebesine erişebilmişse tekrar aslına rucû eder. İnsân-ı Kâmil mertebesine yükselebilmek ancak seyr-i süluk ile elde edilebilir. Sulûk sâyesinde Tevhid ve Fenâ, Tevhîd-i Efâl, Tevhid-i Sıfât, Tevhîd-i Zât ve en sonunda Bekâ ma­kamlarını geçerek halk ve Hak mertebelerini câmi olanlar bu dâireleri ta­mamlayabilmişler demektir. 

3  تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَىٰ عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا [Furkan:1]   “Ne yüceler yücesidir…” Yani hayrı çoktur “Furkan’ı indiren…” “O” Allah’ın. Ve hayrı artmıştır. Çünkü Furkan’ın indirilmesi furkanî aklın, kendisine mahsus, bütün âlemler içinde kâmil ve başka hiç kimsede benzeri bulunmayan istidadıyla tek kıldığı kuluna izhar etmesi mânâsınadır. Dolayısıyla onun furkanî aklı, külli akıl olarak isimlendirilen kuşatıcı akıldır. Bu da ancak yüce Allah’ın bütün sıfatlarıyla Muhammedî mazharda zuhur etmesi ve onun da farklı istidatlarıyla birlikte bütün mahlukata yansıtması ile gerçekleşir. İşte bu zuhur, hayrın çoğalması ve artmasıdır ki, ondan daha büyük çoğalış, daha fazla artış yoktur. “Âlemlere uyarıcı olsun diye” buyurmasıda bu yüzdendir. Yani O’nu bütün âlemlere genel bir uyarıcı olarak göndermiştir. Çünkü Onun dışındaki cümle enbiyanın risaletleri, insanlar içinde istidatları uygun olan kimselere özgüydü. O’nun risaleti ise; herkesi kuşatan umumî, cihânşümul bir risalettir. Hatemül enbiya, nübüvvetinin sonuncu nübüvvet olmasının manası da burda mahfuzdur. O’nun ümmetinin en hayırlı ümmet olması da bundan ileri gelir…

4  لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ [Tevbe:128]  Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.  وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ [Kalem:4] Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.”

Benim hala umudum var

İçinde sevginden başka hiçbir şey olmayan şu gönlüme and olsun ki senin dostlarından olmayanı sevemem. Canım sana feda değilse başından dert eksik olmasın, gamsız kalmasın. Gözlerim senin için yaş dökmüyorsa görmesin seni bir daha, aydın olmasın. Ümidim senden başkasınaysa, onmasın. Varlığım senin için değilse yıkılsın gitsin. Hangi cazibe var, hangi güzellik var ki senin ışığının vurmasından ibaret olmasın. Hangi bey, padişah var ki o senin yoksulun olmasın. Gönlümün düşmanların diledikleri hale gelmesine razı olma; bak da gör, gönlümün isteği, senin razılığından başkası değil. Sensiz geçen bir ânı bile kaza edemem, fakat ne çare? Başa gelen senin takdirinden başka bir şey değilki. A gönül, canını feda et, ver gitsin, ne diye üstüne titriyorsun onun; ko yoluna gitsin. Yaradanın yok mu senin? Kendi üstüne titreme de başkaları senin üstüne titresin; canına and olsun, sana senden başka düşman yok!  [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

benimhalaumudumvar
Bahr-i rahmet katresi yanında cümle yok olur
Her ne denlü çok olursa bizde cürm ile hata

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ] 
– Şeytan diyor ki : “Al başını git!”
– Ona de ki: “Sen gittin de ne oldu?”
– O ne cevap veriyor bir dinlemek lazım
– “Benim hala ümidim var” diyor sanki
– Arada bir dinlemek iyi olabilir sanki
– Efendi Hazretleri gibi şeytanı dinleyip tersini yapacaksan ne âla…
– Bu fırtına durulur mu? Benden adam olur mu? Benim yola, aşka zararım dokunur mu? Dedem, benden de ümidin var mı hala?
– Ümitsizlik haramdır cancağazım. Allah seni ümit diye yarattı, Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne de Allah’tan ümidini keser!
– Haram olmasa, ümidin yok yani…
– Hem haramı da hafife alma; Hakkın istemediği, senin de iradende erimiş işte, al sana kaymaklı ekmek kadayıfı; az şey midir ya huu!
– Elimi bırakma ne olur!
– Sen seni bıraktığında dahi seni bırakmaya niyeti olmayanların aslına, nesline, demine huu
– Canım feda onlara; bir ümit tekkeye girerken, suretlerine bakıp niyaz ediyorum; ömrüm fedâ olsun diye… bir ümit
– Bakma sen, ham meyvayız hala, koparmışlar dalımızdan; bir ümitle yaşıyoruz erenlerim
– İnad etsem bile bırakmazlar, sahibim var; benim hala umudum var…
– Eyvallah dersin olur biter!
Eyvallah ya huu

İster ol taş, ister ol mermer gibi; sohbet et erlerle, ol cevher gibi. Daima kalbinde yer ver kamile; gönlün olsun daim arifler ile. Dön ümitsizlik yönünden, yön ümit; dön karanlıktan, güneş var, nura git. Çekmek isterken gönül kalp ehline; ten sürükler ferdi çirkef hapsine. Kalbe arif sohbetinden ver gıda; eyle bir ikbâl sahibinden ikbâl rica. [Mesnevî-i Mânevî]

Ya Rabbi bu buluşmayı ayrılığa döndürme, ağlatma aşkınla mest olanları. Ya Rab can bahçesini tazeleştir,yemyeşil et, kastetme şu sermest gönüllere, kastetme şu bağa bahçeye. Hazan mevsimi gibi dökme yapraklarını, kırma gönül dallarını, sana sığınanları yoksul ve perişan etme. O ağaçta senin kuşunun yuvası var, kırma dalını, yakıp yandırma o kuşu. Ya Rab kendi canını, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme, kör et düşmanları, güldürme onları bize. Hırsızlar aydın güne düşmandır ama yapma etme, onuların gönüllerinin istediğini. Devlet, ikbâl Kâbesi ancak bu halkadır; yıkma Ümit Kabesini. Çadırın şu direğini sökme, nihayet senin çadırındır sultanım, etme eyleme. Ya Rab biliriz kimini vuslatla kimini hasretle pişirirsin lakin dünyada ayrılıktan acı bir şey yok,ne istersen yap, bizi ayrılıkla imtihan etme, onu yapma yalnız… [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

ayirma

Cuma hutbesi-2

Hz. Aşkî, Muzaffer Ozak (rh.a) [1916-1985]

 Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu,

Yerin göğün sahibi, bilinen ve bilinmeyen alemlerin maliki, güzellerin güzeli, ibadete layık, her şeye faik, zülkemal, zülcelal, zülcemal olan Hz. Allah, kalplerinde nur-i iman, fuadlarında muhabbeti Muhammediye olanlara hitab ederek diyor ki: Ey müminler, ey ismimle isimlendirdiğim kullarım, (Allah u Tealanın bir ismi de El-mü’mindir) nefislerinizi ve evlad ü iyalinizi, âlinizi, nâr-ı cehennemden koruyunuz. [Tahrim:6]

Allah’ın nimetine şükredersen Allah ziyade kılar. Şükrün manası sade “şükür ya rabbi” demek değildir. Elbiseyi temiz kullanmak şükürdür, nimet ekmekse şükrü israfa sarf etmemektir, güzelliğin şükrü ırzı, namusu muhafaza etmektir, vücudun şükrü Allah’a secde etmektir.

Cuma hutbesi-1

Hz. Aşkî, Muzaffer Ozak (rh.a) [1916-1985]

Ne derviş ne de pirim
Ne vezir, ne emirim
Kapısında kıtmirim,
Billahi Muhammed’in (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

Baksa bir kez yüzüme,
Nur dolardı özüme
Sürme çektim gözüme,
Tozunu Muhammed’in (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

Arş-ı Rahman müştehir
Kademiyle müftehir
Aşkî lütfa müntazır
Ümmeti Muhammedin (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

… Efendi Hazretlerinin hitabeti çok başka türlüydü. Resulallah Aleyhisselatu vesselam buyuruyorlar ki, “Bana az kelime ile çok mana ifade etmek ihsan olundu.” Bu Resulallah Efendimizin fiili mucizelerinden birisiydi. Uzun konuşmazdı. Az konuşarak çok şey anlatırdı. Az konuşup çok söylemek marifettir. Muzaffer Efendi de böyle bir marifete sahipti. Son zamanlarında Beyazıt’ta Kapalıçarşı’ya girerken Camili Han denilen bir hanın camiinde Cuma hutbesine çıkardı. Yarım saatlik hutbe içinde biz hem ağlar hem gülerdik: şaka ile bize birçok hakikati öğretirdi… Hoca efendi bazen otomobile değil minibüse binerdi. Nedenini sorduğumuzda ise bize, “Ben, normal kardeşlerimin minibüslerde neler çektiğini yaşamalıyım. Ahalinin neler çektiğini bende bilmeliyim ki, dua ederken daha müessir olsun!” buyururdu…  [Ömer Tuğrul İnançer]

 Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu,

Oruçluların kalplerini, aşıkların gözpınarlarını firakıyla harab eden, kadr ü kıymetini bilemediğimiz, şehr-i bereketi ve’l gufran, Ramazan-ı mağfiretnişanın Rabbine şükürler olsun…

Gönülleri nur-u iman ile münevver, kulakları envar-ı Kur’an ile muattar olan, yüzlerinde, alınlarında eser-i secde bulunan, kalpleri aşk-ı Muhammed(sav) ile titreyen, kıyamet gününe inanan, Hakkın cennetine tâlip, rızasına râgip, cemaline aşık olan mü’minler kulak verin…

Küçük şeylere dair

Küçük şeylerle uğraşana,
Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onu görür ve kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa, o da onu görür.
[Zilzâl:7-8]  

… ve mavi tükendi. Renklerin en neşelisi ve en çocukçasını yitirdik. Göz ve gönül aydınlığımız; içimize ümit, özgürlük ve sonsuzluk duygusu getiren renk uçup gitti… Karardık. 

Cür’etimizi mazur görürseniz, gönül hânemizi süsleyen hatıralarla çalmak isteriz kapınızı…

Bir masalın sayfalarını aralayarak başlayalım söze… “Kırmızı başlıklı kız” Bilmem kaç asırdır çocukların rüyalarını süsler durur ama ilk duyduğumuz andan beri bir başkadır bizde yeri. Mavisini yitirmiş yaşayanlar için masalı bir daha hatırlatalım isterseniz:

Her dinleyişimizde orijinal sonunu beğenmeyip alternatif senaryolarla neler geldi başına bir bilseniz…  (Belki de pek bir safdîl oluşumuzdandır) Sen ey yırtıcı mahluk, korkunç kurt! Şunu bil ki bütün masal kitaplarında kocaman ve korkunç resmedilen büyükanne yatağındaki halin bile şirin gelir bize ve hayal dünyamızda asıl büyüttüğümüz lay-lay-lom modunda iyilik taşıyan kırmızı başlıklının ta kendisidir. Yatağın önünde bir de sarılma sahnesi vardır ki muhayyilemizde sormayın gitsin, tam da pes yani dedirtecek cinsten; içindeki kocaman sevgisini dışına akıtıp kurdu kucakladığında, böylesi bir muhabbet karşısında yola gelen “katil kurt” gözyaşları içinde “tevbekâr kurda” dönüşüverecektir…

Hiç öyle dudak bükmeyin efendim: “Küçük şey yoktur” diye biliriz… Küçücük bir sevgi koca kurdun fendini neden yenmesinmiş…

Eksik kalmış bir de şarkı var, seksenlerin sonundan olmalı… O eski şarkıdan aklımızda kalan, dilimize dolanan inatçı melodi yok mu: 

Hep küçük şeyler bizi usandıran
Küçük şeyler bizi utandıran

Hep küçük şeyler seni sevdiğim
Küçük şeyler seni üzdüğüm


Küçük şeyler, hepsi de küçücük şeyler
Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

Ve sonra bir de kitap var, dünden kalan aynı isimli: “Küçük şey yoktur” Bir güzel aşığın, kemâl sahibi bir şairin gönlünden sızanlar şöyle başlıyordu: “İnsanoğlu, kendince gereken bazı şeyleri yerine getirdikten sonra sadece küçük bir şeyin eksik olduğunu sanmış ve önemsiz saydığı bu şeyin, sonucu etkilemeyeceğini düşünmüştür. Bu önemsiz şey ise her zaman sayısız ve sonu gelmeyen kötülüklere yol açmış; eski bir kötülüğün son küçük parçası gibi görünen şey, yeni bir kötülüğün başlangıcı olmuştur.”

İnsanlık yüzyıllar boyu hep güzel bir dünya kurmanın özlemiyle yaşadı. Bunu gerçekleştirmek için göremediği, düşünemediği tek şey “Küçük Şey” gerçeğiydi. Şimdi “Küçük şey yoktur” gerçeğini daha iyi anlıyoruz, meğer sonuçları değil başlangıçları değiştirmeliymiş, daha bir müslümanca söylersek: “âkibeti planlamaktansa niyyetleri temizlemektir” esâs olan.

Kötü bilinen bir kadını, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su verdiği için cennetle müjdeleyen Kutlu Nebi (sav) ile tanıştığımızda da gördük ki bir ucu cennete varan yol içinde de “küçük şey yoktur”

Küçük şey, bir de ünlü kıraat alimi Muhammed İbni Münkedir hazretlerini ölüm döşeğinde ağlatandır. Gözyaşlarının sebebinden sual edenlere: “Kasten büyük bir günah işlediğimi hatırlamıyorum… Küçük ve önemsiz saydığım bir günah, Hak teâlânın gazabına sebep olduysa diye korktuğum için ağlıyorum” buyurmamış mıydı?.

Öyle ya biz aciz kullar, Cenab-ı rabbül aleminin rızasının ve gazabının hangi işte, hangi sözde olduğunu nerden nasıl bilelim? Hal böyleyken hiç bir sözü, hiç bir iyiliği ve kötülüğü küçük göremeyiz. Cenab-ı Hak, rızasını iyilikler içinde, gazabını da günahlar içinde saklamış, önem verilmeyen bir günah, O’nun gazabına, küçük görülen bir iyilikse rahmetine sebep oluverir.

Bu babdan söyletilenlere bakılırsa “küçük bir şey” eksik kaldı gibi amma son sözlerimiz,o kutlu yolun yolcularından bir aşık-ı sâdık, “Sahhaflar Şeyhi” denmekle ma’rûf, merhûm ve mağfur Hacı Hâfız Muzaffer Ozak Efendiyy’ü-l Cerrâhî (ks) hazretlerinin dilinden olsun da, ulvî mana bu satırları “pek de uzunmuş” deyip yüksünmeden bir daha okuyanın gönlünden, aşka yol bulsun ya huu

Her kim Hakk’ın rızâsını ararsa,
Muktezâsı bil ki onda gizlidir,
Şer’a uygun, akla yakın ne varsa
Hak rızası belki onda gizlidir.

Kul daima Hak emrini tutmalı,
Emr-i ma’rûf nehy-i münker etmeli,
İhlâs ile doğru yola gitmeli,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Zâhir-bâtın mü’min temiz olmalı,
Gusül edip abdestini almalı,
Fevt etmeden namazını kılmalı,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Gel ey kardeş! Cemaate devam et,
Hak Resûl’e salât ile selâm et,
Doğru konuş, hep hayırlı kelâm et,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Oruç ile terbiye et nefsini,
Terk et gayrı heva vü hevesini,
Tevhid ile süsle her nefesini,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Muktedirsen haccı ihmâl eyleme,
Zekât da ver borcu imhâl eyleme,
Kul hakkını zinhâr ihlâl eyleme,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Anan baban sağ iseler ni’met bil,
Hizmet edip, ikrâmı ganimet bil,
Dua ederlerse câna minnet bil,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Akrabanı ziyaret et sevindir,
Ağlayanın gözyaşını sil, dindir,
Açı doyur, yoksulları giyindir,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Çalış, kazan; tembel tembel oturma,
Ele umut bağlayarak boş durma,
Tutumlu ol, kazancını savurma,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Haramdan kaç, helâldense hiç şaşma,
Helâl varken haram peşinde koşma,
Kendini bil, başkasıyla uğraşma,
Hak rızası belki onda gizlidir.

İşçi isen işini sev, zor görme,
İşverensen işçini sev, hor görme,
İşyerinde haksızlığa yer verme,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Esnaf isen terazini oynatma,
Vezni noksan, ezik-çürük mal satma,
Hîle ile halkı sakın aldatma,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Memur isen adaletten ayrılma,
Zulmederek îmanından sıyrılma,
Rüşvet ile Hak yolundan eğrilme,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Evli isen iyâlini hoşça tut,
Evlâdına Kur’ân ve ilim okut,
Dîni öğret; hem müjdele, hem korkut;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Büyüğünü ta’zîm eyle hürmet et,
Küçüğünü taltîf eyle himmet et,
Akranını tekrîm eyle hizmet et;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Sâlih refik edin hemen kendine,
Kötülerin kapılma hiç fendine,
İtibâr et refîkinin pendine;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Her misafir Hak’tan bir hediyyedir,
İkrâm etmek sünnet-i seniyyedir,
Kendin yeme, misafirine yedir;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Mahlûkâta ibret ile nazar et,
Hayvanlara zulmetmekten hazer et,
Yemini ver, suyunu da hazır et,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Şeytan senin düşmanındır, dost sanma,
İsti’aze etmeden onu anma,
Dost’a sığın, düşmanına aldanma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

İşlediğin günahları unutma,
Ham hayalle kendini hiç avutma,
Günahkârla tövbekârı bir tutma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

İstiğfâr et günâhına nâdim ol,
Şimden gerû Hak emrine hâdim ol,
Hakk’a rücû eyle gayrı âdem ol;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Zulmü reddet, zâlimlere yâr olma,
Bu dünyada hiç kimseye bâr olma,
Gül ol koklan, can inciten hâr olma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Vatan için canını ver hiç korkma,
Al bayrağı kanını ver bırakma,
Anayurda kahbe düşmanı sokma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Varlıkta da darlıkta da şükreyle,
Kaza, belâ nerden gelir fikreyle,
Gece-gündüz Yaradan’ı zikreyle,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Tevakkî et kibir, hased, riyâdan,
Baykuş gibi korkup kaçma ziyâdan,
Tevfîk dile Cenâb-ı Kibriyâ’dan;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Emanete sakın hıyanet etme,
Ahdi bozup terk-i diyânet etme,
Şehadette cürmü sıyânet etme;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Kötü sözden koru-kolla dilini,
Kötü işe âlet etme elini,
Kötülere uyup şaşma yolunu,
Hak rızası belki onda gizlidir.

Dedikodu mahveder bir milleti,
Fitne-fesat, münafıklık illeti,
Revâ görme nefsine bu zilleti;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Hiç kimseyle alay etme, kalp kırma,
Ayıbını bulup yüzüne vurma,
Sen düşersin, kimseye tuzak kurma;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Kur’ân olsun her işte hüccetin,
Hak’tan dile her ise hâcetin,
Şer’a uymak olsa da gayet çetin;
Hak rızası belki onda gizlidir.

“Beyne’l-havfı ve’r-recâ”da kıl karar,
Korku ile recâdan gelmez zarar,
Aklı olan kullukta izzet arar;
Hak rızası belki onda gizlidir.

İyi bil ki ölüm sana pek yakın,
Gaflet edip isyana düşme sakın,
“Gel ey kulum!” hitâbı gelir Hakk’ın;
Hak rızası belki onda gizlidir.

AŞKÎ Hakk’a dâvet eder ihvânı,
Hem diler ki olalar duâhânı,
Yüz akıyla verirsek imtihânı;
Hak rızası belki onda gizlidir.

Varsam sana

Geride kalmışların yüreğinde düğümlenen buruk bir özlem ile…

Aşağıdaki resme tıklayın ve fareyi kalbinizden yana, kendi içinize doğru sürükleyin, Hicaz iklimine sürükleneceksiniz…

Ey her yıl kendi varlığımızın dışından merkezine doğru yaptığımız yolculuğun kalbinin Rabbi! ve Ey yeryüzündeki bütün gariplerin toplandığı, etrafında döndükleri, herkesin kendisini evinde hissettiği, kimsenin başkasına yabancı gözüyle bakamadığı yerin Rabbi! Farkında olarak veya olmayarak bütün müminlerin kendilerini “suya girmiş balık gibi hissettikleri”, güven ve özgürlüğün tadına vardıkları evin Rabbi, Ey Rabbimiz:


Ka’be dünyanın merkezi

Ka’be Allah’ın hem evi
Ka’be İslâm’ın kıblesi
Vardır bizi Beytullah’a
Erdir bizi aşkullaha
Ka’be’nin örtüsü kara
Allah’ı kalbinde ara
Arafat’ta ârif ola
Vardır bizi Beytullah’a
Erdir bizi aşkullaha
Muhammed’i(sav) resûl bildim
Ol Habîb’in nûrun gördüm
Muhibbî’ye aşkı verdin
Vardır bizi Beytullah’a
Erdir bizi aşkullaha
اللهم ارزقنــا الحج و العمـرة

Tâc-ı Târik-i Cerrahiyye

Dört terk üzerine kırk dallı tâcın sır ve şekilleri:
Halvetiyye tarikatının Sünbüliyye, Şemsiyye, Cerrâhiyye (Hz. Nureddin Muhammed bin Abdullah er-Rumi el-İstanbuli (v.1720)’ye nisbet edilir. Halvetiyyeden Ramazaniyye’nin şubesidir), Sinâniyye ve Bayrâmiyye kollarının saadet tacları beyaz ve sarı çuhadan yapılmıştır. Dört terkli ve kırk dallı, pamuklu kırk dikişlidir. Merkez kutbunda düğme yoktur. Destârları siyah ve yeşildir.

taci_serif_cerrahiyye

Yukarıda resmedilen tâcların istivâlarının dört kapı üzerine kırk dallı  oluşunun sırları şunlardır.

1. Bu tarikatların sâlikleri etvâr-ı seb’adan, yani yedi nefis tabakasından zâhir olan dört kapı üzerine kırk menzil itibarıyla seyr-i süluk ederler. Yedi tavır: Tab'(tabiat), Nefs, Kalp, Ruh, Sır, Hâfi, Ahfâ

Dört kapı ile kırk menzil şunlardır:  Kırk menzilden on menzili nefs-i emmârenin kötü tabiatı ile ilgili olan şu hallerdir:

1. Dünya sevgisi
2. Yalan
3. Hased
4. Kibir
5. Gazap
6. Nefsâniyet
7. Nifak
8. İşret
9. Cehâlet
10. Cimrilik

Bunları terk etmek, sâlik için en gerekli husustur. Kırk menzilden şu on menzil “nefs-i levvâme” ye aittir.

1. Tamah
2. Ucûb
3. Gıybet
4. Mekr, hile
5. Kin beslemek
6. Riyâyı terk
7. Tevbe
8. İnâbe
9. Perhiz
10. Riyâzet üzere olmak

“Nefs-i mülhime”nin on menzili ubûdiyet (kulluk) içindir.

1. Korku
2. Huşû
3. Verâ
4. Tebettül
5. Recâ
6. Rağbet
7. İhlâs
8. Tefekkür
9. Uzlet
10. Zühd üzere olmak

“Nefs-i mutmainne”nin on menzili “yakîn” üzere olmak içindir.

1. Sehâvet, cömertlik
2. Kanaat
3. Teslimiyet
4. Tevâzû
5. İstikâmet
6. Sabır
7. Hayâ
8. Rızâ
9. Edep
10. Tevekkül

Bunların hepsi kırk menzildir. Halvetiyye tarikatında giyilen tâcın sırrı, “Bu kırk menzil ile nefsimi değiştirdim ve yüksek ahlaka eriştim” demeye işaret eder. Allahım cümle kardeşlerimize kolaylıklar ihsan eyle, cümle dervişlerin başarıya ulaştıranı ve mürşidi Sensin.

Sırrını sır eyle, işini tefekkür eyle, ikrârını saf eyle, ibretle bak. Erenlerin sırları hususunda uyanık ol, varlığını aşka ver. Hakkı özünde mevcut bil, mahbûb-ı canda yok ol. Fakr içinde fahr bul. Ehl-i hâl-i ârif ol. Fakr u fenâda hoş bekâ bul. Sülûkun aşk u muhabbet, varacak dostun Allah olsun, diyelim yâ Hû, yâ men leyse illâ Hû…

Tâlib-i feyz-i Hudâ’yız Halvetî Cerrâhî’yiz,
Câlib-i fevz-i Hudâ’yız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Cerrâhî’den bâde-i aşk nûş eyledik ezelde,
Biz ol bülbül-i şeydâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Çün cemâl-i Mustafâ’ya âşık olduk gönülden,
Bir nigehe can fedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Hazret-i Hayder-i Kerrâr gönlümüz sultânıdır,
Çâker-i âl-i abâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Ehl-i beyte muhabbette dost oluruz dost ile,
Buğz edenlerden cüdâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
On iki imâm ile on dört ma’sûm baş tâcımız,
Üftâde-i su’adâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Cihâr yâr-ı güzîne de ashâb ü ansâra da,
Ta’zîm ü tekrîm edâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Rehberimiz kitap sünnet düstûrumuz şerî’at,
Ehlullâha muktedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Biri iki göremeyiz tevhîddedir yolumuz,
Sâlik-i râh-ı rızâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Hazret-i Pîr Nûreddîn’den irşâd aldık vuslata,
Nâil-i cûd ü atâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

İtikatta ehl-i sünnet vel-cemâat yolumuz,
Kalender-i hoş-edâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Erenlere belî dedik yollarına baş koyduk,
Ehl-i aşka mübtedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Mezhebimiz Hanefî’dir meşrebimiz Halvetî,
Râh-ı Hak’da hüveydâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Gazâ-yı ekber eyleriz nefsimizle dem-be-dem,
Hem hatâ-pûş ridâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..

Meydân-ı aşkta uryânız Dîvân-ı Hak’da giryân,
Devrânda mest-i sevdâyız Halvetî Cerrâhî’yiz..
Her birimiz bir velîdir hamdülillah Aşkıyâ,
Bâb-ı vuslatta gedâyız Halvetî Cerrâhî’yiz