Gelibolulu Âlî Mustafa Efendi

necmeddin_okyay

Her şey Hezarfen Necmeddîn Okyay (v. 1976) üstâdımın Ta’lîk ziyâfetine müşteri olmakla başladı:
Habîbin sev takarrübse murâdın Hakka ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâya rengîn intisâb olmaz

Bir sanat eseri olarak levhâyı ne takdire layıkız, ne de tahlîline muktedir. Lâkin beyitte geçen Âlî’den uzatılan ipte takılı kalan fakîrden, gazelin tamamına bir yol açıldı, mânâya köprüler kuruldu, bakın görün hele daha neler neler oldu…

Bu satırların yazarının da vaktiyle vazife gördüğü Suudi Arabistan Cidde’de (ipin ucunu kendine bağlamasa olmaz) Sancakbeyi iken emâneti teslîm eden (v. 1600) velûd bir tarihçi, hattat, şâir Gelibolulu Mustafa Âli Efendi‘nin (Nusretnâme’den alınan alttaki minyatürde kolunda “müellif-i kitap” yazan hazretim) bizi avlayan beytiyle başlayalım evvelâ:

gelibolulu_mustafa
Habîbin sev dilersen mağfiret takrîbin ey Âlî

Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Seni mağfiretine yaklaştıracak bir bahane istersen O’nun sevdiğini sev. Aynı sevgiliye gönül verenlerden her biri rakip ise Mevlaya rakip olmak gibi hoş, latif intisab, âidiyet olamaz.

Aslında ser-levhâda yazan beyit bu kadar. Lâkin gelin yolun burasında kalmayıp, lezzetin bu kadarına kanmayıp, gazelin tamamına bir bakalım hem böylece nasıl da yavaş yavaş tavına getirilip can evinden vurulduğumuz ayan beyân görülsün.

İnâyet her kime yüz tutsa isyânı nikâb olmaz
Güneş togdukda zîrâ perde-i zulmet hicâb olmaz
Hakkın lütfu ve yardımı kime ulaşırsa artık onun için isyan perdesi altında kalmak yoktur. Çünkü bu, güneşin doğduğunda gecenin örtüsünü yırtması, zulmeti gidermesi gibidir. Zirâ güneş doğunca karanlığın perdesi artık örtemez ve kapatamaz olur hiç bir şeyi.

Burada şair-i muazzam, “perde-i zulmet” ile “güneşin doğuşu” arasında kurduğu bağlamı gazel boyunca devam ettiriyor. Yani şiir ilerledikçe, manzara tamamlanıyor; “güneşin doğuşu ile aydınlığın, karanlığı, zulmet perdesini aralaması” beyit beyit resmediliyor.

Zülâl-i mağfiret çıkdukça sahrâ-yı meşiyyetden
Ne denlü teşne sâ’il gelse saklanmaz serâb olmaz
Allah’ın irâde, takdir sahrasında lütuf ve merhametiyle kullarının günahlarını affetmesi, bağışlaması, içimi hoş, tatlı, latîf, saf bir su şeklinde çıkar. Dua eden kul, susuzluktan yanan dilenci misali ne kadar çok isterse, ısrarla niyaza devam ederse, bu sayede serap kalmaz o çölde, su serap değil artık hakikattir. Veya kulların yalvarıp yakarması (sahray-ı meşiyyet) çöl gibidir amma eğer hakikaten teşneler, ziyâde susamışlar, dilenciler gibi yalvarıp yakarırlarsa o çölden mağfiret pınarları kaynar.  Artık serab olmaz o çölde, su gerçek olur.

Dikkat buyurursanız, Hz. Hacer validemizin niyazıyla, zemzemin çıkmasının anlatıldığı kıssaya dair güzel bir telmih var. Madem bahis Hicaz illerine dayandı. Tam da burada biraz soluklanıp Nâbî-veş niyâza duralım:

Gel gönül, azm-i reh-i Beyt-i Hüdâ eyleyelüm
Sa’y idüp Merve’ye tahsîl-i sefâ eyleyelüm
Leb-i lebbeyk-zen u çeşm-i sirişk-efşânı
Kûçe-i hâhiş-i rahmetde gedâ eyleyelüm
Kâse kâse çeh-i Zemzem’den içüp âb-ı hayât
Cân-ı pür-illeti leb-rîz-i şifâ eyleyelüm
Alalum gevher-i rahmet, virelüm nakd-i günâh
Dili, sevdâ-ger-i bâzâr-ı Minâ eyleyelüm
Defter-i cürmi yakup eyleyelüm hâkister
Nâbiyâ! Âyîne-i kalbe cilâ eyleyelüm
(Gel gönül! Beytullah yoluna yönelelim, Kabe’ye varalım da Merve’ye sa’y edip sefâ hasıl edelim veya Safâ’ya ulaşalım. O rahmet pazarında, lebbeyk diyen dudakları, yaş saçan gözleri dilenci eyleyelim. Zemzem kuyusundan kâse kâse âb-ı hayât içip, hastalık dolu olan ruhu, ağzına kadar şifa dolduralım. Para yerine günah verip mukabilinde rahmet mücevherlerini alalım; gönlü Mina pazarında tüccar eyleyelim. Ey Nâbî! Cürüm ve günah dolu amel defterlerimizi bu suretle yakıp kül ederek gönül aynasını cilalandıralım.)

Çekenler muhtesib mîzânı havfın zât-ı nâkısdur
Kemâl ehlinde eksüklik bulınmaz ol hisâb olmaz
Hesap kaygısıyla, sevap günah tüccarlığı içinde ceza korkusu çekenler tam olmayan, kusurlu kişilerdir. Olgun kişilerde ise eksiklik bulunmadığından o hesaptan muaftırlar. Veyâ korku terazisinde tartıp duranlar, mümkün değil ki tam olarak tartabilsinler, titreyen elleriyle teraziyi denge tutmak ne mümkün. Zaten eksiktirler, nasıl eksiksiz tartacaklar. Kemal ehlinde bu türden bir noksan sıfat olmadığından, onlar böyle bir hesabın içinde de olmazlar.

Recâ yazusına dök eşk-i çeşmün cûybâr eyle
Kayırma nâme-i amâli mahv olmaz kitâb olmaz
Ümit yazısına dök gözünün yaşını, bırak sel olup aksın. Korkma amel defterindeki günah dolu sayfalardan ki su ile silinmeyecek, mahvolmayacak kitap yoktur. Gözyaşı günah defterini bile yıkar, ayıpları siler, kusurları temizler.

Bu ve bir önceki beyitte havf ü reca, korku ve ümit bahsi işleniyor.

Be vâiz âteş-i dûzahdan ol gâfil sakınsun kim
Koyup nâ-puhte cismin âteş-i ışka kebâb olmaz
Ey vâiz, cehennem ateşinden gafiller sakınsın ki ateş pişmemiş cisimler içindir. O’nun âteş-i aşkı ile yanmışlara ateş daha ne yapsın. Veyâ o gafil kişi  cehennem ateşinden korksun ki,  pişmemiş, çiğ varlığını aşkın ateşine kebab etmemiştir. Cehennem ateşi pişmişleri değil çiğ olanları yakacaktır.

Giceyle hâb u gündüz gaflet oldı bâis-i hayret
Bize dünyânun inkârı gibi hâzır-cevâb olmaz
Geceyle gelen uyku, gündüzle bulunan gaflet, hayret sebebidir. Bize hazırcevap olarak dünyanın gecesi ile gündüzünün bu hali yeter.

Burada gecenin uyku ve dinlenme, gündüzün bir maişet, çalışma vakti kılınması, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, gündüzün onu süratle takip eden gece ile örtülmesine dair ayetlere telmih vardır.

Geceyi gündüzün içine sokarsın ve gündüzü gecenin içinden çıkarırsın. Diriden ölü, ölüden diri çıkarırsın. Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın. [3:27] Ve geceleyin sizi vefat ettiren (uykuya sokan), gündüzleri ne kazandığınızı bilen, sonra “ecel-i müsemmanın” (belirlenmiş zamanın, ömrün) tamamlanması için gündüzün içinde sizi tekrar dirilten O’dur. Sizin dönüşünüz sonra O’nadır. Sonra, yapmış olduklarınızı size haber verecek. [6:60] Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki âyet (delil) yaptık. Gece delili ayı sil(ip rahatlık için karanlık yap)tık, (arkasından da) gündüz âyetini (getirip) Rabbiniz’den bol nimet aramanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz için aydınlatıcı yaptık. (Böylece biz) her şeyi genişçe anlattık.  [17:12] Gece ve gündüz gerek uyumanız, gerekse O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız, O’nun (kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için elbette ibretler vardır. [30:23]

Habîbin sev dilersen magfiret takrîbin ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Hakkın habibini sev, mağfireten Hakk’a takrib için ey Ali. Hakkın “rakîb” ismi ile yakınlık elde etmek gibi  hoş, parlak renkli bir intisâb başka türlü ele geçmez.

(ﻗﺮﻳﺐ) (kurb “yaklaşmak, yakın olmak” tan karîb) ve Arapça aynı kök harflerle (ﺭﻗﻴﺐ)  rekâbet “gözetmek, beklemek” ten rakîb) aynı kök harflerin yinelenmesi ile ayrı bir ses sanatı. Tam da burada Er-Rakîb ism-i şerîfini yâd etmek gerek:

Araplar bir şeyi koruyan ve devamlı kontrol altında bulundurana “Rakîb” derler. Bunun tahakkuku ilim ve hıfzâ tâbidir. Allah’ı er-Rakîb ismiyle tanımak, kulun terbiyesi için ne yüce bir fırsattır. Bütün harekât ve sekenâtımız O’nun muhasebesi (kontrolü) altındadır. Fiillerimizden, sözlerimizden, niyetlerimizden hiçbiri O’ndan gizli kalmaz. Mâdem din, kişide oturmuş bir kimlik inşasını hedefleyen pedogojik bir süreçtir. Bu süreçte kulun kendisini denetleniyor, gözetleniyor bilmesi, terbiyesini kolaylaştıracaktır. Tek başınıza namaz kılarken odaya birinin girivermesi, yalnız başınıza ders çalışırken başka birinin daha aynı mekânda çalışmak üzere oraya gelivermesiyle birden kendine çekidüzen verip toparlanmaz mısınız? Mükemmelleştirme yollarından bir tanesi de hal ve gidişatımızı, beşeri tabiatımızdan kaynaklanan, istenmeyen hallerden uzak tutmaktır. Bunda da ikinci bir kişinin sadece varlığı (ister denetlesin isterse sadece kendi işiyle uğraşıp başkasıyla hiç ilgilenmesin, sadece varlığını bilelim) yeterlidir. Rakîb olan Allah Teala ise insanın cümle işlerini gözetlemekle kalmayıp aynı zamanda onları muhafaza ettiğini bildirir.

“Habibini sev” tavsiyesi doğrudan bir ayet-i kerimeye bağlanıyor: (Ey Resûlüm!) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. [Âl-i İmrân:31]

Allah, Nebisinin ismini kendi ismine ekledi,
Beş vakit müezzin “eşhedu” dediği zaman.
Yüceltmek için kendi isminden O’na ayırdı,
Arşın sahibi Mahmud, O ise Muhammed.
[Şairi’n-nebî Hz. Hassan bin Sabit]

Zâtına mir’at edindim zâtını
Bile yazdım, adım ile adını
[Süleyman Çelebi Dede]

… İşte böyle efendim. Muhabbet, Mevlâ ile rekâbete(sümme haşa) yegâne açık saha. O sahada muvaffak olmak ne mümkün lâkin onlara karîb olsak bile ne güzel olur!

El-aman yâ Vedûd

İçini ısıtır: “dua taneleri”

Buz üzre dânelenmiş eşk-i mercângûnum al ey dil
Hisâb-ı derd içün bu sübha-i sad dâne olmaz mı

Ey gönül! Buz üzerine tane tane dökülmüş mercan renkli gözyaşlarımı al. Bunlar dertlerin hesabı için yüzlük tesbih olmaz mı?

Tesbih dediğin her tanesi duyarak, hissederek çekilir. Aksi takdirde bir boş uğraştır. Gözyaşlarının taneleri kanlı dökülmedikten sonra mercan tesbihi bin kez çevirsen ne verir…
Dökilmeyicek katre-i hûnîn-i sirişkün
Bin kerre çevirsen ne virür sübha-i mercân
tesbih_yasemin_gelebek

Daldıkça temâşay-ı mesâbih ile fikre
Mecbur olurum her gece tesbih ile zikre

eymen_usta_2

Sûfiyim halk içinde tesbih elimden gitmez
Dilim mârifet söyler, gönlüm hiç kabul etmez
terennümünde avuntu bir zikirle nefes tüketen zamane dervişlerine zevk-i tehattûr olsun diye…

20 Şu­bat 1958 Cu­ma ge­ce­si dört ar­ka­daş (Ah­med Düz­gün­man, Niyâzi Sa­yın, Uğur Der­man, Mus­ta­fa Düz­gün­man) Teşvîkiye, Ka­lıp­çı so­kak, Vil­la apar­tı­ma­nın­da mu­kîm, vâli mü­te­kâ­i­di Se­dat (Erim) Bey’in nez­din­de mah­fûz, mer­hûm Ha­lîl Us­ta’nın tes­bih­le­ri­ni gör­me­ğe git­me­miz münâsebetiyle bir hâtıra:

Yağ­mur­lu bir ge­ce idi; fır­tı­na­lı, hem so­ğuk,
üs­kü­dar’dan Teşvîkiye nâmlı sem­te doğ­rul­duk.

So­kak so­rup vâsıl ol­duk Se­dad Bey’in evi­ne,
Kar­şı­la­yıp al­dı bi­zi oda­sı­nın bi­ri­ne.

Es­ki ah­bap, be­ye­fen­di, se­vim­li, hem hoş-kelâm,
Soh­be­tiy­le et­ti tenvîr, biz­den ona çok selâm.

Hânesinin içi mefrûş, eser­ler­le mü­zey­yen,
Ya­zı, re­sim, çi­ni, tez­hip nevîlerle mü­lev­ven.

Der­ken haz­ret yan oda­dan ge­tir­di bir hazîne,
Bir de bak­tık, tes­bih­ler­miş; el­hak, san­ki defîne.

Aman Yârab, bu ne san’at, bu ne eltâf dilrübâ,
Bu meş­he­rin ezvâkına, in­san ey­ler iktidâ.

Üstâd merhûm Ha­lîl yap­mış, rûh-ı san’at mü­ces­sem,
Tes­bih­ci­ler kut­bu­dur bak, âsâriyle mü­sel­lem.

Ku­ka, san­dal, de­mir­hin­di, zer­ger­dân, bağ, hem kök­nar,
Sır­ça ku­ka, zey­ti­nağ­cı, kehrübâyla nar­çıl var.

Üveydârî, ödağ­cıy­la mâverd de var için­de,
Ol­tu ta­şı, gü­müş kam­çı, hep­si baş­ka bi­çim­de.

Bor­do renk­li, ala­ca­lı sa­rı bağ­lar pek en­fes,
Ku­ka tes­bih şâheserdir, oy­ma­la­rı bir ka­fes.

İmâmeler, du­rak­lar­la te­pe­lik­ler hal­ka­lı,
Oy­ma na­kış, sâde gü­zel, rengârenk, hem dal­ga­lı,

Zey­ti­nağ­cı tes­bi­he bak, na­ka gi­bi ışıl­dak,
Kehrübânın buz­lu­su da câzibeli yu­var­lak.

Al­tı dâne öl­çü­sün­de imâmeler çok gü­zel
Za­rif had­de, in­ce de­lik, te­pe­likler bîbedel.­

Ödâğcıyla mâverd, san­dal, üveydârî pür san’at,
Ko­ku­la­rı, çe­kim­le­ri hayrân eder, hem dilşâd.

Şalgamîyle beyzî şe­kil, uç­lu­lar­la yu­var­lak,
İmzâ at­mış te­pe­li­ğe, ta­mam ol­muş san’at bak.

Uğur Bey’le Niyâzi’miz al­mış ele bir ka­lem,
Bi­ri çi­zer, bi­ri ya­zar; her bi­ri­miz bir âlem.

Ha­lîl Us­ta ne adam­mış, na­sıl yap­mış bun­la­rı,
Rû­hu coş­muş, zev­ki taş­mış, ayân et­miş nûr­la­rı.

Tes­bih­le­rin âmili hiç öl­me­miş de ya­şı­yor,
Zevk-i selîm san’atkârı, anıp in­san şa­şı­yor.

Rah­met ol­sun Ha­lîl Us­ta, şâd et­tin sen biz­le­ri
Müs­te­rîh ol, zâil ol­maz san’atı­nın iz­le­ri.

Dört ar­ka­daş hayrân ol­duk, ser­sem­le­dik âdetâ,
Akıl ser­hoş, gö­nül bîhûş, doy­ma­dık bu vus­la­ta.

Şuûnât-ı İlâhî’dir, merâyâda gö­rü­nen
Ârif bilir, kim­dir nak­kâş; nukûşiyle övü­nen.

Mazâhirde sırr-ı Alî nümâyandır, hoş­ca bak,
“Kün­tü ken­zen…” esrârıdır, hak gö­züy­le iy­ce bak.

Ehl-i Beyt’in hür­me­ti­ne, Yârab, Ha­lîl ku­lu­nu,
Taksîrâtın afv ey­le­yip, cen­net ey­le yo­lu­nu.

Mem­nûn, mes­rûr, mü­te­şek­kir, ol hânedan ay­rıl­dık,
Av­det edip eve gel­dik, dîvâneden sa­yıldık

Ey Tür­be­dâr! Fakîrâne ka­ra­la­dın hay­lı lâf,
Hiç kıy­me­ti yok­tur ammâ, aşk söy­let­ti bir tu­haf…

Mus­ta­fa DÜZ­GÜN­MAN
27 Şu­bat 1958

mustafa_unver

Tazeler için Lûgatçe:
Mesabih: Yıldızlar Mu­kîm: otu­ran. Mü­te­kâi­d: emek­li­. Nez­din­de: ya­nın­da. Mah­fûz: sak­lı. Vâsıl ol­duk: var­dık, ka­vuş­tuk. Hoş-kelâm: sö­zü gü­zel. Tenvîr: ay­dın­lat­ma. Mef­rûş: dö­şen­miş. Mü­zey­yen: süs­len­miş. Mü­lev­ven: renk­len­miş. Eltâf: lû­tuf­lar. Dilrübâ: gön­lü ka­pan. Meş­her: ser­gi. Ezvâk: zevk­ler. İktidâ: uy­ma. Rûh-ı san’at: san’at rûhu. Mü­ces­sem: ci­sim­len­miş. Kutb: bir mes­le­ğin en yü­ce­si. âsâr: eser­ler. Mü­sel­lem: her­kes­çe ka­bul edi­len. Na­ka: de­niz fi­li­nin di­şin­den ya­pı­lan tes­bih. Pür san’at: san’at do­lu. Dilşâd: gön­lü hoş. Ayân et­miş: mey­da­na çı­kar­mış. âmil: imâl eden, ya­pan. Zevk-ı selîm: doğ­ru, sağ­lam zevk. Şâd et­tin: se­vin­dir­din. Müs­te­rih: gön­lü ra­hat. Zâil ol­maz: bit­mez. Ser­hoş: sar­hoş. Bîhûş: şaş­kın. Vus­lat: ka­vuş­ma. Şuûnât-ı ilâhî: ilâhî hâdiseler. Merâyâ: ay­na­lar. ârif: ilâhî sır­la­rı bi­len. Nak­kâş: na­kış ya­pan. Nukûş: na­kış­lar. Mazâhir: gö­rü­nen şey­ler. Sırr-ı Alî: Hz. Ali’nin sır­rı. Nümâyan: mey­dan­da. “Kün­tü ken­zen…”: “Ben giz­li hazîne idim, bi­lin­mek is­te­dim. ya­rat­tı­ğım mahlûkatla bi­lin­dim” meâlindeki “kudsî hadîs”in baş­lan­gıç cüm­le­si­dir ki ta­sav­vuf ede­bi­ya­tın­da sık­ça kul­la­nı­lır. Esrâr: sır­lar. İy­ce: iyi­ce. Taksîrat: ku­sur­lar. Mes­rûr: se­vinç­li. Mü­te­şek­kir: te­şek­kür eden. Türbedâr: Üs­kü­dar’da­ki Hz. Hüdâyi türbedârı olan Mus­ta­fa Düz­gün­man (cümlesi ervâhı için el-fatihah)

Mevlevi tesbihi

Ey vuslat o âşıkları efsûnuna râm etEy tatlı ve ulvî gece: yıllarca devam et!

Aşkın kuluyuz Mevlevîyiz biz,  Sevgi yoluyuz Mevlevîyiz biz
Başımda sikke, kâinât tekke, Çâr cihet Mekke Mevlevîyiz biz
Gelince vecde eyleriz secde, Kur’ân’a bende Mevleviyîz biz
Beş vakit ezan çağırır her an, İsmine hayrân Mevlevîyiz biz
Âhir ümmetiz, ehl-i sünnetiz, Mest-i vahdetiz Mevlevîyiz biz
Hilkât sebebi, Muhammed Nebî, Hakkın habîbi Mevlevîyiz biz
Hazret-i Sıddık, Resûl’e sâdık, Yoluna âşık Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ömer, Fârukü’l beşer, Adl ile söyler Mevlevîyiz biz
Hazret-i Osman, Şehid-i Kur’ân, Ne bilsin nâdân Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ali, hidâyet eri,  İkrâr vereli Mevlevîyiz biz
Yâ Hazret-i Pîr, ol bize dest-gîr, Ezelden takdîr Mevlevîyiz biz
Abd-i rû siyah, acısın Allah, Her seherde ah Mevlevîyiz biz

Can, bir taraftan yaklaşan vuslatın rayihası ile sermest gezerken diğer yanımız elimizdeki tesbihin bitmek bilmeyen beyhude turlarından muzdarip…

Bilemiyoruz yukarıdaki PLAY düğmesine basıp dinliyormusunuz nasıl Mevlevi olduğumuzu… sizin de dikkatinizi çekti mi sadece 17 Aralık’larda, Şeb-i Arûs’larda, sema ayininde,  profil resimlerin de değil “Her seherde âh Mevleviyiz biz” buyuruyor değil mi? Yani namazsız, niyazsız Mevlevi olunmaz!

Hz. Nâbi ne de güzelim dile getirmiş hal-i pür melalimi:
Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid.
Bizim dudaklanmız zikr-i Hak’la meşgul iken, fikrimiz dünya bataklığına saplanıp kaldıysa, eldeki mercan tesbih de tereddütte kalır elbet. Maddeye gönül vermemek… Şimdi bu yolun yolcusunun masivadan kendisini nasıl sıyırabileceğini düşünelim:
İnsan, hayatı müddetince masiva ile beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabiî insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayatî ihtiyaçlara bağlanacağı gibi, türlü güzellikler de gönül verecektir. İşte, tasavvuf, dervişine zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.
Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek değildir. Derviş, herkes gibi umumî hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak’tan ayrılmayacaktır. Fakat bütün bunlara gönlünü bağlamayacak, Malikü’l-Mülk’ü düşünecek, bugün kendi elinde Hakk’ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin, yarın başkasının eline geçmesinin tabiî olduğunu teemmül edecek ve kaybından dolayı asla müteessir olmayacaktır.

Efendim kısa söyleyin, manayı bulandırmayın derseniz; ölçü gayet basit… Maddeye gönül vermemenin alameti: ele geçince: sevinmeyeceksin, elden çıkınca: üzülmeyeceksin!


Aşığının:
Ehl-i tevhid olmak istersen sivâya meyli kes,
Aç gözün merdâne bak, Allah bes bâki heves.
buyurduğu gibi, Hak’tan maâdasına gönülde yer veren kimse, muhabbet ve aşk ile şirk-i hafiye kadar gidebilir. Her ne kadar bazı tarik erbabı “Hakikate, mecaz köprüsünün geçilerek varılır” demişlerse de, erbabı, bunun hududunu tayin eder.

Şimdi ey aziz okuyucu buraya kadar  hangi sorular uyandı hanenizde bilmem… O fotoğraftaki bu satırların yazarı mıdır? Elindeki tesbih mercan mıdır? Bu yazı bir seher vakti mi yazılmıştır?

Onu bilmem ama bu yazının da sonu bir yere varamamıştır. Mana gene yarım kalmıştır… Ne yapalım bu oyunda bize düşen (düşe kalka da olsa) yolda olmaktır, nereye vardıracağı O’nun işidir, aşk û niyaz eyleriz vesselam…

Rindlerin akşamı

İşidin ey yârenler,
Aşk bir güneşe benzer, a
şkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer…

Halka hûblardan visâl-i râhat-efzâdur garaz
Âşıka ancak tasarruf suz temâşâdur garaz
Zâhidâ terk itme şâhidler visali râhatin
Ger ibâdetden hemin gılmân u havrâdur garaz
Hûr u kevserden ki dirler Ravza-i Rıdvânda var
Sâkî-i gül-çihre vü câm-ı musaffâdur garaz
Zevksüz lâzım çıha dünyâdan ol dünyâ-perest kim
Ana dünyâdan ancak zevk-i dünyâdur garaz
Rahat olsaydı garaz dünyâda fakr isterdi halk
Gâlibâ kim halka bir bî-hûde gavgâdur garaz
Arif ol sevdâ-yı ışk inkârın itme ey hakim kim
Vücûd-ı halkdan ancak bu sevdâdur garaz
Kıl Fuzûlî terk-i ibrâm-ı tekellüm kim yeter
Sûret-i hâlün ger izhâr-ı temennâdur garaz

Hazreti Fuzulî’nin işbu gazelinin oltasına takılıp çıktık sefere. Söz mü ağır, dağarcık mı hafif demeden manayı uzatalım ki içinden lezzeti süzüp alırsak şöyle demeye gelir:
Halkın güzellerden istediği onlara kavuşup rahata ermektir. Âşığın istediği ise, onları elde etmek değil sadece seyretmektir. Ey sofu! (Bu dünyada) azaba katlanmaktan maksadın Cennetin gılmanı ve hurisi ise, (bu dünyadaki) güzellere kavuşma rahatını bırakma. Rıdvanın bahçesinde (Cennet) var dedikleri huri ve kevserden maksat gül yüzlü sâki ile saf şarap kadehidir. Dünyaya tapan o kimsenin dünyadan zevksiz çıkması gerekir (dünyayı bıraktığına üzülür). Çünkü ona dünyadan maksat dünyanın zevkidir. Halk dünyada rahat isteseydi, fakirlik isterdi. Galiba halkın isteği boş yere kavgadır(sonu ölüm olan hayat mücadelesidir) Ey bilgin! Arif ol (gerçeği bil), aşk sevdasını inkâr etme, çünkü yaratılışın varlığından maksat bu sevdadır. Fuzûli, söz söylemekte ısrar etmeyi bırak. Eğer maksadı açıklamak istiyorsan, halin, görünüşün bunu anlatmaya yetecektir.

Ve de ziyâde yaralandığımız beyit içre daha kaç kere av oluruz bilmem…
Zâhidâ terk itme şâhidler visâli râhatin
Ger ibâdetden hemîn gılmân u havrâdur garaz
Ey ham sofu, ey kendini dünya nimetlerinden mahrum etmek azabına, cennetteki huri ve gılmanın, bahçe ve derelerin visâline ermek için katlanıyorsan dünyadaki güzellerin zevkini sür bari iki cihanda da bedbaht olmayasın!

Şairin, iman ve aşkından kaynayan bir şeydâ nehir gibi, mahşer meydanına kadar akıp gidecek Su redifli kasidesinde, aynı yerden yakalandığımız bir beyit daha vardır:

Men lebün müştâkıyem zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâre su
Nasıl sarhoşa şerab içmek, aklı başında(ayık) olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlerim, sofular da kevser isterler…

Buradan âşık (belki rind) ve zâhid ülkesine bir yolculuğa davet vardır erenler. Fuzuli, rind ve zahid tipleri konusundaki görüşlerini Farsça mensur olarak yazdığı Rind ü zahid adlı eserinde net bir şekilde ortaya koyar. Zahid baba ile Rind oğlu arasındaki muhaverede Zâhid, zâhir ilimlerinin, Rind de bâtın ilimlerinin savunucusudur. Fuzûlî, aklı ve düşüncesi ile Zâhid’e bağlıdır, gönlü ve duyuşu ile de Rind’in tarafını tutar.Ne iki yüzlü menfaatçi Zâhid’i, ne de Rind’in ayıplanan taraflarını hoş görmez. Eserin sonunda Rind, Zâhid’in ibâdet ve riyâzetle uğraşıp dünyâ meylinden sakınma, nasiple yetinme, tasaya katlanma, hevâ ve hevesten uzaklaşma, çalışıp kazanma yolundaki nasihatlarını tutarak tövbe eder; Zâhid ise kendisinin hasrette, Rind’in vahdette olduğunu anlar. Riyâ tozundan temizlenir, aradan muhalefet kalkar, birlik ve anlaşma hasıl olur.

Fuzuli aralarını bulmuş olsa da edebiyatımızdaki  rind ve zahid münakaşası bitmez.

Rind, hind vezninde vaktiyle bugünkü genç gibi her ne yapsa alkışlanır bir sınıfın adı idi. Bugün, yeni edebiyatımızda yeri kalmadı. Farsça sözlüklere bakılınca “rind”in manalarının karmakarışık yazıldığı görülür. Bunların cümlesi göz önüne alınınca görülür ki (rendîden) tahatayı kazıyıp cilâlamak fiili kökünden gelen tahta kazıma aletine “rende” denir. Rende ile kazınan kazıntıya(yonga) hind vezninde “rind” denir. Mecâzen, haysiyetsiz, alelâde adamlara bizdeki “süprüntü” gibi yaygın olarak ad olmuştur. Haysiyetini gözetmeyip meyhanelerde yiyip içen, çalıp oynayan sefa düşkünü kimseye de “rind” demişlerdir. Aslında rind, zahiri melâm ve batını selim kimseye de ıtlak olunur ki arif-i laübali-meşreb, feylesof-ı lakayd-i reviş; suret-i sade, mu’tad-ı bade ve fakat nur-ı irfan ile piraste olan hakimdir. Rind, sureta tenkide açık tarafları olsa da hakikatte aldırışsız hâl ve kıyafetle gezecek derecede dünyaya değer vermeyen bilge kişilerin ortak adıdır. Sonraları şair, edib, zarif, yeme içme ve sohbete düşkün insanlara da rind denilmiştir. Daha sonra evliyaullahdan ve tarikat ehlinden lâubâli meşrebli bir mezhebe pek bağlı kalmayan ve melâmi tabir olunan gayrı mutaasıp, sermest ve aşk-ı ilahide olan ariflere de rind vasfı câiz görülmüştür.Gerçi cümlesi te’vil götürür şeyler ise de bu zatların gerek halleri ve işleri gerek şiirleri ve gidişatı salih kimseler ve zahidlerin meslek ve meşrebine zahiren uygun olmadığından halkın rind tabirini üzerlerine almış oluyorlar… Osmanlı edebiyat tarihinde şeriatın zahirine uymayan ve tasavvuf neşvesiyle şiir yazanların cümlesi kendilerinim ilahî rindler zümresinde saymışlardır.

Türk edebiyatında geçen insan tiplerini tahlil eden merhum Prof. Dr. Mehmet Kaplan bir yazısında rindi şark dünyasının yetiştirdiği en mühim insan tiplerinden sayar. Onun hayat karşısında pasif mukavemet gösterme, felaketler karşısında istifini bozmayıp zevk ve safasına devam etme, daima mest gezme, güzel sanatlara karşı ilgi duyma, maddiyata, siyasi ve idari hayata karşı mesafeli olma, fakirlikten hoşlanma gibi mümeyyiz vasıfları olduğunu bildirir. Hakiki Türk tipi olan “akıncıya” dindar ve mistiklere de tamamen zıt bir tip olduğunu söyleyip bu insan tipinin bize Farisi medeniyetinden ithal olabileceğini anlatır.

Zühd ise, Emeviler zamanındaki şiddetli yağma hareketine karşı doğan bir cereyan olsa gerektir. Bu cereyan Risaletpenâh hazretlerinin Mekke-i Mükerreme’deki şahsiyeti şahanesinden mülhemdir. Bir nazariyeden ziyade aksiyon hareketi olan zühd hareketi dünyadan vazgeçmek, zikir ve tevekkül esaslarına dayanır. Hicri II. asırdan itibaren zahidler teşkilatlı gruplar haline gelirler.

Zâhid kelimesi, başlangıçta aşağı yukarı bugünkü mutasavvıf, sufi kelimeleri ile aynı manadaydı. Bu ilk mana zamanla kaybolmuş ve sadece cennet için ibadet eden, işin özüne aşina olmayan, imanın hakikatine ermemiş, kuru öğütleri ile insanı bunaltan, dünyaya düzen vermeye çalışan, geçimsiz ve patavatsız, aşkı inkar eden, riyakar bir insan tipi haline gelmiştir. Rind; bilâ illet marifet-i zatullah talebinde iken Zâhid, cennet nimeti için talib-i Hak olmuştur. Zâhid, zahidperesttir. Ârif ise hakikatperest…

Elbet ariflerde zühd de vardır. Lakin burada zühd kalbin Hak’tan başkasıyla meşgûl olmamasıdır.
“Zühd ü takvâya yâr idim evvel
Aşk ile benden hep cüdâ düşdü”

diyen kâmiller fenafillâh bilincine ulaştıkları için zühdden eser kalmaz. Fakat, onlar fenadan farka geldiklerinde, tekrar zühde dönerler. Bu mânâda zühd, kâmillerin örtüsü konumundadır. Mânâ yolunda zühd vardır; ama bu makamda takılıp kalmak da sâlikin perdelerindendir. Buna “hicâb-ı nûr” (nûr perdesi) da denmiştir. Şu hâlde zühd bir vasıtadır, gaye değildir. Âşıklar zühd makamında fazla oyalanmazlar, onu gaye hâline getirmezler. 

Men lebün müştâkıyem zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hüş-yâra su

Bu beyitte ise yine zâhid tipine karşı çıkar. Zahidlerin sadece cenneti, onun sembollerinden olan Kevser’i istediklerini kendisinin de, sevgilinin dudağını özlediğini anlatıyor. Şâir, âşık, tıpkı bir rind gibi, bu dünyanın görünen güzellikleri ve zevkleri peşindedir. Zâhidler ise “Vâde-i ferdâ” ile meşguldur. Fuzulî bu hali “sarhoşa içki içmek, ayık insana da su içmek hoş gelir” misali ile anlatıp irsâl-i mesel sanatı yapar.

Aşık, aklı ile değil, hisleri ile hareket eder ve Divan şiirinde daima mest olarak takdim edilir. Ama o daha ziyade aşk sarhoşudur. Dudak ile şerab arasında renk alakası vardır. Aşık bu yüzden dudağa benzeyen şerabı özler. (Dudak, eski edebiyatımızda âb-ı hayata benzetilir) Aklı başında olanlar (beyitte zahidler) ise su peşinde olacaktır. Çünkü onlar vuslatın ve sarhoşluğun zevkini bilmezler.

Kevser, çokluk anlamında kesret, leb ise teklik, vahdettir. Şerab sie ilahi aşktır. Zahidler kesretin yani dünayaya ait şeylerin peşindedirler. Aşık ise dudak, şerab yani ilahi aşka taliptir. Vahdete ermek ister. Beyitte ifade edilmek isteden mana zıtlar üzerine oturtulmuştur. Zahid karşısında zımnen ifade edilen âşık, helal ve haram olmaları bakımından zıt olan su ve şerab(mey) ve nihayet mest ile hûş-yâr kelimeleri ile yapılan tezat pek sanatlıdır. Ayrıca renk ve sarhoş edicilik münasebeti olan leb ile mey, içecek helal şeyler olması münasebeti ile su ile kevser vasıtasıyla leff ü neşr (söz simetrisi) sanatının inc(elik)ileri ile de zevkyâbız efendim…

Dedemiz, fakire nasihat ederken, “vücudundaki cümle eczânın hakkını veresin” buyururdu. Meğer alemde “ruh-ı nebâti, ruh-ı hayvanî, ruh-ı insanî ve ruh-ı melekî” olmak üzere dört çeşit ruh mevcut imiş. Nebati ruhun su ile, hayvani ruhun yemekle, insani ruh ise aşk ile teskin ve tatmin olurmuş hep ondan öğrendik…

Mektubun sonuna gelirken, başlarken zikrettiğimiz ser-levha beyiti yeniden okuyalım, gönüllerin aşk güneşinden hisseyâb olmaklığına vesile sözü, dua ile tatmin eylerken duruşumuzun: “Dünyada iki tuğyan vardır: İlim ve mal. Birincisinden amel, ikincisinden zühd kurtarır.” buyuran Hüseyin Razî halinden, niyazımızın:
Kimdir bizi men eyleyecek bağ-ı cinandan,
Mevrus-i pederdir gireriz hane bizimdir.
buyuran Hazreti Nâbi dilinden olduğunu beyan ederiz.  Geçmekte olan şu demde, Hazret-i Fuzulî’den isâl olunan esrâr-ı maneviyyeler ile viran gönüllerimiz, mamûr ve âbâd ola, çerağlarımız ruşen ola, Hazreti Pir-i destgir-i münirimiz ola, bi ismi zatike ya Allah huu