Uykudan önce

Düşünen kimselere,
Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Doğrusu bunda düşünen kimseler için nice ibretler vardır. [Zümer, 42]

Usandım boş yere hep gitmelerden, gelmelerden;
Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden
Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı;
Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı.

Allah’ım uykuda dahi beni bana bırakma! Ahvalim meçhuldür, bana da nasib eyle; tadından dem olmuşlara ikramından bir bâde

Uyur idik uyardılar eyvallah hu
Diriye saydılar bizi, eyvallah hu
Canı Hakka teslim ettik eyvallah hu
Ölüye saydılar bizi eyvallah hu
[243. Mestmp3]

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Cahiliyye devirlerimizde beğenerek dinlediğimiz bir ezgi vardı, bilmem neden bütün bir hafta boyunca dilimizdeydi:
Yürek usulca pas tutar, gelip geçerken günler,
Sevgi uçup gider, güneş ısıtmaz, yürek usulca pas tutar
Terlemez avuçların, düşsüz uykular başlar
Şaşmayı unutursunuz, yürek usulca pas tutar
Fark etmez olmuş olacak, fark etmez akla kara
Fark etmez doğru yanlış, yürek usulca pas tutar

– Bilmemki nerelere takıldınız, uykularınızdan ne haber vardır?
– Fark etmez olmuş olacak, fark etmez akla kara, fark etmez doğru yanlış, yürek usulca pas tutunca… Uykumuzu ve dahi rüyalarımızı kaybettik erenlerim!

İki yıldız arası göğe asılı hamak…
Uyku, uyku… Zamansız ve mekânsız, uyumak.

– Uykuya başlamadan evvel niyet ediyor musun peki?
– Aman dedem, uykunun da niyeti mi olurmuş?

– Canlar, aşk yolculuğunda, seyri sülukunda dâim sefer halindedir… Zira uyku ölümün kardeşidir. Uykudan sonra uyanmak haşr(dirilme) gibidir. Uyku sırasında yarı yarıya alınan ruhun tamamen de alınabilir. Onun için uyurken tedbirli olmak gerekir, çün yolcu, yolda temkin üzere gerektir. Abdestli, tevbeli ve uyandıktan sonra günah işlememeye niyetli olmak gerekir.

– Hz Ali (kv) Efendimiz de: “İnsanlar uykudadır, rüyadadır, öldüklerinde uyanırlar” buyuruyor. Bize biraz uykunun hakikatinden bahsetseniz.
– Önce insanı tanımak gerek. Kalp, eşya âleminin asıllarını gösteren bir aynaya benzer. Hak Teâlâ’nın yaratacağı her şey, yine kendi yaratığı olan Levh-i Mahfuz’da saklıdır. Olmuş ve olacak her şey orada mevcuttur, orada yazılmıştır. Fakat bizim bu gözlerle onu görmenin imkânı yoktur. Levh’in kendisi de bir aynaya benzer. Bütün sûret ve şekiller ona işlenmiş, nakşedilmiştir. Eğer bir aynanın karşısına diğer bir ayna getirecek olursanız, o aynadaki sûretlerin diğer aynaya da aksettiğini görürsünüz. Fakat araya bir perde gerseniz, o vakit ayna görüntü alamaz. İşte kalp de, karşısındaki aynada olanları kabul eden bir ayna, levh de bütün eşyanın kendisinde bulunduğu bir aynadır.

– Perdeler?
– Kalbin şehevi duygular ile uğraşması, onun melekût âleminde bulunan Levh-i Mahfuz’daki şeyleri görmesine engel olur. Eğer bir rüzgar esip de o basiret gözünün önündeki perdeyi kaldırırsa, melekût âleminin sırlarından bazı şeyler, kalpte parlar. Bu bazen devam ederse de, bazen bir şimşek gibi gelip geçici olur. Yine uyanık olduğu müddetçe dünya ile meşgul olduğundan melekût âleminden gafil durumdadır.

– Çünkü dünya, melekût âleminin önünde bir perde teşkil ederler…
– Canlar uykuda iken, melekût âleminden bazı şeyler görebilir. Çünkü uyku, tüm duyuların durması ve kalp ile ilişkilerini kesmesi demektir. Uyku ile hayalden temizlendiği vakit, Levh ile kendi arasındaki perde kalkar. İki ayna arasındaki perde kalktığında, diğer aynada olan şeylerin bazısı öteki aynaya nasıl aksediyorsa, kalp ile Levh arasındaki perde ortadan kalktığıda Levh’ten bazı şeyler de kalbe aks eder. Uyumakla duyuların işlemediğini söylemiştik. Fakat uyku, her ne kadar duyulara engel oluyorsa da, hayal kuvvetinin hareket geçmesine engel olamaz. Hayal kuvveti, Levh-i Mahfuz’dan kalbe aks edenleri hemen alır ve onu bir misal ile hikâye eder. Bu hayalde, saklı olarak kaldığı için, uyandığı zamanda, ancak hayalinde kalan şeyleri hatırlar. İşte rüya tabiri de Levh’ten gösterilen asıllar ile bunun hayalleri arasında güzel bir bağ kurmak demektir.

Aşka susamış olan âşık uyusa bile pek az uyur. Susuz kişi derin uykuya dalabilir mi? O azıcık uyusa da rüyasında ya su görür, ya ırmak kenarında dolaşır, ya testi görür, yahut da su dağıtan bir saka! [Hz. Pir Mevlana]

– Yani düşsüz uykuların başlaması, rüya göremez olmak pek de makbul bir durum olmasa gerek… Peki ya ölüm, yani asıl uyku?
– Ölümün acayip halleri ise anlatmakla bitmeyecek kadar çoktur. Çünkü rüya, ölümün kardeşidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “uyku ölümün kardeşidir.” buyurmuştur. Bunun mânâsı, ölümü düşünmek için başkalarının cenâzesinde bulunmaktan daha yakînî bir sûrette, insanın kendi uykusundan ölümün hakîkatini idrâk etmesidir. Uyku; gayb (bilinmeyen, gelecek) âleminin perdesini kaldırmakta (zayıf bir yönden de olsa) ölüme benzediğinden bu sayede gelecekteki olanları insan bilebilmektedir. Peki, ya tamamen perdeyi yırtıp ortadan kaldıran ölüme ne dersiniz? İnsan ölür ölmez, ya türlü azaplarla kuşatılmış olduğunu görür, ya da sonsuz nimetlere garkedildiğini… Ölürken cehennemdeki yerleri münafık ve kâfirlere gösterildiğinde, onlara seslenilir:

“Andolsun ki, sen (dünyada iken) bundan gaflette idin. (habersizdin) İşte aradaki perdeyi kaldırıp açtık. Bugün gözlerin ne kadar keskindir. [Kâf, 22]

– Uykunun niyetini şimdi daha iyi anlıyoruz…
– Peygamber Efendimiz uykunun temiz olması için abdestli olarak uykuya yatılmasını tavsiye etmişlerdir. Bu da, iç temizliğinin bir işaretidir. Zaten asıl olan, iç temizliğidir. Dış temizlik, iç temizliğin kemalindendir. İnsanın içi temizlenip parladığı zaman, ilerde olacak şeyler, kalbin gözü (basiret nuru) ile görülür. Nitekim Efendimize, Mekke’yi fethedip oraya gireceği rüyasında gösterilmemiş miydi?

– Sâhi vahiy niçin uykuda gelmiştir?
– Bu alanda hissin yerleşeceği yer olmasın diye…

– Cânım efendim, ölümün kardeşi olan uykudan önce ve sonra ne yapalım da, uyandığımızda müslümanca yaşamak bize kolaylaştırılsın?
– Günün sonunda “uykunun engin kolları”na giderken yanına yol azığın bulunsun ki perde ötesinden haberlerin sunulsun…

Gece uzundur, uykunla kısaltma onu; gündüz ışıtır; suçlarınla bulandırma, karartma onu. [Hz. Pir Mevlana]

Her kim ki zikr üzere (tesbih, tehlil, tekbir) uykuya giderse, kıyamet gününde bu sözler üzere uyanır, her kim ki gaflet ile uyumuşsa kıyamet gününde gaflet üzere kalkar. [Deylemi, Hadis-i Şerif]

– Efendimin sözlerini iyi anlayasın. Güzel zikirler üzerine uyur kalırsan kıyamet gününde o hal üzere diriltileceksin. Gaflet ile, abdestsiz, televizyon kanalları üzerine boşalmış halde, güneşten sonra uyanırsan yarın Hak divanında gaflet ve pişmanlık üzere kalkarsın!

– Uyku, küçük ölümdür. Her ölenin kefene bürünmesi misali gece de insanları siyah bir örtü altına alır. Mühim olan o örtünün altında kulun Rabbi ile berâber olmasıdır. Kalbimizi uyutmamak için uykunun evvelini ve ahirini dua ve niyazla süslemek gerek. Hz. Peygamber uykudan kalktığı zaman uykulu insan hali görülmezdi yüzünde. Çünkü onun uykusu bedenî bir uykuydu.

– Ne yapmalı?
– Sen yatarken eline bir tesbih al da yat erenlerim

– Tesbih şart mıdır? Zikrederek dalıversek uykuya…
– Olur elbet ama insan üç beş damla kan ve sayısız endişeden ibarettir. Ne yaptığını unutmayasın diye var elindeki tesbih… Andıkça yandığın tesbihler kalbe dolunca kalp, uyku hâlinde bile zikre devâm eder, tevhidin nûru bütün azalara sirâyet edince de bütün mahlûkatın tesbîhini işitirsin elbet..

Biriniz uyuyunca şeytan ensesine üç düğüm atar. Her düğümü yerine sağlamlaştırmak içinde eliyle vurarak, ‘üzerine uzun bir gece olsun, yat’ dileğinde bulunur. İnsan uyanır ve Allah’ı zikrederse, bir düğüm çözülür, abdest alırsa bir düğüm daha çözülür ve bir de namaz kılarsa bütün düğümler çözülür. Böylece kul canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile neşeli bir şekilde, ferah bir gönülle sabahlar. Yoksa mahzun bir kalple, içi kararmış, tembel ve uyuşuk bir halde sabaha çıkar. [Ebu Hureyre’den, Hadis-i Şerif]

– Şeytan işte, acizdir aslında; mertçe çıkmaz insanın karşısına, sinsi planlar kurar hep!
– Çaresi Efendimizin buyurduğu gibidir. Sen de uyanık ol cancağazım.

Allah, geceleyin müslüman kuluna ruhunu iade ederse(uyandırırsa), Allah’ı tesbih etsin. O’nu temcid etsin ve O’ndan mağfiret dilesin. Eğer böyle yaparsa, o kulun geçmiş günahları mağfiret olunur. Şayet o kimse kalkar, abdest alır, namaz kılar ve sonra Onu zikrederse, O’ndan mağfiret diler ve O’na dua ederse, kabul olunur. [Ebu Hureyre, Hadis-i Şerif]

Ey karanlık geceyi uykuda geçiren mümin! Dua zamanı geldi; haydi, kalk! Ey kötülük etmeyi adet edinmiş nefis; ibadet etme, iyilik etme zamanı geldi! Pencereden bak; tövbe kapısını aç! Evi tertibe koy, düzelt! Haydi, durma; bizim nöbetimiz geldi! Suçtan, kötülüklerden neden temizlenemiyorsun? Günahlardan ellerini yıka, yüzüne su vur; abdest al, namaza durma zamanı geldi! Seni mezara koydukları, lahitte yüzünü kıbleye döndürdükleri zaman, hayatta şu karşında duran kıbleyi hatırlarsın ama, namazını kılamadığın, kazaya bıraktığın için içinin yanmasından eline ne geçer? Sen şimdi hayatta iken bu kıbleden bir nur, bir ışık ara, bir ışık elde et de, o nur, o ışık senin kabrini ışıtsın, aydınlatsın! Allah’ın nuru gelince kabir, bir gül bahçesi olur! [Hz. Pir Mevlana]

Yâ Rabbi! Bir taraftan istirâhat iklîmiyle bedeni, diğer taraftan vuslat ve rahmet iklîmiyle rûhu engin ve müstesnâ bir lâhûtî huzûra kavuşturan geceleri kulluk vecdi içinde geçirebilmeyi nasîb eyle! Bir gece hükmünde olan şu dünyâdan bizleri de Sen’in rızâna ermiş bir âşık-ı sâdık olarak âhıret sabâhına ulaştır ve vuslatının lezzeti ile mütelezziz eyle!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Reklamlar

Sadaka ile huzur bulasınız

Ey aşk tuzağındaki can,
Ve birinize ölüm gelip çatmadan ve derken o da Rabbim, beni yakın bir zamana dek öldürmeyip bıraksaydın da ben de sadaka vermeye çalışsaydım ve temiz kullardan olsaydım demeden önce sizi rızıklandırdığımız şeylerden harcayın. [Münâfikûn, 10]

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!
Mezarda geçer akça neyse, onu biriktir!


Makam sahiplerinden destûr alıp başlayalım söze, hakikat denizinden beslenen muhabbet ve safa ehline selam olsun…

Hicri takvim itibariyle tövbe aylarının ilki olan Cemaziyelevvel’in son günlerini idrak ediyoruz ki üç aylar denen mübarek mevsimde, gönül aynasında sırlara mazhar olmak, feyz-i ilahiye muhatab olmak dilersen ey talib, geçmekte olan günler tövbe pınarından gözyaşı suyu ile aynayı gaflet kirinden temizleme, aşk ile cilalama vaktidir.

Her nefeste işledik yüz bin günâh,
Bir günâha etmedik hiçbir gün âh!
Bakma yâ Rab, günâhımıza,
Nazar et, cân-u dilden âhımıza…

Cân û dilden yükselen âhımıza bir de Nihâvend makamından kulak vermek dilerseniz Cümle Kapısı’ndan buyurun efendim… [241. Mestmp3]

Mektubun başındaki ayeti aşk ile bir daha okumanızı istirham ederek başlayalım sohbete: Ey can! Şimdi düşün ki vefât ettin ve dünyâya geri gönderildin. O heyecan hâlini bir düşün! O hâlde bugün günah ve mâsiyete kat’iyyen yaklaşma ve sakın ola ki, bugünün bir ânını bile boşa geçirme! Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir.

Bu vesile ile tövbede muvaffak olmamıza, dua ve istiğfarımızın kabulüne vesile olacak, Hakkın rahmetini celbedecek bir müjde vermek isteriz sizlere: “sadaka”

Sadaka vermeye devam edenin rızkı artar ve duası kabul olur! [Hadis-i Şerif, İbni Mace]

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Kaç zamandır gelemedin derslere erenler! Halin nicedir?
– Evlâd u iyalin devam eden hastalıklarından dolayı aksattık, kusurlar affola

– Pek sık gider oldunuz doktora! Efendimiz’in bir hadisinden bahsedeyim sizlere: Peygamber Efendimiz; “Ey yiğit!” diye buyurdu, “Sadakalar belayı defeder, kovar, hastalığını sadaka ile tedavi et!” Bunun içindir ki doktora gitmeden önce bir yoksulun gönlünü kazanmaya bak. Bilir misin Asr-ı saadetten beri Medine halkı bu âdeti yaşatır. Hastaneye, doktora gitmeden önce sadaka vermeyi ihmal etmezler.

– Ahh efendim, Sadaka bedenin hastalıklarını tedavi eder, hasta kalbimize bir şifa sunmaz olur mu!

-Bir misal arzedeyim: Şu elimdeki 100 liranın 50 lirasını sana veriyorum. Şimdi görünüşe göre 50 Liram kaldı, yani param eksildi. Öyle mi?
– İşlemi hesap makinası ile yaparsak öyledir

– Elbette öyle ama gel gör ki hesap makinesinin “bereket hanesi” var m’ola? Kalan 50 Liram bereketlendi. Bunun farkında mısın? Evde pek çok lüzumsuz masraf çıkacaktı, belki masanın üstündeki cam sürahi kırılacak, belki telefonumu kaybedip yenisini almak zorunda kalacaktım ya da basit bir soğuk algınlığı olan hastalığım yanlış ilaçlar yüzünden bronşite kadar ilerleyecek, eczaneye daha fazla para verecektim, sahi siz hiç paranızı düşürmez, cüzdanınızı kaybetmez misiniz? Hemen hepsi gelebilirdi başıma.. Ama sadaka vererek, muhtaç olana karşılıksız yardımda bulunarak, kendimi korumuş oldum.

Mal sadaka vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan kurtarır. [Hadis-i Şerif, Tirmizi]

Harcamakla, yoksullara ihsanda bulunmakla bereket artar, gelir çoğalır! Bu sebepledir ki, kurtuluş ve saadet sultanı Mustafa; “Ey zenginler! Ey himmet sahibi olanlar; biliniz ki cömertlik kârdır, kazançtır.” diye buyurmuştur. Şunu iyi bil ki, bedenden, maldan, mülkten kaybetmekte, ziyâna uğramakta rûha fayda vardır, onu vebâlden kurtarır. Mal; bağışlamakla, infâk etmekle, görünüşte elden çıkar gider ama, onu verenin gönlüne yüzlerce mânevî hayat gelir! [Hz. Pir Mevlana]

– Erenlerim, hani bizim yolumuz, “tarik-i fakr” idi. Canların ekserisi bi-nisâb (üzerine zekat düşmez) fukaradır. Pes fukaranın dahi sadakası olur mu?
– Evet, her şeyin bir sadakası vardır. Zenginlerin sadakası mallarını fakirlere infak etmektir (vermektir) Fukaranın sadakası, kalplerinden zenginlere karşı olan beklenti ve itimadı çıkarmalarıdır. Aşıkların sadakası, ruhlarını Mevla muhabbetine bezletmektir (esirgemeden bol bol vermek) ve ariflerin sadakası, etrafındakileri sohbet ve irşad ikram buyurmalarıdır.

– Üzerimizdeki her nimetin için bir sadakası gerekmez mi?
– Her nimetin sadakası kendi cinsindendir. Mangırın nimet için vermekle, sıhhat ve afiyetin nimeti için ihtiyaç sahibine yardım etmekle, ilim nimeti için öğretmek sureti ile sadaka verilir. Hangi nimetin sadakasını verirsen ona bereket kazandırmış, ziyadeleştirmiş olursun.

– Hepsi tamam ama para vermek gücümüze gider. O kadar çalışmış kazanmışız ama kolay mı vermek?
– Kimin malını kimin verdiği sağlıkla çalışarak kazandın ki! İnsanın fıtratında cimrilik vardır. Hal böyle olunca sadaka, nefse en ağır gelen ibadetlerdendir. Ama doğru söyledin vermek kolay değildir. Akıl hep çıkar peşinde koşar, almak ister, vermek isteyen aşıktır. Bak Resulu Kibriya: “Bir adam yetmiş şeytandan kurtulmadıkça, sadakadan bir şeyi elinden çıkaramaz.” buyurdu.

Sen, varını yoğunu, malını mülkünü ver de, bir gönül al, al da, o gönül mezarda, o kapkara gecede sana ışık olsun, nur versin! [Hz. Pir Mevlana]

– Hem sadece para değil ki her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman ve kendi kabından kardeşinin kabına su boşaltman bile iyilikten sayılır. Gönlü zengin kimselerin bir tebessümü bile sadaka yerine geçer. Çünkü, gönül zengini, tebessümünün sevgisi ile ferâhtır ve etrafını da ferâhlatır. Ve gerçekten bu hâl, ne kadar güzel bir infâktır. Bunun aksi olarak gönül fakîri olanları ise, hiçbir şey zenginleştiremez.

– Hani “hüzün ki bize en çok yakışandır” buyurmuştunuz vaktiyle… Derviş mahzun değil midir?
– Cevabını Hz. Ali (kv) Efendimizden alasın: “Mü’minin tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir.” Hak Teala cümlemizi yaratılan her şeye şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilen, ince ruhlu, kâmil mü’minlerden eylesin. Kalplerimizden îman muhabbetini, yüzlerimizden İslâm’ın güler yüzünü eksik etmesin…

– Peki tasavvuf erbabı nasıl bakar sadakaya?
– Îmânın ilk meyvası merhamettir. Ondan uzak bir gönül hayat sâhibi değildir. Her hayrın başı olan besmele ve fâtiha, Allâh’ın Rahmân ve Rahîm (merhamet eden) isimleri ile başlar. Aşk yolunda sadaka, “el-Rezzak” esmâsının fiilî zikridir. Mahlukata merhamet nazarıyla bakmaktır. Tarik-i Mevlevîyye’de sadaka yerine “nezr” vardır, adak ya da hediye manasına… Mevlevîler birine hediye verecekleri zaman, “Nezr-i Mevlânâ – Mevlânâ’nın Hediyesi” diye takdîm ederler. Böyle sunulan hediye reddedilmez, alınır. Malum Canlar, kimseden bir şey istemez, sadaka kabul etmezler. Ancak dileyenler dergâha veya mensûblarına hediye verebilirler. “Nezr” veya “niyâz” denen bu bağışlar, Nezr-i Mevlânâ yani dokuz veya dokuzun katları miktarınca olurdu. Mevlevi Tarikatında, el açmak (dilenmek) yasaklandığından, Mevlevi Dervişleri sunulan niyazı (Nezîr-Hediye), Hak’tan bilerek teberrüken (mübarek görerek) kabul ederlerdi. Mevlevîlerden her kime, ‘Nezrimdir, kabul eder misin?’ dense, o Mevlevi ‘Amin’ deyip almak zorundadır. O Mevlevi, şeyh de olsa, padişah da olsa budur bu. Almamak çok, ama çok büyük bir ayıptır.

– Ayıp demişken sadakanın da bir adabı var mıdır peki?
– Sadaka, muhtaç kişiye, o istemeden, ihtiyacı kadar verilendir. Hattâ verenin kimliğini bildirmemesi keyfiyeti de var. Sadakayı alan, vereni bilmeyecek ki, verene medyun olmaya, kendini borçlu hissetmeye. Vaktiyle biz de dedemizden işitmiştik. Eski güzel insanların verişi bir başka edep ölçüsü içerisindeydi. Sadakaları o kadar güzel bir İslami üslup, nezaket ve zarafet içinde yaparlardı ki kime ne kadar verecekse onu güzel bir zarfın içine koyar ve üzerine de uygun bir hitaptan sonra şöyle yazarlardı:

“İkramımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.”

– Yani, “Sadakaları Allah alır.” [Tevbe, 104] ayeti mücibince verdiğini doğrudan doğruya Hakka verebilme gayretindeydiler.

Helâl maldan verilen her bir sadakayı, Rahmân olan Allah (kudret) eliyle alır ve kabul eder. Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer. [Hadis-i Şerif, Müslim]

– Elbette, infakta asıl muhâtap, Allah’dır. Bu yüzden infakta derin bir gönül vecdi içinde bulunmak îcâb eder. Fânîlerden iltifat ve tebrik beklemeden, riyâ, şöhret ve gösterişten uzak durarak, nefsi araya sokmadan, dünyevî bir maksat taşımadan; «yâ Rabbî, sadece ve sadece Sen’in için» diyerek, infâk edebilmek îcâb eder. İnfakta ihlâsın esâsı budur.
– Bizlere bir de dua infak etseniz, sadaka niyetine…

Ey Rabbimiz önce, bizi adam et, aşka layık bir can haline getir! Sonra bize dua nimetini sun, duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Amin!” diyene de lutfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir! Rabbimiz, bizlere gayret-i dîniyye ihsân eyle. Edep ve nezâket ölçüleri içerisinde, sırf rızâ-yı ilâhîyi ümîd ederek infâk edebilmeyi gönüllerimizin huzur ve saâdet hazînesi kıl! Kalplerimizden îman vecdini, ruhlarımızdan cömertlik neşesini, vicdanlarımızdan sadaka huzurunu eksik eyleme!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Teslim ol

Ey benlik zindanının kapısını kıranlar,
Kim güzel düşünüp güzel davranarak (samimiyetle) özünü Allah’a teslim ederse, hiç şüphesiz o, en sağlam kulpa yapışmış olur. Öyle ya bütün işlerin sonu Allah’a dayanır. [Lokman, 22]

Ömür testisi doldu dolacak, gün ha ağardı ha ağaracak mektubun gelmedi aziz dost? Beklettik lakin biz de feryadın dinmesini bekleriz… Durulunca kıyıya vuranları toplayıp ikram ederiz canlara…

Her nefeste bin perde aralayıp gelen o feryad da neyin nesi?
Gerçek olan sevgili tek sensin ay yüzlü güzel
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel
Nuruna gizlenmiş ay güneş bile öyle güzel
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel

Leblerinde teşne* varsa bil ki sudan müjde var
Ümitsizliğe kapılma dua aşka yol açar
Hak için ağlarsa yâr olur hem bahtiyar
Hakimisin hallerin sen şâhid oldu ta ezel

*: Dudakların susamışsa [234. Mestmp3]


[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Serlevha ayette geçen ve “güzel düşünüp güzel davranarak” manasındaki kelimenin aslı nedir dedem?

Ayette geçen kelimenin aslı “Muhsin”, bir hadise göre, “Allah’a, O’nu görür gibi kulluk edendir.” Kulluk, yalnızca günlük, vakitli, belli tapınma şekilleriyle değil, bütün hayatın Allah rızasına tahsisi ile gerçekleşir. “Ameller niyetlere göre” değer kazanır. Müslümanın, Allah rızası için, bu niyetle attığı her adım, aldığı her nefes… ibadettir, kulluktur, ihsandır.

İnsan “unutmak ve alışmak” ile meşhurdur ya yeniden hatırlayalım; “Müslüman” kimdi?
Müslüman kendisini Allah’a teslim etmiş insan demekti! Zaten İslam teslim olmak demektir ve teslim olana “Müslüman” denir.

Peki ne yapacak müslüman?
Bir ömür şu makamda olacak: “Ben kendimi Allah’ın emrine teslim ettim; ne derse onu yapacağım, ne buyurdu ise hoşuma gitse de gitmese de rahatım kaçsa da kaçmasa da memnun olsam da olmasam da…”

Hoşa gidecek şeyler olduğu zaman varım, hoşa gitmeyecek şeyler olduğu zaman yokum !?
Böyle Müslümanlık olmaz. Böyle teslimiyet olmaz. Pazarlıklı… Hocamız ne güzel söylemiş kısaca: “Arkadaşlık, “peki” demekle kaimdir.” Bir arkadaş bir arkadaşa, “kalk gidelim” dediği zaman, ‘Nereye?’ derse, o hakiki arkadaş değildir. Neden? “Nereye gidiyorsun?” diye soruyor; hoşuna giderse gidecek, hoşuna gitmezse gitmeyecek. Demek ki kendi keyfinde, kendi zevki peşinde. Arkadaşının gönlünü yapmayı düşünmüyor. “Kalk gidelim.” diyor işte. Belki bir işi var, belki bir sıkıntısı var. Önceden dinleyecek, eğlence varsa gidecek, sıkıntı varsa kaçacak. Aş buldun ye, iş buldun kaç, öyle mi? Böyle teslimiyet olur mu? Olmaz.

Allah’a teslimiyet nasıl olacak?
“Ya Resûlallah, sana beyat ettim, tuttum elini, sana ümmet oldum, tâbi oldum sana, emrindeyim.” Tutarlardı böyle elini Efendimizin. Efendimiz bazen sorardı: “Ölüm bahis konusu olsa da gene tâbi olacak mısın?” Ölüm pahasına dahi? Sahabeden bir zât geldi, elini sıktı Efendimizin; soruyor, samimi. Dedi ki “Ya Resûlallah! Sana beyat ediyorum. Tâbi oluyorum sana, emrine giriyorum ya Resûlallah. Biat ediyorum sana. Yalnız, benim on tane devem var. Ailem kalabalık, bunların sütleri ancak yetiyor bana. Benden zekât isteme. Zekât mükellefiyetini kaldır benden.” Sana tâbi olacağım, her dediğini yapacağım ama zekâtı benden isteme, para isteme diyor yani. Bir de “Beni cihaddan da muaf tut.” dedi. Yani harbe, darbe beni sürme; “Korkak insanım.” Kimi gölgesinden korkar, kimi karanlıktan korkar, kimi “höt” desen korkar. İşte bu da korkakmış. “Korkuyorum, korkağım, bana cihad emretmemen şartıyla, zekât, para-pul istememen şartıyla sana biat ediyorum.” diyor. Efendimiz onun elini tuttu: “Zekât olmazsa, cihad olmazsa Müslümanlık nasıl olur?” O kadar çok tekrarladı ki bu soruyu, olur mu hiç öyle şey mânasına. O zaman adamcağız bir düşündü ki –mübarek, tabiî sahabe– ben Resûlullah’ın karşısında ne pazarlık yapıyorum… “Her şarta razıyım ya Resûlallah. Yani öl desen öleceğim, ver desen vereceğim. Aç kal desen kalacağım. On devem var, ver desen vereceğim. Tamam, her şeye razıyım…”

İşte İslâm bu, teslimiyet bu.
Bugün, millet İslâm’ı yemeğin üstüne ekilen tuzdan daha hafife alıyor. Tuz, biber, garnitür, sos, tatlı sos, bilmem ne. Bunun gibi bir şey sanıyor. Yirmibirinci yüzyılın tüm keyif ve zevk hayatını yaşayacak, ondan sonra da arada bir, geceleyin hava karardığı zaman, şimşek çaktığı zaman, gök gürlediği zaman, biraz da ölüm korkusu geldiği zaman, “Benim âhiretim ne olacak, biraz da müslüman olayım, azıcık şöyle, çok fazla değil.” diyecek! Sahi bu kadar kolay mı? Sonra “Benim sevgim sonsuz” diyecek. İtaat ve teslimiyet bu sevginin tabii sonucu ve gereği değil mi? Seven sevdiğini hoşnut etmeye çalışır, sevdiğinin emir ve yasaklarına itaat eder, ona karşı gelmez, âsi olmaz. Allah’a teslimiyet bu mu?

Hakk’a teslim olmuş insan çok azdır.
Bak dervişlerden bir tanesini yakalıyorlar, bu işleri bilen alim bir zâtı yakalıyorlar. “Sen casussun” diyorlar, “Öbür ülkeden buraya geldin, içeriyi öğrenip haber götüreceksin. Tamam, gel bakalım. Kesin kafasını…” Casus falan değil adam. İşte seyyah, oradan gelmiş buraya, buradan da öbür tarafa gidecek ama şüphelendiler. Kesecekler kafasını. Ellerini bağlamışlar, celladın önüne götürüyorlar, kafasına bir balta inecek, ensesinden kafası kesilecek. Ölüm korkusundan insan ne yapacağını şaşırır, yüreği küt küt atar. Adam diyor ki kendi kendine –hiç etrafa bir şey dediği yok–: “Ey nefsim! Sen evvelce Allah’a teslim olmaktan bahsederdin, her haline razıyım, kaderine razıyım; ne takdir etmişsen razıyım, iyilik de gelse, kötülük de gelse, ben Allah’tan geldiği için itiraz etmem derdin! Böyle şeyler söylerdin. Şimdi bir yanlışlık yapılıyor, haksız yere senin kafanı kesecekler. Buyur işte, gördün mü? Kader ama kellen gidecek, işte buna da razı mısın?” Şöyle bir içini yoklamış. Nefsinden bakalım, “Olur mu öyle şey, daha yaşayacaktım, çoluk çocuğu evlendirecektim, yüz yaşını geçecektim…” İnsanın içinde neler, ne arzular var değil mi? Acaba içerden ne ses gelecek? Bakıyor ki razı. Ne olacak be, can dediğin nedir? Bir gün nasıl olsa öleceğiz. Yani, eh ömrümüz bu kadarmış, Allah imandan ayırmasın, diyor içi! Teslim, razı… Hiç öyle itirazı filan yok, ölümünden korkusu yok. Götürmüşler, götürmüşler celladın karşısına kadar. Biri seslenmiş: “Dur! Haksızlık oluyor, yanlışlık oluyor, bunu tanıyoruz, bu iyi bir insandır.”

Kurtulmuş.
Kurtulmuş ama bir sözü çok hoşuma gidiyor: “Vallahi” diyor, “Vallahi kafamın kesilmesinden halasıma (kurtulmama) değil, o andaki ihlasıma seviniyorum.” Kafasının kesilmesinden kurtulduğuna sevinmiyor da o anda nefsine soru sordu, nefsinden de itiraz gelmedi ya ona seviniyor. Elhamdülillah ki o kadar zorlu bir zamanda bile itiraz etmedi nefsi. Teslimiyete bak, işte teslimiyet bu.

Var mı böyle, Allah’ın bu yoluna teslim olmuş?
Çok az. Öyle insanlar çok olsaydı, ne iç dünyamızın hali böyle olurdu, ne dünyanın hali böyle olurdu. Dünya başka bir dünya olurdu.

Deniz suyu, kendisine bütünüyle teslîm olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise, denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrâr denizi seni başı üzerinde gezdirir… Ben sana ulaşmak isterken, Sen beni terk ediyorsun. Öyleyse Rabbim sen isterken, Ben muradımı terkediyorum… Ve Ey gam! sonunda, senin ateşinden kurtulacağım da, cana canlar katan sevgiliye teslim olacağım! [Hz. Pir Mevlana]

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden

Hakimisin hallerin sen, Yeter Allah’ım teslim oldum yeter .. .

Ne diyelim Allah bizleri lütfuyla ıslah eylesin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Haftaya bayram olan, sebeb-i gufran olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

[Mektupların bu son kısmı hep aynı yok mu yeni şeyler? Söz aynı da söyleyen dil, işiten kulak, hitaba muhatap gönül aynı gönül mü? Dem aynı dem midir erenler?]

Ya içindesindir ya hasretinde

Derd-i aşk ile mahzûn gönüllere,
Canı, cânân istese, aşık gerek candan geçe
Geçmeyen candan, gerek didâr-ı cânândan geçe
Aşk derdin isteyen âşık ki, dermân istemez
Ey hoş ol derdin çeken âşık ki, dermandan geçe


aliulvikurucu

 “İslâm çirkini güzel yapar, güzeli daha da güzelleştirir.” dilinden düşürmedi, halinden de eksik etmedi bu sözü. Bir münezzeh güzelliğin peşine düşürülmüştü, besbelli. İslâmı güzellikle anlayan ve güzellikle anlatan bir ortamda dünyaya geldi ve sonra da sanat denen güzelliğin birkaç dalıyla birden tanıştı; sözün, sesin, süsün ve yazının güzelliklerine daldı. Bir başka zemin, başka zaman çerçevesinde, Eşsiz Güzelin vaslına ermek hevesinde. Ali Ulvi Kurucu’nun bir başka güzellikle kabul gören duasıydı. Habibi, onu yanına aldı. Ve altmış yıl boyunca dizinin dibinden ayırmadı. Bülbül, artık gülünün yanı başında şakıyordu. Medine-i Münevvere’de mücavir olarak halvet der-encümen bir hayat geçiren, ilim ve irfan erbabından bir aşık-ı sâdık… 197. Mestmp3 olarak, Acem makamında ney taksimi eşliğinde “Derdimendim ya Resulallah devâ ol derdime…” nidasıyla bülbülleri mesteden, Naat-ı Şerifini, kendi seslerinden ikram ederek başlayalım muhabbet demine…  

 

Felekde hasılı insan isen bir canı incitme, Günahkar olma fahr-i âlem-i zî-şanı incitme… Madem günahlardan Efendim, müjdecim, peygamberim inciniyor. Hele bir anlat mîrim, insan neden Hak ile arasına bir perde çeker de günah işler?
Günahta zevk vardır, bir unutuş ve gaflet ânı, kime karşı işlendiğine bakılmaksızın günahı küçük görme vardır, oysa hiç Allah’ın hatırını kırmaya değer mi, Resulu Kibriya Hazretlerini incitmeye değer mi!

 

Bir de yaratıcıyı kendinden uzak görme var m’ola günah anında?
Sana şahdamarından daha yakın Allah;
Günah mı dedin, O’ndan uzağa düşmek günah.

 

Yoksa insanı ve dünyayı yeterince tanımıyor muyuz aziz üstadım?
BİLİN Kİ [ey insanlar,] bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı[na girişmenizden] ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın[ız]dan ibarettir. [57:20]

 

Eyvah aldandık…
Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider… Mevlam, “Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan ibarettir, siz de çocuklarsınız” dedi. Hak doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Derviş daima orta yerde…

 

Yerinde duramayan bu nefisle durmak ne mümkün efendim?
Nefsi arındırmak gerek kardeşim, nefsi eğitmenin önemli bir yolu, onun arzu ve isteklerini dizginlemek, kontrol altında tutmak, tasavvufi ifade ile heva ve hevesi öldürmektir. Agâh ol! bak ne der Hazreti Pirimiz Mevlânâ;  Birisi, kızgınlıkla anasını hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri, ona “Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?” dedi. Adam, “Çok ayıp bir iş işledi, ben de onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi.  Kınayan “Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin” deyince dedi ki: “Her gün başka birisini mi öldüreyim?Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!”  O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zâhir olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!

 

Nefis neden öldürülmelidir?
Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Hak ile de savaşıyorsun, halkla da. Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiç bir düşmanın kalmaz. Yani aşağılık nefs, insanı Tanrı, tabiat ve halk ile savaşmaya ittiğinden dolayı öldürülmeyi hak etmiştir.

 

Ya nefs,ego, benlik öldüğünde?
Aşk gelecek, cümle dertler bitecek. Hem zaten aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. 

 

Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım yoksa dünyevi, semavi ya da cismani?
Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde…
 

Rabbim irademizi inayetsiz bilgimizi hikmetsiz, vakitleri aşksız bırakmasın inşallah…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Feryad-ı gam aşığa sermayeyi candır

Ey sevgi çemberinin mahremleri,
Sakın bu dünya, göze görünür ve görünmez her şeyiyle doğacak bir çocuğu kandırmak için, bütün insanların birlik olup uydurduğu müthiş bir yalan olmasın? Ve sakın o çocuk ben olmayayım!

Yalan Dünya

İşsiz kalırsanız bir iş bir vazife ararsınız. Uzaklarda bulunan bir dostunuz varsa adresini sorar ve kendisini bulup görmeye çalışırsınız ama gerçek dostunu kaybeden insan (ki bütün eğlenceler dostunu kaybeden insanın boşluğunu doldurmak için icad olunmuştur) Allah’ı kaybeden can, hatta hiç görmediği halde, neden arayıp görmek arzusunu iştiyakını duymaz?


