Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Necip Fazıl Kısakürek’

El-fakru fahrî el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrini zikret fakrini zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

elfakrufahri

El-fakru fahrî ve bihî eftahiru: “Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim” hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhîrin manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kãim (zekat ve hac) Burada fakirlik ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir, işini Allah’a havale etmek ve O’nun yaptığı her şeyi gönül hoşluğu ile karşılamaktır.

Fakirlik, işbu manada makamın asıl sâhibi Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaya derler. Zâten fakîrin, Hak Teâlâ’ya fakrdan başka takdim edeceği bir şeyi yoktur.

Habib-i Kibriya aleyhi ekmelittehaya Sultânımız «Ben fakrimle iftihar ederim» diyerek işaret buyurdukları hakîkatle kastedilen «fakr», mal ve para fakirliği değil gerçekte Allah celle celâluhû’nun olan varlığı, yani efal, sıfat ve vücudu kendine zerre kadar mal ve izafe etmeden, sahibine yâni Hakka isnad etme sonucu doğan gerçek «fakr-i tamm»dır.

İzâ etemme’l-fakru fehüvellah
Fakirlik Allah olayazdı…

Fakr-ı-tamm: Tam fakirlik. Tam bir acziyetle, mevhum varlığından kurtulup Cenâb-ı Hakk’a mutlak muhtaç olduğunun koşulsuz bir teslimiyetle bilinmesi.

Fakr içinde fahra irdük gayrı gitdi aradan
Seyrimiz dîdâr-ı Hakdır vaslımız vicdân-ı Hû

Ey insanlar! Siz Allâh’a (mutlak muhtaç) “yok”sullarsınız (Esmâ’sıyla varsınız)! Allâh ise Ğaniyy’dir, Hamîd’dir. [Fâtır, 15]

İRFAN SOFRALARI’NDAN

Bismillahirrahmânirrahîm.
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden, Kur’ân Sofrasına insanları ve cinleri davet eden Allah’a hamdolsun! Rahmân namına o sofralara çağıranların Efendisi Hz. Muhammed’e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran Âli’ne ve Ashabına salat ve selam olsun!

Bundan sonra: Bu fakir kul Mısrî, her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah’ın şu sözüyle o sofranın inmesini istiyordu: “Allah’ım, bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de, bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu’cize olsun. Bizi rızıklandır. Muhakkak sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”

Bin yetmiş altı yılı Şevval’inin ikinci günü (7 Nisan 1666, Çarşamba 49 yaşlarında) akşama doğru kıbleye karşı oturmuş: “Fakirlik tamam olduğu zaman o, Allah’tır.” sözünü düşünüyordum. Allah’ın ilhamıyla sırrıma bunun hakiki bir mânâsı doğdu. O kadar kesin bir mânâ doğdu ki artık bunun ötesinde bir mânâ olmasa gerektir.

Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zâhirde, ne bâtında varlığı yoktur. Yalnız var sanılır. Bana bildirdi ki ârifin sırrında vücûddan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz, doğrudan doğruya Hak’kın yüzüne bakması mümkin olmaz.

Nitekim yüce Allah buyurmuştur: O gün bazı yüzler sevinçli, ışıl ışıl parlar. Rablerine nazırdırlar. [Kıyamet:22-23] O süreçte yüzler Rablerin(in cemalin)e bakıp parlayacak. Rablerine nazar edicidirler! (Allah’ın cemâlini görmeye mazhar olurlar!)

Varlığı atmazsa, Allah’ın göklere ve yere arzettiği, onların kabulden imtina, edip sadece insanın yüklendiği vücûd emanetini ödememiş olur. Ve bu sûretle büsbütün hıyanetten kurtulamaz. Allah’ı da sevmez olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Allah hainleri sevmez” [Enfal: 58] âyetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez. (Hâin diye göstermesi gereken bağlılığı göstermeyip vefâsızlık edene derler)

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah’ı görsün ki o, Hak’ın olan vücûdu kendine mal etmektedir. Çünkü fakrın tamamı, Allah’tan başka her şeyden varlığı almaktır. Vücûd kalkınca Hakk görünür. Ve hiç kaybolmaz.

Dersen ki: “Vücûd görünürde ve gerçekte Allah Teâlâ’nın ise o halde ârif kim, O’na bakan kim, O’nu gören kim?” Derim ki: “Vücûd birdir ama mertebeleri çoktur. Bir mertebede muhiblikle, bir mertebede mahbûbluk ile görünür. Bir mertebede gül olur, diğerinde bülbül.”

Futuhat-i Mekkiyye’nin başında şöyle bir beyit vardır: “Rabb Hak’tır, kul Hak’tır. Ah bilseydim, kimdir mükellef. Kuldur dersen, o ölüdür. Rabb’dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?”

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması (yok olması) dır. Yokluğa da siyah denilir. Yâni dünya ve âhiret âdemdir (yoktur). Bunların varlığı yoktur.
Çünkü varlık gerçekte Allah’ındır. Mahlukata varlık vermek mecazidir.

Peygamber’in: “Nefsini bilen Rabbını bilir.” sözünün mânâsı da budur. Çünkü nefsinin vücûdu olmadığını bilirse, kendisinde olan vücûdun Allah’a ait olduğunu anlar. Yâni kendisinin, mahiyyeti itibariyle Rabb, görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir. Yahut O aynen (zât itibariyle) Rabb, taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir.” diyebilirsin.

“Fakirlik küfür olayazdı. “sözüne gelince bu, nafile ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur. Ama benim söylediklerim, farz ibâdetlerle Allah’a yaklaşmanın sonucudur.

Allah gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. [Ahzab:4]

Halkın en fakiri, fakrın hâdimi Bursa sâkini Şeyh Muhammed Mısrî (ksa)

varligi_terk_fakr

Kevn ü mekândan geçeniñ
Menzili arşullâh olur
Yokluk meyinden içeniñ
Varlığı kenzullâh olur

Her kim ki ister yârını
Bıraksın elden varını
Gören dostuñ dîdârını
Bugün fenâ-fillâh olur

Eren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâfillâh makâmına
Ulaşan mahvullâh olur

Her kim ki terk-i cân olur
Bir cânına biñ cân olur
Nefsini fehm eyler bilir
Hem ârif-i billâh olur

Berzah iliniñ âfeti
Pür-nûr olur şekâveti
Âşıklarñ ziyâreti
Oldur ki beytullâh olur

Bulan bu aşkıñ dadını
Keşf eyler ilm-i bâtını
Mukarreb eyler adını
Hâl ile ehlullâh olur

Maksûdumuz öñden soña
Budur ki derim ben saña
Sırdır seni viren oña
Tevhîd-i zâtullâh olur

İlm ü irfân olur sözü
Sırr-ı Furkân olur özü
Her kande kim bakar gözü
Ayn-i kudretullâh olur

Seyrân ider dôstuñ bâgın
Bilmez olur solun sağın
Anca duyar cân kulağın
Hitâb-ı sırrullâh olur

Bî-nişândır soyladığı
Lâ-mekândır yayladığı
Dâim dilde söylediği
Ol “küntü kenzullâh” olur

Kanda kim var hak meydânı
Almayalar değme cânı
Zirâ ki her cân mülkünü
Sanma ki aşkullâh olur

Şol cân ki aşkıñ yeridir
Kâmil gerekdir arıdır
Kâmil ki şol aşk eridir
Dâim işi Allâh olur

Ümmî Sinânıñ erdiği
Cânını kurbân verdiği
Dâimâ onuñ gördügü
Cemâl-ı Zâtullâh olur.

Acziyeti hissetmenin sonu “fakr”, onun da sonu “hiç”liktir! Sonrasında dilde terennüm eden ancak kendisidir. Fakr hâlindekinin duası, hakikatinden gelişi dolayısıyla, “OL!” emri gibidir! Mutlak bilinçli kulluk, ancak “FAKR” ile tamam olur!el_mugniEL-MUĞNÎ celle celâluhû: Dilediğini, başkalarından müstağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. Fakr halini sonucu olan Bekâ’nın güzelliklerini hîbe eden.

Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-yoklukta) bulup da zenginliğe (Gınâya-Bekâ’ya) kavuşturmadık mı (El-Ğanî’nın kulu yapmadık mı, âlemlerden müstağnî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)? [Duha:8]

Muhakkak ki HÛ’dur ganî eden de fakir kılan da. [Necm:48]

Verirler “ben acizim, kudret senin” dedikçe
Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

Çalışmayı, kendi elinin emeği ile geçinmeyi emreden bir dinin mensupları olan ince müslümanların, “Dervişliği bulan kişiye bir lokma bir hırka yetmez mi” sözünü yine hakikatli bir sûfi olan Muhammed Nuri Şemseddin (1280/1863) şöyle izah etmektedir: “Hırkadan murad, insanlık hırkası, lokmadan murad ise, yâr-i hakîki olan Hakk’ın cemâlidir.” Bu sırra âgâh olan kesb-i kemâl, seyr-i cemâl yolcuları, ömürleri boyunca çalışıp kazanmayı elden bırakmamışlar, Allah Resulünün sünneti gereği kendi servetlerini fakirlere sarfederek, manevi fakrın yanı sıra maddi fakirliğe de talip olmuşlardır.

Mâdem ki Fakr, kişinin Cenab-ı Hakka olan ifrât-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fâni ve Hak’la baki olmasıdır. Fakir, hiç bir şeye malik olmayan ve hiç bir şeyin kendisine malik olamadığı kişidir, eşyânın esâretinden kurtularak gerçek zenginliğe, hakiki hürlüğe kavuşmuştur; işte fakîr birinden hakîki bir niyâz: Fakriyle övünen, alemlerin fahri hatrına kendi benliğimi ifnâ, kendi varlığını icrâ eyle. ÂMİN

O’nun ﷺ dilinden müjdeler: Fakirler cennete zenginlerden önce gireceklerdir… Cennete bakıverdim; içindekilerin çoğunun fakir olduklarını gördüm. Fakirlik, cennet, yakınlık nerede? Tamda şimdi tamda burada!

Read Full Post »

Mâşukun gölgesi, aşığın üstüne düştü de ne oldu ki
Elbette öyle olacaktı; biz O’na muhtaç idik, O bize müştâk

bostandan_sadi.jpg

MUHABBET EHLÎNİN KENDİNDEN GEÇMESİ HAKKINDA BOSTAN’DAN BİR HİKÂYE

İşittim ki, bir hânende, meclisin birinde bir şarkı okumuş. Bu nağmeler, orada bulunan, bir içim su bir güzelin pek hoşuna gitmiş, hemen raksetmeğe başlamış. Raksederken eteği muma dokunmuş biraz yanmış. Bu yanış zâhirde mumdan oldu amma hakîkatte periye benzeyen o güzelin, etrafındaki âşıkların gönüllerinin ateşidir eteğinin yanmasına sebep.

Güzelin bu işe canı sıkılmış, fena halde öfkelenmiş. Oradaki âşıklardan birisi şöyle demiş: “Hemen kızma ey sevgili, ateş senin eteğini yaktıysa beni bir anda kül etti, bütün varlığımı yaktı”

Âşığın bu sözü “aşkın hakîkati” noktasından kusurludur. Çünkü kendisine varlık vermiştir. Ey âşık! Eğer sen âşık isen, bir daha asla kendinden bahsetme. Çünkü Sevgili’nin yanında benlik satmak Allah’a ortak koşmak demektir.

