Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Niyazi-i Mısri’

Tarîk-i Gülşenî içre, melâmet neş’esinde bir gül-i rânâ
Vardar Yeniceli Abdullah USÛLÎ أصولى (v. 1538)

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devr edilir elden ele

usuli_1

Taşrada, o dönemin Selânik vilâyetine bağlı bu küçük kaza merkezinde, bir kültür havzası inşa edecek Anadolu irfanının nerelerden mayalandığına dair mühim ipuçları olsa gerek Aşık Çelebi’nin işâretinde: “Rivâyet ederler ki Prizren’de oğlan doğsa, adından akdem mahlas koyarlar. Yenice’de doğan oğlan, baba diyecek vakit Farisî söyler. Priştine’de oğlan doğsa, dividi belinde doğar.”

İşte bu tasavvufî cereyân ile yetişen Usûlî’nin üslûbu âlem-i tekliften bile âzâde, rindmeşreb bir tavır sergiler, samîmî ve derinliği olan ruhunu, Mısır’da Dede Ömer Rûşenî halifesi İbrahim Gülşenî (v. 1533)  hazretlerinin hizmetinde geçen yıllarından alır. Biz dahi “Vâh kim gitdi Usûlî dermend” dimezden önce Fatihalar ihsân eyleyelim bende-i âl-i âbâ hazretimin aziz ruhaniyetlerine.

Buradan ikram edeceğimiz Mi’râciyesinden beyitlerle feth-i kelâm eyleyelim:

Bir avuç topraktan insân eyledi
Hem hilâfet verdi sultân eyledi

Kendi esrârından âgâh eyledi
Vâsıl-ı makbûl-i dergâh eyledi

Hâk-i nâçîzi tüvânâ eyledi
İlm verdi anı dânâ eyledi

Âfitâb-ı ruhu tâbân eyledi
Âdemin hâkinde pinhân eyledi

Gelelim münâcâtlara… lugatte “fısıldamak” anlamındaki necv kökünden türeyen münâcât “fısıldamak, sözü gizlice söylemek ve bir sırrı paylaşmak” demekse de biz burada.n tarif için aleni fısıldayacağız. Kulun her türlü sanat endişesini bir tarafa bırakarak doğrudan ve samimiyetle Allah’a yönelmesinin bir gereği olarak münâcâtlarda duygulu ve rikkatli bir üslûp ortaya çıkmıştır.

Görelim bu üslûb Usûli’den nice devr ider gönülden gönüle…

usuli_2

MÜNÂCÂT

Yâ ilâh’el-âlemin dil-hasteyem
Bu kuyûd-ı nefs ile pâ-besteyem

Bende-i gam-gînini şâd eylegil
Kayd-ı nefsâniden âzâd eylegil

Nûr-ı Ahmed hürmetiyçün ey Ehad
Habs-i zulmânîde koyma tâ ebed

Ayırıcak bu tenimi cândan
Cânımı ayırmagıl imândan

Çünki bu hâkî tenim hâk edesin
Umaram kim şirkden pâk edesin

Çün bizi hâk iken insan eyledin
Bî-nihâyet bize ihsân eyledin

Çünki ihsânını gördük bu kadar
Eyleme âhir behâyimden beter

Yolumu urdu benim nefs-i leîm
Bu belâdan beni kurtar ey Kerîm

Bir garîbem rehgüzerde kalmışam
Asîyem havf ü hatarda kalmışam

Hâb-ı gafletden beni bîdâr kıl
Rahmetin bâğında berhûr-dâr kıl

Ver bekânı et beni benden fenâ
Rabbenâ fağfirlenâ verhamlenâ

Aç dilimiz rahmetinle ey Gafûr
Tâ olalım biz dahi abden şekûr

Zâhirimi meskenetle hâk kıl
Bâtınımı lîk nûr-ı pâk kıl

Yâ ilâhî eylegil bir feth-i bâb
Gitsin ortadan bu yetmişbin hicâb

Gündüzün zerrin kabasın çâk kıl
Gecenin zülf-i siyâhın hâk kıl

Bu anâsırdan vücûdum eyle pâk
Yele versin kalmasın bir zerre hâk

Hâke sür yüzün hevâ-yı serkeşin
Koy ocağına sevâb u ateşin

Yolum üzre koma yâ Rab hiç pîç
Tâ ki senden gayri görünmeye hîç

Âline evlâdına eshâbına
Cümle-i ezvâcına ahbâbına
 ﷺ
Bin du’a vü bin selâm ü bin senâ
Bin gedâdan olsun anlardan yana

Buraya kadar olan manayı incitmeden, bir mertebeden sözü dizmek icâb iderse: Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım peşinen itiraf ederim ki gönlü yaralı bir aşığınım, böyle iken dahi arzu ve heves bağıyla, nefsimin türlü kötü huyları ile kımıldayamaz olmuş, esir düşmüşüm. Bağlandığı bu dertlerden kederli esirini nefsani bağlarından, ağırlıklarından âzâd eyleyip sevindiriver.

Beden, ruhun bağıdır. Ruh, bedenden kurtulmak, o bağı çözmek ister. Fakat biz, kafeste yaşamaya alıştığımız için ölümden korkuyoruz. İnsanın alıştığı ortamdan kopması zordur. İnsan bedeni, ten sureti bir cam şişe gibidir. Kimse onu kırmadan içinde ne olduğunu bilip göremez. O camın içindeki kendi özü renksizdir. Biz o nurun gölgesinin gölgesiyiz. İçimizdeki de aynı gölgedir. O gölgenin beden camına vurması, cama bir renk vermektedir. Can, Allah’ın nuru, beden ise o nurun gölgesidir.

Uğruna alemlerin yaratıldığı Ahmed’in nuru, Ehad olan zâtının mim nuru hürmetine bu karanlık hapiste tutma, ten kafesinde bırakma, nefs alışkanlıklarında koyma sonsuza dek bırakma cehennemde.

Ehad Ahmed.. celle celaluhu sallallahu aleyhi ve sellem. Birbirini sımsıkı kucaklamış iki kelime. Ehad, birlerin içine girmeyen bir tek! Ahmed, beşer şahsiyetinin övülmesinde kullanılabilecek en zirve kelime! İki kelime arasında mim farkı… Ehad tecellisine; mim harfini ekleyince Ahmed’i görürüz. Mim henüz daha yazılışında bile boynu bükük bir harftir; secdeyi, kulun rabbine en yakın olduğu makamı sembolize eder… Ehad’e ulaşmanın yegane yolu; Rabb ile abd arasına Ahmed’e kurdurulan mim köprüsüdür. “Bir nefestir mim-i Ahmed, vâlid-i mevlüd o mim” Eski Türkçe’de Ehad ile Ahmed kelimelerinin yazılışları arasında bir “mim” farkı vardır. Mim de م‎ yuvarlak bir harftir. Hz. Mevlâna o mimi gözbebeğine benzeterek “Ahmed, Ehad’in gözbebeğidir” demiştir. “mim-i Ahmed” Ehad’den Ahmed’i ayıran mim’dir, o bütün doğumların -burada insan doğumundan bahsedilmiyor, arş, sema, kürsi, kalem ne varsa- hakiki sebebi işte o mim’dir, Ahmed’in mim’idir, yani Ahmed’dir. Ehad ile Ahmed arasında bir mim- i imkan farkı var. “Ayn-ı Ehad idi Ahmed ey cân olmaya idi arada mim-i imkân” Mîm-i Ahmed’den zuhûr-ı kâ’inât, Mîm-i Ahmed mazhar-ı sırr-ı sıfât!

Ey iman edenler… Allâh’tan (size yaptıklarınızın sonuçlarını kesinlikle yaşatacağı için) hakkıyla sakının ve ancak teslim olmuşluğunu yaşayanlar olarak, ancak müslüman olarak can verin [3:102]

Bir “Gel” nidâsı ile Emr-i Hak vâki olup bu tenim candan ayrıldığında, cânımı imandan ayırma ne olur, vereyim tâ bu iman ile cânım. İnsanı kendi ruhundan üflediğin ruh ve bir avuç toptaktan yarattığın bedenden terkip ettin, ten yeniden toprağa verildiğinde, ruhumu da şirk, iki görme hastalığından temizlendiği halde aslına döndüresin. Bir avuç toprak iken kendi ruhundan üfleyip insan etmekle sonsuz bir armağan vermiş oldun. Madem başlangıçtan beri, bu kadar lütuf ve bağışta bulundun, işin sonunu da güzel eyle, hayvandan aşağı saydıklarından beter eyleme.

Andolsun ki cin ve insten çoğunu cehennem yaşamı için yaratıp, çoğalttık! Ki onların kalpleri (şuurları) var, (hakikati) kavrayamazlar; gözleri var bunların, onlarla baktıklarını değerlendiremezler; kulakları var, onlarla duyduklarını kavrayamazlar!.. İşte bunlar hayvanlar gibidirler; belki daha aşağıda daha da şaşkın! Onlar gâfillerin (gılaf içinde – kozalarında yaşayanların) ta kendileridir! [7:179]

Kötü huyları nedeniyle kınanan, aşağılık nefsim sana varan yolumu kesti. Nefsin belâsından kurtar beni ey Kerim Allahım. Sen öylesine cömertsin ki, seni inkar ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetler bağışlar durursun, vuslat yolunu kesen nefsimin bağlarını da çözüver. Sana varan yol üstünde kalmış garibanın biriyim. Senin emirlerine uymayan nefsimden sebep korku ve güvensizlik içindeyim. Bu gaflet uykusundan, açık gerçeği görememe halinden uyandır. Rahmetin bağında, merhametinle muamele eyle, acıyıver de tuttuğum işten semere göreyim, netice bulayım, güzel sona ereyim.

Gerçek şu ki kullarımdan bir kısmı: ‘Rabbimiz, iman ettik… Bizi mağfiret et ve bize rahmet et… Sen Rahîm olanların en hayırlısısın’ derlerdi… [23:109]

Al beni benden, kayd-ı bedenden, ayırma senden… Beni bende öldürüp sende yaşat, bizim günahlarımızı bağışla ve bize acı Rabbimiz. Fenâ, yok olmak, geçici olmak anlamına gelen bekâ ise kalıcı olmak, ölümsüz olmak anlamına gelen Arapça kelimelerdir. Kulun benliğinin Allah’ın varlığında yok olması, eşyânın nazarından silinmesi, kendi fiilini göremez olması, kesret âleminin kayıtlarından sıyrılıp Hakk’ın tasarrufu altına girmesi hâli, fenâfillâh. Sonrasında hemen bekâbillah, ebedî ve ezelî olan Allah’ın bekâsı ile bâkî olma hâli. Olanların “Benden benliğim gitti, hep mülkünü dost tuttu” buyurduğu makam.

(Ey) Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın torunları… Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul, abden şekûr idi. [17:3]

Dünyada da günahlarımızı örtüver Ey Gafûr olan Rabbimiz, bu tecelli denizinden bir rahmet ile gönlümüzü aç, dilimizin bağlarını çözüver ki biz de şükreden bir kul olalım.

Dünyaya bakan dış yüzümü, aczimi, fakirliğimi, yokluğu bilmekle mütevazı eyle, her türlü külfete dayanıklı toprak gibi eyle. Lâkin iç yüzümü, sırrımı nurunla tertemiz eyle, hâlis bir kulun olayım.

Ref olup ol Şah’a yetmişbin hicâb,
Nûr-i tevhid açtı vechinden nikâb

Habibi Kibriya efendimize açtığın gibi bize de kapıları öyle bir aç ki Allahım,  aramızdaki kavuşmaya engel yetmiş bin kilit açılıversin.

Muhakkak Allah için (mahlukat ile kendi arasında) nurdan ve zulmetten yetmişbin hicap (perde) vardır. Eğer açılacak olsa, O (Mevlâ Tealâ) nın Cemalinin nuru, görmesinin ulaştığı yere kadar olan şeyleri elbette yakar (yok eder) di. Ancak fenâ ve bekâ mertebelerine erişmiş olan Arif-i billah’a manevi kuvvet verilir, keyfiyetsiz bir hâle gelir, işte bu durumda olan Zat-ı Pak-i Sübhaniyeye yaklaşabilir.

Gündüzün alem-i kesret içindeki altın renkli örtüsünü yırt aç. Gecenin, alem-i vahdetteki siyah zülfünü toz toprak eyle. Yani beni iyi, kötü kaydından, ikilikten kurtar, vahdette kesreti, kesrette vahdeti bulan tevhid ehlinden eyle. Tam da olanların “Geç ak ile karadan, halkı çıkar aradan” buyurduğu yerdir burası.

Toprak, su, hava, ateş unsurlarına bağlı kalmaktan, ten mezbelesinde yaşamaktan kurtar, kirlerimden arındır beni. Bu ağırlıklarımdan zerre kalmayacak şekilde savurup havaya atıver. Söz dinlemeyen, gem vuramadığım isyankar arzularımı yerle bir et. Sevap ve günah kaydının ocağına koy yakıver gitsin.

Sana varan bu yolum üzre hiç piç kalmasın. Piç, farsçada labirent, açmaz, içinden çıkılmadık dolaşık mesele manasına gelir. Yozlaşıp, eksik kalıp aslına ve nesline benzemeyene de piç derler. Hem iç yüzümde vuslata mani hal kalmasın, hem yolumdan nesli bozuklar gelmesin. Bu hale erdiğimde gözüme senden gayrısı görünmez olur.

Hep görünen Dost yüzü
Andan ayırmam gözü
Gitmez dilimden sözü
Çağırıram; Dost, Dost…

Görem Hu, İşidirem, Hu, Diyem Hu

Read Full Post »

Allah göklerin ve yerin nurudur (her şeyin aydınlığını verendir)… [Nur:35]

Nuru meydana çıksın diye karanlıktan ibaret olan şu kainatı yaratana şükürler olsun… Nuruyla kalpleri nurlandırıp sadra şifa veren, kitabını nebisinin kalbine indirene şükürler olsun… “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur” buyuran, nurun tam tecellisi Habibi Kibriya efendimize nuru miktarınca selam olsun…
sunshine

“Nur” kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Nur, mutlak olarak yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Çünkü Allah’ın zuhuru şiddetlidir ve varlıklar da O’nunla zahir olurlar. Nitekim şöyle denmiştir: “Cenabı hak o kadar zahirdir ki zuhurunun şiddetinden gaibdir…”

Varlık O’nun zahir olmasının en ciddi, en güzel resmidir. Bu meyanda yokluğa da “siyah” denmesi pek manidardır.

Bilmiş olasın ki, güneş nereye yönelse karşısında karanlık görmez. Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görünür. Güneşin gördüğü nur, karşısına düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur. Ama zulmetin karşısında aydınlık olmaz. Karanlık, karşısında bulunan eşyada daima karanlık görür. Bu karanlık, karşısına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır. Şimdi güneş, kendine kıyasen, bütün alemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder. Zulmet (karanlık) ise kendisine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanır.

Güneş, arif-i billah olan muvahhid mü’minin misalidir. Bu zaten bütün eşyada, kendi irfanının, tevhidinin, imanının ve ayanının “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.Lakin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” [İsra:44] ayetinin ifade ettiği gibi yansımasını, nurunu görür. Halbuki aslında eşyanın bir kısmında cehalet, küfür ve isyan zulmeti vardır. Fakat o mü’minin bakışının nuru, bütün eşyayı kaplar da o, hepsinde sadece nur görür. Bütün insanlara iyi zan besler. Bu sıfat, bir insana, ancak kemale eriştiren bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün olur.

Âlemin nakşını hep hayal gördüm,
O hayal içre bir cemâl gördüm,
Heme âlem çü mazhar-ı Hak’tır.
Anın içun kamu kemâl gördüm

Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile benzer. Bu adam, bütün eşyada bir eksiklik görür, herkeste bir ayıp arar. Cahil neye baksa, cehaletinin ve ayıbının siyahlığı o şeye akseder. Baktığı şey ne olursa olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur. Fukara bilmez ki o, kendi ayıp ve noksanıdır, oradan kendine aksetmiştir.

Güneş, nasıl geceleyin yalnızca ay vasıtasıyla görünürse, Cenab-ı Allah’da ancak Allah’ın Resulu(sav) vasıtasıyla bilinir. Çünkü Habibi Kibriya hazretleri daima Allah’ın nuru karşısında bir dolunay gibidir. Kim dünyada Allah’ın nurunu görmek isterse Hazreti peygamberin dolunay gibi parlak olan yol ve gidişine baksın. O’ndaki emirlere ittiba etsin ki o nur, Habibi Kibriya hazretlerinin ay fenerinden kendisine doğsun…

Binaenaleyh ey Ehlullah yolunda süluk eden talip, Allah’ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden doğsun, tutulduğu yerden açılsın, kalbinin alemleri nurlansın, nuru yüzüne vursun ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın. Karşında bulunanlar, senin ilim ve irfanının nurundan istifade etsin, senin gölgende yani cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler. İşte güzel huyun kemali budur. Allah, bizi de sizi de bu vasıflarla vasıflananlardan, Allah indinde ve insanlar indinde razı olunmuş ve sevilmiş olan bu huylarla huylanmış bulunanlardan eylesin amin.

