Afiyet üzresiniz inşallah?

Dâima akıp giden küçük bir dere, ne pislenir ne de kokar [Hz. Pir-i Destgîr-i Münîr]

nevniyaz_dedesi

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

Kaç zamandır sizlerden haber alamıyoruz, ne var ne yok sultanım?
Bir zamanlar hal hatır sorulurken dahi bir edep gözetilirdi. Tarik-i Mevleviyye’de “Nasılsınız?” sorusuna “Aşk u niyaz ederiz” diye cevap verilir. Hal, hatır sorulmasına cevaben de “aşk verdiler, aşk aldık” buyrulurdu. Hal hatır sormak, nasılsınız demek önceliğinin büyüğe ait olduğu bilinir en hafifinden “Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah azizim” diyerek başlanırdı kelâma…

Bizde afiyet, hastalıktan sıhhat bulma diye bilindiği için, pek kullanmıyoruz hasta değilse…
Eyvallah afiyet bulmak iyileşmek manasınadır lakin afiyet aslında sıhhatin verdiği huzur ve rahatlıktır. Sözün süzülüp de söylendiği dervişlikte yara yapmasın diye, adamın pişirilmesine önce dilden başlanırdı.  Bu yolda afiyet; dînin bid’atten, amelin afetten, nefsin şehvetten, kalbin kuruntudan kurtulması demektir. Öyleyse dem be dem afiyet olsun ya huu

Peki… Afiyet üzresiniz inşallah?
Azalan bir ömür ve artan günahlar arasındayız daha ne olsun erenlerim; methe layık pirimiz, zemme layık nefsimiz var.

Zât-ı şahanelerinizden aldığımız hoş kokuların menşei bildiğimiz vaktiyle tekkelerdeki havadan bahis buyursanız?
Tekkelerde olan alemi dil söylemekten acizdir. Emin olun cennetin alemi tekkelerde mevcut idi. Kapıdan içeri girersin, bir misk rayihası kendini istiab ederdi (kaplardı). Su içerdin kevser, yemek yerdin cennet taamı, yedikçe dimağına bir hayat gelirdi azizim… Biz sözünü söylesek de özünden haberimiz yok. O tekkede meşayihin sohbeti de acayip, garaip bir hal ile olurdu. Çünkü o zamanda meşayih ne söylerse o ihvanın kalbinde olan halini kendisine söyler ki, işte halin budur, dermanı da budur. Biraz gönlüne şek (şüphe) gelen bir ihvanı da hemen ikaz eder gözünü açar, halinin hakikati ne ise o halin hakikatini gösterirdi. Mürid o anda ikaz olup anlardı ki, evet bu yaylanın yolu böyle gidermiş. Elhamdülillah şimdi zaman tebdil oldu erenlerim.

Şimdi mürşid-i kâmiller müridini halinden haberdar etmiyorlar mı?
Ekseri haber vermezler. Senin benim selametim, saadetim için. Yaramazlar şerrinden, yaramazlığın künhünden (tamamından) muhafaza için. Şimdi şu zamanda zahir adabı kaldırılmıştır. Zahir adabının takat tahammülü çok zordur azizim. Şimdi şu zamanda hal yoktur amma meşakkat mihneti de yoktur.

Peki bu zamanda seyr-i süluk nasıl tamam oluyor?
Şimdi seyri illallah makamına kadar seyr-i süluku sokakta ikmal ettiriyorlar. Hal idaresi çetindür. Onun için bu bir Allah’ın fazlı, keremidir. Şimdi, insanların muhalifi olan nefsi şeytandır. Rabıta nuru olan yere şeytan yaklaşamaz. Mürşid i kâmil, müridin iki küreği arasındaki şeytanın hulul yeri, üfürme yerini kapatır. Senin nefsin de yarıya kadar su dolu tenekeye düşen bir fareye benzer. Ne kadar iktidarı olsa da, mürşidini tanıyan mürid için hükmü tesirsiz kalır.

Hayvan sıfatın hüküm süremez mi olur?
Sıfatı hayvaniye de yine aynı fareye benzermiş. Issız kalıp karanlığın olmasını bekler ki, çıkıp da nimetlerden yesin (harama düşsün, çalıp çırpsın). Seni göreyim; yâr ile ettiğin ahdi unutma, irtibatını koparma. Ten mezbeleliği battallıktır, bataklıktır. Hizmetini ihmal etmezsen bir tesiri yoktur. Anasır zıddiyet ise mürşidin emrindedir.

Şimdi mürşidler, yemeği pişirmiş, kaşık elinde!
“Gel yavrum, nimetini ye” diye nezaketle, ikramla ve lütufla müridine her halinde şefkat ve merhamet göstermektedir.

Bu iklimden bir ferahlatıcı soluk olmaz mı ya hu?
Hazreti Pir bir altın kürsü üzerinde oturmuş, mübarek yüzünden adeta ayın ondördü gibi olan cemalinden, ayın o şuleli zamanındaki gibi bir nur hasıl olup seni ihata etmiş. O mübarek yüzünün nuru seni ihata etmiş, her nefes aldıkça o nur kalbine gidiyor, nefesini dışarı verdikçe de bir siyah zulmet çıkıp senden uzaklaşıyor. Nefsini de bir uyuz it şeklinde atmışsın önüne, şeriat kamçısı ile başından aşağı vurup terbiye ediyor. Kalbini de bir altın tabak içinde tutmuş, mübarek iki kaşı arasından baş parmağın kalınlığında akmakta olan o feyzi ilahi o kalbini temiz, tahir, safi ediyor. Sen de aynı o mübarek cemali seyrederek tesbihini çekiyorsun. Çünkü cemalullahı o yüzden göreceksin. Tesbihini de o yüze bakarak çek ki, o yüz, Allah kapısıdır.

Manzaranın tahayyülüyle sermest olduk efendim; bir hoş olduk “Kande baksam gözüme ol dilber-i rânâ görünür”
Her kime açılsa hicâb, hep gördüğü dîdar olur
Gözüne olmaz serâb, hep gördüğü dîdar olur
Dünya ve ukbâdan geçer, Vahdet ile kanat açar
Şer ve sevabından geçer, hep gördüğü dîdar olur
Söyler kelâm bakar sana, gözü görmez hiç mâsivâ
Vermiş gönlünü Hakk’tan yana, hep gördüğü didar olur”
Ah erenlerim  “Dilber arz-ı dîdâr eder durur” demek perdeyi kaldırdılar aradan….

Kusurumuz çoktur, affola… Denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar, kusurlar arasında olur. Siz inciye talip oluverin vesselam

Ehlinden aldığımız maya ile dönüşmeye çalıştığımız seyr ü sülûkumuzda:
Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisâbımız
Serlevhasında hamd ile başlar kitâbımız

“Elhamdulillah, dünyâ hâli” diye başlayıp iç geçirdi “… Hem kim kendini paramparça etmeden yenileyebilmiştirki…”

Müseddes Âhar Türkî

Bu dünyada bana üç şey sevdirildi. Misafire ikram etmek, sıcak günlerde oruç tutmak, düşmana karşı kılıç sallamak. [Hz. Ali kerremallahu veche]

alialmis
MÜSEDDES-ÂHAR-TÜRKÎ

Sanman bizi kim beste-dil-i nefs-i gavîyiz
Hâk-i kadem-i âl-i âbâ Mustafavîyiz
Ne havf-ı emîrân biliriz ne bedevîyiz
Râzî-şüde-i hükm-i kazâ Murtazavîyiz

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Âlemlere isna âşer ebrâc değil mi
Her biri ser-i mihr ü mâhe tâc değil mi
Tîr-i siteme cümlesi âmâc değil mi
Davâ-yı mahâbbet buna muhtâc değil mi

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Nakşı hevesi safha-i dilden sile geldik
Tâ da’vî-i mihr-i neseb-i pâk ile geldik
Kurbân-ı ilâhî olup İsmâil’e geldik
Çün bezm-i kıdemden dile geldik bile geldik

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Avân-ı Yezîd’in hele hasmâniyiz el-hak
La’net-keş-i îmân-ı dil ü cânıyız el-hak
Bu ma’rekenin Sâm u Nerîmânıyız el-hak
Evlâd-ı Hüseynin kul kurbânıyız el-hak

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Yokdur bizi tekdîre havâricde liyâkat
Ednâmız eder âlemi pür lerze-i dehşet
Ammâ nidelim böyle imiş hükm-i meşiyyet
Cân başa fedâ eylesek Es’ad ne saâdet

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz 

Şeyh Mehmet Es’ad Gâlib Dede Hazretleri (v. 1799)

TAZELER İÇİN LUGATÇE:
Beste-dil i nefs-i gavi: Gönlü bağlı, nefsi kuvvetli, her hevasına tâbi Hâk-i kadem-i âl-i âbâ Mustafa: Habibi Kibriya’nın ve ailesinin ayağının tozu, toprağı havf-ı emiran: İdarecilerden korku bedevî: Çöle mensup Arap göçebesi Râzî-şüde-i hükm-i kazâ Murtazavî: Kaderin hükmüne razı olmuş, seçilmiş Hz. Ali (kv)’den yana İkrar: İnkarın zıddı, kabul etme, tasdik Ahde kavi: Sözüne, yeminine kuvvetle bağlı İsna aşer: on iki ebrac: burçlar Ser-i mihr ü mâh: Güneş ve ayın başı Tîr-i sitem: Cefa, haksızlık oku âmâc: Nişan alınan yer, hedef Safha-i dil: Gönül sayfası da’vî-i mihr-i neseb-i pâk: Tertemiz soylunun sevgisi davası Bezm-i kıdem: Geçmişi uzun zamana dayanan meclis Avân-ı Yezîd’in hasmâni: Yezîd’e arka çıkanlar, yardım edenlerin düşmanı La’net-keş: Durmaksızın lanet okuyan Ma’reke: savaş alanı, harp meydanı Sâm u Neriman: Zamanlarının yiğit, cesur bahadırları tekdir: Azarlama, keder verme havâric: Hariciler, isyan edenler, dışarıda kalanlar Ednâ: En düşük pür lerze-i dehşet: Dehşet, titreme ve ürperti dolu Hükm-i meşiyyet: Hakkın muradı, Allah’ın iradesi

Nezih Uzel

Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkül budur ki, ölmeden evvel ölür kişi

Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin, ayrılık atına eğer vurdun inadına, ama bizi unutma, hatırla ama… Sana temiz dostlar, iyi dostlar, vefakar dostlar yeryüzünde de var, gökyüzünde de var. Eski dostunla ettiğin yemini hatırla ama. Sen her gece ay değirmisini başına yastık edince yollarda dizime yattığın geceleri hatırla ama. Sen ey Hüsrevi kendine kul, Şirin gibi bir nice güzeli esir eden, aşkının ateşi ile tıpkı Ferhat gibi ayrılık dağını delmede olduğunu hatırla ama. Bir deniz kesilen gözlerimin kıyısında, bir aşk ovasını görmüştün hani, safran dallarıyla, ağustos gülleriyle sarmaş dolaş, bunu unutma hatırla ama. Ey Tebrizli Şems, dinim aşktır benim senin yüzünü gördüm göreli. Benim dinim senin yüzünle övünür ey sevgili, bunu unutma hatırla ama. [Hz. Pir Mevlana]

Hz. Pir Mevlâna bendelerinden Nezih Uzel Efendim, 1 Mayıs 2012 Salı günü öğleden sonra, geçirdiği kalp krizi sonucu alemi cemale yürümüştür. Bu satırları okuyan cümle canlardan, üstadımızın ruhu kudsiyeleri için, tevhid gecelerinde sure-i Rahman tilavet buyurmalarını niyaz ederiz, inna lillah ve inna ileyhi raciun…

Bundan 15 yıl önce tayinimiz şehr-i Antalya çıkınca, bir telefonla desturunu almıştık.
– Demek bir Ümit artık Antalya’da buyurmuş ve eklemiştiniz
– Sıkma canını, yalnız değilsin erenlerim
sen gönlünü AK tut yeri gelir DEMİRi keser elbet….

Şimdi bendelerini kapının dışında bırakıp yar ile ebed müddet hemdem oldun ya aşk olsun sultanım…

Hazretimin aziz hatırasını yâd etmek kimbilir belki de ehl-i vefadan sayılmak, hasılı arz-ı muhabbet beyanından, fatihalar ve aminlerle Ali Nezih UZEL demine bekleriz efendim, huu

Ol dostun; “Vahdet meyinin cur’asın, Ma’şuk elinden içmişem” buyruğundan, dost kokusun almışlara aşk olsun, vaslına vesile olsun ya huu

Nezih Uzel Hamuşan’a sırlandı. Mevleviler, mezarlığa “Hamuşan” diyorlar… “Susanlar diyarı” demek. Nezih Bey üstadımız da “sustu”… Ama sesi hep çınlayacak ve duyulacak. Kalp gözü açıklar için…

Hep eski zamanlardaki esrarengiz âşıklar gibi gezip tozarak şiirler okuyan bir derviş olmak istedim. [Nezih UZEL]

Esrar-ı Fatiha ihsan ve ikram buyrula, Ali Nezih UZEL kuluna ya huu

Hak vere cümbüşlerin

Maksadı âşıkların vâsıl-ı cânân olur
İsmini yâd eylese vâlih-i hayrân olur
Hak vere cünbüşlerin afv ede kem işlerin
Menzili dervişlerin kûşe-i vîrân olur
Kılsa tecellî ezel vuslata erişe er
Kâfire kılsa nazar mazhar-ı îmân olur
Fânî cihânda kesil âyine-i kalbini sil
Arsa-i mahşerde bil bir ulu dîvân olur
Mürşîdi hem kim görür hazreti Hakk’ı görür
İlm-i ledünnü okur sâhib-i irfân olur
Aşk ile kim âh ede, kalbini agâh ede
Azmini dergâh ede, ol ulu sultan olur
Nakşî âşık sana, aşk haberin ver bana
Menkıbe-i evliyâ reşk-i gülistân olur

Kendine gel; öyle şaşkın şaşkın bakma şu sapsarı yüzüme; Mekkeli olan bilir ki ben Bathâlı’yım. O gönüller alan lâle yüzlü güzelimin yüzünden benzim safrana dönmede; neşeme neşe katan o güzelin yüzünden her an işim gücüm artıp durmada. Gönlüm kara benzedi, her lâhza eriyip gidiyor; orayı isteyip durmada gönlüm, çünkü ben oralıyım. Hayat nerde daha fazlaysa, nerde daha düzgünse insanlar orda daha fazla kendilerinden geçmişlerdir. İstersen gel de bana bak; canın çalıp çağırmasından deli divane oldum. O kar: “Her an erimekteyim, sel oluyorum da çağlaya çağlaya denize gidiyorum, ben denizim, denizdenim” demekte. Ben de yalnız kaldım da durgunlaştım, dondum, cansız bir hale geldim; kar gibi, buz gibi belâ dişlerinin altında ezilip çiğnenmedeyim. Su gibi düğümsüz bir hale gel de dişlerin zahmetinden kurtul; düğümlendim mi elbette beni döversin, ezersin, çiğnersin. Kendine gel de bırak şimdi kar suyunu, hâlis şarapları seyret, kaynayıp coşuyorlar, keskiniz, kavga, gürültü çıkartırız biz diyorlar. Çok söyledim a babam; bilirim ki sen şu kadar bilirsin ancak: Ben ney gibi başsız-ayaksızım, o neyzenin elindeyim ben. Her an daha fazla coşmadayım, daha fazla atılmadayım, daha fazla köpürmedeyim, akıl gibi kanatsız uçuyorum, çünkü yücelerdenim ben. Benden usandıysan zamanın padişahına bak, onu gör de sana ıssılık versin; o helvacı güzelim, seni tatlılaştırsın. Ey varlığı olmayanların varı yoğu, ey dertliler dermanı, ey ben Kafdağı’ndanım, Zümrüdüanka’ya mensubum diye canı uçuran güzel. Yeter artık, susayım, susayım da bu çeşit konuşmayı bırakayım, fakat o susmayacaktır, bu sözleri söyleyecektir, zaten ben dudu kuşuyum, onun aşkıysa şeker, şeker yüzünden söylemeye koyuluyorum. [Hz. Pir Mevlana]

Ayna ayna söyle bana

Aynadaki aksime,

Ya senin aynan niçin vermez akis
Çünkü tutmuş üstü kat kat pas ve is
Pas ve isten kurtarırsan aynanı
Parlatır nûruyla aynan her yanı


Ser-levhamız bir hadis-i şeriften mülhem: “El-mü’minü mir’atü’l-mümin – Mümin müminin aynasıdır” manasında… Hadisin tam metni şöyledir: “Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir. Gerektiğinde onun geçimine yardım eder, gıyabında onu himaye eder, savunur.” [Ebu Davud, Edeb, 49]

Bu Hadis-i şerif ile ikram olunan nebevi ikâzlar pek mühim:
Evvelen, Risalepenâh Efendimiz tavsiye buyuruyorlar ki: Birbirinizin kusurlarını başkaları fark etmeden görün ve onların düzeltilmesi için birbirinize yardımcı olun. Akabinde, mümin kardeşiniz size kusurlarınızı söyleyince, ondan rencide olmayın, ona kızmayın, hatta ona teşekkür edin. Çünkü o size bir nevi ayna olmuş oluyor ve kendinizi ıslâh etmenize imkân sağlıyor.

Erbâb-ı safâya eyle kalbin me’nûs
Tâ keşf ola sırr-ı ittihâd-ı nüfûs
Mir’ât ile mir’atı mukâbil tutsan
Birbirine hem âkis olur hem ma’kûs

Safa sahiplerine kalbini dost kıl ki nefislerin birliği ortaya çıksın, tevhid sırrı aşikar olsun. Aynayı aynanın karşısına tutsan bunlar hem yansıyan olur hem yansıtan…

Görünür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle
Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle
Mütekâbil iki mirât-ı musaffâya adîl
Aks eder hâlet-i ahyâr gönülden gönüle

ayna

Kişi gönül aynasını temiz tutmalı ki başkalarına ayna olsun, ayrıca gönül aynası tertemiz olanları kendine dost edinmeli ki, kendi hatâlarını görsün. Mânevi olgunlaşmanın yollarından biri de, kusurlarımızı, noksanlarımızı bize bildirecek, kâmil bir insanın, bir mü’minin arkamızda olmasıdır, insanın kendi kusurlarını görebilmesi nâdiren mümkündür. Bize kusur ve meziyetlerimizi gösterecek sahih aynaya sâhip olmak bir nimettir. Kâmil insanlar tıpkı bir ayna gibi insanların hakikatini yansıtırlar. Hatâlarımızı görmenin yollarından biri de mü’min kardeşlerimize bakmamızdır.

Kültürümüzde ayna benzetmesinin çok zengin bir kullanımı vardır, “Gönül, kalp aynası” bunlardan biridir. Kalp temiz, berrak bir ayna olarak yaratılır. Sonra kötü huy ve davranışlar kalp aynasına birer leke bırakır. Evdeki aynamızın üzerine konan lekeleri küçük sayıp mühimsemezsek bir süre sonra toz tabakasından görünmez hâle gelir. Kalp aynası da böyledir, en ufak kire bile tahammül edemez. O, dâima rahmet damlalarıyla, tövbe ve istiğfar suyuyla silinip temizlenmelidir. Bu takdirde hak ve hakikatin iyi bir yansıtıcısı olabilir.

Dilhanesi mir’ât-ı Hak,
Sırr-ı cemalullah’ı gör.
Maksûd olan keşf-i sebâk,
Seyr-i cemalullah’ı gör.
Âdemdedir kenz-i ezel,
Gayre bakub etme zelel.
Dil zevkine verme halel,
Fikr-i cemalullah’ı gör.
Cümle bilir Sen’sin ayan,
Ancak cemâlindir nihân.
Oldu Nasuhî gark-ı ân,
Bahr-ı cemalullah’ı gör.

Şöyle güzel bir yorum da vardır: “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadisindeki birinci “Mümin” kelimesi, Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından olan “Mü’min” dir. Mânâsı emniyet ve güven bahşedici demektir. “Mü’min” olan Hak Teala kalbi saf olan müminde, bu isimle zâhir olduğu vakit, onu şüphelerden uzaklaştırır, onda yakîn hâsıl olur. Demek ki kalbi saf olmayana İlâhi sırlar açılmaz.

Hadisteki ikinci “Mü’min” kelimesi Allah’a izâfe edildiği takdirde şu anlaşılır: Mü’min kul Allah’ın aynasıdır. Zîra insan en çok ilâhî tecellîye mazhar olan varlıktır. Allah’ın isim ve sıfatları başka mevcûdatta daha mahdut ve parça parça iken, insanda daha çok ve topluca bulunmaktadır. O eşref-i mahlukattır. Bu hâliyle Hak Teâlâ’nın aynası sayılır.

İsmâil Hakkı Bursevî Şerh-i Usûl-i Aşere’de özetle şöyle buyurur: “Beni anın ki ben de siz anayım” [Bakara:152] âyeti kerimesinde zikreden ve zikredilenin birbirine ayna olması sözkonusudur. Âyete göre zâkir ve mezkûr (zikreden ve zikredilen) hem kul hem de Hak Taâlâ oluyor. Zâkiri (kulu) göz önüne getirirsen mezkûru (Hakk’ı) bulursun, zîra zâkir Hak’ta fânidir. Mezkûru düşünürsen zâkiri (kulu) bulursun, zîra o Hak’la bâkîdir. Yâni biz ikimiz birliğe yetmişiz ve birbirimize ayna olmuşuz. Kulun aynası Hak’tır, nitekim kudsî hadiste “… Benimle işitir, benimle görür” buyrulur. Hakk’ın aynası da insandır.

Allah peygamberinin (kulunun) diliyle “Semi Allahü limen hamideh” der. [Müslim, Salat:62]

Şeyhül Ekber İbn-i Arabi’ye göre; âlem dümdüz, ruhsuz, cilâsız bir halde iken Allah Âdemi yaratınca yokluk aynası da denilen âlem cilâlanmış oldu. İnsan aynasında Allah, öbür varlık aynalarında olduğundan daha ziyâde tecellî etmiştir.

İnsan-ı kâmilin en büyük örneği ve Nûr-ı Muhammedi’nin hâmili olan Resûl-i Ekrem efendimiz ise aynaların en parlağıdır.

Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim

Birgün Ebu Cehil Resulullah’ı görüyor, -Ne kadar çirkinsin ya MUHAMMED (sav) diyor. Hz.Peygamber(sav) -Doğru söyledin, güzel diyor. Ardısıra Hz. Ebu Bekir (r.a.) geliyor. -Ne kadar güzelsin Ya Resulullah, sana baktığım da kainatı seyrediyorum diyor. Ona da -güzel diye cevap veriyor… Bu iki olaya da şahit olan sahabi soruyor. -Ya Resulullah sana çirkin diyene de güzel dedin, güzel diyene de güzel dedin hikmeti ne ola ki? Resulullah (sav): -Biz bir aynayız bize bakan kendini görür. Ebu Cehil baktı kendi çirkinliğini gördü. Ebu Bekr baktı kendi güzelliğini gördü …

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür

İşte böyle efendim.. Habibi Kibriya’ya Hz. Ebu Bekir(ra) bakınca Allah Resulünü gördü, Ebu Cehil bakınca Abdullah’ın yetimini gördü.

Vaktiyle Sargon Erdem’den dinlemiştik, belki bir hayra vesile olur: “Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm. Daha önce de görmüştüm ama hiç bu kadar güzel bir halde değil hattâ tam tersi, çirkin ve şahsına yakışmaz hallerde gördüğüm dahi olmuştu. Hemen kendimle yorumlamıştım o halleri. Çünkü Mümin müminin aynasıdır ve aynaların en temizi, en net göstereni Hz. Peygamberdir. Bu nedenle rüya tâbircileri onda görülen çirkinlikleri rüyayı gören kişide ararlar ve bunları, kendini düzeltmesi için ona yapılmış birer uyarı sayarlar.”

Ayna kendimizi görmeye hatâ ve savâbımızı farketmeye yarar. Kemal yolunda ilerlemek için böyle bir ölçüye her zaman ihtiyaç vardır. Bu yolda şöyle durumlar söz konusu olabilir:

  • Mü’min kendini, karşısındaki mü’minde seyreder, onun iyi halleriyle kendini kıyaslar ve kendine çekidüzen verebilir.
  • Mümin kişi, kardeşine bakınca onda birtakım kusurlar görebilir. Bu yüzden onu kınamak yerine dönüp kendine bakmalı. “Acaba karşımdaki kişi kendi kusurlarımı seyrettiğim bir ayna mıdır? Bende de o kusurlar var mıdır?” diye sormalı. Hattâ ben neden kusur görücü oldum diye kendi kendini sorguya çekmeli.
  • Mü’min muhâtabı olan mü’mine ayna olmalı ve onun hatâlarını uygun bir dille, gönlünü incitmeden hatırlatıp düzeltmesine yardımcı olmalı.
  • Birisi bize böyle davranınca o mümine kızmamalı, aksine teşekkür etmeli. Zîra o aynalık yapmıştır. Aynalara kızılmaz.

Mü’min mümine ayna olunca, karşısındakinde hoşlanmadığı bir huy gören akıllı insana düşen, hemen kendine dönüp düşünmektir. Kendisinde de o kötü huyların benzeri varsa düzeltme yoluna gitmektir. Böylece “ayna” hayırlı bir hizmet görmüş olur.

Kendimizden âşina olduğumuz kusur, bir başkasında ne kadar da tanıdık geliyor değil mi! İnsan bir başka insanı görünce, kendi sıfatları neyse, onda da o sıfatları görüveriyor. Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.

“Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!”

Bakmasını bilen için Hak dostları kâmil insanlar düzgün gösteren birer ayna gibidir. Onlara bakıp kıyaslamalar yaparak kendi hâlimizi görebiliriz. Böylece kusurlarımızı düzeltme yoluna gidebiliriz. Niyâzî-i Mısrî Hazretleri ne güzel buyurmuş;

Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir ân görür
Her ne görür kendin görür ger yahşi ger yaman görür

Hz. Pir Mevlânanın FîhiMâfih’teki şu sözleri dikkat çekicidir: “Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan, o sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. “Mü’min mü’minin aynasıdır.” Sen o ayıbı kendinden uzaklaştır. Bir fili sulamak için pınarın başına getirdiler. Fil suda kendini görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendinden ürktüğünü bilmiyor. Sende zulüm, kin, haset, hırs, merhametsizlik ve kibir gibi bütün kötü huylar olduğu halde bundan üzülmüyorsun. Bir başkasında görünce üzülüp ürkersin.”

“Bir adamın kendi noksanı ve çıbanı kendisine çirkin görünmez. Yaralı eliyle yemeğini yer ve mîdesi bulanmaz. Fakat yemek yiyen bir başkasının etinde çıban veya yara görse, o yemekten iğrenir. İşte kötü huylar da yara ve çıbanlara benzer. İnsan kendinde olunca onlardan fazla rahatsız olmaz, fakat başkasında görünce nefret eder.”

Konya’da Mevlana Müzesinde yer alan 1292 tarihli “İzzet” imzalı bir hat levhasında “ayna” kelimesi şöyle ilgi çekici bir ifadeye şahid olduk: “Etme mir’âtı şikeste seni yüz surete kor.”

Yâni: “Aynayı kırmayasın, yoksa seni yüz şekle sokar” Düzgün bir aynadan beklenen, karşısındakini olduğu gibi göstermesidir. Fakat aynayı kırdığınız takdirde her parçasından ayrı ayrı ve parça parça görüntünüzü seyredersiniz. Vahdet gitmiş, kesret ortaya çıkmıştır. Eh bu hale düşmek istemiyorsan, kırılmak istemiyorsan kimseye ayna olma!

Gönül mir’âtı kim sad pâre-i dest-i celâlindir
Yine her pâresinde cilveger baksam cemâlindir
Gönül aynası senin celalinin elinde yüz parça olmuşsa da bu haliyle bile baksam her parçasından görülen cemalindir…

Bu ayna, Hakkın kendisidir. O sanır ki ayna ondan başkasıdır. Bununla beraber aynaya dönenlere ayna da karşılık verir. Aynanın meylinden dolayı onun da aynaya karşı meyli vardır. O tersine olarak aynayı kırmış olsaydı beni de kırardı. «Ben gönlü kırıkların yanındayım,» buyurulmadı mı? Sözün kısası, aynanın kendi kendine eğilmesi ve ihtiyat göstermesi imkansızdır. O bir mihenk taşı ve terazi gibidir; meyli de daima Hakka doğrudur.

Kalp de bir aynadır. Bir mü’minin veya karşındakinin kalbini kırıp parçaladığın takdirde, sen kendini orada aslî hüviyetinle göremez olursun, onun kırgınlığı sana da yansır. Yâhut da o seni kırılan kalbiyle doğru dürüst tanıyamaz, incinmiş, parçalanmış bir kalpten sağlıklı ve düzgün bir algılayış ve görüş beklenemez.

Mürşid-i kâmil âdemi câm-ı cihân-nümâ eder
Câm-ı cihan-nümâ nedir âyine-i Hudâ eder

Mürşid-i kâmil insanı cihanı gösteren bir cam kadeh eyler, cihanı gösteren kadah de ne oluyor ki? İnsanı Hakk’ın aynesı kılar…

Hâsılı Hak dostun sohbetiyle bereketlenen gönlünü ilahi ahlaka ayna kılana aşk olsun, Kur’ân’ı kendine ayna yapıp onu Efendimizin aşkı nuruyla okuyan o aynadan kendini müşahede eyleyene müjdeler olsun ya huu

Allah nâmına başla

Nasıl başlayacağını bilene,
Oysa ki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır. [Sâffât:96]

Başlayâlum söze Bismillâh ile
Bir niyâz eyleyelüm Allâh ile
 

Allah adın zikredelim evvelâ
Vacip oldur cümle işte her kula

Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi âsan ede Allah ona

Besmele, her kitabın anahtarıdır. [Hadis-i Şerif]

Kuran-ı Kerim’de ilk ayet oluşundan maâda, Adem aleyhisselam’a inen ilk ayetin de, Mühr-i Süleyman aleyhisselam’da ilk satırın da “Bismillahirrahmanirrahim” olduğunu okumuştuk vaktiyle…

Allah adı olsa her işin önü
Hergiz ebter olmaya anın sonu

Her nefeste Allah adın de müdâm
Allah adıyla olur her iş tamam

Rabbiyle yola çıkan kimse yolda kalmaz, işi aksamaz; nefsiyle yola çıkanın ise işi zor ve yolu sarp olur. Nihayette başarılı olmanın alameti, başlangıçta Allah’a yönelmektir. [İbn Atâullah el-İskenderî]

Madem Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi bu Cuma mektubuna Bismillah ile başlayalım. Hem zaten başlamalarımın hepsi senin isminle Ey Allahım! Senin adına buyur edildim varlık evine… Adını anışım bile senin izninle… Kimseler adımı anmazken, adımı Sen andığın için, dudağım şimdi seni anmanın eşiğinde… Hatırım sorulmazken, hatırımı bilip kendi şerefli muhatabın olarak seçtiğin için beni, Seni anabiliyorum şimdi… İşte şimdi, burada bana verdiğin hayatla, bana lutfettiğin nefesle, bana bahşettiğin dil, damak, dudakla, bana ihsan ettiğin hidayetle Sana sesleniyorum: Bismillahirrahmanirrahim [287.mestmp3]

Hani Habibi Kibriya Efendimiz’in besmele ile ilgili “Kâinatın bir dili varsa o da besmeledir” hadis-i şerifinin hattatları aynen çok kuvvetli bir ışığın kelebekleri kendisine çekmesi gibi besmeleye çekmiştir ya işte öylece adınla başladığımız satırları Sana doğru çeksin diye çektik can özümüzden besmeleyi: Bismillahirrahmanirrahim

Allah’a hamd ederek başlarız Besmele’yle
Rabb’im, Sen bu fakîri ihvâna feyyâz eyle!

Mecbur değildin ama bana, mektuba, okuyana hayat verdin. Bensiz de edebilirdin ama beni yanında tutmayı diledin, insan olmamı dilemiş olmasaydın kimse hesap sormazdı Sana Ama Sen, bir tek Sen vazgeçmedin benden ey Rahman! Hak etmediğim bu varlığıma, bir de sonsuzluk vaad ettin Ey Rahim! Hiç ummadığım bu insanlığımı, bir de cennet ümidiyle sevindirdin, sonsuz yakınlığınla onurlandırdın: Ey Allah ey Rahman ey Rahim, İyiliğine nasıl karşılık veririm: Bismillahirramanirrahim

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Demek bu hafta da Besmele’den açtık kapıyı dedem…
Öyle ya… Bu açılış Besmele’nin kuvvet ve kudretinin nihayetsizliğindendir. Besmele, her şeyi teshire, her şeyi tesire kadirdir. Elverir ki can özünden besmeleyi çekince, sıdk û ihlâs ile kendini aradan çıkararak söyleyebilesin!

Yemeğe başlarken Bismillah deyip lokmaya uzanırız işte sultanım, nasıl çıkalım kendimizi aradan hem o halde işkembe-i kübrâmız nasıl nasiplenir nimetten!?
Malûmdur ki, her işin başında Besmele, o işe gafletle başlanmayıp Allah’ı bilerek ve düşünerek başlandığına işarettir. Yemeğe başlarken evvela “Besmele” çekilmesi, sonunda “Elhamdülillah” denilmesi İnsanı doyuranın yemek değil, Allah’ın “Rezzâk” sıfatı olduğunu anlatmak içindir.

Şimdi işin bir de madde tarafı yok mudur? Ortada bir sofra var, yumuluyorsun ve doyuyorsun afiyetle, besmeleye ne hacet diye sual edilemez mi? Yani diyeceğimiz o ki işin başında can özünden çekilen bir besmele olmazsa ya işler Allah adıyla başlamazsa ne olur?

Besmele ile başlamayan her mühim iş sonuçsuz kalır. [Hadis-i Şerif]

Ne olacak o işin ortağı şeytan olur. Hadisi şerifte geçer Habib-i Kibriya Efendimiz: “Kişi evine girerken ve yemek yerken besmele çekerse, şeytan, askerlerine; «Burada ne geceleyebilir ne de yemek yiyebilirsiniz.» der. Eğer o kimse eve girerken besmele çekmezse, şeytan onlara; «Geceyi geçirecek bir yer buldunuz.» der. O şahıs yemek yerken besmele çekmezse şeytan yine askerlerine; «Hem barınacak yer hem de yiyecek yemek buldunuz.» der.” buyuruyor.

Sade bir Besmele şeytandan uzak durmaya yeter mi?
Ah bu besmele cümle kapıları açar. Besmele açar. O Besmele ki içerisindeki Allah, Rahman ve Rahim esmalarıyla derin manalar ihtiva eder. Bizleri maddeden manaya geçiriverir…

Bizim için de açsanız kapıları…
Bizim her işe başlarken Besmele çekmeyi âdet edinmemiz, şiâr edinmemiz lâzım… Yapıyor muyuz, yapmıyor muyuz? Bilmiyorum! Yalnız böyle can korkusu olduğu zaman, böyle ihtiyar teyzeler filan arabaya binerlerken “Bisssmillaaahirrahmanirrahim” diye biniyorlar çünkü korkuyla gidiyorlar. Tayyareye binerken çok besmele çeken duyuyorum, inerken besmele çeken yok! 

“İndik tamam” diyor…
Tabi bu hal de Allah-ı Zülcelel’in yüceliğinin işaretlerinden, göstergelerinden biridir. O’ndan başka sığınacak yer olmadığının kafamıza dank etmiş olması halidir. Ama normalde kalkarken, otururken, eve girerken, evden çıkarken, bir şey yerken, içerken, giyinirken, arabaya binerken hep “besmele” değil mi? Ne diyoruz Besmele ile biz? 

Bismillahirrahmanirrahim… Yani Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismi ile…
Peki.. biz bunu söylerken Allah’ı kendimize yardımcı ve uşak mı tayin ediyoruz! 

Aman efendim, Sümme hâşa!
Dikkat edin! Çünkü hep sıkıştığımız zaman Besmele çekiyoruz. Demek ki öyle yapıyoruz… Haşa diyoruz ama farkında değiliz, hep yardımcı tayin etmek için yapıyoruz, elbette yardım isteyeceğiz o başka mesele ama Halifetullah olduğumuzu unutuyoruz: “Ya Rabbi ben senin yeryüzünde halifenim, senin nâmına bu işi yapıyorum!” demek olduğunu aklımıza bile getirmiyoruz. Besmele çekmek hakikatte buna denir, yaptığın işini Allah nâmına yapıyorsun, ona göre ne yapacaksan yap hadi, buyur ona göre yap! Öyleyse Besmeleyi çekerken “Ben yeryüzünde Allah’ın halifesiyim, yaptığım her işi O’nun halifesi sıfatı ile yapıyorum” diyerek yaparsak o zaman hem Rabbimizi yardımcı tayin etme, O’nu şahsi hizmetimizde kullanma gibi küstahlıktan vazgeçmiş oluruz, hem de yaptığımız iş daha başka türlü olur, bereketlenir…

Rahman ve Rahim olan Allah’ın tecellisiyle bereketleniyor işimiz, günümüz, ömrümüz…
Kur’ân’ın ilk cümlesi olan “Besmele”de “Rahman” ve “Rahîm” isimleriyle sıfatlanan “Allah” ismi, fiili tecellîdir. İnsân başladığı her işe “Besmele” ile başlar ve Rahman ve Rahîm olan Allah’tan başka fâil, yâni yapan ve işleyen olmadığını düşünür, aynı zamanda kendisini en küçük işlediği işlerden tamamıyle fânî (kendisinin işlediği bu işlerde en küçük bir katkısının olmadığını) bilirse, işbu tecellî Allah’ın insâna olan fiili tecellîsinden ibârettir. Bu tecellî Hakîkat yoluna girmenin başlangıcıdır.

Yani bu tecelli ile Besmele, âlemin ve Kur’anî hakikatlerin kapılarını açan bir anahtar oluyor…
Hem nasıl anahtar… Her can için, “Bismillahirahmanirrahim” sevgili Rabbimizle olan sonsuz irtibatı, ruhumuzun gerçek yuvasını, cennetteki ebedi saadete açılan kapının anahtarını temsil eder… Her hayırlı işe başlarken okunan “Besmele”, “Ben bir ‘hiç’ hükmündeyim. Bu işi de kendim için değil, Allah rızası ve O’nun izni ve adına yapıyorum” demektir. O’nun “rızası, izni ve adı” ile yapınca kötü bir şey yapmak söz konusu olamaz. Kâinat her zerresi ile “besmele” ile hareket ettiğinden, “besmeleyi” tanır, besmeleli kulları varlık âlemi sever…

Dikkatle etrafına bakarsan görürsün ki Allah ganîdir, yani çok zengindir. Herkes ona nazaran fakir, herkes kederli, dertli, herkesin suratı asık. Hayat şartları herkesi perişan etmiş, didinmeler, çırpınmalar, çekişmeler, boş yere kavgalar hayatı zehir etmiş; zengin ve neşeli gördüğün insanların yüzleri gülüyor ama hırslarından içleri kan ağlıyor. Dilenciden bir şey dilenmek akıl karı değildir. Dünya bir dilencidir. Sen de asıl padişahı unutuyor, dünyadan bir şeyler istiyorsun. Zavallı dünya! O da yüksek bir şarap içmiş de mest olmuş bir yerde duramıyor, dönüp duruyor. Bülbül gülün kulağına eğildi de bir şeyler söyledi. Gizlice ona; “İşe Besmeleyle başla, şükranı nimet ile sırla da Allah’ın lütfu, ihsanı asla bizden eksilmesin.” dedi. [Hz. Pir Mevlana]

Ey Gâni Mevlam, bizleri BESMELE SIRRI ile mükerrem kıl, o büyük sırra etmekliğimize tevfikini esirgeme, Besmele’nin ruhaniyetinizi bizlere izhar eyleyiver… Bismillahirrahmanirrahim kelime-i tayyibesinin fazileti hürmetine, cemâli hürmetine, celâli hürmetine, bekâsı hürmetine, heybeti hürmetine, ceberut ve melekûtu hürmetine, izzet, kuvvet ve kudreti hürmetine kadrimizi yücelt, işlerimizi kolaylaştır, fakirliğimizi zenginliğe çevir, üzerimizdeki tembelliği ve uyuşukluğu gider, hayırlı ömürlerimizi uzat, fazlın, keremin ve ihsanın iktizası olarak dünya ve ahrette kendileri için korku ve hüzün olmayan huzur ehli kullarından eyleyiver Ya Rabbi!

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir küçük tevbe ayı Cemaziyelahir, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Gel ey kardeş

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle İmâm-ı Gazali’de okumuştuk: “Yaşayışındaki ve yaradılışındaki gayesi yalnızca karnını doyurmak olan kimsenin kıymeti kendinden çıkan gibidir” Kimi bu haliyle de olsa hep mutlu hep bahtiyar, kimi hep sıkıntıda hep bir bedbaht… Nedir bu alemin hali bilemedik dedem. Hele sen bir söyle mutluluğun saadetin, şekavetin, bedbahtlığın alameti acep nedir?

Saadetin alameti, mutluluğun işareti: Allah’a itaat etmen, boyun eğmen, Dostun sözünü dinlemen, yolundan gitmen bununla birlikte merdûd olmaktan korkman, yani bu halinin kabul edilmeyişinden çekinmendir. Şekavetin alameti ise, Allah’a isyan etmene, masiyet üzre günah yolunu tutmana rağmen makbul biri olduğunu ummandır, sevildiğini ümid etmendir!

Şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı avuntularla kendini oyaladığı gerçek mutluluğun anahtarı kimdedir?

Hep birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın... [Âl-i İmrân, 103]

Bakın Hazreti Hak öğretiyor Zatına nasıl sarılacağımızı, sende yüreğini topla ve yönel O’na:

Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen! [Âl-i İmrân, 8]

Ancak O’nun dost olduğunu hissederek, ancak O’nun yardım edebileceğini, O’nun mutlak kudret ve hüküm sahibi olduğunu, hem fiziki hem kalbi ölümlerde O’nun hayat verip dirilteceğini bilerek, inanarak O’na yönelen, O’na sarılan, O’na tutunan, tutunulması gerekene tutunmuş olur. Biz dahi O güzel Mevla’dan, O güzel Yardımcı’dan, O keremi bol olandan, O rahmeti sonsuz olandan, O Râuf, O Rahîm, O Vedûd, O Gaffar, O Settar, O Tevvâb olandan, bizim savruluşlarımıza bakmadan, kalplerimizi, zihinlerimizi toparlamamıza yardım etmesini, Zatına tutunmamız için gönüllerimize dirayet vermesini dileyelim.

Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsulümüz gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel çamurumuzdan yeni bir insan yap. [Hz. Pir Mevlana]

Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,
Resulün cemalin göreyim dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Niceler gittiler mürşid arayı,
Arayanlar buldu derde devayı,
Bin kez okur isen aktan karayı,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Gel şimdi kardeşler gidelim bile,
Nice aşıkların bağrını dele,
Cebrail delildir, Ahmed’e bile,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Kadılar mollalar cümle geldiler,
Kitapların hep bir yere koydular.
Sen bu ilmi kimden aldın dediler.
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Yunus Emre bunda mânâ var dedi,
Bir kâmil mürşide sen de var şimdi,
Hazret Musa’ya Hızır’a var dedi,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Ey Rabbimiz! Hak dostlarının gönüllerindeki ateş-i aşktan bizlere de bir kıvılcım lutfeyle! Mânevî himmetleriyle perverde olduğumuz Hak dost­larının feyizli îkâz, irşad ve nasihatleriyle bir yol bulmamızı nasîb eyle!