Eğer âşık isen yâre, sakın aldanma ağyâre (ki zâten gayrı yok…)

– Peki ne idelim?
Bu toprakları mayalanan Bizim Yunus’un izinden yürü:
Benden benliğim gitti
Hep mülkümü dost tuttu
Alan veren Dost oldu
Lisânım yağma olsun

– Bu sözü ayıplayanlar var amma onlara ne diyelim?
Git derdime sen devâ değilsin
Bigânesin aşina değilsin
Ben böyle kemâle tutmazsam gûş
Leyli sözü söyle yoksa hamûş
orada_o_var

– Sahibinden ne isteyelim?
Var edip kendine yâr eden sensin mâdem…

Dileriz senden seni
Aşkınla boya cânı
Sana lâyıktır ânı
Müyesser kıl ilâhî
Hak cümlemizi ayıltsın, kalplerimizi dirilitsin, en sevdiğiyle BİR eylesin.

Al beni benden
Kayd-ı bedenden
Ayırma senden
Sultânım Allah
Sultânım Allah, Allah,
Hû, Hû, Hû…
Tel tel ve iplik iplik dikseler de ağzımı;
Tek ses duysalar; Allah… Yoklayanlar nabzımı.
🔥
Varlık perdesini (Lâ İlâhe) ateşiyle yakacak olursan o zaman (illâ’llâh)ın nurunu
perdesiz olarak görürsün.
🍃
Aşkın ile ben beni mahveyleyip
Senin ile sen oluben söylerim
Tâ elestten aşkının mesti idim
Şimdi nevbet değdi destân eylerim

Read Full Post »

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıktay

O Öyle bir Allah’dır ki: وهوالذي hitabıyla başlayan ayetlerin tefekkürü ile doğacak mânânın gün, şahsiyet ve ömrü aslına mayalaması niyazıyla…

– Sizi yaratan, size işitecek kulak, görecek gözler ve duyacak kalbler veren O’dur. [Mülk:23]

– Sizi yeryüzünde yaratıp zürriyet halinde yayan O’dur. [Mülk:24]

– Kendi yardımıyla ve mü’minlerle seni destekleyen, güçlendiren O’dur. [Enfâl:62]

– Geceleyin sizi (bir nevi’ ölüm olan uyku ile) öldüren ve gündüzün ne kazandığınızı bilen, sonra belirli bir ecelin tamamlanması için onda (o gündüz vakti) sizi dirilten (uyandıran) da O’dur. Sonra dönüşünüz ancak O’nadır; sonra (da O, dünyada)yapmakta olduklarınızı size haber verecektir. [En’am:60]

– O, toplanıp huzuruna getirilecek, hesap verilecek olan Allah’tır. [En’am:72]

– Gökleri ve yeri hak ile (hakkıyla, îcâb ettiği şekilde) yaratan da O’dur. “Ol!” diyeceği gün, (herşey) hemen oluverir. Sözü haktır. Sûr’a üfleneceği gün de mülk O’nundur. Görünmeyeni ve görüneni bilendir. Çünki O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Habîr (her şeyden haberdâr olan)dır. [En’am:73]

– Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan O’dur.[En’am:97]

– Hem sizi tek bir nefisten (Âdem’den) meydana getiren O’dur; sonra (sizin için çok değişik safhalarda) bir kalma yeri, bir de emânet bırakılma yeri vardır. Gökten su indiren O’dur. Sonra Biz onunla her çeşit bitkiyi çıkarırız… [En’am:98-99]

– Kitâb’ı(Kur’ân’ı, içinde hak ile bâtıl) iyice açıklanmış olarak indirendir… [En’am:114]

– Zira O’dur [hem] ekilip biçilen ve [hem de] kendi başına yetişen bahçeleri, (var eden,) hurma ağaçlarını, çeşit çeşit mahsuller veren tarlaları, zeytin ağacını ve narı meydana getiren: [hepsi] birbirine benzer ve hepsi birbirinden çok farklıdır! Olgunlaştığında onların meyvelerinden yiyin ve [yoksullara] mahsulün toplandığı gün haklarını verin. Ve [Allah’ın nimetlerini] israf etmeyin: kuşkusuz O müsrifleri sevmez! [En’am:141]

– Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve verdiği nimetlerle sizi sınamak için kiminize diğerlerinden üstün dereceler verendir. Rabbinin cezası pek sür’atlidir; aynı zamanda O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. [En’am:165]

– Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Nihâyet (o rüzgarlar,) ağır (yağmur) bulutlar(ını) yüklendiği zaman, onu ölü bir memlekete sevk ederiz; böylece oraya su indiririz de onunla her çeşit meyvelerden çıkarırız. İşte ölüleri (dekabirlerinden) böyle çıkarırız; tâ ki ibret alasınız! [A’râf:57]

– Hanginizin ameli (hâl-ü hareketi) daha güzel olduğu (hususunda) sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde(evrede) yaratandır. (Bundan evvel ise) arşı(kudret tahtı) su üstünde idi. [Hûd, 7]

– Yeryüzünü yayıp genişleten ve onun üzerine yerinden oynatılmaz dağlar yerleştirip vadilerinden nehirler akıtan ve orada her tür bitkiden iki cins yaratan ve gündüzü geceyle örtüp bürüyendir. [Ra’d:3]

– İçinden tâze bir et (balık) yiyesiniz ve kendisinden onu takınacağınız bir ziynet(inci ve mercan) çıkarasınız diye, denizi hizmetinize verendir. [Nahl:14]

– Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ayı yaratan da O’dur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedir. [Enbiyâ:33]

– Size hayat veren sonra sizi öldürecek, sonra da yeniden diriltecek olan O’dur. [Hac;66]

– Sizin için kulak(lar)ı,gözleri ve kalpleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz! Hem O, sizi yeryüzünde yaratıp, yayandır. Ve ancak O’nun huzûruna toplanacaksınız. Hayatı veren de, öldüren de O’dur. Gece ile gündüzü peş peşe getiren de O’dur. Öyleyse hâlâ aklınızı başınıza alıp bunları bir düşünmez misiniz? [Mü’minûn:78-80]

– Size geceyi bir örtü, uykuyu bir istirâhat kılan da; gündüzü (rızık için çalışmak üzere) dağılma (zamânı) yapan da, O’dur. [Furkân:47]

– Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen de O’dur. Ölü diyarlara hayat vermek ve yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su vermek için gökten tertemiz suyu da Biz indirmekteyiz. [Furkân:48-49]

– İki denizi (büyük su kütlelerini birbirine) salıveren de O’dur. Bu (nehir ve göller)tatlı, susuzluğu giderici; bu (deniz) ise tuzlu, acıdır. Bununla berâber aralarına bir engel ve aşılmaz bir sınır koymuştur. İnsanı bir parça sudan yaratıp da soy ve evlilik bağından oluşan bir sülale haline getiren de O’dur… [Furkân:53-54]

– O, iyice düşünüb ibret almak arzusunda bulunan kimseler, yahut şükretmek dileyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir. [Furkân:62]

– İlkin mahlukunu yaratıp (ölümden) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlayan O’dur, ki bu, O’nun için pek kolaydır… [Rûm:27]

– Kullarının tevbesini kabul eden, günahları bağışlayan ve sizin ne işlediğinizi bilen de O’dur. Hem iman edip makbul ve güzel işler yapanların dualarına karşılık verir, hatta lütuf ve ihsanından onların ödüllerini artırır. Kâfirlere ise şiddetli bir azap vardır. [Şûrâ:25-26]

– O’dur ki insanlar artık ümitlerini kestikten sonra yağmur indirir, rahmetini her tarafa yayar. O, gerçek dost ve hâmidir, bütün övgülere ve hamdlere lâyıktır. [Şûrâ:28]

– O, gökte de İlâh, yerde de İlâh olandır. Ve O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir. [Zuhruf:84]

– Sizi onlara üstün kıldıktan sonra, Mekke bölgesinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan geri tutan, savaşı önleyen O’dur. Allah yaptıklarınızı görendir. [Fetih:24]


Ben senin Hazretine bensiz varayım Mevla’
Senin ile bakayım, seni göreyim Mevla!

Read Full Post »

Senin ekinindik, aşk orağıyla sen biçtin bizi, samandan ayırdın, ambara çekmedesin. Bu çekiş doğruya, lûtuf ve kereme, zerreden bütüne götürmedir. [Hz. Pir Mevlâna]

derviseli

Biz taşların, ağaçların, insanların ve alemlerin Rabbi olanın kullarıyız. Dağları seven, yeni aya bakıp duaya duran, “senin Rahmanla ahdin daha taze deyip” yağmurun altında ıslanan, ağacın kendisine selâm verdiği, çakıl taşlarının vazifesine şehadet ettiği, sıcak günlerde bulutun gölge ettiği, alemlere rahmet olan’ın yolunun yolcusuyuz. “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evladıyız.

O erler ki düşeni tutar kaldırır, adam aldırmada geç diyemez aldırırlar. Yumuşak başlı iseler kim demiş uysal koyun olduklarını? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunları! Elsizdir, belsizdir, dilsizdirler amma gezerler alemde erkekçesine…

Seccade üzerinde, cami ve tekke duvarları içine hapsolunamaz bizim duruşumuz, cümle mevcudât zâkir, kâinat dergâhtır bize…

Bizim gözümüzde tabiatı her yönüyle Hak Dost’un bütün güzelliklerinin seyredildiği bir aynadır, tecellilerin mazharıdır lakin gizli olan sırlar ancak görenedir, köre ne…

Kainatın ahengiyle hem-aheng olup aynı ritmi vuran bir derviş ağacın elinden tutar, halini hatrını sorar hem ağaç ve derviş ne de çok benzer birbirlerine…Yavaş yavaş ilerler, meyve yüklü oluncaya kadar yavaş yavaş gelişirler. Yaprakları kökün mahiyetine tanıklık eder ve ne tür gıda topladıklarını söyler. Dallar kuru kaldıkça dinlendirilmiş ve mest olmuş zahidlere benzer. Bahar melteminde zuhur eden dostun dudağı onlara dokunduğu zaman, zahidlik aşka dönüşür. Ve tıpkı sürgünün rüzgar sayesinde kımıldaması ve kainatın büyük uyumu ile ahenk içinde tutulması gibi, aynı şekilde kalp de dostun yâdı ile sürekli olarak harekete geçirilse gerektir…

Ah dervişim aah, o dalı kırmayacak, o ağaca kıymayacaktın…

Read Full Post »

Ne muhteşem bir parola; “selamun aleyküm” السلام عليكم ve karşılığı “ve aleyküm selam”. Selam, yani silm, barış, güven, selamet. Selim ve sağlıklı olma.

selam_olsun

Allah’ın isimlerinden biri, “es-Selâm”. Güvenin ve selamette olmanın kaynağı demek. Bu aynı zamanda Allah’ın barışı, güveni ve selameti istediğinin göstergesi.

es-Selâm: Ayıplardan sâlim olan enbiyâ ve evliyâsını selamete sevk edici, azaplardan sâlim kılıcı, acı ve zararlı görülen işlerin bile sonunda hayır halkedici olan Zât-ı Akdes.

“Selamun aleyküm”, dua makamında bir selamlaşma. Yani selamette ve güvende olasın, Allah’ın Selam ismi sende tecelli etsin demek. Karşınızdaki insan da aynı duayı size yöneltiyor, siz de öyle olasınız diye dua ediyor. Işığın aynalarda yansıması gibi, selamet katlanarak çoğalıyor. Mümin müminin aynasıdır.

“Selamun aleyküm” bir bakıma da, benden emin ve selamette olabilirsin, ben de senin öyle olmanı istiyorum demek.

Toplum içindeki bir insanın akşama kadar bu duayı onlarca kez tekrarladığını ve aynıyla karşılık bulduğunu düşünün. Eğer bu bilinçli bir eylem olarak yapılırsa Allah’ın bu isminin tecellisi hüzme hüzme toplumun ve insanların üzerine inecek de inecek. Böylece toplumda barış ve selamet oluşacak, en azından buna katkı sağlayacak demektir.

Elbette selam güvenin ve barışın sebeplerinden sadece bir tanesi. Başka sebepleri de var. Kardeşine gıyabında dua etme, gıybetini etmeme, suizan etmeme gibi. Ayrıca barışı ve güveni bozan sebepler de var. Onların da terkedilmesi İslam ahlakının gereği. Hepsi harmanlandığında galip taraf insanda ve toplumda etkisini gösterecektir.

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ
Müminler cennete girerken de bu parola ile karşılaşacaklar. “Selamun aleyküm, ne güzel şeyler yaptınız, buyurun ebedi yurdunuza”  [Zümer:73] denecek onlara.

Allah Rasulü(sav) buyuruyor ki: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi sevmenizi sağlayacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın’.

Demek selam aynı zamanda sevginin anahtarı, sevgi de cennete girebilmenin. Selamlaşma bir insan eylemi, aynı zamanda önemli bir kültür öğesi. Selamlaşmanız sizin ait olduğunuz, ya da olmak istediğiniz kültürünüzü de belirler. Kültürünüz, yaşama biçiminizi, yaşama biçiminiz de manevi değerlerinizi, hatta inancınızı oluşturur.

“Selamun aleyküm” yerine kullandığımız; günaydın, iyi günler, merhaba gibi kelimeler de güzel kelimeler. Ama bunlar profan, yani manevi bir atıfları yok. Kuru bir temenniden ibaret. En nihayet, gününüzün aydın olmasını diliyorum demek gibi bir iyi niyetin ifadesi. Ama sizin öyle istiyor olmanız karşı tarafa bir şey kazandırmıyor, çünkü bu bir dua anlamı taşımıyor.

… Ama bizde şimdi, sanki “Selâmün aleyküm!” demek kabahatmiş gibi… Sen adama, “Selâmün aleyküm!” diyorsun; ne yazık ki, kıymetini anlamıyor, “Günaydın!” diyor… Halbuki, “Selâmün aleyküm!” demek, “Allah sana dünyada da iyilik versin, ahirettede iyilik versin; seni cennetine soksun!..” demek. Adam ilericilik sanıyor, “Günaydın” demeyi… Gün, aydın tabii ya; güneş doğduğu zaman ortalık aydınlık olur. Bundan basit, bundan daha tabii ne var?.. “Tünaydın” diyor; tün aydın olmaz ki, tün kara olur. (Tün, gece demek.) “Tünkara” demesi lâzım. “Günaydın” “Tünkara” Selâmlaşmanın böyle olması lâzım, gerçek olması için.

Hal böyle iken selamdan yüksünmek, selamı istiskal etmek iman açısından tehlikeli bir durumdur. Selama bilinçli olarak karşı çıkılması, ben Allah’ın ismi olan bu duayı sevmiyorum, istemiyorum, kabul etmiyorum anlamına gelebilir. Bunun da ne olduğu malumdur.

“Selamun aleyküm” Arapça değil, İslamca bir parola. Dünyanın her yerinde her milletten ümmet fertleri bunun anlamını bilir ve kullanır. Hiçbir Müslüman bundan gocunmaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de aynen böyle geçiyor. Allah ne kadar İslamca bir kelime ise Selam da o kadar İslamcadır. Selamlaşmamızda Arapça bir kelimeyi neden kullanalım diyenler varsa onlar için söylüyorum. Dinde milliyetçilik olmaz. Bilimde olamayacağı gibi.

Kaldı ki, ‘selamlaşma’ kelimesinin aslı da Arapça, ama onu kullanırız. Ve ilginçtir, bu insanlar ‘merhaba’ demeyi yadırgamazlar da “Selamun aleyküm” demekten yüksünürler. Demek ki sebep selamın Arapça olması değil, manevi referansının bulunması. Yoksa ‘merhaba’ kelimesinin aslı da Arapça.

Sünnette, gelen birisinin selam verdiği gibi ayrılanın da selam vermesi esastır. “Sanmayın ki, ikincisi daha az önemlidir” buyurulur. Ve Allah Rasulü’nün toplayıcı (cevamiu’l-kelim) sözlerinden bazıları:

Selamı yaygınlaştırın, açları doyurun, akraba ilişkilerinizi canlı tutun, herkesin uyuduğu seher vakitlerinde kalkıp namaz kılın, o zaman cennete selam ile girin! Râvi: Hz. Ebu Hureyre (ra) Ramuz el-Ehadis (72:14)

Ehli Cennet, nimetlerine dalmış halde iken kendilerine bir nur zahir olur. Başlarını kaldırınca görürler ki, Rab, üstlerinden kendilerini şereflendiriyor. Ve “Esselamü aleyküm ya ehli Cennet” diye buyuruyor. İşte bu, Allah Tealanın Kur’andaki “Selamün kavlen mirrabbirrahim” ayetindeki buyurmasıdır. Ondan sonra Allah onlara nazar eder, onlar da Allah’a nazar ederler. Ve Rablarına nazar ettikleri müddetçe, başka hiçbir nimete iltifat etmezler. Ta ki, Allah Tealanın temâşâsı kalkıp, nuru ve bereketi kalıncaya kadar. Râvi: Hz. Câbir (ra) Ramuz el-Ehadis (247:1)

Selâm, Allah (z.c.hz)’lerinin isimlerinden büyük bir isimdir. Onu halkı arasıda zimmet kılmıştır. Bir müslüman bir müslümana selam verdi mi, artık onu, hayırdan başka türlü yad etmek haramdır. Râvi: Hz. İbni Abbas (ra) Ramuz el-Ehadis (215:5)

Sizden biri kardeşine kavuştuğunda ona selam versin. Eğer ikisi arasına ağaç, duvar, yahut taş gibi bir engel girip de sonra yine buluşurlarsa, ona tekrar selam versin. Râvi: Hz. Ebu Hureyre (ra) Ramuz el-Ehadis (62:6)

Hâsılı selâmı sabahı kesip selam deyip geçmeyelim!

Göklerde son ilâm:
Allah bir, bir İslâm.
Şekiller elif lâm;
Esselâm, esselâm
Yer çökük, gök soluk;
Diz bükük, saç yoluk.
Ne varsa korkuluk
Ne bir harf ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Bu hayat bir ezber;
Hayattan ne haber,
O’nunla beraber?…
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Ön ve ard, sağ ve sol,
Bin yolda yol bu yol.
Emir: Öl yahut ol!
Ne bir harf, ne kelâm;
Esselâm, esselâm.
Elinde alâmet,
İzinde selâmet
Tek isim… Muhammed..
Ne bir harf ne kelâm;
Esselâm, esselâm.

Read Full Post »

TEMSİL PROBLEMİMİZ
Bize bakıp müslümanlığa özenen insanlar yoksa imanımızı gözden geçirmeliyiz…

İslam’ın güzellikleri kitaplardan ziyade müslümanların davranış ve sözlerinde kendini gösterir. Hayata yansımayan değerlerin değeri fark edilmez. İman amelle, eylemle ortaya çıkar. İnsanlar söz ve davranışlarına göre değerlendirilirler. İman-amel ilişkisini kelam ilmi açısından ele alacak değiliz. Ancak Kuran-ı Kerim’de elli küsur yerde imanla amelin birlikte zikredilmesi bunların birbirlerinden ayrılmaz değerler olduğunu göstermektedir. Amelsiz iman meyvesiz gölgesiz ağaç gibidir. Hayata aksetmeyen inanç ve düşüncelerin fert ve toplum açısından hiçbir değeri olmaz.

Kuran’ı Kerim’e ve Hz. Peygamberin(sav) sahih hadislerine bakıldığında İslam’ın güzelliklerle dolu olduğu, kıyamete kadar insanlığı ayakta tutacak prensiplerin İslam’da olduğu görülür. Kuran en sağlam rehberdir. “Gerçekten bu Kuran insanları en doğru yola iletir” [İsra,9] Müslümanlar Kuran-ı Kerim’e göre en hayırlı ümmettir. İslam son din, Hz. Peygamber son peygamber, Kuran son kitaptır. Her şeyin sonu, o ana kadarki bütün güzellikleri bünyesinde toplar. Durum bu olmakla birlikte acaba gerçek de böyle midir? İslam’ın hak din olduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat asıl problem Müslümanların bugün İslam’ı temsil problemidir. Kıymetli şeyler güzel mekanlarda ve güzel ambalajlar içinde sergilenir. Güzel bir vitrin kalitesiz bir malı bile cazip gösterir. Kötü bir teşhir ise en kaliteli malı bile kalitesiz konuma düşürür.

Güzelim İslamiyet’in bugün güzel olmayan müslümanlar üzerinde sergilenmesi dinimiz açısından olduğu kadar insanlık açısından da bir talihsizliktir. İnsanlığın problemleri azaltmak için çare ve model aradığı bir dünyada Müslümanların aranan modeli ortaya koyamamaları kendileri açısından da son derece acıdır. Müslümanların uzun zamandır yaşadığı hâl-i pür melâli, ümmetin soylu feryadı Mehmet Akif tarafından şöyle dile getirilmiştir:

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlik, bilmem amma, galiba göklerdedir;
İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana…
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!

Yaşanan zamanın şartlarını dikkate alıp medeniyet yarışında başarılı olmadan sırf geçmişin zaferleriyle övünmek boş bir avuntu ve kuruntudur. Geçmişin başarıları geleceği tetiklediği takdirde önemlidir. Geçmişte yaşanmaz, geçmişin güzelliklerinden ders alınır. O güzellikler günümüze taşınır. Hz. Peygamber (sav) ne güzel buyurmuş: “Ameli kimi geri bırakmışsa nesebi onu ileri götürmez.” [Ebû Davud, İlim,1] Bazı peygamberlerin hanımları ve çocukları bile hidayetten nasiplenememişler, dünya ve ahiret perişanlığına uğramışlardır. Herkes kendi gayretiyle kendini ve kimliğini ortaya koymak durumundadır. Allah herkese belli krediler vermiştir. İnsanlar bu ilahi krediyi yerinde ve verimli şekilde kullanmak zorundadırlar. Allah bütün kullar için Rahman’dır; öyle olmasaydı kafirleri yaratmazdı. Bu âlemde ve öteki âlemde, herkes amelinin karşılığını eksiksiz görecektir. Allah kimseye haksızlık yapmaz. Zira o adildir. “Gerek dünyayı isteyenlerin ve gerekse ahireti isteyenlerin her birine dünyada Rabbin ihsanından ard arda veririz. Rabbinin ikramı kısıtlanmış değildir.” [İsra,20]

Bir kimsenin sadece sözde kalan bir müslümanlıkla bir şey elde edeceği düşünülemez. İsimden ibaret müslümanlığın bir işe yaramadığı bugünkü müslümanların halinden bellidir. İslam âleminin günümüzdeki tablosu gerçek İslam’la taban tabana zıttır. Allah’ın ilk emri “oku” dur. Fakat en az okuyan müslümanlardır. Kuran’da müslümanların ancak kardeş oldukları söyleniyor fakat en fazla düşmanlık müslüman toplulukları arasında cereyan ediyor. Hz. Peygamber(sav) “Kuvvetli mümin zayıf müminden daha hayırlıdır” buyuruyor. Fakat müslümanlar ekonomik yönden en güçsüz kesimi oluşturuyor. “En hayırlı ümmet” olarak tanımlanan, yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak tavsif edilen İslam toplumunun görüntüsü İslam’la gayr-i müslimler arasında adeta kalın bir perde, bir utanç perdesi gibidir. Görüntü o kadar bozuktur ki, Muhammed Abduh’un dediği gibi “Avrupa’nın müslüman olması için bizim iyi müslüman olmadığımızın bilinmesi gerekir.” Bizim müslümanlığımıza bakarak kimse müslüman olmaz. Halbuki İslamiyet müslümanların özellikle de dünyaya açılan müslüman tüccarların örnek davranışları sayesinde hızla yayılmıştır.

Müslümanın iyi örnek olması görev, kötü örnek olması suçtur. Hz. Peygamberin (sav) ifadesiyle mümin güzel insandır diğerleri arasında parmakla gösterilecek konumda olmalıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır: “Siz kardeşlerinize varacaksınız, bineklerinizi ve kılık kıyafetinizi düzgün yapın ki adeta insanlar arasında dikkat çekesiniz. Allah kötülüğü ve çirkin görüntüyü sevmez.” [Ebû Davud, hadis no:4089]

Hz. Peygamber(sav) yabancı elçileri karşılarken en güzel kıyafetlerini giyer, başka ülkelere elçiler gönderirken de her cihetten düzgün insanlar arasından seçip gönderirdi. Vahiy meleğinin bile kendi suretinde geldiği “Dıhyetü’l Kelbi” bu elçilerden birisiydi. Bizans’a elçi olarak geldiğinde güzel yüzünü görmek için herkes sokaklara dökülmüştü.

Allah Resulü, müslümanların hep güçlü konumda olmasını arzu ederdi. Kaza ettiği umrede tavaf ve say esnasında müslümanların müşriklere karşı güçlü görünmeleri için canlı ve çalımlı yürümelerini emretmişti. Hervele ve remel bunun ifadesidir.

Bugün müslümanlar güçlerini düşmanlarına karşı sergileyeceklerine dostlara karşı kullanıyorlar. Düşmanlar emin, dostlar tedirgin. Halbuki Kuran ifadesiyle “Kendi aralarında merhametli, kafirlere karşı metanetli” olmaları gerekiyor. İnsanlığa kılavuzluk görevi yüklenen müslümanlar kendi yollarını, hedeflerini şaşırmış vaziyetteler halbuki Kuran gibi şaşmaz bir pusula, Hz. Peygamber gibi bir rehber önlerinde duruyor. Tarihi tecrübe neyin nasıl olduğunu ve olacağını gösteriyor.

Zayıflara, cahillere, ahlaki zaaf içinde olanlara kimse itibar etmez. Dilenci filozof bile olsa kimse sözüne ilgi duymaz. Aklının sana faydası olsaydı dilenci olmazdın, derler. Biz İslamiyet şöyle güzeldir, böyle mükemmeldir desek de halimize bakanlar; İslamiyet güzelse siz neden çirkinsiniz, derler. Size faydası olmayan müslümanlığın bize ne faydası olur, biz de sizin gibi olacaksak neden müslüman olalım. Bizim şimdiki halimiz sizden daha iyi derler. Bizim kötü görüntümüze rağmen müslüman olan ecnebiler İslamiyet’i kaynağından öğrenen kimselerdir. Reklam ve magazin dünyasında kaynaklara inerek İslamiyet araştırması yapacak insan çok değildir. Ayrıca insanları okuduklarından ziyade gördükleri etkiliyor.

Her zaman olduğu gibi bugün de en önemli görevimiz evimizin önünü süpürmek, temiz bir İslam toplum modeli ortaya koymaktır. Bu modelin gerçek anlamda modern olması gerekir. Günümüzün gerçekleriyle uyuşmayan, problemlere çözüm getirmeyen, derinliği ve kalıcılığı olmayan şekli ve iğreti bir modelin işe yaramayacağı malumdur. Ölü yüzüne pudra sürmek, yıkılacak bir binayı boyamak boşuna masraf etmektir.

İslam aleminin gerçek bir model olması için yeniden yapılanması, en şiddetli depremlere dayanıklı şekilde yeniden inşa edilmesi gerekir. Gerileme ve bozulma süreci her şeyi yerinden oynatmış, bütün dengeler bozulmuş, bir kaos ortamı oluşmuştur. Bugün ortada ciddi anlamda bir müslüman kimliği problemi vardır. Fakirliğin, geriliğin, aşağılanmanın, sömürülmenin verdiği aşağılık kompleksi müslümanı adeta kendinden, kimliğinden utanır hale getirmiştir. İkbal’in dediği gibi; “Dağ gibi olan benliği saman çöpüne” dönmüştür. Üstad Necip Fazıl’ın tespitiyle “güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş olan” İslam Alemi güneşe dokunma ve güneşi idrak etme duygusunu yaşamak istiyorsa müslümanların en önemli görevi Kuranî değerler ışığında güçlü bir islamî kimlik inşasıdır. Kendine güvenen, değerleriyle iftihar eden, maddi ve manevi güçlerle donanan ve sahneye çıkıp “ben de varım” diyen bir İslam toplumuna ihtiyaç vardır. Bu model toplumun oluşmasında en önemli görev iyi yetişmiş müslüman aydınına düşmektedir. Böyle bir toplum inşa etmek ütopik değildir. Zira bir defa olan başka zamanlarda da olabilir. Bu inşa için malzeme de tecrübe de vardır. Bütün mesele “olma iradesi”dir. İnanıyoruz ki, hem ilahi irade hem de şartlar müslümanları yeniden tarih sahnesine çıkaracaktır…

Read Full Post »

Az vakti kalanlara,
Ey kavmim! Haydi artık günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O’na yönelin ki, size gökten bolca rahmet ve bereket yağdırsın; gücünüze güç katsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin. [Hûd, 52]

Hakk cemâlin Kâbe’sini kıldı âşıklar tavaf
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan

Gönlüm, sevgilinin gönlü ile beraber, dilsiz, dudaksız feryâd edip duruyor. “Susarak konuşma” dedikler böyle bir şey olsa gerek… Kamış, şekerle dolu olursa, ses vermez; eğer sen kamış değilsen; içini kötü duygulardan, benlikden temizlemiş, boşaltmış isen, dudağını, kulağını neyzenin dudağına yaklaştırıp manevî şekerler çiğnersin. İşte öylesi bir candan ferahfeza nefeslerdir duyacaklarınız. [249. mestmp3]

“Sen hamûş ol, macerâyı çeşm-i giryân söylesin!”
(Sen sus, macerayı ağlayan gözler söylesin)

Nasıl ağlamayalım dün gece evinde yağmur vardı, Temmuz ayında göğün kapıları açılıverdi de haremi pâkine Hakk’ın lütuf bulutlarından Rahmet yağmurları indi. İnsanın taş kesilmesin diye, taşın insan kesildiği evin feryadına daha fazla dayanamadı gökler:
Yağmur; Seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Binler aşığın nazarını celbeden o evin cazibesine tutulan pervanelerin feryadına ses verdi gökler:
Yağmur; Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Uzak ülkelerden gelen Rahman’ın misafirlerine, visâlin taliplerine ikram edildi gök sofrasından:
Yağmur, Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Vareden’in adıyla insanlığa inen Nûru, alemlere Rahmet olarak gönderilen yağmur bildik biz ve O’nun yağmuru sevdiği gibi sevdik; “Daha Hakkın rahmetinden yeni gelmiştir, üzerindeki cemal tecellisi tazedir” diyerek…

Hem her bir damlası bir meleğin kanadında inen üzerimize düşen bu zerre, ya beyt-i mamur’a meleklerin kıblesine dokunmuşsa,
Rahmetinin damlası cennetim olmaz mı sultânım!

Geceleri uyan ve Hakk’a yürü! Çünkü gece, senin için sırlar yurduna rehberlik eder. Herkes uyurken ilâhî aşk sırları, mânâ zevkleri gönlüne bereketli bir yağmur gibi yağar. Çünkü geceleyin gönül pencereleri açılır, ötelerden nasipler gelir. Lâkin bu hâller, yabancıların gözlerinden gizlenir. [Hz. Pir Mevlana]

İşte bir gece vakti, böylesi bir yağmurda ıslandık efendim …

Şeyh-i Ekber Hazretlerinin işareti olmasaydı daha devam ederdik ama, buraya kadarmış;

İbn-i Arabi hazretleri Mısır’da bir tarikat cemaatinin davetine icabet eder. Orada bir takım şeyhler de davetli olarak bulunmaktadır. Ev sahibi hazırladığı yemekleri açılan sofraya döşeyip misafirleri buyur ettiği sırada her nasılsa içine küçük abdest yapılması için (tebevvül) yapılan hiç kullanılmamış olan sırça çanak da sofraya getirilir. Bu sırça kap erenlerden birinin şerbet içmesi için kullanılınca derhal lisân-ı hâl ile Cenab-ı Hakk’a:

“Ya Rabbi, sana hamd ü sena olsun ki, bana evliyaya maşraba (bardak) olmayı nasib eyledin, bundan sonra başka bir iş için kullanılmayı istemiyorum!” diyerek kırılıp paramparça olur. Bunun üzerine Şeyh-i Ekber hazretleri oradakilere “Bu çanağın söylediklerini duydunuz mu?” diye sorar. Onlar da “Evet, işittik” diye cevap verirler. Şeyh Hazretleri:

“Ben başka bir şey daha idrak ettim, o çanak dedi ki: Ben cansız bir eşya olduğum halde, idrak sahiplerince kullanılmak şerefine eriştikten sonra artık temiz olmayan bir şeyin kabı olmak istemediğim için kendimi kırıp yok ettim. Sizin kalpleriniz de gerek iman şerbetine gerek temiz irfan şarabına kap olmakla beraber her biriniz cihanın göz bebeğisiniz. Artık o gayb hazinesi olan kalplerinizi aldanış yurdu olan dünya sevgisine, şehvet ve hevâ pisliğine yer olmasına nasıl razı olursunuz?”

Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü kafdağı,
Bir zerreciğim ki , arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar! Hz. Muhammed’i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!” Ey azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel! Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de simdi sana canımı da vereyim! Ey sevgili, ilacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Ne olur Gel artık!

İşte hâli, her dem hata ve isyan olan fakirin, yağmurdan sonra Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği Şaban-ı Şerif’te, haremi pâkinden niyâzı o dur ki:

Mevlam, cümlemizi, Resulu Kibriya efendimizin şefkat nazarıyla gelen şifâ, hidâyet ve rahmetiyle buluşturup huzur içinde vuslat-ı ilâhîye koşan bahtiyar kullarından eylesin!


Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: