Temizleyelim

Nefs sahibine,
…İmdi her kim imân eder ve nefsini ıslah ederse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. [En’âm, 48]

Nefs elinden âvâreyim
Hırs elinden bi
̂çâreyim
Gayrı kime yalvarayım
Al gönlümü senden yana

Dâim sen ol dilde sözüm
Seni fikreylesin özüm
Gayriye bakmasın gözüm
Al gönlümü senden yana

Ey benim latîf canım! Ey benim cihânım! Şu ağır uykudan seni uyandıracağım. Ey aşka talib olan! Kalk hadi artık, hem acele et biraz. Bak su sesi geliyor. Sen susuzsun ve uyuyorsun. Utanmadan, sıkılmadan senden borcumu isteyeceğim. Sen de bilirsin ki, ben, her Cuma kapınıza dayanan aman bilmez, insafsız bir alacaklıyım.

Sendeki seni, O’na varmana mâni olan ben(liğ)i haber vermeye geldim. Hiç gam yeme, ben senin gönlünde toz görürsem onu gözyaşlarımla yıkar, temizlerim. Ne o sende mi şikayetçisin nefsin elinden ?!

Neden şekvâ bu nefsinden revâ mı bilmemek kıymet
Hüday-ı Zülcelal’dendir sana o pek büyük nimet
[271. Mestmp3

[Nev-Niyaz ve Dedesi]

Sözü güzel dizici, rakîbini ezici
En büyük yol kesici, yandım bu nefsin elinden

– Bizim bildiğimiz Arapça dilinde, “bir şeyin varlığı ve bizatihi kendisi” demek olan NEFS, tasavvuf dilinde de “Kula ait illetli vasıfların, kötülüklerin kaynağı, içten vuran özelliğiyle ruhun asıl âlemine yükselmesine mâni olan tabii kuvvet” değil midir? Ve bu haliyle de “yandım Allah” deyip şikayet etmek gerekmez mi nefsin elinden?!
– “Neden şekva bu nefsinden reva mı bilmemek kıymet?” buyuran Hazretim, “Aman ha nefsinden şikâyet etmeyesin, onun sayesinde adam, onun sayesinde Hazreti insan olacaksın” demek istiyor. Nefsin seni, yanlışa ve çirkine doğru götürecek ki sen mücadele edip tekâmül edebilesin. Seni zorlayacak ki sen onunla kavganı yapasın. Tıpkı Hz. Pir Mevlana’nın, “Ada olmazsa cihat olmaz” deyişi gibi. Gidip alınacak bir yer yoksa niye savaşalım, deyişi gibi. Maksuda erdiğinde dönüp insan-ı kâmile bakıyorsun hür, şikâyetsiz, her şeyden razı…

Bütün emelleri gönlünden eylemiş ib’âd,
Ne verseler ânâ şâkir, ne kılsalar ânâ şad

– Hazret-i insan’ın serüveni…
– Atamız Hz. Âdem’in, bilinen zelleyi işlemesi, O’nun Cennetten Dünya’ya gönderilmesine sebep olmuştur. Bu yeni mekânda neslinin çoğalıp bir imtihana tabi tutularak, Âdemoğullarından bir kısmının, ancak hak kazanma neticesinde, tekrar asıl yurdu olan Cennete döndürülmesi, insanın Ahsen-i takvim şerefine nâiliyyeti için lazımdır. Ancak bu şeref ve değerin artması için Cenâb-ı Hakk insanı “nefs” ile teçhiz eylemiştir. Velhasıl, “Nefs”, ulaşılacak neticenin şeref ve değerini arttıran muazzam bir engel, kaliteli bir düşmandır.

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!

– Bir ehli dünya olarak aynel yakin biliriz ki “Bir zaferin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler ve bediî heyecanlar neticesindedir”
– İnsan olarak geldiği âlemde, insanlığı bulmak isteyen kimse, nefsini tanımak, gönlünde ve kalbinde kurduğu otorite ile kendisini belli yönlere ve davranışlara sevketmek isteyen sâikleri (havatır) bilmek, birbirinden ayırdetmek, kendisini yükselten izlerin peşinden gitmek, alçaltan duygularını ise frenlemek ve susturmak zorundadır.

– “Nefs, akıl, ruh ve kalb” ?! bazen kafamız çok karışıyor dedem, bu kavramları birbiri yerine bile kullanır olduk…
– Tasavvuf yolunda, ayrı mânâlara gelen bu saydıkların bazı âriflerce sergilediği özellik, taşıdığı sıfat ve tezahürlerine göre aynı beşeri ruhun farklı gömlekleri bilinmiştir. Beşeri ruh; şehvetin egemenliğine girdiğinde nefs; haram olan şehvetini yenince akıl; kendi kendisini bağlayıcı bir iman çizgisinde olunca kalb; Cenab-ı Hakk’ı, hakkıyla bilip eksiksiz kulluk yapınca da ruh şeklinde görülmüştür.

– Ya insan, bunların arasında ne yapsın…
– Birbirine zıt temayüller ve karşıt renklerin baskısı altındaki can, bunlardan hangisi kuvvetli ise onun etkisine girer ve o istikamette davranış sergiler. İnsanın içinde, biri akıldan, diğeri heva ve hevesten kaynaklanan iki sevkedici his durmaksızın didişir durur. Akl-ı selim’in davetine uyan, iman ve tevhide erer, heva ve hevesin çağrısına uyan da dalalet ve sapıklığa düşer. Ruhu akıl, nefsi ise arzular yönlendirir. Bahsi geçen içimizdeki kavgalar ve zikzaklı iniş-çıkışların cereyan ettiği muharebe meydanı ise yer ise “kalp”tir.

Muhakkak hem şeytanın hem de meleğin insanoğlu üzerinde yönlendirici bir etkisi vardır. Şeytanın etkisi, kötülüğe sevk etmeye ve hakkı yalanlamaya, meleğin etkisi ise hayra ve hakkı tasdike yöneliktir. [Hadis-i Şerif]

– Demek ruh ile nefs ya da şeytan ile melek, insanların kalplerini hedef alarak onu ele geçirmenin çetin bir savaşı içinde…
– Öyle ya erenlerim, belki de kimin daha iyi insan olabileceğini tayin ve imtihan için yaratılan ölüm ile hayatın sırrı bu noktada saklıdır… Deyim yerindeyse, ruh (veya melek) ile nefs (veya şeytan) düzleminin tam kesişme noktasında bulunan kalb, kendisinde hayat bulan bu iki unsurdan galip gelenin mahiyetine bürünür. Duruma nefs egemen oldukça kalb, nefs ile örtülür. Eğer kavgada nefs değil de ruh üstünlük sağlarsa bu sefer kalb onun mahiyetine dönüşecek ve aynı zamanda içinde yayılacak olan nurla nefsi de değiştirecek ve işte o zaman kalb asıl hüviyetiyle kendini gösterecektir.

– Peki bu noktada tasavvufun gayesi nedir?
– Kalbin ayrı düştüğü, ilahi alemlere yönlendirilip oraya doğru yükselme çabası, hem dini duygunun ta kendisi, hem de tasavvufun bütünüyle gayesidir. Din ve tasavvuf, insanı Allah aşkıyla kendi içine bakmaya, kendini aşmaya ve melekî hasletlerle donanmaya çağırır. Varlığımızın şahsiyet kazanması, mânâ bulması bizi “mekarim-i ahlak” a götüren bu yükselme ve yücelme mücadelesinde gizlidir. Bu terakkide başarı öncelikle kalbin nefsanî duygu ve düşüncelerden arındırılması, kötülüğü fısıldayan seslerin susturulması ve olumsuz düşüncelerden boşaltılmasına, ardından da bu boşluğun güzellikler, iyilikler ve ulvi nağmelerle doldurulmasına bağlıdır. Bu iki ameliyeden birincisi: nefsin tezkiyesi veya fenâfillah, ikincisine de kalbin tecliyesi veya bekâbillah’tır.

– Tezkiye, temizleme, saf ve duru kılma…
– Tezkiye, nefsin fıtrata ters, ilahî yasaklara karşı gelen emir ve isteklerini temizleme gayretidir.

… Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder… [Yusuf, 12]

– Yani tezkiye nefsin öldürülmesi mi demektir?

Refikindir sakın hor görme onu hoşça kullan sen
Bilen nefsin bilir hakkı nedir hem lezzet-i vahdet

– Tezkiye’de mühim olan, nefsin isteklerinin öldürülmesi değil dizginlenmesi, kontrol altına alınmasıdır. “Akılsız ruh nasıl eksik ise hevasız nefs de öyle eksiktir.” Bunlar, meşru zeminlere kaydırılarak tatmin edilmeli veya daha ulvi değerlere yönlendirilerek yüceltilmeli ve böylece her şey yerli yerme oturan bir itidal çizgisine getirilmelidir. Aksi halde bastırılan enerji ve istekler iç sıkıntısı, stres ve komplekslere sebep olacaktır. Zira sıkıştırılan duygular yok olmaz, bir başka zeminde hemen ortaya çıkıverir. Şahsiyette ulaşılması gerekli olan hedef, şehvet, öfke ve akıl gibi nefse ait kuvvetlerin kendilerine ait sınırlar içinde ve adalet ölçülerinde tutulmalarıdır.

– Yani içimizdekilere de adil davranmak gerek…
– Kalbin adaleti, şahsiyetin ve iç dinamiklerin dengeli olmasını ifade eder. Zıt temayüllerin ve karşıt duyguların çekişmesinden kurtulan kalp böylece “kalb-i selîm”e dönüşmüş olur. Bu dengelerin kurulmasına “fazilet” denir. Aklın fazileti “hikmet”, öfkenin fazileti “şecaat”, şehvetin fazileti ise “iffet”tir. Aklın fıtratından cerbeze ve hile, tefritinden de hamakat ve cinnet meydana gelir. İnsanda ulvi ve yüce değerlerin ortaya çıkması için nefsin bir tadilat ve dengeye kavuşturulması, ardından kötülüğü emreden tarafının tezkiye edilmesinden sonra ibadet ve zikir gibi güzel amellerle süslenmesi lazımdır.

– “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyruğunu nasıl anlayalım?
– “Nefsini bilme” Nefsin, neyi kaybettiğini unutturucu hilelerinin ve yolumuza çıkardığı engellerin farkında olma ve bunlardan kurtulma çabalarıdır. Nefsini bilen ve yüz günahı olan kimseden kaçma, fakat yüz iyiliği olduğu halde nefsini bilmeyenden sakın” nasihatini de hemen peşi sıra kaydetmek gerek.

– Peki bu yolda ibadetlerin yeri nedir?
– Kul olan, ibadeti “Allah’ı ta’zim ve takdis ifadesi olarak, nefsin arzuları hilâfına yapılan ihtiyarî ve iradî fiiller” olarak bilir. Amelde esas olan kalbe tesir etmesi, yolcuyu menzile yaklaştırmasıdır. Davranışlara yansımayan ve ahlakî hayatta fiili bir düzenleyiciliği bulunmayan bilgiler ilim değildir. İbadetler, beden-ruh bütünlüğü içerisinde icra edilerek ruhu kuşatmak ve onu derinden etkilemek için ifa edilmelidir. Doğruluk, adalet ve merhamet gibi prensiplerin insanı etkilemesi, ihtiras, şehvet gibi alışkanlıklarım yenebilmesi ancak, nefsi yüce âlemlere yönelten, ruhu derinden etkileyen ibadetlerle mümkündür.

– Amma yaptın yani, şimdi “bir namaz” bunların hepsini nasıl yapar dedem!

– Biz susalım da ehlinden dinle:

Allah’ım! Namazda gönlümü tam manasıyla sana veremezsem, ben bu namazı namaz saymam! Ben, yüzümü Sen’in aşkından ötürü kıbleye çevirdim! Yoksa bana Sen’siz usanç veren namazı ve kıbleyi ben ne yapayım? Ben, bu riyalı namazdan öyle utanıyorum ki, utancımdan gönlüme inemiyorum, Sen’i bulamıyorum! Aslında, gerçekten namaz kılanın melek sıfatlı, melek huylu olması gerekir. Hâlbuki ben, hala nefse uymuş, yırtıcı canavar huyundayım. Bir kimse, üzerindeki elbisesini bir köpeğe değdirse, orasını temizlemedikçe namaz kılamaz! Ben ise, nefis köpeğini koltuğumda taşıyıp duruyorum; benim namazımı kim kabul eder? Benim namaz kılmaktan maksadım o dur ki; namazda Sen’i gönlümde öyle bulayım, Sen’inle öyle beraber olayım ki, ayrılık derdinden artık hiç bahsetmeyeyim! Yoksa bu nasıl namaz olur ki? Sen’inle oturayım da, yüzüm mihrapta, gönlüm çarşıda pazarda olsun! [Hz. Pir Mevlana]

Sakın, sen ona aldırma; secde et ve yaklaş. [Alak, 19]

– Tamamdır dedem, biz anladık hatamızı. Başladığımız yere dönecek olursak “şikâyet”i lügatimizden siliyoruz, ta ki nefisten bile olsa… Mademki O’ndandır, bir hikmeti vardır, razıyız diyoruz…

– Gökten yağanı, hiç yer kabul etmez olur mu? Mevlam, önümüze her ne koyarsa, başımıza her ne getirirse, nasıl olur da ona razı olmayız? Onu kabul etmeyiz.

Ya ilahi! Sen benim gibi birisini ararsan, kum sayısınca çokça bulursun. Ama ben seni mumla arasam da bulamam. Ancak sana secde ettiğim zamandır ki, kendimde bir varlık bulurum. Var olduğumu anlarım. Sevgilim, sana secde etmek imkânını bulmam dualarımın kabul edilişindendir: Bana; “Herkesi gönlünden çıkar at! Gönlünü cihan halkından yıka, temizle!” demiştin. Gönlümü nasıl yıkayayım? Ayrılık ateşin bende su bıraktı mı? Kaldır perdeyi aradan, göster cemâlin şem’ini, yansın ona pervâneler, ne olur, ne olur…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

16. MEKTUP

16. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onaltıncısıdır.

1mursidinmektuplari

Ezelin ezelinde bilinmekliği ve sevilmekliği murad ederek muhabbetiyle âlemleri halkeden ve bu muhabbetle âlemleri muhît ve cami olan muhabbetinin cazibesini ve zevkini âlemlerin bekası içün kuvvet eyleyen, beşeriyeti muhabbetle îmâna sevkedüp İslâm ile müşerref kılan, ihsanıyla dünya ve ahiret nimetleri lütfedip kullarına va’dettiği nimetleri asla değiştirmeyen kelâmı güzel, kendisi güzel, cemâliyle güzelliğinden cümle âlemi nasibdâr kılan Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Cemâl, ve’l-Kemâl ve tekaddes Hazretleri’ne aşk u şevk ile hamdolsun.

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinin mazharı, resüllerdeki nurun menbaı, lî meallah tahtının şâhı, sübhânellezi esra biabdihî’nin mazharı, mahbübu’l-kulüb, mürebbi-i vicdan, ekmel-i mahlûkat ve beşerin yani benî Âdem’in mefhari Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’e, muhabbetle halkolunan âlemler adedince muhabbetle salât ü selâm olsun. Cenâb-ı Hakk’ın kabul eylediği bu hamd ü senâ ve salât ü selâmdan Allah Resülüne tâbi olan cümle ehl-i îmâna, hassaten ehl-i beyt-i Mustafa’ya, ashabına ve etba’ına en güzel şekilde ikram ve ihsan olunsun.

Oğlum İhsan Efendi, esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû.

Güzel evlâdım, Allah seni iki cihanda azîz eylesin. Maddî ve manevî müşkillerini hail ve âsân eylesin. Halini ahsenü’l-hal ve ekmelü’l-hal üzere dâim eylesin.

Tarikatın sırr-ı sâdık bendegâna meftuhtur(Sadâkatle yola devam edenler için tarikatın incelikleri ve güzellikleri kendini gösterir, onlara açılır.). Zîrâ sırra mahrem olmak bir haneye veya kişiye mahrem olmak gibidir. Aşinalık akrabalığı, akrabalık da mahremiyeti celbeder. Mahremiyetten öte kişiye lâzım olan muhabbettir. Nasıl ki kişi bir aile edindiğinde o ailenin kendi içindeki zâhirî şartlarını yerine getirir. Yuvalarında huzur olur mes’ud olurlar. Mahremiyet muhabbete mâni değildir, muhabbet ise mahremiyet hususunda kişiyi laubaliliğe sevketmemelidir. Aile içinde bunu teessüs edenler saadet ma’rifetine erişirler. Aynı bunun gibi kişinin ibadet ve taatmda ilk önce o mahrem hudutları yani zâhirî çerçeveyi bilmesi ve bu hudutlara ta’zîm göstermesi îcab eder. Ancak bu kâfi değildir. Hürmetle riayet ettiği bu hudut içerisinde muhakkak muhabbet neş’esini tahsil etmelidir. Muhabbet olmazsa ne hâsıl olur? Hiç. İbâdat u taat, kulluk haddini bilmek Allah Teâlâ’ya kurbiyyeti(yakınlığı) tahsil etmek ve muhafaza etmek içindir. Cenâb-ı Hakk âdem sûretimizde cevherini sırladığı gibi bu sır dahî muhabbet eseridir. Muhabbetini de ibâdât u taatın zâhirînin içerisinde sırlamıştır. Ol sebebden Cenâb-ı Hakk’ın şeriatını tahrif, tezyif, tahrib ederek ve bu hususta lakayd olarak muhabbetin sırrını ve Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyeti bulmak mümkün değildir. Bir şeyler bulsa da, bu bulduğunda muhabbet eseri olsa da hududa riayet etmediğinden bu muhabbeti muhafazası da mümkün değildir. Kişinin Allah Teâlâ’nın emirlerine ve nehiylerine meyletmesi, hürmetle, ta’zîmle bunları yerine getirmeye gayret etmesi doğru bir halde olduğuna işarettir. Sevdiğinin izini süren âşık gibi ilk önce kulda, Cenâb-ı Hakk’a muhabbetin şevkiyle O’na kulluk etme zevki başlar. O zevk kişiyi o sahanın ilmiyle ve ilm-i haliyle meşgul eder. Amma işlediği güzel amellerin içinde saklı olan bir sırr-ı muhabbet vardır ki işte onun tadına doyum olmaz. Ol sebebden din-i mübîn-i Ahmediyye yaşanınca anlaşılır, anlaşılınca yaşanmaz. “Ben hele iyice bir hikmetini öğreneyim de sonra kulluk yaparım.” diyen hiçbir kimse muvaffak olamamış, sâlih âmel işleyemeden göçüp gitmiştir. İşte tarîkat, öğrendiğini hemen hayata tatbik etmektir. Evvelce söylediğim gibi hikmet değildir, lezzettir. Tasavvuf erbâbının hikmetleri bu lezzetten sonra gelen hikmettir.

İhsan Efendi oğlum, sofilerin tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb diye beyân ettikleri usûlü tahfif ederler(hafife alırlar). Halbuki cümle ibâdât u taat tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb içündür. İslâm beş esas
üzere bina olunmuştur. Binayı niçün yaparlar? Öylece dursun diye mi? Binanın inşaında bir maksûd vardır. Lezzetle müşahede edildiğinde bu beş esasın tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb için olduğu ârif olanların ve birazcık insaf sahibi olanların nazarından kaçmaz. Bu beş esasın ilki şehâdettir. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû… Yani şehâdet ederiz. Ne deriz, “Yâ Rabbi, ben kendi benliğim vehmindeydim. Amma ruhlar alemindeki sözümü hatırladım ve bu nefis benliğinden sıyrıldım. Bu zevk ile Senin birliğini müşahede ettim. Ben yokum Sen varsın Allah’ım. Buna şahidim ve benim kendi şeraitim, kendi aklım ve fikrim Sana kulluk etmek üzere kurban olsun. Ben bu zevk ile Senin gönderdiğin Resûlünü tasdik ettim. Kendi yoluma değil, kendi nefsimin çektiği yere değil, Resûlünün yoluna gitmek zevkine eriştim ve ona tâbi oldum. Benliğimi Muhammed’in yolunda sarfettim, hakîkî kulluğu onda müşahede ettim, diyerek şehâdet etmez miyiz? Bak gördün mü, şehâdet bizlere tezkiye-i nefsi ve tasfiye-i kalbi nasıl işaret ediyor. Cenâb-ı Hakk son kelâmlarımızı kelime-i tevhîd, son nefeslerimizdeki müşahedemizi de o kelime-i şehâdetin şehâdet mertebesinde eylesin. Âmin.

Savm yani oruç, nefsi Allah Teâlâ’nın rızası için helâlden dahî alıkoymak değil midir? Nefsin iştihasım Allah Teâlâ’ya kurbiyyet için tehir eder, rahmanî hudutlar içerisinde rahîmiyyet kokularını alırsın. Hal sahibi zâtlar mâsivaya oruçludurlar. Şöyle beyân edelim: Nasıl ki bir insan oruçlu iken iftar vaktine kadar kendisini nimetlerden alıkoyar, hâşâ nimetlerden alıkoyar dedim fakat esasında en büyük nimet îmândır. Fâni olan ikramları bakî olan ikrama değişmeyeceğini fiilen gösterir. Amma düşün ki bir adam imsak ettiği vakitte ağzıyla bir şey yemese de iftar vaktine kadar hep “Ah keşke yemek olsaydı, ah keşke şunu yeseydim, şunu işleseydim, şöyle etseydim.” dese o orucun feyzini alabilir mi? Alamaz. Demek ki kalbindeki niyetle başladığı o amel ifsad olmasın diye o niyete uygun amel ve ahvâl içinde olmalı. Peki bir kişi Allah Teâlâ’ya muhabbet ve kurbiyyet niyetindeyse artık mâsivaya(Allah’m gayrında olan şeylere) meyleder ve yalanıp durursa kalbindeki bu imsak layıkıyla iftara erişir mi? Erişmez. Amma biz sözün başına dönelim. Oruç ibadeti de gösterir ki, bu nefis tezkiye edilmeli ve kalb tasfiye edilmelidir.

Zekât, nefsimizle kazandığımız ve nefsimize ait olduğunu zannettiğimiz şeyleri Allah için infaka sevkederek bu evhamdan kurtulmamızın ilacı değil midir? Yani zekât benliğimizi kırar, emanet olan nefsimizi ve bu emaneti haiz diğer nefis sahiplerini müşahede imkânı vermez mi? Adı üstünde zekât. Zekât, temizleyen demektir. Neden temizleniriz? Haramla kazanılanın zekâtı olmaz ki. Demek ki bu temizlik derunîdir. Helâlden kazandığının zekâtı olur. Bu dahî gösterir ki nefsin tezkiyesi ve tasfiyesi lâzımdır.

Gelelim hacca. İşte Allah nasîb etti, sen de o mübarek topraklara gittin ve haccın topraktan ibaret olmadığını, Harem hudutlarının insanî ve rahmanî hudutlarla nasıl birleştiğini ve kesiştiğini müşahede ettin. Harem hududuna girdiğinde kendi kılına bile dokunmaktan alıkonuldun. Değil kılma dokunmak, Harem hudutları içerisinde bir dikenli ağacı bile kırmak cinayet sayıldı. Ben bana ait değilim Yâ Rabbi, “lebbeyk allahümme lebbeyk” diyerek dünya üzerindeki küçük bir parça gibi olan o mahrem hudutlar içerisinde dünya sahasında bulunman gereken kulluk merkezini müşahede ettin. “Benim canım yok, tenim yok, evim yok, mekânım yok, hepsinin sahibi Sensin, ben bunları kalbime koymayacağım, Senin Kâbe’ni tavafa ve Habîbini ziyarete geldim, şehâdet cümlemi hayatımda fiilen göstermeye geldim.” diyerek telbiye(lebbeyk) getirdin. Fesübhânallah, yâ hû bu tezkiye-i nefis değil tasfiye-i kalb değil de nedir? Tasavvuf erbabı şehâdette, oruçta, zekâtta ve hacdaki hali tüm hayatımıza kâim kılmaya çalıştığı için mi istihzayı hak ediyor? Fesübhânallah. İşte bu mânâyı anlayamayan kimseler, sofilere bühtan ediyor. Lâkin birazcık onların haline nazar edilirse ibadet taatların künhüne(özüne) vâkıf olamadıkları hemencecik anlaşılıyor. Gerçi şunu da söylemek lâzım; bazı sofiyim diyen sahtekârlar savm u zekâtı, hacc u salâtı ya tamamen ya kısmen terk ediyorlar. Neyse ki şehâdeti zahiren inkâr etmiyorlar. Ama bu halleriyle yalancı şâhid oluyorlar. Sözleri yalan, söyledikleri doğru münafıklar gibi oluyorlar. Amma bu kötü hal üzre olmayan sofilerin tenkid edilmesi ve muhabbetleriyle istihza edilmesi fevkâlâde elîm(çok acı) bir durumdur ve gaflet alâmetidir. Allah’a muhabbet edenlerden gafil olmak, bir nev’î Allah Teâlâ’dan gafil olmaktır. Vesselam

İhsan Efendi oğlum, salât yani namaz ma’lûmun ki hepsinden ziyâde ehemmiyeti hâizdir. Bir kişi namaz için niyet edip abdest almak üzere hareket ettiği andan i’tibaren namazın fazileti ve mânâsıyla haşr ü neşr olur. Bir kişi abdest almak üzere ayağa kalksa ve o anda ecel erişse namazdaymış gibi muamele görür ve haşr gününe kadar bu hal üzere kalır ve öylece kıyamet meydanında isbat-ı vüçûd eder. Ol sebebden namaza Allah u Ekber diye dururuz. Canımızı Allah’a kurban ettiğimizi, mâsivadan geçtiğimizi, dünyayı elimizin tersiyle ittiğimizi ve Allah katındaki mânevî hüviyetimizi tasdik eder gösteririz. Yüzümüz kıbleye döner. Ellerimizin içi de kıbleye döner. Zîrâ avucun içi bâtındır. Ve cümle işler elimizin dışıyla değil içiyle yapılır. Dünya sahnesinde hep ellerimizin üstünü görürüz. Fakat mânâ penceresine açılan ve böylece o pencereden Cenâb-ı Hakk’a varlığını ısmarlayan kişi avucunun içini kıbleye açar. Bu iftitah tekbiriyle ve bu açılışla maddeye kapanırız. Maddî âlemden sırlanırız. Mânâya doğarız. O andan i’tibaren artık vücûd bize ait değildir. Hak Teâlâ’nın emrettiği vakitte mecburiyetle değil severek, isteyerek, kendi ihtiyarımızı(seçme hakkımızı) rızamızla sevkederek bu ihtiyarımız elimizden alınmadan evvel huzura dururuz. Tercihimizi haktan ve mânâdan yana kullanırız. Dolayısıyla namazda dışarıdan ses duysak da bakmayız, âzâlarımızla oynayamayız. Kolumuzu, başımızı, elimizi ayağımızı o namaz hududunun dışına çıkacak şekilde oynatamayız. Emrolunduğumuz gibi ve Efendimiz’den gördüğümüz gibi namazımızı edâ ederiz. “Huzuruna geldim yâ Rabbî.” diyerek kıyam eder, el bağlarız. Bu âlemdeki asıl vazifemizi yani hamdetmeyi Fatihâ-i şerîfi okuyarak tasdik eder, tahmid ederiz. Üzerimizdeki kulluk emanetiyle iki büklüm olur, tevâzu’yla ve bu emanetin azametiyle rükû’a varırız. Ol sebebden “Subhane rabbiye’l azîm” diyerek azamet sahibi Hazret-i Allah’ı teşbih ve tenzih ederiz. Onun azameti karşısında eğilmemizden dolayı Allah Teâlâ bize kendi lisanıyla konuşmaya müsaade eder ve “Semi’ Allahu limen hamideh-Allah hamdedenin bu hamdini duydu.” dedirtir. O, Cenâb-ı Hakk’m bizi duyduğunun lisânımızdan zuhûrudur. Bu sözü hariçte söylesen boynun vurulur, elinde delilin mi var, derler. Şâir yerde söyleyemezsin ama Hakk’a ta’zîm ile rükû’ eden kişiye ve kendi benliğini Allah Teâlâ’ya verene Allah, konuşma selahiyetini bir anlık da olsa verir. Kıyama durduğunda kulun Allah’a yaklaşması, rükû’dan sonra kıyama durduğunda Allah Teâlâ’mn kuluna yaklaşması vardır. Düşün, tefekkür et. İşte ol zaman kul bu hal üzre secdeye kapanır. Cenâb-ı Hakk’m hamdimizi duyduğunun tasdikini kendi ağzımızdan yine bize duyurduğunu farkettiğimizden mahviyetle secdeye kapanırız. Allahu Ekber diyerek bu âlemde şahsiyetimizin nişânesi olan yüzümüzü yere sürer, kendimizi kaybeder, Allahımızı buluruz. O secdeden ancak tekbirle kalkılır. O’nun izniyle secdeden kalkınca bir defa daha bu secdeden mahrum olmamak için Allahu Ekber diyerek gene secdeye kapanırız. Sonra kıyama kalkar, artık o tevhîd merâtibini ve îmân derecelerini, mi’râc sırrını her rekâtta adım adım farkeder ve namazın nihayetinde Ettahiyyatü okuyarak sidretü’l-mühteha’dan öte Cenâb-ı Hakk’m mahrem hudutlarında ve huzur-i Rabbanî’de oturarak karar kılarız. Sonra selâm eder, husûsî halden umumî hale geçeriz. Namazda konuşamayız, selâm verdikten sonra tekrar bu âlemde konuşmaya hak kazanırız. Ne buyurmuş Efendimiz: “Esselâm, kable’l-kelâm- Konuşmadan evvel selâm vardır.” Namazda huzur zevkini tatmayan kişilerin kelâm etmeye hakları yoktur, vesselâm. Çok kısa olarak lâkin müşahede makamında namazın hallerini sana arzettim. Şimdi îmân nuruyla ve irfan nazarıyla baktığında bu halin tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb olduğunu farketmez misin? Nasıl farkedilmesin ki, başka bir şey yoktur. Tamamıyla bu halin ayân beyân meydana konulmasıdır namaz.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, evliyâullah hazerâtının evrâd ve ezkârı hep namazlarla beraber, ya onlardan evvel yahut o namaz vakitlerinden sonra olmak üzere ta’yin olunmuştur. Evvelce arzettiğim gibi namazsız değil derviş keşiş bile olmaz. Zîrâ keşişlerin bile tahrif olunan din üzere namaza benzer kendince ibadetleri vardır. Bizim Balkanlar’da, namazsız, Halvetiyim, Bektâşîyim, şuyum buyum diyen bir sürü kabak dolaşmaktadır. Bunlar kendilerini dine uyduracaklarına dini kendilerine uydurmaya çalışan ahmak deyyuslardır. Allah şerlerinden cümle ümmet-i Muhammedi muhafaza eylesin. Kendilerini ve yanlış fikriyatlarını ebter eylesin, ıslahları mümkün değilse zâlimler elinde maskara ve soytarı olarak helâk eylesin. Bu sözlerimin ağır olduğunu düşünenleri de Cenâb-ı Hakk müşahede sahibi eylesin. Eylesin ki onlar da felaketin insanları ne denlü bir yola sevkettiğini görüp bu densizlere kalben buğzeylesin.

Velhâsıl İhsan Efendi oğlum, Allah’ın emirlerine ta’zîm ve hürmet etmeyen yani ibadet ve taattan nasîbdâr olmayan kişiler bu muhabbeti tahsil edemez. Lâkin ibadet ve taattan murâd, Cenâb-ı Hakka kulluk, Cenâb-ı Hakk’a kulluktan murâd da ona kurbiyyet ve muhabbet, neticede vuslattır. Kul kendinde zerrece olan muhabbeti taata sevkederse bu taatın içerisinde muhakkak o zerrenin sahibi olan zâtın muhabbetini müşahede eder. Tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb hep bu muhabbetin ziyadeleşmesi ve Allah Teâlâ’ya kulluğun kişinin istidâdına göre en güzel şekilde îfâsı içündür. Allah Teâlâ sadece bizim ibadet vaktimizde hâzır olan Allah değildir. Zaten kulluk da belli vakitlere hasrolunmuş fiillerden ibaret değildir. Husûsî vakitlerdeki bu hal hayatımızın son nefesine ve ânına kadar şâmil olmak içün bize bahşedilmiş güzelliklerdir. İşte tasavvufun hikmeti ve beyân etmeye gayret edilen muhabbeti bu mânâyı hâvidir.

Cenâb-ı Hakk zâhir ve bâtınlarımızı nur eylesin. Kendi zâtının harem hudutlarına riayet ederek kendi cemâline ve güzelliklerine mahrem eylesin. Hürmetimizi muhabbeten hürmet, zikrimizi ve fikrimizi ihsan derecesinde ülfet, cümle ahvâlimizi Kur’ân ve sünnet üzre dâim eylesin. Bu âlemdeki mahrumiyetimizi cemâlullahıyla ve cemâl-i habîbullahıyla, Efendimizle memnuniyetimize tahvil eylesin. Kusur ü küsûrumuzu hasenâta tebdil eylesin.

Subhâne rabbike Rabbi’l-izzeti amma yasifûn, vesselâmun ale’l-mürselîn, velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn. Dua ve niyazlarımızın kabulü içün, zikre ve beyâna gayret ettiğimiz şu mânânın bizlere fetholunması içün el-Fatihâ meassalâvât.

17. mektupta görüşmek üzere …