Kendine gel ey yolcu!

Bir nasihat tâlibine,
Ben size iki vâiz (nasihatçi) bıraktım. Biri susar diğeri konuşur; susan nasihatçi ölüm, konuşan ise Kur’ândır. [Tirmizi, Menakib, 31]

Yeni bir yıl ile giderek yaklaşmakta olan, susan nasihatçimiz ölüm, taliplileri için ten kafesinden kurtulmak, Yusuf gibi kuyudan çıkmaktır. Kâfire idam sehpası gibi gözüken ölüm mü’min için ölümsüzlüğe açılan kapıdır. Hz. Pir Mevlana ölüm neşesini şöyle anlatıyor:

Kuşa, kafesini bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar hürriyete ait güzel güzel hikâyeler söylerler. Kafesteki kuş onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı ne de kararı. Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur, ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O kuşun gönlü de dışarıdadır, canı da. Böyleyken kafesi açıversen ne yapar?

Ey seher vakti esen, ötelerden gelen!
Ey hoş haberler getiren rüzgar! Müjdeyi ver de gönlümü al! Ey müjdeci! Elimde bir canım kaldı, o da sana feda olsun, onu da al!

Ey ısıracak dişleri kalmayan kahır!
Ey kötürüm olduğu için yanımıza gelemeyen gam! Ey yüzlerce defa güldükçe gülen lütuf! Canlar zafere kavuştuğu için can da gülmede, cihan da!

Gaflet gömleğini yırtarak dünyanın gerçek çehresini gören büyük ruhlar için hayat bir imtihan, ölüm ise bir şeb-i arus, yani “vuslat” tır. Hak Teala bu Şeb-i arûs ve yeni yılın ilk günü vesilesiyle amellerimizi ve ahlâkımızı yağmur gibi temiz ve berrak bir rahmet, bereket ve hidayet vesilesi eylesin! İçinde yaşadığımız dünyadaki kir-pastan arınarak semâlara yükselen su gibi rûhumuzu ve gönlümüzü de tertemiz olarak yüce huzûruna erdirsin.

Ey Hak âşıkı! Sen güzellik Yûsuf’usun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allâh’ın takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. [Hz. Pir Mevlana]

Mevlânâ Hazretleri de, ölümün eşiğinde yaşayan, buna rağmen günlerini; hem dünyâ ve hem de âhirette fayda vermeyecek boş işlerle hebâ eden insana şöyle seslenmektedir:

“Kendine gel ey yolcu! Kendine gel! Akşam oldu; ömür güneşi batmak üzere… Gücün kuvvetin varken; şu iki günceğizde olsun cömertlikte bulun, iyi işler yap… Elde kalan bu kadarcık tohumu, yani ömrünün geriye kalan son senelerini iyi ek, iyi harca da; şu iki nefeslik şu fânî dünyadan sonsuz bir cennet ömrü elde edesin… Aklını başına al da; bu işi yarına bırakma. Nice yarınlar geldi geçti. Hemen tövbe ve istiğfar ile işe başla ki, ekin mevsimi, iyilik günleri büs bütün geçmesin. Öğüdümü dinle, nefis güçlü bir bağdır. Bizi iyilikten alıkoyar. Hak yolunda sana engel olur. Yenileşmek, kendini tamir etmek istiyorsan, eskiyi çıkar at; bedene ait isteklerden vazgeç; rûhânî zevkleri, mânevî heyecan ve lezzetleri ara…

Her ihlâs sahibinin sevgisini perçinle,
Kalbinde âriflerin muhabbetini dinle…
Gitme ümitsizliğe; ümit kapısı vardır;
Güneşler parlıyor bak; karanlık kapı, dardır..
Gönlün seni çekiyor ârifler meclisine;
Bedeninse, seni sokar çamura yine..
Aklını başına al gönüldaş sohbetinde;
İkbâl sahibi verir bahşişi servetinden…
[223. Mestmp3 Gitme Ümitsizliğe…]

Mâdemki, her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda ölümü tadacağı muhakkaktır ve O’ndan kaçılacak hiçbir yer yoktur; o hâlde cümle canlar: “(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun…” [Zâriyât, 50] sırrından nasib alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak edinmelidir.

Bu gelen, yeni bir yıldır. Ya Rabbi, kovulmuş şeytanın şerrinden bu yıl muhafaza olmayı istiyoruz. Ve içimizde, bize kötülüğü emreden nefislerimizle mücadelemizde senden yardım diliyoruz. Bizi sana yaklaştıracak meşguliyetleri nasîb et, ey celâl ve ikram sahibi Rabbim. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl! Gönül âlemlerimizi, Hz. Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi Peygamber vârisi Hak dostlarının feyz,rûhâniyet ve irşadlarıyla âbâd eyle!

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma, Hazret-i Pir’e bayram olan Şeb-i Arûs
canları aşka vardıracak yeni bir yıl, ömür ve şahsiyetlerimiz
, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Reklamlar

Bu vuslatı hicran etme


Cânı vahdet denizine gark olan câna,
Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetlere eriştirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır. [Nisâ:69]

İlhamıyla aşkın varlık var oldu / Önce dalgalanıp sonra duruldu
Farketmedi bu hikmeti nâdanlar / Anlayanlar can evinden vuruldu…

Bundan sonraki satırlar 215. Mestmp3
(18.yy sarayhanesinden bir Dilhayat Kalfa bestesi: Evcara saz semaisi)ile dinlenirken vücud buldu…

Bir ağaçdır bu âlem, meyvesi olmuş âdem ve bu âdem meyvesinin çekirdeğidir “söz” Lâkin ne vakit Söz söylemeye niyetlensek Hz. Pir gelir hatrımıza:

“Mâdemki Peygamber değilsin, ümmetten ol. Mâdemki pâdişah değilsin teb’asından ol. Susarak yürüyen âriflerin izine düş ve sende sus; kendiliğinden bir karara varma zahmete düşmeğe kalkışma. Bir üstadın gölgesi altında onun emirlerine uyarak ses çıkarmadan susarak yürü… Madem ki Hakk`ta fânî olup Hakk`ın lisânı olamadın; bâri kulak kesil! Bir şey söyleyeceksen bile suâl tarzında söyle de, sözün bir şeyler öğrenmeye yarasın! Padişahlar padişahıyla hiçbir şeyi olmayan fakir ve muhtaçlar gibi konuş!”

Bir perde olan “Ben”i susturup sessizce yürüme gayretindeki bu mektupta sevgiliden hikayeler nakledelim:
Şeyh Sâdî, velîlerin bütün güzelliklerini Allah Rasûlü’ne borçlu olduklarını, bütün gönül sermâyelerini rûhâniyet-i Rasûlullah’tan tefeyyüz ettiklerini, Gülistan adlı eserinde temsîlî bir üslûb ile şöyle hikâye eder:


“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:
“–A mübârek! Sen misk misin, amber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum…”

Kil ona cevâben şöyle der:
“–Ben misk de amber de değilim. Bildiğiniz, alelâde bir toprağım. Lâkin bir gül fidanının altında bulunuyor ve her seher gül goncalarından süzülen şebnemlerle yoğruluyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir…”

Gül, Hazret-i Peygamber r Efendimiz’in sembolüdür. Şu fânî hayat dershânesindeki en mühim tahsil de; O Güller Şâhı’nı tanıyabilmek, O Gül’ün mübârek kokusundan ve rûhânî dokusundan nasip alabilmek, O Gül’ün yaprağında bir şebnem tânesi olabilmektir…

Heyhat o gül bahçesinde durmaya nâil olanlar dahi vuslatta gördükleri firkat hüznüyle zârı zârı ağlıyor; O güzeller güzelini dünya gözüyle gören, mâh cemaline hayran kalıp ona gönül veren aşıkların sesine Hz. Aişe (r.a) annemizin rivayetiyle kulak verelim:

Bir gün Resûlullah’ın yanına bir adam geldi ve ona dedi ki: – Ey Allah’ın elçisi! Ben seni canımdan daha çok seviyorum. Seni oğlumdan da çok seviyorum. Bazan evde otururken aklıma sen geliyorsun. O zaman ev bana dar geliyor. Hemen kalkıp yanına geliyor ve mübarek yüzüne bakarak ferahlıyorum. Seni görmesem, canım çıkacakmış gibi oluyor. Fakat beni bir mesele düşündürüyor. Yarın ikimiz de öleceğiz. Sen cennete girince, diğer peygamberlerle beraber olacaksın. Ben ise daha aşağı mertebede kalacağım için, cennette seni bir daha görememekten çok korkuyorum.

Adam sözlerini bitirdi; fakat Hz. Peygamber(sav) ona bir cevap vermedi. Derken Nisa suresinin 69. ayet-i kerimesi nazil oldu: “Kim Allah’a ve Resûlle itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”

İşte aşk budur. Aşık da ayrılık acısını daha vuslatta iken sezen bu sahabîdir. Yüce Rabbim bizleri onun şefaatına nail eylesin (Amin ya Muîn)

Ölüm Allah’ın emri/Ayrılık olmasaydı.

Ayrılıktan şikayet edenler, hicran yarasının ölümden de acı olduğunu böyle dile getiriyorlar. Anlaşılan odur ki, ölüm, Efendimizin ifadesiyle, “Lezzetleri bıçak gibi kesen” acılığına ve soğukluğuna rağmen, Allah’ın emridir diye kabullenilmiştir. Ama ayrılık hiçbir zaman munis görülmemiş, bu ölümden de soğuk nesne aşıklara her zaman “el aman” dedirtmiştir.

Her güne daha bir müslümanca doğma yolundaki siz güzelim canlara lazım olan işte böylesi bir muhabbettir.

Allah’ım bu vuslatı hicran etme
Aşkın sarhoşlarını nalan etme
Sevgi bahçesini yemyeşil bırak
Bu mestlere, bahçelere kasdetme
. . .
İkbal kıblesi yalnız bu halkadır
Umut kabesin öyle viran etme
Bu çadır iplerini öyle katma
Çadır senindir eya sultan etme
Yok dünyada hicrandan daha acı
Ne istiyorsan et de onu etme

Ya Rab! Bizleri sevdiklerin ile hemdem eyle, onlardan ayırma! Onların yanı cennet, uzağı ise cehennemdir. Bizleri onlardan ayırma ki, onların nurundan doya doya içelim.

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

istidat ile istikamet

Aşk meydanından, kendi özüne bir yol bulana,
Daima savm u salatla şuğl idenler nûr olur
Sahib-i irfan olub o akibet mağfur olur
Bir kişi Hakk’ı severse hakkı söyler daim
Bir mahalden bir mahalle nakl iden mesrur olur

berat_1434

Resulu Kibriya Efendimiz’in “Bu mübarek, pırıl pırıl, ışıl ışıl, şaşaalı bir gündüzdür” buyurduğu Beratımıza açılacan bir Cuma aydınlığında daha geldik kapınıza, irfan sofralarından derlediğimiz azıkların kapağını açmazdan evvel âdetimiz olduğu vech ile bu haftanın mestmp3 kaydını ikram eyleyelim: 

Bahriye nâzırı Mehmet Emin Paşa’nın oğlu oyuncu, ressam, bestekâr ve udi Kemal Emin Bara’ya(1875-1957) ait bir saz eserini istifadelerinize sunmak isteriz. Lübnan ve Yemen’de uzun süre yaşayan Fransızca, Arapça, Farsçada mahir, velud bir sanatçı olan bestekarımızın Türk Musikisine hediyye ettiği 15 kadar şarkı, türkü ve fantezi bestesi vardır. Bunlar içinde bir inci tanesi misali parıldayan Sultaniyegah Medhali  Neyzen Salih Bilgin nefesinden dinlerken dünyanın süslerinden içinize doğru bir seyre başlayıp huzur bulasınız…

Allah, benim sözlerimi duyduğunda (onu iyice) dinleyip onu duymayanlara ulaştıranın (yüzünü) nurlandırsın. Ey insanlar, burada olanlar, olmayanlara da ulaştırsın; zira nice fıkıh (idrake layık söz) taşıyan vardır ki, kendisi derinlemesine onu anlamaz. Ve nice fıkıh taşıyan kimse vardır ki onu kendisinden daha derin düşünen kimseye ulaştırır. [Tirmizi:2658]

Allah’ın zikri olmadan çok söz söyleme. Sözün çokluğu kalbin kasvetine sebebtir. Muhakkak ki insanların Allah’a en uzağı, kalpleri kasvetli olanlardır. [R. Ehadis 478:11]

Aleyhi ekmelittehaya Efendimizin bu nidası erişmeseydi cana, söz söyleyecek mecalimiz, huzurunuza çıkacak yüzümüz kalmamıştı erenler…

Kul için ne güzel faide ve ne güzel hediyedir; bir adam duyduğu hikmet sözünden bir kelimeyi kavrar ve onu müslüman kardeşine nakleder. [R. Ehadis 453:1]

Bu güzel faydadan nasiplenmek, hediyye nail olmak için söz söylemek hoştur amma söz dinlemek zordur efendim hele dinleyip de mucibince amel etmek, gereğini yapmak! Hak vere.

Yolumuzdaki zahmet gibi görünen ibadetlerin herbiri aslında birer ilaç. İnsanın yapısındaki, tehlikeleri, hastalıkları, karşılayan, önleyen, geçiren, tedavi eden birer ilaç. Gelin görün ki her bünyedeki tesiri farklı oluyor, kimini bir adımla maksuda erdiriyor kimini bir ömür yerinde saydırıyor. Bu meyanda Dedemizden dinlediğimiz bir menkıbe geliverdi hatrımıza şöyleki:

Şeyhlerden biri yanındaki kadim dervişi ile bir su kenarına yaklaşınca biraz ileride bir alay sarhoşun çalgı çalarak eğlendiklerini görürler. Hz. Şeyh dervişine “bana şu tarladan yüz tane sap topla” diye emreder. Derviş yüz tane ekin sapını getirince “git o sarhoşların içinde davul çalanını bana çağır” der. Derviş hemen şeyhinin emrini davul çalan sarhoşa iletir. Şaşkınlığından davulunu bırakan zât hemen Hazret-i Şeyh’in huzuruna gelir. Hz. Şeyh elindeki yüz sapı bir kere o zâta vurur ve “gel benimle” der. Postunu suya koyar, ikisi beraber suyun üzerinde giderken Hz. Şeyh’in eski dervişi feryâd eder: “Efendiciğim bu yaptığınız mürüvvet değil, fâkir zât-ı âlinize yirmi senedir hizmet etmekteyim, beni bıraktınız o adamı alıp gidersiniz, herifin ağzı daha içki kokuyor” deyince Hazret-i Şeyh: “Evlâdım o’nda istîdâd-ı ezelî var, sende yok. O’nun bir günahı vardı; içki illeti. Ona da tevbe etti, Hadd-i şer’i vurduk, tamam artık biiznillah hidayete erer. Amma seninle yirmi yıldır uğraşıyorum: Yalanını kırdık kinin çıktı. Kinin kırdık, gayzın çıktı. Gayzını kırdık hasedin çıktı. Hasedini kırdık şehvetin çıktı. Şehvetini kırdık, kibrin çıktı. Şimdi de kibrinle uğraşıyoruz, gene de uğraşırız…

İşte böyle canlar…Kimin elinde ne var ki! Sahibi dilerse verir. Sonra ezeli istidât olması da mühim. Bize düşen çalışmak ve beklemek, olmak değil. Çünkü olduran ancak O’dur.
Kendini gören, kendini beğenen, birisinde suç gördü mü içinde cehennemden şiddetli bir ateş parlar. O, bu kibre, bu benliğe “din gayreti” adını takar da kendi kâfir nefsini görmez. [Hz. Pir Mevlana]

Canlardan birini çirkin bir işte görürsen yapanı değil, yaptığını gör. Eğer bu kerahetinde sadık isen, onun yaptığı fenalığı sen yapma. Eğer yaparsan asıl riyakar sensin. Allah’dan mağfiret isterken, günahlardan Allah’ın seni korumasını da iste. Günahı işlemişsen cezasından korumasını iste. Allah’ın bildiği ve olduğun halin tersini gösterme. Göründüğün gibi ol da rıfk ile muamele et. Mülayim, yumuşak olmayanlar birçok hayırlardan mahrum kalırlar. [Hz. Osman Kureyşi]

Günah işlemekten çok o günahı yeniden işlemekten, günahta ısrarcı olmaktan çekinmek gerek hem ne buyurdu Hak Nebi (sav): “Günahına tevbe eden hiç işlememiş gibidir”

Gaffar, Settar, Rahman, Rahim’dir O
Onu nasıl bilirsek ve öylece seversek üzerimize o sıfatlarıyla tecelli edecektir. Evet günahlarımızın affını dileyelim ama yazboz tahtasına dönen kulluk sayfamız için, O’nun rızasına muhalif işlerde, günah ve nisyan hallerinden uzak durmak için neden yardım dilemeyelim!

Hâfız, Mûin’dir O ve hem Nâsır
Bizi kendisinden, dostlarından uzak düşecek hallerden uzak eyleyip rızasına varacak yolları, halleri bizlere kolaylaştırsın. O’nun yardımı ve ikramı ile bir kere tövbe edeceğiz; günahlardan, kusurlardan pişmanlık, nedamet duyarak, gözyaşı dökerek Hakk’ın yoluna döneceğiz. İyi kul olmaya şöyle bir yöneleceğiz. Hem bakalım Allah bir dahaki seneye bir sonraki fırsata eriştirir mi, eriştirmez mi?

İşte o şaşılacak ay yüzlüyü görmeye, yolda yanıp yakılanları, onların isteklerini seyretmeye recep ayı çıkageldi. Bir adam, secdelere kapanarak gelirse emniyete erer, amana kavuşur. Edepsizlik ederse terbiye için silleler yer. Hakkın hükmüne razı olur, neşelenirse ne âlâ; baş çekerse ipi boynunda görür. Aşka lâyık olursa can gibi kutlu bir hale gelir; gönüle gönül vermezse nefs gibi viran olur gider. Sebebi nedir ki der, o mamûr da bu yıkık dökük? Fakat sebebin canını, özünü görmek için Hızır canı gerek. Rızık veriş de Hakkın ihsanındandır, vermeyiş de; bunu böylece görmemiz için, bu hususta da bize bir berat vermesi için dileye isteye Şaban da çıkageldi. Oruç kadehi geldi, bu işreti inkâr edenin şarapsız zevki, şarapsız neşeyi görmesi için tuttu, bütün kadehleri kırdı. Ramazan ayı geldi, ağzı mühürleme zamanı gelip çattı; dudaktaki lezzeti göstermek için oruçla dudakları mühürledi. Mâna kasesini sun bomboş mideye, gizli sevgiliyi can gözü görür elbet. Devlete mağrur olana de ki: Bu nöbet de gelir geçer elbet. Hem de bu nöbet geçince devlet sahibi sıtma nöbetine tutulur, sıtma nöbeti görür. Nöbeti boşla da çabucak Ahmed’in nöbetini çal. Çal da varlık kann erisin, Hak güneşini gör. Sus, az söyle; mevki, şeref dileyen, ad san sahibi olmak isteyen kişi çok söyler. [Hz. Pir Mevlana]

Kardeşlerimiz fırsat elde iken Allah’a bağlılıklarına yeni bir neşe, yeni bir şevk, yeni bir aşk ile taptaze sarılsınlar, tevhid zevkini, şevkini, tadını, lezzetini daha iyi yaşasınlar. Mâh-ı Nebi, şehr-i Şaban ile kalplerimizden masiva ihrac ola, gönüllerimize ilhamat-ı rabbani havale ola, cümlemiz iki cihanda aziz ola, cümle dertlerimize devalar ihsan-ı inayet ola! Aşk-ı Mevla Nuru Nebi hu diyelim huu

Şu bedenimize baktığımız süslediğimiz kadar içimize bakmayı manevi hastalıklarımızdan bizleri haberdar eyleyip bu hallerimizden de halas eyleyiver Ya Rabbi! Cümlemizin ruhlarımızı Ruh-u Resulallah Efendimiz ile âşina eyleviyer, Gönüllerimizi ta böylece mesrur eyleyiver Ya Rabbi!

Vakt-i şerif, Cuma, Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim