Kaside-i Bürde

KASÎDE-İ BÜRDE VE İMÂM-I BÛSİRÎ HAZRETLERİ
Habib-i Kibriya hazretlerine duyulan derin muhabbetin izlerinin her beyitte kendini gösterdiği bu kasideyi her müslümanın okuması, feyz alması, kalbini yumuşatması ve kaybettiğini hatırlaması gerekir. Öyle ya “Biz ancak sevdiğimiz kadarız”

Kasîde-i Bürde’nin yazdırıldığı, Muhammed bin Saîd bin Hammad bin Abdullah el-Bûsirî’dir. Babasının Mısır’ın Bûsir karyesinden olması münasebetiyle bu ismi almıştır. Hicri 608 (m. 1212) de doğmuş ve Hicri 696 da (m. 1296) Mısır’ın İskenderiye şehrinde vefat etmiştir. Halen türbesi de oradadır.

Kısa boylu ve zayıf bir bünyeye sahip olan Bûsîrî’nin başlıca huzursuzluk kaynağı, hanımının hırçınlığı ile çocuklarının çokluğu, geçim sıkıntısı olmuştur. Şâzelî tarikatının kurucusu Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’ye intisap eden şair, O’nun irtihali üzerine yerine geçen Ebü’l-Abbas el-Mürsî’ye hitaben yazdığı 142 beyitlik “dal” redifli mersiyede şeyhinin fazilet ve meziyetlerinden sitayişle söz eder. Öyle anlaşılıyor ki ünlü mutasavvıf İbn Atâullah el-İskenderî ile Bûsîrî, şeyh Şâzelî’nin en önde gelen iki mürididir. Ancak İbn Atâullah ilâhî aşk temasını işlerken, Bûsîrî daha çok peygamber sevgisini terennüm etmiştir. Büyük bir şairdir. Fasâhât (güzel ve açık konuşma) ve belâğatta (güçlü ve etkin ifade) eşsizdir. Bir rivayete göre Mısır’da vezirlik de yapmıştır. İlk önceleri şiir ve başka uğraşılarla ilgilenip Mısır sultanlarının yakınları arasına girdikten sonra güzel şiirleriyle onları öven, düşmanlarını da hiciv eden (karalayan) pek çok şiir yazmıştır. Kasîde-i Bürde’nin 140. beytinde şöyle ifade eder:

O’na övgü ile hizmetim; Olsun vesile affına
Şiirle ve boş işlerle, geçmiş ömrün günahına

Bir gün evine giderken yolda rastladığı güzel yüzlü yaşlı bir zat ona:

-Yâ Bûsirî, Bu gece rüyanda Resûlüllah’ı gördün mü? Diye sorar. İmam-ı Bûsirî:
-Hâyır görmedim! Diye cevap verir. Bu konuşmadan sonra O yaşlı zat başka bir şey söylemeden ayrılır. Ne var ki İmam-ı Bûsirî’nin gönlüne, o anda Hazret-i Peygamberin aşk ve muhabbeti düşer. O gece, rüyasında Hazret-i Peygamberi görür ve içinin neşe ve huzurla dolduğunu fark ederek uyanır. Bunun üzerine Peygamber Efendimizi öven ve nice Peygamber âşıklarını sevgi deryasında yıkayan Mudariyye, Hemziyye gibi birçok övgüler yazar. Kasîde-i Bürde’nin 149. Beytinde bunu şöylece dile getirir:

Düşüncemi övgüsüne, yönlendirdiğimden beri,
Başı darda her insana, O Resulü buldum hâmi.

Daha sonraki yıllarda vücudunun yarısı felç olur. Yürüyemez ve hareket edemez duruma düşer. İşte o zaman bu Kasîde-i Bürde’yi yazıp bununla Cenâb-ı Hakk’tan şifâ dilemeye yönelir. Kasîdeyi tamamladığı gece rüyasında Hazret-i Peygamber’i görür. Hz. Peygamber Bûsîrî’den kendisi için yazdığı kasideyi okumasını ister; O

“Yâ Resûlallah! Ben sizin için çok kasideler yazdım, hangisini emredersiniz?” deyince, Hz. Peygamber kasidenin matla’ beytini okuyarak bu kasideyi işaret eder. Bûsîrî kasidesini okurken Hz. Peygamber iki yana doğru sallanarak zevkle dinler. Tamamı 161 beyitten ibaret bulunan Kasîdenin 51. Beytinin birinci mısraını

Hakkında ilmin son hükmü; “O da bir insandır ancak,

olarak okuduktan sonra ikinci mısrasını hatırlayamayarak takılır kalır. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem Hazretleri: Oku yâ İmam! Diye buyurur. İmâm-ı Bûsirî: -İkinci mısrayı hatırlayamadım yâ Resûlüllah! der. Bunun üzerine mucize içinde mucize üzere Peygamber Efendimiz:

“Yaratmıştır O’nu Allah, en hayırlı kul olarak”

şeklinde ikinci mısrasını ikmal buyurarak beyti tamamlar. Kasîdenin tamamının okunmasından sonra Resûlüllah mübârek avuçları ile İmâm-ı Bûsirî’nin felçli uzuvlarını ovuşturur. Ne derin muhabbetin eseridir ki, İmâm-ı Bûsirî uyandığı zaman hastalığının zâil olduğunu görüp Allah’a şükreder. O gecenin sabahında sıhhatine kavuşmuş ve sürûr içinde camiye giderken yolda Şeyh Ebu’r- Recâ Hazretlerine rastlar. Ebu’r- Recâ ona:

– Yâ Bûsirî!. Fahr-i Âlem’i övdüğün kasîdeyi getir! der.

İmâm-ı Bûsirî; Resûlüllah Efendimizi övdüğüm kasîdelerim pek çok. Hangisini istiyorsunuz? Diye sorunca, Şeyh Ebu’r- Recâ:

Gönül yakan o hasret mi? Selemdeki komşuları,
Gözünden akan yaşlara, karıştırıyor kanları.

Diye başlayan kasîdeyi istiyorum. Çünkü sen onu Peygamber efendimizin huzurunda okurken işittim ve O’nun çok memnun olduğunu gördüm der. Bu kasideyi daha hiç kimsenin duymadığını zanneden İmâm-ı Bûsirî hayretler içinde kalır.

161 kıt’a dan meydana gelen Kasîde-i Bürde on bölüm üzere dizelenmiştir:

1 – 12 Hz. Peygamber’e duyulan aşk ve özlem.
13 – 28 Nefsin kötülüğü ve terbiye edilmesinin gereği.
29 – 58 Hz. Peygamber’e övgü.
59 – 71 Hz. Peygamber’in doğumu.
72 – 87 Hz. Peygamber’in mucizeleri.
88 – 104 Kur’ân-ı Kerîm’in yücelik ve erdemleri.
105 – 117 Hz. Peygamber’in Mi’racı.
118 –139 Hz. Peygamber’in Cihadları.
140 –151 Hz. Peygamber’den şefâat dileme.
152 –161 Allah’a yakarış ve dua

 Hafız Mehmet YETKİN yorumuyla

Coşkun bir peygamber aşığı olan Bûsîrî’yi şöhretin zirvesine taşıyan bu kasideye kendisi “el-Kevâkibü’d-dürriyye fî medhi hayri’l-beriyye” adını verdiği halde, “Kaside-i Bürde” ismiyle tanınması gördüğü rüyâdan kaynaklanmaktadır.
Dünyada en meşhur ve en çok okunan kasideler arasında yer alan bu eser, belli başlı bütün kültür dillerine tercüme edildiği gibi, Afrika, Güneydoğu Asya ve Balkanlardaki mahalli dillere de çevrilmiştir. Çeşitli bölge ve ülkelerde genellikle sünnet, nişan ve düğün merasimlerinde, mübarek gün ve gecelerde, ayrıca haftalık evrad olarak okunmakta, son münacât kısmı ise felçli hastalar üzerine yedi gün süreyle okunup Cenâb-ı Hakk’tan şifa niyaz edilmektedir.


KASÎDE-İ BÜRDE

Sonsuz salât ve selâmlar, eyleriz Mevlâm dâimâ
En hayırlı yarattığın, O mübarek Habîbine

Prof. Dr. M. Emin AY yorumuyla

Kasideyi okuyanlar veya dinleyenler her beytinden sonra birer defa olmak üzere;
Mevlaya Salli ve Sellim daimen ebeda
Ala Habibike hayril halki küllihimi
Beytini yüksek sesle terennüm ederler

Makedonyalı Mesut Kurtis’in yorumuyla

Bismillâhirrahmânirrahîm (Rahmân ve Rahîm Allah adıyla)

1- Ne karıştırdı bu kanları, gözünden akan yaşlara,
Gönül yakan o hasret mi? Selem’deki* komşulara.

Hasret ateşine yanmaktan mıdır
Aşkın neş’esine kanmaktan mıdır
Selemli dostları anmaktan mıdır
Kanlı gözyaşları akar gözünden
Âşıksın ey gönül, belli yüzünden!

Âhir beyitte olan “Selem” ile murâd, Mekke ile Medine arasında bir ağaçtır ki, onun gölgesinde o server-i enbiyânın istirâhat buyurduu rivayet edimitir. Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey benim dertli gönlüm! Selem ağacının bulunduğu yerdeki yâr-i şefâat-kârı hâtırına getirdiğinden midir ki, gözünden akan yaşı kan ile karıştırırsın yani kan ağlarsın.” 

 Neyzen Halil Can Rast makamında okuyor

2- Serin esen rüzgârlar mı? Yoksa Kazime* yönünden
Belki de çakan şimşekler, İdam dağı zulmetinden.

Ruhunda duyduğun hâlâ o sesti
Neylersin engeller yolunu kesti
Yoksa Kâzıma’dan rüzgâr mı esti
Şimşek mi çaktı Izam Dağından
Haber mi getirdi nur kaynağından!

Âhir beyitte olan “İzam”, Medine’ye yakın bir dağın ismidir. Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey benim dertli gönlüm yahut ey şahs-ı mücerredim! Medine-i münevvere tarafından rûzgâr mı esti, yoksa Medine-i Münevvere’nin yakınında olan olan “İzam” dağından bir şimşek mi çakdı da, öyle gece gündüz kan ağlayıp dem-be-dem yetimâne âh ü vâh edersin.”

3- Neler oldu gözlerine? “Ağlama” dersen coşuyor.
“Sakin ol” dendikçe gönlün, aşkla kendinden geçiyor.

Öyle içlisin ki gören şaşıyor
“Dur!” dedikçe gözyaşların taşıyor
“Kendine gel!” desen kalbin coşuyor
Ağlasan da inlesen de yeridir
İnsan değil, bu aşk dağlar eritir…

Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey benim dertli gönlüm! Sen âşık değilim dersin. Ya gözlerine ne oldu ki, ağlamayınız desen yine dinlemeyip seyelân ederler; yani yaş akıtırlar. Hem de kalbine ne oldu ki ifâkat bulucu ol desen mütehayyir ve melûl olur.”

4- Zannediyor mu o âşık, kalacak sevdası gizli?
Kanlı akarken gözyaşı, aşkla yanıyorken kalbi.

Paslanan dağlardan güneş batarken
Dalgın dalgın ufuklara bakarken
Istırapla gözyaşları akarken
Âşık sanır mı ki aşk gizli kalır?!
Ârifler âşığı yüzünden tanır.

Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey benim şahs-ı mücerredim! Âşık olan kimse, ağlayıcı göz ve yanıcı kalb arasında iken aşk ve muhabbet gizlenir mi zanneder? Öyle zannetmesin. Zîrâ, bu ikisi (ağlayıcı göz ve yanıcı kalp) aşk ve muhabbet bulunduğuna iki şâhid-i âdildir.”

5- Olmasaydı bu aşk eğer, ağlar mıydın haraplıkta?
Kaçırır mıydın uykunu? “Ban”la “Âlem”* anıldıkta.

Vîrâne görünce yar otağını
Aşktır hatırlatan sevgi çağını
Sorgun ağacıyla Alem Dağını
Anar anar uyku girmez gözlere,
Bakar ağlar dosttan kalan izlere!

Âhir beyitte olan “Âlem”, “dağ” manasınadır. Burada murâd, cebel-i Hirâ’dır. Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey benim dertli gönlüm! Eğer senin aşkın olmayaydı, Hazret-i Sultân-ı şefâatın terk buyurduğu Mekke-i Mükerreme’yi ve mağarasında gizlendiği dağı hatırlayıp göz yaşı akıtmazdın. Madem akıtırsın öyle ise âşıksın.”

6- Nasıl inkâr edersin ki? Tutku dolu aşkını sen,
Hastalığın ve gözyaşın, iki adil şahitlerken.

İnkâr edemezsin artık bu işi
Besbelli ki sarmış aşkın ateşi
Sapsarı bir çehre, akan gözyaşı,
İki âdil şâhit olduktan sonra;
Gülbenzin sararıp solduktan sonra…

Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey benim gönlüm! Her birisi şâhid-i âdil olan göz yaşı ve kalb hastalığının eseri rûyunda(yanağında) durup şahitlik ederken, sen nasıl olur da âşık değilim diyerek inkar-ı muhabbet eylersin?”

7- Aşkın ateş ve elemi, iki yanağına çekti
Bahar çiçekleri gibi, sarı ve al çizgileri,

Bu aşkın elinden n’olmuşsun gönül,
Henüz gonca iken solmuşsun gönül,
Istıraba sahne olmuşsun gönül!
Kan çanağı gözler, sapsarı çehre,
Daha böyle âşık gelmedi dehre…

Âhir beyitte olan “Anem”, kendisinden kırmızı boya olan bir çeşit ağaçtır. Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey şahs-ı mücerredim! Aşk ve muhabbet, senin iki yanağın üzerinde kanlı göz yaşından ve sufret-i vechden iki hat yani iki çizgi isbât eyledi. O iki hattın birisi sarı gül gibidir ve diğeri de kırmızı anem boyasına benzer.”

8- Evet, uykularım kaçtı, yârin hayali gelince,
Bu karasevda yüzünden, zevkler oldu hep işkence.

Gece geldi sevgilimin hayali,
Beni benden aldı o nur cemâli,
Tatmayan bilmezmiş bu mutlu hâli
Aşksız geçen her an ömre ziyandır,
Sevgide hem lezzet hem elem vardır.

Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Benim aşkı inkarıma inanmadın. Artık ben de izhâr eyleyip haber vereyim. Evet, benim sevdiğim Hazret-i Resûlullâh’ın hayali gece karşımda yürüyüp beni uyandırdı. Zîrâ muhabbet, ok gibi âşıkın lezzetlerini helâk eyler.”

9- Ey beni daim kınayan, Üzre* aşkımın yüzünden,
Biraz adil davransaydın, özrümü hoş görürdün sen,

Sevda derler buna, can dayanır mı!
Diz çöksem yalvarsam, yar inanır mı?
Âşık olan kimse hiç kınanır mı?!
Uzreliler gibi âşıkım diye,
Dillere düşürüp kınamak niye?.

Âhir beyitte olan “Üzre”, Fertleri kara sevda düşkünü çok iffetli Yemenli bir kabiledir. Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey Benî Üzre kabilesine mensup olan! Ve ey aşk ve muhabbette onlar gibi âşık olmaklığımda ayıplayan kimse! Benden sana olan i’tizârımı kabûl eyle. Eğer sen benim halimi bilip insâf eyleyeydin asla levm etmezdin.”

10- Tüm hallerimi öğrendin, yok artık hiç sırrım, gizlim,
Gammazlar bile biliyor; ne çaresiz benim derdim.

Birden can evime saplandı bir ok,
Hâlim sence malum, ıstırabım çok…
Benim koğucudan saklım gizlim yok
Neler çektim neler, saymakla bitmez,
Gönül yarasına merhem kâr etmez…

Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey beni levm eyleyen levm edici! Benim hâlim sana tecavüz eyledi. Yani hâlimi bildin ve sırrım da gammâzlardan gizlice olmadı. Vâsıla dûçâr olduğum illet-i aşk münkatı olmadı. Belki de günbegün daha da artacaktır.”

11- Ne yazık ki duyamadım, o candan öğütlerini,
Benim gibi mecnun âşık, duyar mı hiç söyleneni?

“Sevdadır bu canım, artırır” derdin,
“İçin için yakar inletir” derdin,
Sen bana en içten öğütler verdin.
Ne çâre sağırdır, aşık işitmez,
Verilen öğüde aldırış etmez.

Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Ey bana pend ü nasîhat eyleyen zâhid! Sen bana vâkıa mahz-ı nasîhat eyleyüp ıslâhımı murâd eyledin ise de, ben o senin nasihatini duymadım, dikkate almadım. Zîrâ aşk ve muhabbet sâhibi olan zât, levm edeceklerin zemmine karşı sağırdır.”

12- Ak saçın uyarısına, olumsuz gözle bakardım
Meğer o candan öğütler, olmalıymış hep ilk adım.

Simsiyah saçlarım tel tel ağardı,
Dile gelip her tel beni uyardı,
Sağır bile bu îkâzı duyardı!
Bunca uyarıyı hep yalanladım,
Fakat doğru imiş, çok geç anladım.

Yani sâhib-i kasîde buyururlar ki: “Eyvâh! Ben ihtiyârlık ve pîrlik hâletinin nasîhat edicisini, yani ‘işte ben sana geldim bundan sonra sen pîr oldun, böyle hal sende ayıptır.’ diyerek ayıplamasını töhmet saydım.”

Suriyeli Ahmed ve Yusuf Al-Mezarze yorumuyla

Hâmiş: Her biri ayrı zevke hitab eden tercümelerdeki siyah renk, merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan (v.2001), yeşil renk, Prof. Dr. Mahmud Kaya ve gri renkli izahat ise Rumeli Kazaskerlerinden Muhammed Feyzi Efendi’ye(v.1900) aittir.

Buradan merhum Prof. Dr. Mahmud Esâd Coşan Hocamızın ses verdiği Kaside-i Bürde-i Şerif’in tamamını dinleyebilirsiniz.

Buradan da Prof. Dr. Mahmud Kaya Hocamızın ses ve mâna verdiği Kaside-i Bürde-i Şerif’in tamamına ulaşabilirsiniz.

Reklamlar

Korumalı: Dem

Bu içerik şifre ile korunmaktadır. Görmek için lütfen aşağıya şifrenizi girin:

Helal Lokmanın Duası

Bir haber bekleyenler,
Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın! [Abese, 24]

Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. [Tirmizî, Zühd: 47]

Ey gönül! Sen, çeşit çeşit, renk renk olan perdelerden çık, sıyrıl, aklını başına al da; perdeler seni gerçek dosttan ayırmasın. Gözüne perde kesilen lokmadan çok yeme, yoksa, gidecek yere gidemezsin, evini kaybedersin. Yaşamanı o lokmaya bağlı sanırsın, ama aslında çok yediğin lokma, can gözüne kıl, baş gözüne perde kesilir. Şu dünya çayırlığında pek fazla bayılıp gezme! “Neden gezmeyecekmişim?” de deme! Bu fazla dolaşmalar da can gözüne perdedir. [Hz. Pir Mevlana]

İçimizdeki tükenmek nedir bilmeyen istekler bizi kendine köle ettiğinden beri, belimiz günah yüküyle iki kat oldu. Senin aşkın varken gönlümüze dünya sevgisi doldu. Bizim bu sahte efendilerimiz gözümüze ve gönlümüze sahip oldukları için önümüzü, sonumuzu göremez olduk. Bu halimiz nereye varacak? Bu çıkmazdan bizi kim kurtaracak?

Hat ve musiki ile yakinen ilgilenmiş II. Mahmud’un kerimesi, Osmanlı hanedanında Divan tertip etmiş yegane hanım şair olan Adile Sultan’ın asırları aşıp gelen mübarek sesi, yüreğimize su serpiyor:

Merhaba ey Fahr-i Âlem merhaba
Merhaba ve ey Şah-ı Âzam merhaba
Zâtı pâkin eylemiş Rabbü’l Ulâ
Bâis-i icâd-ı eşya mutlaka
Es-selat u vesselam ey mahrem-i zât-ı Hüda
Es-selat u vesselam ey ehl-i beyt-i mücteba [235. Mestmp3]


[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

Sorarlarsa niçin mestsin; Muhammed’in (sav) aşkındandır..
Erken başlamışsın demlenmeye?

Şu evliya nutk-u şerifleri yok mu, bizi bizden aldı…
Canım erenler yolu…

Hakikatten bir can verip ta haşre dek bâki bin can bulmuşlar.
Öyle hem mest olup can vermişler, insana canını vermesi, can bildikleri(ana-baba,..) feda etmesinden daha kolay iken o güzelim sahabeler “Anam babam sana feda olsun” diye sevmişler değil mi?

O erler ki Uhud günü “–Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Başını kaldırma! Belki müşrik oklarından biri isâbet eder. Benim göğsüm Sen’in göğsüne siper olsun. Sana dokunacak olan, bana dokunsun!” makamındaydılar [Buhârî, Meğâzî, 18]

Bir de Habibi Kibriya Efendimiz’in “Anam babam feda olsun” diye sevdiği vardır?
Bak ondan haberimiz yok tu? Hem öylesi olur mu ki?

Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas, Cennetle müjdelenen on Sahabîden biridir. Allah Resûlü zamanında bütün gazâlara katıldı. Uhud Harbinde Fahr-i Kâinata vücudunu siper etti ve müşriklere öylesine ok attı ki, Allah Resûlünün, hiçbir fâniye nasib olmayan şu hitabına mazhar oldu:
“Anam babam, sana fedâ olsun yâ Sa’d, durma at!” [Müslim, Fezâilü’s-Sahabe, 5]

Bu büyük iltifâta şâhid olan Hazret-i Ali (kv) gıpta içinde şöyle demiştir: “Ben, Peygamber Efendimiz’in Sa’d hâricinde hiç kimseye; «Babam ve anam sana fedâ olsun!» dediğini işitmedim.” [Tirmizî, Edeb 61]

Hz. Sa’d uzunca bir ömür yaşamış hatta ahrete son geçen muhacirlerden olduğu rivayet edilir. Kufe valiliği de yapan Hazretin bir de isteği olmuş Habibi Kibriya hazretlerinden:

– Yâ Resûlallah, duâ buyur da, Allahü teâlâ, benim her duâmı kabûl etsin.
– Duânızın kabûl olması için helâl lokma yiyiniz! Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri harâmdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ nasıl kabûl olunur?
[Müslim, Zekat 64]

Yediğimiz içtiğimiz şeyler aynen tohum gibidir. Düşüncelerimiz de ondan meydana gelir. Ağzımıza aldığımız helâl lokmadan Allah’a hizmet ve öteki âleme gitme arzusu doğar. Haram lokmadan ise kin, hased, gaflet, bilgisizlik, hile ve cahillik doğar. [Hz. Pir Mevlana]

Ahir ömründe ömrünün iki gözü görmez olmuş. Kime dua ederse, duası tutuyormuş. Hastalar geldiği zaman, okuduğu zaman hasta iyi oluyor. Birisi dua istediği zaman, dua ediyor, istediği oluyor. Tanınmış, mübarek insan. Duası müstecâb, makbul, ne dua etse oluyor. Mücerreb, tecrübe edilmiş yâni, bu böyle. Birisi demiş ki:

“-Yâ kendine dua etsene!.. Allah gözünün görme kabiliyetini aldı, görüyordun, görmez oldun. Dua edip de, gözünün açılmasını, görmesini Allah’tan istesene…”

Demiş ki mübarek:

“-Ben Allah’ın takdirini, gözümün nurundan daha çok severim!”

Allah-u ekber!.. Söze bak: “Ben Cenâb-ı Hakk’ın takdirini, gözümün nurundan daha fazla severim!” demiş, “O öyle takdir eylemiş.”

Şu dünya gurbetinde, yuvasından ayrı düşmüş garip kuşlardan farkımız yok. Kendine giden yolu bulmamızı isteyerek bizi bu çölün ortasına bırakan sahibimizle irtibatımızı sağlayan tek iletişim vasıtası dualarımızdır. Böyle iken duası hiç reddedilmeyen Hazretin buyurduğu kelama bak:
Ben Allah’ın takdirini gözümün nurundan daha çok severim

İlahi bizlere de bu güzel sahabinin gönül ikliminden hisseler ikram eyle de bizleri senin takdir ve hükmüne razı olanlardan eyle! Senin belalarına sabretme gücü ver. Senin nimetlerine şükretmek nasib eyle! Senden, nimetlerinin tamamını, vereceğin afiyetin devamını ve senin aşkında sebatımızı isteriz.

O’nun varislerinden Abdülkadir Geylani kuddise sirruh buyuruyor:

– Allah’dan onun rızasından gayrı bir şey isteme. Onun rızası dahilinde, helal kazanç iste, helal yiyecek, giyecek ve içecek iste. Alın terinin ve helal kazancının haricinde şeylere talip olma. Allah’ın emirlerinden kaçma. Ona kendisinden dünyalık talebinde bulunmak gayesiyle ibadet etme. Yalnız onun rızası için ibadet et.

Hem düşün bakalım Acaba atamız Hz. Adem ve Havva’ya niçin “yemek” eylemi yasaklandı da başka bir eylem yasaklanmadı?

Ey Âdem, sen ve eşin, cennete yerleşin, ikiniz de dilediğiniz şeyleri yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, çünkü zalimlerden olursunuz [Âraf, 19]

Bu soru ilahi takdire bir itiraz mı?

Haşa ancak insanı çözme çabasıdır. İnsanı ayakta tutan en önemli ihtiyaç yemektir. Diğer bütün eylemler buna bağlıdır. Kuran-ı Kerim’de cennete girecek olan mü’minler için

Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere, afiyetle yiyin ve için [Mürselat, 43]

buyrulmak suretiyle insanın yeme-içmeye düşkün yaratıldığını belirtmiştir.

Yasak bir meyve (biz buna Kur’anî ıstılahla haram da diyebiliriz), insanlığın babasının nasıl cennetten çıkmasına sebep olmuşsa, onun evlatlarına da çıktığı yer olan cennete girmesine engel olur. Hz. Adem ilahi emre rağmen o ağaca yaklaşmasından dolayı nasıl dünyaya indirilmişse, dünyada bu yasağı çiğneyen de cehenneme indirilir.

Bir yasak meyve (diyelim ki bir elma) üstelik hepsi mideye inmemiş, birazı boğazda kalmış bir meyve Adem’e cennetten çıkmaya malolmuşsa tonlarla yasak meyve yiyenlere neye malolur?

Aslında Hz.Adem’e yasaklanan meyve ile mü’minlere yasaklanan bütün haram kazanç yolları arasında aynı Rab tarafından yasaklanma açısından hiçbir fark yoktur. Ve yine unutmayalım ki sarhoş sadece içilmesi haram olanı içen insan değil, bütün haram kazanç yollarından beslenenler de sarhoştur. Üstelik bu manevi sarhoşlar kendilerini ayık da sanmaktadırlar. Şimdi sual eylesek aramızda haram lokmayı seven çıkmaz ama kazancının tamamen helal olması için kazancı hakkında bir düşünme, eleme ve süzme gayret ve çabası içinde de değilizdir.


Kazancımızdaki fakirin hakkını teslim ettik mi? (Zekat) Memur isek çalışma saatlerimize ne kadar riayet ediyoruz? Bu saatler içinde ne kadar verimli çalışıp işveren için “gerçek bir fayda” sağlıyoruz?

Birazını gösterdim, birkaçını saydım. Geri kalanını sen bil, sen öğren. Kendi huyundan, Hakk’ın huyuna ulaş!

Sizler lokmanızın, kazancınızın, ananızın ak sütü gibi helal, temiz, alın teri, emek ve el emeği olmasına çok dikkat edin sevgili müslüman kardeşlerim! Evinize, çoluk çocuğunuza asla haram götürmeyin, onların ve kendinizin âhiretini mahvetmeyin!

Allah bizi, gerçekleri gören, hayatın mânâsını iyi anlayan, kendisinin asıl bu dünyadaki işinin, asıl vazifesinin, asıl temel görevinin Cenâb-ı Hakk’a güzel kulluk etmek olduğunu kavrayıp da, ömrünü Cenâb-ı Hakk’a güzel kulluk etmekle geçirenlerden eylesin…

Yâ Rabbi seni güzel güzel zikretmekte, senin verdiğin nimetlere cân u gönülden, tatlı tatlı şükretmekte ve sana şöyle senin istediğin vech ile güzel ibadet etmekte bize yardım eyle, tevfîkini refîk eyle de, yapabilelim!.. Şeytana kanmadan, nefse aldanmadan, fânî hayatın aldatıcı lezzetlerine takılıp kalmadan, ahireti unutmadan, sana güzel kulluk etmeyi bizlere nasîb eyle yâ Rabbi!..

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, Haftaya bayram olan, sebeb-i gufran olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .
Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da

huzur bulasınız efendim