Duymaz mısınız,
Pirim Efendim Mısrî hazretleri asırlar öncesinden feryad ediyor:
İşit Niyazi’nin sözün: bir nesne örtmez Hak yüzün
Haktan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş

“…Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” [Hadid, 4] Siz neredesiniz?

Evet görmek yok, lakin görür gibi olmak var? Mümkün mü diyen canlar birazcık sayfa çevirip “ihsan nedir?” sualine bir cevap arayadursunlar huuu
Feryad-ı gam aşığa sermayeyi candır amma
Aşk ehline bütün dünya feryad ü figandır
Derd ehline derman yine derdindedir amma
Bi derd olanın bu alemde hali yamandır
Medet ya tabibel kulub…

Ey can! Sine-i sûzan, aşk-ı Rahman, muhabbet-i Yezdan, âyine-i devran sendedir. Aşk ile yan ki nur olasın.

Vakitler aşk ile dola da Cuma ve akibet hayrola,

Kainatın kalbinden, Beyt-i Atik civarından aşk u niyaz ederiz
Ne olur dua buyrun efendim, huu


MÜHİM NOT:
Güzellik onların töresinde var ve Onsekiz Mevlevilerde uğurlu bir rakamdır. Mevlevilerin kendileri de uğurludur. Günümüzün toplumunda kendilerini yanlışlıkla Mevlevi sayanların da bir gün uğur ve feyz sahibi olacakları umulur. Bu düşünceden hareketli Habibi Kibriya Efendimiz’in, Cuma Evrâd-ı Şerifi’nden derlediğimiz 18 ismi ile süslediğimiz “KUTLU DOĞUM 1430” isimli sunumuza buradan ulaşabilirsiniz. Bu gayretimizin kemâle ermesine vesile görüş ve önerilerinize muntazırız.

Bütüne hasret parçacıklarız

Musikişinâs dostlara,
Canan’a gönül vereli ben candan usandım.
Hem düşeliden derdime dermandan usandım

 

Dil eksik, ifade eksik, aşk û şevk eksik yürekte heyecan eksik… Affına sığınarak bir söz edelim bir mektup yazalım dedik, onda mâna hepsinden eksik! Bir şey var eksik olmayan, şu kainat dergahında kapısında kul olduğumuz, nuruna muhtac olduğumuz, rahmetini umarak, vuslat ümidiyle yandığımız demler…

 

Sen idin esas olan, varlık bahane idi arada. Ve aynalar bize biz olmadığımızı söyleyiverdiler bir gün. Cennet ile cinnetin, zahmet ile rahmetin arasatında aşkımızı söyleyemedik ama yandık efendim, yokluğunda hakikat yandık ve beyhude sevgilere, beyhude cesetlere kandık. Güneşinle gel artık uyandır bizi, uyandır bahtını üftadelerinin, gafil uykularımızdan gel de kaldır! Vaslına erdir ve kapından girdir bizi efendim…

 

Meyledemem ki başkasına tevbeler olsun Canan

Hem yüzleri dost özleri düşmandan usandım…

 

zakiran

 

Ve işte aşıklar vuslatı, gönüller vuslatına vesile o nağmeler duyulmaya başladı. Aziz Mahmud Hüdayi (k.s) Hazretlerinin bir nutku şerifinin Acemaşiran bestesi; 184. Mestmp3

 

Neyleyeyim dünyayı, bana Allahım gerek

Gerekmez mâsivayı bana Allahım gerek

Ehli dünya dünyada, ehli ukba ukbada

Her biri bir sevdada, bana Allahım gerek
Beyhude hevâyı ko, Hakkı bulagör ya Hu
Hüdayi’nin sözü bu: bana Allahım gerek

 

Bu satırların sadırlara varan bir canı varmışçasına sanki kendine çekiyor dinleyeni:

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;

Zaman döne dursun, o güne hasret;

Ruhumsa zamanın ötesine hasret;

Ebediyet boyu bir an… Olmaz mı?

 

Evet, tasavvuf musikisindeki eserlerin bir canı vardır. Her ne kadar arınmamış olsa dahi canların, ilahi nefesi taşımaklığı itibariyle o cevhere, söze, nağmeye, ritimsel yapıya bir akışı bir meyli vardır. Kendi de bir isim veremez ona. Bir Laz kardeşimizi götürmüşler tekkeye, başlamışlar “Allah Allah!” diye kaynatmaya, bizim lazoğlu bakmış kaptırıyor kendini “Ne oliyruk Ya Rabbi!” demiş. Yani hiç farkında olmadan “Ne oluyorum Ya Rabbi?” oluruz. Çünkü insan, bir esma terkibinden müteşekkildir. Sen dediğin şey sen değilsin, öyle bir şey yok ki! Onun için “O” yegane var olan, kendi esmasını derhal çekim alanına, cazibe merkezine doğru dahil ediyor. Karşılıklı bir anlayış ve birlikte olma arzusu zuhur ediyor. Sevk-i tâbiiyle ona tâbi olur. Tercih eder etmez o başka bir şey ama doğal olarak O’na akar kesinlikle. Onun için tasavvuf musikisindeki akış, gönlümüzde bizi biz yapan terkib-i esmânın, kendinin çağrılışını duyduğunda onunla iletişim kurma yaptırımıdır. Kendi oluşturan parçaların, bütünden gelen çağrıyı duyması, onda kendini bulmasıdır bu musiki! 

Esrar-ı Hu ile pürnur olan demlerde hayırla görüşene dek
Hoş kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim