Bir Değirmendir Bu Dünya

Serîr-i bezmgâh-ı fakrı her bir câna vermezler Değil her cânâ yâhû, belki cânâna vermezler Efendi, umma sen âb-ı hayat-ı bâdeden hisse, Anı insana tahsis ettiler, hayvana vermezler Kadem rencîde kılma, zahmet etme zâhidâ, zîrâ, Sımat-ı bezm-i irfânı kuru unvâna vermezler Gidip beyhûde bâr olma miyân-ı cur’a-nûşâna, Bu işretgâh-ı mânâda sana peymâne vermezler Vücudun hâk-ı hırmen etmeyince seng-i ğam, Fahrî! Hakîkat hırmeninden kimseye bir dâne vermezler

kabe_kadim

Meâlen izah edersek: Fakr meclisinde, baş köşeyi sıradan insana vermezler, her insana değil, belki sevgiliye bile vermezler. Ey efendi! sonsuz hayatın kapısı olan fakr bâdesinden bir hisse bekleme, çünkü o kâmil insanların hakkıdır. Onu, nefs-i emmâre seviyesinde, hayvan gibi yaşayanlara vermezler. Ey zahîd! sen ayağını yorma ve zahmet edip o meclise gitme! Zira, irfan sofrasına oturmayı, kuru unvana vermezler. O mânâ şarabından içenlerin yanına gidip boş yere onlara yük olma, o mânâ meclisinde, sana bir yudum bir şey vermezler. Ey Fahrî! gam değirmenin taşı, senin benliğini öğütüp yok etmeyince hakîkat harmanından kimseye bir dane vermezler.

Hadi ey âb-ı hayat, bir nağmeye başla da döndür değirmen gibi beni… Şu varlık buğdayı tezce un olsaydı, halkın varlık metâsı şu değirmenden dışarıda kalırdı. [Hz. Pir Mevlana]

Bir değirmen metaforudur gidiyoruz günlerdir, sadece başımız değil ömrümüz dönüyor andıkça değirmen misalini… Önce Cahit Zarifoğlu’nun bir denemesini koyalım sofraya:

Adaşım Cahidî Ahmet Efendi’nin bir beyti var, şöyle:

Akil isen can gözün aç, tut kulak bu sözüme Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi

Elbistanlı Muzaffer Hoca’yla konuşuyoruz. -Dünya bir evcik’tir. Esas ev ötede, diyor. Bir ağabeyimiz, kendisine servetini çoğaltmasını ve saklamasını telkin eden bir rüya görüyor. Ve kendi kendine: -Herhalde bir kıtlık, bir afet, bir yokluk meydana gelecek. Zor günler gelecek. Bunun için de böyle bir rüya gördüm. Bari bundan böyle hesabımı bileyim, israfta bulunmayayım, malıma sahip olayım da zor günlerde zorluk çekmeyeyim, diyor. Ancak rüyasını ulu bir zata tabir ettirmenin daha isabetli olacağını düşünerek, böyle bir zata gidiyor ve rüyasını anlatıyor. O mübarek zat şöyle diyor: -Güzel bir rüya görmüşsün. Elbette servete sahip olmak, onu çoğaltmak gereklidir. Serveti çoğaltmak demek ise onu tasadduk etmek, muhtaçları arayıp onlara dağıtmak ve sevdiklerine hediyeler vermektir…

Bu mübarek sözlerden de anlaşılmalı ki servet, insanı bir değirmen gibi öğüten bu evcik için değil, ötedeki esas ev için. Selef-i salihîn Allah’a yalan olmakta birbirleriyle yarış ederlerdi. Cennet ve cehenneme ve bunların el’an yaratılmış olduğuna inanır ve ayet gereğince “cennete girmek için yarışırlar”dı. Kalbinde “zerre miktar iman” olan kişi, Peygamber Efendimiz’in müjdesi ile, cehennemde kalmayacağım, öte dünyada, o büyük ve esas evde cennete dahil olacağını umabilir. Evcik’te nasıl yaşanması gerektiğinin binlerce tarifinden bir tarif, bir yol, tek başına bir ışık, bir kurtarıcı olan hadisi şerif şöyle: Buyuruyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: -Kalbinde zerre miktarı iman olanın cennete gireceği umulur. Bu müjdeyi duyan sahabe sorar: -Ya Resulallah, zerre miktar iman nedir? -Bir Müslüman vakit namazlarından birini elinde olmadan kaçırır, bir sonraki namazın vakti girdikten sonra hatırlar da, bundan dolayı kalbine şiş saplanmış gibi olursa, onda zerre miktar iman vardır.

Evcik, güzel, doyumsuz, ama meşakkat ve görevler dolu. Evcik sevimli bir kelime. Muzaffer hoca bu küçültme takısı ile onu sevimli gösteriyor, onun lanetlenmemesi konusundaki, gereği gibi sevilip değerlendirilmesi konusundaki görevleri hatırlatıyor. Ancak bir yandan da her şeyin iyisini ve büyüğünü isteyen insana (bize), evin de, malın da, sevabın da en çoğunu isteyeceğimizi düşünerek, evcik’le büyük ev’den söz etmeye bir yol açıyor, bize asıl menfaatin büyüğünü işaret ediyor. Gönlünüzü, enerjinizi, dikkatinizi, bu küçük kulübe ile bu evcik’le fazla eğleştirmeyin demek istiyor. Zira bu evcik, bu sevimli ve tadı şey insanları dişlileri arasına alıyor ve bağırıp çağırmalarına aldırmadan kanını kemiğine katarak öğütüp bir gün toprağa atıveriyor.

Dünya var olduğundan bu yana değirmen misali dönmekte, insanlar da iki taşın arasında öğütülen buğday tâneleri misali hayatın acı tatlı olaylarıyla ömrünü geçirmekte…

Gerçek âşık Dost yolunda ün eyler Darb-ı tevhid ile bağrın hûn eyler Değirmen daneyi döner un eyler Derviş hu der döner kâfir mi olur?

Değirmen taneyi döne döne un eylerken tavaftaki müslüman her bir devirle özünde olmayan kirleri atıp aslına dönüyor; Lebbeyk, lebbeyk ey kerem sahibi, başımda senin sevdan var, senin suyunla değirmen taşı gibi dönüp durmadayım…

yurukdegirmen

devran

Sultânü’l-âşikîn Yûnus Emre [v. 1320] (kuddise sırruhu) hazretleri bir nutk-ı şerîfinde haremdeki tavaf manzarasını anadolu insanı gözünden ne de güzel resmediyordu… Sözcükleriyle sanki kalbime doğru sızıyor, içinden kavrayarak yüreğimi avucunun içine alıyor, beş asır sonrasından İsmail Dedemin Hicaz’daki şehnaz bestesini de alarak el ele verip devrana kalkıyoruz:

Yürük değirmenler gibi dönerler El ele vermişler Hakk’a giderler Gönül Kabesini tavaf ederler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Semâda melekler kanat açarlar Önde bir kılavuz Hakk’a uçarlar Müminler üstüne rahmet saçarlar Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar Kanadıyla halka rahmet saçarlar Ab-ı kevser şarabından içerler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Derviş Yunus ider görün n’oldu bana Aşkın muhabbeti dokunur cana Aklını başına devşir divane Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Buradan sonra sus yol almaya bak, bunu da iyiden iyiye bil ki su garibin başını değirmen gibi döndürür ha döndürür… Bir teferrüc eyleyip baktım cihânın yüzüne Her neye baktım ise ibret göründü gözüme Âkil isen cân kulağın aç nazar kıl sözüme Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Alt taşı değirmenin yeryüzün tutmuş karâr Göklere kılsam nazar nicedir leyl ü nehâr Nice yüz bin enbiyâ toprağa kıldı karâr Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Âline aldanma sakın mekr ile hîle kılar Verdiğini geri alır sanma kim bâkî kalır İki taşın arasında dânenin hâli n’olur Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Halk edipdir kudretinden kâr-âgâh ol Hudâ Çark içinde dânesin ömrü ona oldu gıdâ Bulmadı iflâh ecelden enbiyâ şâh u gedâ İki cihânın güneşi fahr-i âlem Mustafâ Bir değirmendir bu dünyâ un ider bir gün bizi Câhidî geç bu hayâlden bakma dünyâ malına Zehr olur her kim ki yerse sunma onun balına Âkil isen kıl seyâhat, gir Rasûlün yoluna Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni

Rûhu’l-Beyân’da; “Beyt’in Rabbine kulluk etsinler” ifadesindeki “Beyt”den maksat kalptir ki o, Kabe-i Hakiki’dir. Vâridât ve ilhâmâtın metafıdır (tavaf alanıdır)” buyrulur. Şimdi Kabe-ı Muazzama’ya ziyaret farz-ı ilahidir. Nedir O? Taştan yapılmış bir binadır, O’nun şerefi yerindedir. Bina olmasa da orada yine de yeri tavaf olunur. Asıl o yerdedir mukaddeslik ama yeryüzü topraktır. Cenab-ı Hak efdal-i mahluk olarak insanı yaratmıştır. Mü’minin kamili, meleklerden de üstündür. Asıl kabe, kabe-i hakiki insan-ı kamildir… Burada gidip dönüyoruz o dönmek zahiridir. Asıl düşünen insanlara lazım olan insan-ı kamili bulup da etrafında dönmesi, hizmetinde bulunmasıdır. Bir taş binanın etrafında dönmek kolaydır, imkanı olan herkes yapar onu. Fakat kamil mümini bulup da O’nun etrafında dönmek, sohbetine nail olup sözünü dinlemek, hizmetinde bulunmak, insanı kemale o ulaştırır işte.

Peygamber efendimiz’in asr-ı saadetinde müslüman olmuş, O’nu tanımış, O’nun çevresinde dönen müslümanlara sahabe diyoruz. Sahabe-i kiram Peygamber SAS Efendimiz’i nasıl dinlermiş? Tasvir, anlatım, ta’rif şöyle: “Sanki başlarının üzerine ürkek bir kuş konmuş gibi… Sanki kıpırdandıkları zaman bu kuş ürküp kaçacakmış gibi… O kuş kaçmasın diye, hiç kıpırdamadan, nefesini bile dikkatle alıp vererek, Peygamber Efendimiz’i öyle dinlerlerdi.” Evladını gömen insanlardan asr-ı saadet içre ashab-ı kiram yapan işte Hazreti Peygambere olan tabiyetin, hizmetin, muhabbetin mükafatıdır. Nitekim Resuli Kibriya hazretleri bir gün ashabına: “Kalkınız ve savaşınız” buyurduğunda Sa’d bin Ubâde’nin “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki atlarımızla birlikte denize dalmayı emretsen hiç tereddütsüz denize dalarız” demesinde bu adanmışlık duygusu, bu hizmet aşkı vardır.

Peygamber-i ahir zamana varis olanlar kıyamete kadar eksik olmayacaktır. Kabe-i hakiki olan O varisleri bulup onların etrafında belki peyklerin döndüğü gibi dönmek, O’nun hizmetinde bulunmak, sözünü dinlemek, gösterdiği yoldan dışarı çıkmamak gerektir. Hal böyle olunca Kabe-i hakikiye götürecek olan yolları aramak her mü’min-i muvahhidin boynunun borcu olsa gerektir.

Sultân-ı Aşk

Aşk sözü dertsiz olunca meyve vermez; hevestir… yalnız ağızdan çıkar yalnız kulağa varır. Bilmiyorlar aşıklar hayalinin tasvirini rüyalarında görseler yaşlı gözlerinden nice seller akıtırlar. Ey yârenler, canı aşka bırakın da bütün ruh kesilsin, sonra o aşktan gül bahçesine renk sadaka edin… [Hz. Pir-i Destgîr-i Münir]
sultaniask

Cemâline edip insanı mir’at, kemâl-i hüsnünü seyran eden Dost’un, Osman Kemâli Efendi (v.1954) Hazretleri dilinden zuhur eden manasını övmekle değil dilimizin, özümüzün, ömrünüzün dâhi aciz kaldığı Risaletpenah Hazretlerinin, Mevlid-i Şerifleri münasebetiyle ehibbaya ikramımız olsun.

Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultân-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl ya’ni açıldı kân-ı aşk
Çıktı bir gevher o kândan bîmisâl ü bîkıyas
Zerre-i nûrunda kılmış bin güneş pinhan aşk
Gevher-i nûr-i Muhammed, mâye-i tohm-i vücud
Kim anınla âşikar oldu bilindi şân-ı aşk
Aşk edip andan zuhûr, ol aşkın oldu mazharı
Eyledi ta’zim ü tekrim, nice bin yıl anı aşk
Öyle bir gevher ki, “mâkâne mâyekûn”un kânesi 1
Öyle bir gevher ki olmuş vasfının hayranı aşk
Akl-ı kül etti zuhûr hem şûle-i nûr oldu ruh2
Neşr-i câm-ı feyz-i akdesle kılıp devrân aşk
Nûr içinden bir kalem çıktı cihan bir noktası
Levh olup cümle yazıldı serbeser fermân-ı aşk
Sabit oldu suhf-ı âlem kıldı aşk sırrın ayân
Ahmed-i Muhtâr’ı mahbub eyledi i’lân aşk
Oldu bir derya Muhammed’le muhabbet pür hikem
Kaynayıp âlemleri oldu muhît ummân-ı aşk
Ol cemâl-i hüsne karşı neş’esinden aşk-ı pâk
Hâk-i pâye nezr kıldı âlem-i imkânı aşk
Zîr-i pâyine döşendi nüh felek arz u semâ
Eyledi zâhir sırat ü mahşer ü mîzanı aşk
Haymegâhı arş olup kürsî ana bir tahtgâh
Nur içinde kendi kendin eyledi seyran aşk
Çok sıfat verdi ana çok isim ile kıldı nidâ
Metn-i hüsnünde kırâat eyledi Kur’anı aşk
Aşktan geldi zuhura âb ü ateş, hâk ü bâd
Açtı esrar-ı vilâdı rahmet-i bârân-ı aşk
Oldu ol nûrun şuâatı melâik bîhisab
Oldular fermanber-i tesbih ü medhihân-ı aşk
Doğdu ol nurdan nice eflâk ü eşbah ü nücum
Eyledi pürzevk ü pürşevk âlem-i ekvanı aşk
Cem’ olup ruh u melâik kıldılar aşka sücûd
Tard edüp ol aşktan vehmeyleyen şeytanı aşk
Kendi kendine hicap olunca gördü nûru nâr
Ol sebepten kıldı zâhir cennet ü nîranı aşk
Nûrdan vehmeyleyen nâra düşüp çekti azab
Nûrunu fehmeyleyenler oldular cânân-ı aşk
Suret-i zîbâsını izhar için aşk âleme
İntihâb etti Cenab-ı ekmel-ül insan-ı aşk
Döndürür dâim Muîd ismi Muhammed aynını
Perde-i aşkı açanlar oldular kurbân-ı aşk
Âşık u ma’şuk u mahbub u habib bir nûr iken
Kesret-i esmâ sıfatta kaldılar nâdân-ı aşk
Kenz-i aşkın masdarı Ahmed Muhammed Mustafa
Cem’ü tafsilinde anın “nezzelel furkan”-ı aşk 3
Aşk ile olsun salât ile selâm ol nura kim
Nûr-i vechini görenler oldular sûzân-ı aşk
Hem Raûf u hem Rahîm u sahibü’l hulk-ı azîm 4
Şems-i hüsnünde ayandır hüsn-i bîpâyân-ı aşk
Hâk-i pâyinde Kemâlî can veren aşıkların
Hâk-i pâyinde kurulmuş çeşme-i hayvan-ı aşk

rakimefendi_salavat

Aman Ya Fahr-i Alem sen ki mihrâb-ı nübüvvetsin
Vücûdunla vücûhunla serir-ârâ-yı vahdetsin
Şefia’l müznibînsin nûr-i rahmet mahz-ı şefkatsin
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahrem-i esrâr-ı vuslatsın
Sen ey mahbûb-i akdes ism-i vasfınla Muhammedsin
Meded Ya bâis-i hilkat eyâ rûy-i kelâmullah
Nebîler serveri hem hâtem-i bünyâd-ı beytullah
Sana ümmet olan kuldan geçer mi Hazret-i Allah
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahzen-i mirâc-ı vuslâtsın
Sen ey mahbûb-i akdes, ism-i vasfınla Muhammedsin

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Evvelki mektubunuzdan payımızı aldık, edebimizle hal hatır sual edelim? Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah?
“Ni’met-hâr-ı rahmânım, fermân-ber-i şeytânım” derler ya her dem hatadır kârımız; Hakkın ekmeğini yer, şeytana itaat ederiz.

Aman efendim öyle demeyiniz… Saçtığınız nutku şeriflerle bir anda dört bir yanı mis gibi bir koku sardı…  Lakin, cahiliyye devrimizde dinlediğimiz, bilmeden tempo tutup zıpladığımız, dış kaynaklı müzik parçaları misali pek bir zevklendik… Gel gör ki manadan bîhaberiz. 

Madem siz biraz gayret edip merakla lugate bakmayacaksınız, o halde güzelim efsunu bozmak pahasına manayı parçalayalım:

Amen ey kâinatın övünme sebebi olan, sen ki peygamberlikte yüceliğinden güzelliğinden, üstün niteliklerinden dolayı kendisine yönelinen makamdasın. Hem bedenin hem yüzünle her yönden vahdet sarayının tahtının süsleyen hükümdarsın. Günahkarların şefaatçisi, merhamet nuru, sırf koruma ve esirgeme makamısın. Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın. Sen ey pek temiz, mukaddes sevgili, seni tarif eden isminle müsemmâsın (Muhammed:övülmeye değer, en güzel huylara sahip) Bizlere yardım eyleye ey varlığın yaradılış sebebi ve ey Kurân-ı Kerim’in insana bakan yüzü (O’nun ahlakı Kur’andır hadisi şerifine telmih). Peygamberler güneşi hem Kâbe-i Muazzama binasının son inşa eden, en müstesna parçasını yerleştirensin. Sana ümmet olan bir kuldan vazgeçip Cehennemine atar mı Allah ki sen Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın.

Ya nice bir yanmışlar Sultân-ı Aşk’dan…. acep nasıl bizim de bir nâsibimiz olur?

Vaktiyle bir mürid, erenlerimin dergahına varıp ondan marifet ilmini öğrenmek istemiş. O sırada deniz kenarında bulunuyorlarmış. Arif, ilme talip olana demiş ki: “Şu kevgiri al, denizden doldur.” Mürid çok denemiş, fakat başaramamış. Kevgiri denize daldırdığında içi su doluyor, fakat çıkarır çıkarmaz boşalıyormuş. Erenlerim nihayetinde dayanamamış: “Dur da göstereyim,” demiş. Kevgiri elinden kaptığı gibi, denize fırlatmış. Kevgir dibe batmış. Efendisi müride dönmüş: “İşte, kevgiri suyla doldurmanın yolu ancak budur.”

Bir kevgir olan varlık vehmini, nefs kalıbını kırmadıkça Hakikat sarayına ermek ne mümkün… Alıp beni benden, kayd-ı bedenden, aslımı bildir, vaslına erdir ya huu

Tahtgâh etdi vücûdum milkini sultân-ı aşk
Dil sarâyında kurulmuş bir aceb divân-ı aşk
Ey Gafûrî ermek istersen eğer cânânına
Terk-i cân eyle tecellî eylesin sultân-ı aşk

Dua buyursanız sultanım…

NİYÂZIMIZDIR: 
صلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم
الَهي بجاه نبيك سيدنا محمد (صلى الله عليه وسلم) عندك ومكانته لديك, ومحبتك له, ومحبته لك, و بالبر الذي بينك وبينه أسألك أن تصلي وتسلم عليه وعلى اَله وصحبه, ضاعف اللهم محبتي فيه, وعرفني بحقه ورطبه و وفقني لاتباعه, والقيام بأدبه وسنته, واجمعني عليه و متعني برؤيته, وأسعدني بمكالمته, وارفع عني العوائق والعلائق والوسائط والحجاب, واجعلتني اتمتع معه بسماع لذيذ الخطب, وهيئني للتلقي منه, وأهلني لخدمته واجعل صلاتي عليه نورا نيرا, كاملا مكملا, طاهرا مطهرا, ناهيا عن كل ذي ظلم وشرك, وكفر و زور و وزر واجعلها سببا للتمحيص, وارزقني لأناب بها على مكارم الاخلاص والتخصيص حتى لا يبقى في نفسي ربانية لغيرك, وحتى أصلح لحضرتها وأكون من أهل خصوصيتك متمسكا بأدبه وسنته (صلى الله عليه وسلم) مستمدا من حضرته العالية في كل وقت وحين. يا الله يا نور يا حق يا مبين وصلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم

Efendimiz Muhammed’e(sav), ailesine, ashâbına Allah salât ve selâm eylesin. Allah’ım! Efendimiz Muhammed (sav)’in senin yanındaki kıymeti, yeri, O’na sevgin, O’nun sana sevgisi ve seninle O’nun arasındaki gönül hürmetine senden O’na, ailesine, ashâbına salât ve selâm eylemeni istiyorum. Allah’ım benim O’na olan sevgimi artır. O’nun hakikatini ve derecelerini bana öğret. O’na uyma, O’nun edebini ve sünnetini uygulama yolunda beni muvaffak kıl. Beni O’nunla bir arada buluştur. Bana O’nu görmeyi nasip eyle. O’nunla konuşmak nimetiyle beni mesud eyle. Aradaki engelleri, bağları, aracıları ve örtüleri kaldır. O’nunla beraber kulağıma senin hitabının lezzetini tattır. Bana O’nunla buluşmayı nasip eyle. Beni O’nun hizmetine layık et. Benini duamı, O’nun üzerine parlak, tam, mükemmel temiz ve pak mahzâ nûr eyle. Zulmeden, şirk koşan, küfreden, iftirada bulunan ve günah işleyen herkesi engelle. Duamı günahlardan temizlenmeye vesile kıl. Onunla ihlâs ve tahsis makâmlarının en üstününe ulaşmamı nasip eyle ki bende senden başkasına bir rablık (düşüncesi) kalmasın ve onunla ıslah olayım. Peygamber (sav)in edebi ve sünnetine bağlı kalarak, O’nun yüce varlığından her an ve her zaman yardım alıp senin hususiyetinin ehlinden olayım. Ey Allah’ım! Ey Nûr! Ey Hakk! Ey Mubîn!

_______________________________________________________________
“mâkâne mâyekûn”un kânesi : Olmuş ve olacakların özü olan “Nur-u Muhammedi” En-Nûr: Esma-yı Hüsnâ’dan biri olup Allah’ın ez-Zâhir ismi ile tecellisi, kâinattaki suretlerde kendini göstermesidir. Nur-u  Muhammedî, âlemin yaratılışının kaynağıdır.  Çünkü O, Allah’ın hiç bir şey yaratmadan önce yaratmış olduğu ve herşeyi kendisinden yarattığı “Nur”’dur.  Nur-u Muhammedî, bu yaratılıştan evvel idi. Kâinat ise O’na hazırlıktan ibarettir. Evet, ağacın dikilmesi, dalı, budağı, yaprağı, çiçeği meyveden önce gelir fakat o dal budaktan maksat meyvedir. İşte Resulullah’tan evvel zuhura gelmiş şu mevcudattan da murat Nur-u Muhammedî’dir. Hasılı herşeyin meyvesi kendi tohumudur.

2  Akl-ı kül: Allah’ın her şeyi bilip, her şeyi kuşatan tedbir ve tasarrufu; Hakikât-ı Muhammedî. Cüz-i aklı, Küll-i Akla peygamberler ve veliler bağlar. İnsan-ı kamil’in aklı da Akl-ı küll’in gölgesidir.  Burada tasavvuftaki devir, devran ya da devriye kavramına atıf vardır. Kainat, Allah’tan gelmiş ve Allah’a dönecektir. Bu sürekli hareket, bir daire ile temsil edilir. Bu daire bir inen yay (kavs-i nüzul), bir de çıkan yaydan (kavs-i uruc) oluşmaktadır. Vücûd-i Mutlak’tan ayrılan bu ilâhî nûr’un mertebeleri sırasıyle Akl-i Küll (Te’ayyün-i Evvel, Hakikat-i Muhammedîye), Ukül-i Tis’a, Eflâk-i Tis’a, Anâsır-i Erba’a, insan’dır. İniş kısmında Muhammedi veya İlahî nur’dan; önce Akl-ı Evvel (ilk akıl), sonra da sırasıyla Nefs-i Kül (evrensel nefs), Tabiat, Heyula (ilk madde), Cism-i Kül (evrensel beden), Suret (şekil) ve Arş yaratılmıştır. İniş yayı devam eder : Kürsi, Dokuz Felek (gök) ve Dört Unsur (ateş, hava, su, toprak). Burada iniş kavsi sona erer ve çıkış kavsi başlar. Topraktan Maden’e, sonra sırasıyla Bitki, Hayvan, Cin, Melek, insan ve sonunda Hak’ka vasıl olan İnsan-ı Kâmil’e varılır. İnsân-ı Kâmil mertebesine erişebilmişse tekrar aslına rucû eder. İnsân-ı Kâmil mertebesine yükselebilmek ancak seyr-i süluk ile elde edilebilir. Sulûk sâyesinde Tevhid ve Fenâ, Tevhîd-i Efâl, Tevhid-i Sıfât, Tevhîd-i Zât ve en sonunda Bekâ ma­kamlarını geçerek halk ve Hak mertebelerini câmi olanlar bu dâireleri ta­mamlayabilmişler demektir. 

3  تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَىٰ عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا [Furkan:1]   “Ne yüceler yücesidir…” Yani hayrı çoktur “Furkan’ı indiren…” “O” Allah’ın. Ve hayrı artmıştır. Çünkü Furkan’ın indirilmesi furkanî aklın, kendisine mahsus, bütün âlemler içinde kâmil ve başka hiç kimsede benzeri bulunmayan istidadıyla tek kıldığı kuluna izhar etmesi mânâsınadır. Dolayısıyla onun furkanî aklı, külli akıl olarak isimlendirilen kuşatıcı akıldır. Bu da ancak yüce Allah’ın bütün sıfatlarıyla Muhammedî mazharda zuhur etmesi ve onun da farklı istidatlarıyla birlikte bütün mahlukata yansıtması ile gerçekleşir. İşte bu zuhur, hayrın çoğalması ve artmasıdır ki, ondan daha büyük çoğalış, daha fazla artış yoktur. “Âlemlere uyarıcı olsun diye” buyurmasıda bu yüzdendir. Yani O’nu bütün âlemlere genel bir uyarıcı olarak göndermiştir. Çünkü Onun dışındaki cümle enbiyanın risaletleri, insanlar içinde istidatları uygun olan kimselere özgüydü. O’nun risaleti ise; herkesi kuşatan umumî, cihânşümul bir risalettir. Hatemül enbiya, nübüvvetinin sonuncu nübüvvet olmasının manası da burda mahfuzdur. O’nun ümmetinin en hayırlı ümmet olması da bundan ileri gelir…

4  لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ [Tevbe:128]  Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.  وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ [Kalem:4] Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. Hz. Peygamber (a.s.)’ın ahlâkından bahsetmesi istendiğinde Hz. Aişe (r.a) mümkün olan en ideal cevabı şöyle vermişti: “Onun ahlâkı Kur’ân’dan ibaret idi.” Maksadı şu idi: “Kur’ân hangi âdabı öğretiyorsa onları uygulardı.”

Benim hala umudum var

İçinde sevginden başka hiçbir şey olmayan şu gönlüme and olsun ki senin dostlarından olmayanı sevemem. Canım sana feda değilse başından dert eksik olmasın, gamsız kalmasın. Gözlerim senin için yaş dökmüyorsa görmesin seni bir daha, aydın olmasın. Ümidim senden başkasınaysa, onmasın. Varlığım senin için değilse yıkılsın gitsin. Hangi cazibe var, hangi güzellik var ki senin ışığının vurmasından ibaret olmasın. Hangi bey, padişah var ki o senin yoksulun olmasın. Gönlümün düşmanların diledikleri hale gelmesine razı olma; bak da gör, gönlümün isteği, senin razılığından başkası değil. Sensiz geçen bir ânı bile kaza edemem, fakat ne çare? Başa gelen senin takdirinden başka bir şey değilki. A gönül, canını feda et, ver gitsin, ne diye üstüne titriyorsun onun; ko yoluna gitsin. Yaradanın yok mu senin? Kendi üstüne titreme de başkaları senin üstüne titresin; canına and olsun, sana senden başka düşman yok!  [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

benimhalaumudumvar
Bahr-i rahmet katresi yanında cümle yok olur
Her ne denlü çok olursa bizde cürm ile hata

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ] 
– Şeytan diyor ki : “Al başını git!”
– Ona de ki: “Sen gittin de ne oldu?”
– O ne cevap veriyor bir dinlemek lazım
– “Benim hala ümidim var” diyor sanki
– Arada bir dinlemek iyi olabilir sanki
– Efendi Hazretleri gibi şeytanı dinleyip tersini yapacaksan ne âla…
– Bu fırtına durulur mu? Benden adam olur mu? Benim yola, aşka zararım dokunur mu? Dedem, benden de ümidin var mı hala?
– Ümitsizlik haramdır cancağazım. Allah seni ümit diye yarattı, Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne de Allah’tan ümidini keser!
– Haram olmasa, ümidin yok yani…
– Hem haramı da hafife alma; Hakkın istemediği, senin de iradende erimiş işte, al sana kaymaklı ekmek kadayıfı; az şey midir ya huu!
– Elimi bırakma ne olur!
– Sen seni bıraktığında dahi seni bırakmaya niyeti olmayanların aslına, nesline, demine huu
– Canım feda onlara; bir ümit tekkeye girerken, suretlerine bakıp niyaz ediyorum; ömrüm fedâ olsun diye… bir ümit
– Bakma sen, ham meyvayız hala, koparmışlar dalımızdan; bir ümitle yaşıyoruz erenlerim
– İnad etsem bile bırakmazlar, sahibim var; benim hala umudum var…
– Eyvallah dersin olur biter!
Eyvallah ya huu

İster ol taş, ister ol mermer gibi; sohbet et erlerle, ol cevher gibi. Daima kalbinde yer ver kamile; gönlün olsun daim arifler ile. Dön ümitsizlik yönünden, yön ümit; dön karanlıktan, güneş var, nura git. Çekmek isterken gönül kalp ehline; ten sürükler ferdi çirkef hapsine. Kalbe arif sohbetinden ver gıda; eyle bir ikbâl sahibinden ikbâl rica. [Mesnevî-i Mânevî]

Ya Rabbi bu buluşmayı ayrılığa döndürme, ağlatma aşkınla mest olanları. Ya Rab can bahçesini tazeleştir,yemyeşil et, kastetme şu sermest gönüllere, kastetme şu bağa bahçeye. Hazan mevsimi gibi dökme yapraklarını, kırma gönül dallarını, sana sığınanları yoksul ve perişan etme. O ağaçta senin kuşunun yuvası var, kırma dalını, yakıp yandırma o kuşu. Ya Rab kendi canını, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme, kör et düşmanları, güldürme onları bize. Hırsızlar aydın güne düşmandır ama yapma etme, onuların gönüllerinin istediğini. Devlet, ikbâl Kâbesi ancak bu halkadır; yıkma Ümit Kabesini. Çadırın şu direğini sökme, nihayet senin çadırındır sultanım, etme eyleme. Ya Rab biliriz kimini vuslatla kimini hasretle pişirirsin lakin dünyada ayrılıktan acı bir şey yok,ne istersen yap, bizi ayrılıkla imtihan etme, onu yapma yalnız… [Hz. Pir-i Destgir-i Münir]

ayirma