Beni benden aldığın gün o bildiğin şey yok mu, işte onu yitirme benden. Yitirme de seninle sâfi nur olayım, yine o lâtif, ebedî nur kesileyim… [Hz. Pir Mevlana]

Read Full Post »

Kurbân ile bayram edip cemâlini tavaf ettiğimiz mevsimler de geçti amma aşığının “ben sende tutuklu kaldım…” dediği yerde hatırasıyla avunduğumuz toprakların azîz hatırâsını, kendi hayalhânesinden süzerek, estetik unsurla kelimeye, şiire bürüyen, aşk ile bezeyen şairlerin deminden bir dem ikram etmektir niyyetimiz, hayrola, yananların ateş-i aşkı ziyade ola ya huu

kabe6

Cennetmekân Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalarından Akşemseddin Hazretleri’nin oğlu olan Hamdullah Hamdi, Kâbe-i Muazzama ziyâreti için nasıl gümüş ve altın lâzımsa yârin huzuruna varmak için de yaşlı gözler ile sararmış bir yüz gerektiğini söyler:
Eşk ile rûy-ı zerd gerek yâra varmaga
Dîdâr-ı Ka’be haccına sîm ile zer gerek 

Muhibbî’ye (Kanunî Sultan Süleyman) göre sevgilinin mahallesine dört koldan akın eden âşıkların temennâlarına, arz-ı ihtiramlarına bakıp onları kınamamak gerekir, çünkü sevgilinin mekânı Kâbe gibidir, dolayısıyla dört bir tarafı da mihrap sayılır:
Secde etse kûyunda her yâneden âşıkları
Tanlaman çü Kâ‘be’dür dört kûşesi mihrâbdur

kabe4

“Sevgilim! Bırak eşiğine yüzümü gözümü doyunca süreyim. Bilirsin, Kâbe’ye gümüş ve altın çok sürülür” diyerek meselenin bir başka yönüne değinen aşık bilir ki eskiden insanlar zenginlik için gümüşü, altını Kâbe’ye sürerlermiş. Şimdi de bereketlensin diye paralarını hilâle ve Kâbe’ye karşı gösterenler mevcuttur. Necâtî Bey’in altın ve gümüşü beyitte kullanması renklerinden ötürüdür. Zira şâirin gözlerinden gümüş gibi beyaz yaşlar akıp durmuş, yüzünün kanı ise sevgilinin hasretiyle çekilmiş, beti benzi sararmıştır. Onun tek sermayesi işte bu sararmış benzidir:
Çehre-i zerd ile irer işigüne ehl-i derd
Kim tavâf-ı Kâ‘be olur kuvvet-i zerle nasîb

“Gümüş gibi saf, berrak yaşlar akıttın gözümden, yüzümü de hasretinle altın gibi sararttın. (Bu kadar altın ve gümüşe sahip olmakla zengin sayıldığım için) Kâbe gibi olan semtini tavaf etmek bana artık farz oldu.” Şâir, sevgilinin eşiğine yüz sürmeyi murad ettiğinde sevgili Kâbe’ye bakmanın bile sevap olduğunu îmâ eder biçimde: “İşte bak Kâbe! Hem hacı ol, hem kurban!” der:
Didüm işigüne yüzüm süreyim güldi didi
İşte bak Ka’be gerek hâcı gerek kurbân ol

“Boynumda kefenle yâr eşiğine vardığıma şaşmayın, Kâbe’ye giden elbette ihrâm giyer.” Âşığın giyeceği “aşk ihrâmı”nın aslında kefen olduğunu ise bize Taşlıcalı Yahyâ Bey söyler:
İşigine kefenüm boynuma takup varsam
Aceblemen ki geyer Ka‘be’ye varan ihrâm

“Tenim kana boğulsa da (aslında) rahmete gark olur. Yeter ki beni Kâbe gibi mukaddes semtinde sen kurban eyle.” Şâir “tek” kelimesini hem “yeter ki” hem “sadece” manasıyla lezzetlendirip tevriyeli kullanarak “diğer âşıklarına iltifât etme, sadece beni kurbân eyle” de demek istiyor.
Kana gark olsa tenim ola garîk-i rahmet
Tek beni Ka‘be-i kûyunda sen eyle kurbân

kabe3

XVII. asır şâirlerinden Kavsî her ne kadar “Kim ister Ka‘be-i kûyun zaîf u zâr kurbânın”, yani “Sevgilinin Kâbe’sinin zayıf ve ağlak kurbanını kim ister ki” diye yakınsa da, sevdiğine yakarmaktan geri durmaz:“Kâbe gibi azîz olan semtini tavâftan beni men etme. Ne kadar zayıf olsam da sonuçta senin kurbanınım.”
Ka‘be-i kûyun tavâfından beni men itme kim
Ne kadar olsam zaîf âhir senün kurbânınam

Fehîm-i Kadîm bayramın sayılı günlerden ibaret olduğunun idrâki içerisinde o güzel anları ebedîleştirmenin yolunun cânı fedâ etmekten geçtiğini söyler:
Bilürem ıyd-i visâlün bana câvîd olmaz
Eyle kurbân beni kim böyle güzel îd olmaz

“Sana kavuşma bayramının benim için sonsuz olmadığını biliyorum. Sevdiceğim! Beni kurban eyle de bayramımız bayram olsun!” Görüldüğü gibi hemen her şâir, âşığın “vuslat bayramı”na erişmesinin yegâne yolunun canı kurbân etmekten geçtiğini belirtirler “Bir cân nedir ki fedâ etmeyem cânânıma” diyen Fuzuli’ye gelince, o bayramdan bayrama kurban kesmekten/kurban olmaktansa çâreyi her ân kurban olmakta bulur:
Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün
Dem-be-dem sâat-be-sâat men senün kurbânınam
Lezzet alana, vuslat ümidiyle beslediği hasretini tazeleyene selâm olsun ya huu

Read Full Post »

Rablerinden ittika edenler (bedenselliklerinden korunanlar) ise sınıflar hâlinde cennete sevkolunmuştur. Nihayet oraya geldiklerinde ve onun sekiz kapısı birden açıldığında, onun muhafızları hitap eder: “Selâmun aleyküm! Ne hoş olmuşsunuz. Sonsuza dek kalmak üzere girin!” (Cennetlikler) dediler ki: “Hamd o Allâh’a ki, vaadini gerçekleştirdi ve bizi şu arza (ortama) vâris kıldı.  Cennetten dilediğimiz makamda yaşıyoruz. (İmanın gereğini) uygulayanların karşılığı ne güzelmiş!” Melekleri de; Arş’ın (hükümranlık tahtının – El Esmâ özelliklerinin açığa çıkma/seyri makamının) her yanından kuşatmışlar ve Rablerinin hamdini, münezzeh oluşunu dillendirirlerken görürsün. Herkes hakkında Hak olarak hükmolunmuş ve: “Hamd, Rabb-ül âlemîn olan Allâh’a aittir” denilmiştir. [Zümer:73-75]

remzidede_2

Mevla bir kerre gönül gözünü açmaya görsün, öylesi canların dillerinden hikmet incileri dökülür de dökülür. Onları dinlemek gönle ferahlık verir. Peygamber aşıklarını dinlerken, kulağımıza mana aleminden kanat sesleri gelir. Yazımıza serlevha bildiğimiz ayetin tasviriyle sermest eyler. Kolumuz kanadımız kırık da olsa, uçmayı deneyen yavru kuşlar gibi içimizde mana iklimine doğru yükselme duygusu filizlenir. Onların Peygamber sevgisini terennüm eden sözleri ve şiirleri, günah ile gafletin bize ihmal ettirdiği zavallı kalbimize dönüp bakmaya ve onu yeniden canlandırmaya imkan verir. İşte bu sebeple, Allah ve Peygamber sevgisiyle dolu aşıklarından Remzî Dede’den bahsetmek dileriz.

Üsküdar Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Ahmed Remzi Akyürek Dedemiz (v. 1944) alim, şair ve pek faziletli bir güzel insan-ı kâmil idi. Yirmi’den fazla eserin sahibiydi. O’nun pek güzel na’tlerinden biri, gazel tarzında söylediği hayli uzun ve san’atkarane şiiridir. Ahmed Remzi Dede, kendisinin gönül zenginliği kadar Resûlullah aşkını da dile getiren bu na’tine, diğer gazellerde olduğu gibi sevgilinin yani Peygamber aleyhisselam’ın güzelliğini tasvir ederek başlıyor ve diyor ki,

Gördüm dolaşır nâz ile hûbân arasında
Mânend-i kamer encüm-i tâbân arasında

Hâbîde-nigeh çeşm-i gazâlânı süzüldü
Bir fitne uyandı yine müjgan arasında

Bir nîm tebessümle eder mürdeler ihyâ
Sor âb-ı hayâtı leb ü dendân arasında

Ey şâne ara hâtır-ı uşşâkı bulursun
Dil-beste bütün zülf-i perîşân arasında

Bir ân idi gördüm yüzünü vech-i sebeb ne
“Ve’ş-şems” okurum âyet-i Kur’an arasında

Bülbülleri mebhût ü gülü eyleme mehcûr
Ruhsârın açık gezme gülistan arasında

Setr etse ne mâni’ ruh-ı tâbânını gîsû
Hak zâhir iken küfr ile imân arasında

Ser-rişte-i irfân olarak mebhas-ı zülfün
Sohbet uzadı dün gece yârân arasında

O Güzeller Güzeli’ni diğer güzellerin arasında nazlı nazlı dolaşırken gördüm. Bu sırada o, parlak yıldızların arasında dolaşan aya benziyordu. İri ve güzel gözleri yarı uykulu şekilde süzülmeye başlamıştı. İnsanın aklını başından alan O şahane gözü kirpiklerinin arasında beliriverdi. O’nun küçücük bir tebessümü ölüleri diriltir. Eğer ab-ı hayat arıyorsan, ab-ı hayat O’nun dudağıyla dişleri arasındadır. Oradan çıkar hadîs-i şerifler nice yürüyen ölülere can veren hayat kaynağıdır. Ey sevgilinin tarağı! Aşıkların aklı fikri ve gönlü nerededir diyorsan, onları sevgilinin dağınık saçlarına bağlanmış vaziyette bulursun. Nasıl bir hal idi bilemiyorum ama, onun güneş gibi parlayan yüzünü bir an görüverdim. O zamandan beri “Ve’ş-şems” süresini okuyarak Kur’an ayetleri arasında O güneşi arıyorum. Gül bahçesinde yanakların açık vaziyette dolaşıp da bülbülleri şaşkın, gülleri, terkedilmiş bir halde perişan bırakma. Yüzüne dökülen uzun saçlar güneş gibi parlayan yanağını örtse de güzelliğini ne kadar gizleyebilir. Zira iman ile küfür arasındaki fark gizlenip örtülemeyecek kadar ayan beyandır. Dün gece dostlar arasında tevhid ilmiyle zevklenmeye dair bir sohbet uzadı da uzadı halbuki yüzünün iki tarafından sarkan saçlarından bahis açmak yeterdi irfân’a ermek için.

Aşkınla senin olmayan âşüfte vü hayrân
Âdem mi sanır kendini insân arasında

Adem ki henüz tîn idi ummân arasında
İsmin okudu sûre-i Rahman arasında

Aşkınla bulup Nûh nice feyz-i necâtı
Keştîyi halâs eyledi tufan arasında

Cibril ne bilsin ki Halîl ism-i celîlin
Yâd eyler idi ateş-i sûzân arasında

Ya’kub’a getirdi haber-i Yûsuf’u nâ-gâh
Aşkın eseri külbe-i ahzân arasında

Meftûn u harîdâr olarak hüsnüne Yûsuf
Mümtâz u azîz oldu o ihvân arasında

Dâvud’a safâ-bahş ederek sıyt-ı bülendin
Zikr eyler idi vasfını elhân arasında

İsminle münakkaştı meğer mühr-i Süleymân
Hükmü yürüdü ins ile dîvân arasında

Mihrâb-ı dü ebrûna teveccüh Zekeriyyâ
Etmişti ki nâm aldı şehîdân arasında

Ezkâr-ı salâtındı dil-i Yûnus’a mûnis
Ey bahr-i atâ zulmet-i ummân arasında

Ümmîd-i visâlinle edip sabr u te’ennî
Eyyûb ferahnâk idi kirmân arasında

Aşkın kelimâtı mı değil nüsha-i elvâh
Mûsa ile bir sırr idi Sübhan arasında

Bir müjde-ber-i Hazret-i Rabb zâde-i Meryem
Teşrîfini eflâke sürûşân arasında

Daha sonra şair yukarıda tasvir ettiği sevgilinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu açıklayarak onun aşkıyla deli divane olmayan, onu kendini kaybedercesine sevmeyen kimsenin insan sayılmayacağını belirtiyor ve O’nun aşıklarının Hz. Ademle başlayıp diğer peygamberlerle devam ettiğini söylüyor ve meâlen diyor ki, Adem henüz çamurken Rahman sûresinde senin adını okudu. (“O çok merhametli (Allah), (Resûlü’ne) Kur’an’ı öğretti.” ayeti) Nuh senin aşkın sayesinde kurtuluş imkanını elde etti ve gemisini tufandan kurtardı. Hz. İbrahim’in o yakıp kavuran ateş arasında senin mübarek adını söyleyip durduğunu Cebrail ne bilsin. Keder kulübesine çekilmiş Yakub’a, bir anda oğlu Yusuf’un haberini senin aşkın getirdi. O senin hoş sedân, çağlar ötesine yayılan şöhretin Hz. Davud’a neşe ve huzur bahşetti de nice nağmelerle, ezgilerle senin zikrinle seni vasfedip övdü. Hz. Süleyman’ın mührüne senin ismin nakşedilmişti işte bu sayede O’nun hükmü insanlara ve cinlere hakim oldu. (Mühür bir işin sonunda vurulur, Hz peygamber nübüvvet mührüdür) Hz. Zekeriyâ’nın niyaza durduğu mihrabı sana doğru döndüğünden, sana baktığından Şehitler arasında nâm saldı. Hz. Yunus’un dili, pek karanlık balığın karnında niyaz idereken hep seni andığından, lütuf ve ihsan denizinde kurtuluşa erdi. Hz. Eyyüb, işin sonunda, sana kavuşacığını ümid edip sabreyledi de canını öğüten değirmenden feraha erdi. Hz. Musa ile Rabbi arasındaki sır olan levhanın nüshaları da Habibi Kibriya Efendimizin aşkına dair kelimelerden ibarettir.Cebrail aleyhisselam Hz. Meryem’e oğlu İsa (as) vasıtasıyla Peygamber Efendimiz’in alemlere teşrifini melekler arasında müjdelemek için geldi.

Ey şâh-ı rusül vasf-ı hümâyûnunu bizzat
Derc eyledi Hak Hazret-i Fürkân arasında

Sıddîkin için etme bizi mahv u perîşân
Pâmâl-i gamız bir sürü düşmân arasında

Fârûkuna emr eyle bizi eyle tahlîs
Sell etmiş idi seyfini tuğyân arasında

Râzı değil ahvâlimize meşreb-i Osmân
Şermendeleriz bir nice isyân arasında

İmdâd heman Haydar-ı Kerrârına kaldı
Yok melce’imiz bir dahi şüc’ân arasında

Bir çâre Hüseyn aşkına ümmet zedelendi
Pür kerb ü belâ kıldı yezîdân arasında

Ashâbın için âlin için eyle inâyet
Tâ kalmayalım ye’s ile hırmân arasında

Madem nazmın içindeki sihri bozup cümleye çevirmeye yeltendik devam edelim: Ey resullerin efendisi, şâhı, senin yüceler yücesi hasletlerini bizzat Hak teala, Kuranı Kerim’in içine koymuştur. (Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. 68:4) Senin pek sâdık yârin Hz. Ebubekir hatrına, nasıl olmuşsa ayaklar altına alınmış, hor ve hakir duruma düşürülmüş nice düşman arasında bizleri perişan eyleme. Hz Ömer’ine buyurup da bizi kurtarıver ki o azgın, isyankarlar arasında kılıcını kınından sıyırıp adaletle hak ve batılı ayırıvermişti. Bizim bu hallerimiz iffet, haya timsali Hz. Osman’ın yoluna da mutabık düşmedi. Biz dahi nice isyanımızdan utanıp mahcub olanlardanız. Bize yardım eli ancak, döne döne düşmanla cenk eden Allah’ın arslanı Hz. Ali vesilesiyle gelir hem yürekli ve cesur yiğitler arasında sığınacak kimimiz var ki O’ndan başka. Hz. Hüseyn’in aşkına bir çare lütfet ki yezidler arasında ümmet parçalandı, alem bela yurduna döndü. Ashabı kiramın ve pâk ailen hürmetine lütf u ihsan eyle ki ümitsizlik, karamsarlık ile nasipsizlik, mahrumluk arasında kalmayalım.

Uşşâk der-i kûyına gülşen idi yer yer
Yüzler sürerek yerde mugaylân arasında

Mahrûm-ı ziyâret ne revâ bunca Müselmân
Eşvâk u tehassür dil ü vicdân arasında

İsyân-ı ferâvânımıza yoksa nihâyet
Bir şey mi acep afv ile gufrân arasında

Remzî kulunu eyleme mahrûm-ı şefâ’at
Mağlub-ı hevâ nefs ile şeytân arasında

Der-gâhına şâyeste değil gerçi salâtım
Reddetme selâmât-ı büzürgân arasında

Bâki Dede üstâd Emîrî gibi dahi
Kaldım bu iki şâ’ir-i zî-şân arasında

Mevzû’una hürmetle bu nazmım beğenilse
Tesbît ederim defter ü divân arasında

Osmanlı Târîh ve Edebiyyât mecmûasında münteşir sâhib-i mecmûa Ali Emîrî Efendi ile Yenikapı Mevlevîhânesi postnîşîni Abdulbâki Dede Efendi’nin gazellerine nazîreyi mutazammın na’t-ı şerîf ve istimdâddır.

Aşıkların, sana varan yollar üzerindeki dikenlere yüz süre süre, senin yurdunda gül bahçesine erdiler. (Burada Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin O yolların mugaylânı aşıkların gülistânı, Visâlin haccı lezzâtı ne güzeldir ne güzeldir beytini hatırlamadan geçmeyelim) Böylesi şiddetli arzular, yanıp yakan hasret ile gönlü, vicdanı arasında kalan bunca müslümanı ziyaretinden mahrum eylemek revâ mıdır? Gerçi bizim isyanımız da pek çoktur amma senin affedip bağışlaman arasında bir şey midir? Nefs ile şeytân arasında istek, arzu ve heveslerine yenilmiş Ahmed Remzî kulunu şefaatinden mahrum eyleme (Burada Remzî mahlasını günümüz Türkçesinde imâen, sembolik manasına alırsak beyit daha bir lezzetlenir) Gerçi O’nun bu duası senin dergahına lâyık değilse de yol büyüklerinin, kâmil mürşidlerin sağlam duruşlarına say da reddetme duasını. Gazellerine nâzire yazdığı Ali Emiri Efendi ile Abdulbaki Dede Efendi gibi şan sahibi iki şair arasında kalan bu şiir dahi konusuna hürmetle beğeniliverirse Hazretin defter, divanına kaydedilecektir.

remzidede

Öyle yazıldı, öyle oldu vesselam… Ahmet Remzi Dede ile ilgili deryâya dalmak için kütüphane‘ye bekleriz

Read Full Post »

Hazret-i İnsan’a,
Gerçekten de biz, insanı, en güzel bir kıvamda yarattık.. [Tîn:4]  

Beşer denen bu âlem ki senin sûretle şahsındır
Hakîkatte hüviyyette değilsin yâ Resûlallâh

Zuhûr-ı kâinatın madenisin ya Resulallah,
Rumuz-ı küntü kenzin mahzenisin ya Resulallah

“Adem, su ile balçık arasındayken ben peygamber idim” hikmetinin hakikatinden söz eder misiniz?
Bir yatay, bir de dikey tarih vardır. Yatay tarih, yaygın olarak bilinen anlamıyla kronolojik tarihtir. Kronolojik tarihe baktığımız zaman insanlık tarihi, ilk insan ve ilk peygamber olarak Hz. Adem’le başlar, başlatılır. “Adem’den evvel Adem’ler geçti” konusunu bir kenara bırakacak olursak tarih, Hz. Adem’le başlatılır. Yatay tarih, kronolojik tarih gözüyle, Hz. Adem diğer peygamberlerin ve insanların babasıdır. Biyolojik anlamda baktığımız zaman da Hz. Peygamber’in de babasıdır, atası ve dedelerinden biridir. Ancak bir de dikey tarih vardır. Dikey tarih açısından baktığımız zaman, kimin hakikati, kimin nuru daha önce yaratıldı noktasında, Hz. Peygamber Efendimizden nakledilen bazı rivayetler vardır. Bu rivayetlerin teknik anlamdaki sıhhat derecelerini tartışmayacağım. Bu rivayetlerde söylenen şudur: “Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur”, “ruhumdur”, “aklımdır” veyahut “kalemdir” diye farklı rivayetler halinde gelen bu nebevi sözde Hz. Peygamber Efendimizin, manevi/ruhani anlamda ilk yaratılan olduğu sonucunu çıkarmaktayız. Ancak bu gözle bakıldığında Hz. Peygamber Efendimizin; “Ben nebi idim, daha Adem’in hamuru karılmamıştı.” Yani “Adem daha yaratılmadan evvel ben nebi idim” sözü bir anlama kavuşmaktadır.

Ekberî irfan geleneği bu hakikati nasıl yorumluyor?
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn-i Arabi çizgisinde bu konu Hakikat-i Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi ve Akl-ı Muhammedi kavramlarıyla izah edilmiştir. Aslında; “Allah’ın ilk yarattığı şey nedir?” sorunsalı dinde, felsefede ve bütün metafizik ilimlerde tartışılan bir husustur. Bu konuda birçok görüşler vardır. İlk madde nedir? Heyula nedir, vb. gibi. İslam tasavvufunun modellemesine baktığımız zaman -ki İslam tasavvufu bir bakıma ezoterik bir felsefedir- “Prima Materia” yani “İlk Madde” Hakikat-ı Muhammediyye’dir. Bir başka ifadesiyle “Heyula”, bu manada Hakikat-ı Muhammediyye’dir. Hülasa-i kelam, sufiler Allah’ın ilk yarattığı şeyin Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hakikati olduğunu söylerler. Lakin O hakikat, bir aşk neticesinde yaratılmıştır. Allah; “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi diledim, arzuladım, bunun olmaklığını sevdim, ve bunun üzerine mahlukatı yarattım” deyince kendisini bilecek, kabul edecek ve bu arzusuna, bu iradesine karşılık verecek bir oluşum gerçekleşti. Yaratılış mitolojilerindeki ayna motifiydi bu adeta. Ya da kutsal matematiğin “Birden Bir Çıkması” hadisesi. Dolayısıyla kainatın zuhura gelmesi, evrenin yaratılması bir meşiet-i ilahiye neticesinde, Allah’ın, Efendimiz’in Nurunu yaratmasından sonra meydana gelmiştir. İlk yaratılan, O’nun nurudur. “Var” olan O’dur. Gerisi bir yansımadır sadece… Ama onun bir bedenli varlık olarak zuhur alemine gelmesi, ahir zamanda oması ayrı bir sebebe binaendir. Fakat nur itibariyle, ilk yaratılan O’nun nurudur. “Zuhur-ı kainatın ma’denisin ya Resulallah!” diyen Niyaz-i Mısri benzeri birçok sufi şairin şiirlerini süsleyen, bu ana fikirdir. Bu düşünceye göre alemin madde/fizik gerçekliğinde de Hakikat-ı Muhammediyye’den izler vardır. Yani bir sufi bir gülden, bir çiçekten, bir kuşun ötüşünden, havadan, hasılı bütün partiküllerden Muhammed’in(s.a.v.) kokusunu alıyorsa bunun sebebi; varlığın temelinde, atomlarında, zerrelerinde yatan o Hakikat-ı Muhammediyye tohumudur. Bundan dolayı sufiler der ki ister mümin, ister kafir, ister Müslüman, ister putpereset, ne olursa olsun bütün kainat tabiaten ve fıtraten Muhammed’in(s.a.v.) ümmetidir. Buna “ümmet-i davet” derler. Ümmet-i davet, bütün insanlığı kuşatır, çünkü hepsi Muhammed’in(s.a.v.) zerrelerini içlerinde taşımaktadır. Fakat bazı insanlar, sahip oldukları bu Hakikat-ı Muhammediyye’den perdelenmiş olduklarından dolayı onu inkar ederler. Böylece aslında kendi asıllarını inkar etmektedirler: وَفِي أَنْفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ Kendi öz benliğinizde de, nice ibretler, alametler var. Hâlâ bunları görmüyor musunuz? [Zâriyat:21]

Bu anlamda kafir için, “örten, örtücü” tabirinin kullanılması anlamlı…
Evet, gerçeği örten kişiye “kâfir” denir. O, bir bakıma kendi gerçekliğini örtmektedir. Ümmet-i davet içerisinden Muhammed’i(s.a.v.) tanıyan ve iman eden kimseler ise o davete icabet ettiklerinden dolayı “ümmet-i icabet” adıyla anılırlar. Yani “Muhammed’iyim” diyenler aslında kendi zerrelerinde yer alan Hakikat-ı Muhammeddiyye’yi tasdik eden kimselerdir. İman; o asli olanı, “promordial” olanı, zerrelerimizde yer alan şeyi kalben ve lisanen tasdik etmekten ibarettir. Dolayısıyla Muhammed inanç, aslında tabii, fıtri bir süreçtir. Bundan dolayıdır ki İslam teolojisinde gayr-i insani, yani insanın tabiatına uygun olmayan bir şey yoktur. İslam’ın getirdiği esaslar çok insanidir.

Bu açıdan bakıldığında, Efendimizin nurunun hem kainatın ilk yaratılanı, hem de “yaratıcı ilkesi” olduğunu ve bir feyz ve nur aktarım kanalı olduğunu söylememiz mümkün müdür?
Evet… Nebi ve resullerin ruhları Muhammed’in(s.a.v.) ruhundan yaratıldığı için İbn Arabi “Nebilerin hepsi de aslında Hz. Muhammed’den feyz almaktadır.” der. Yani Hakikat-i Muhammediyye’den nur almaktadırlar. Allah katında din birdir, tek bir din vardır. Bütün peygamberler, o aynı dini vaaz ederler. Peygamberlerin hususi zaman ve zeminleri içerisinde ki durumlarına göre farklı formlar, suretler içerisinde tezahür etmeleri bizi yanıltmasın. Aslında öz itibariyle hepsi aynı gerçeği söylerler. Çünkü aynı kaynaktan beslenirler. “Yalnız” der İbn Arabi; “beşeri dünya hayatı içerisinde o nebilerin kaynakları kendilerine mestur kılınmış, örtülmüştür.” Yani Hakikat-i Muhammediyye’den aldıklarını hayatlarında bilmeyeceklerdir. Ancak kıyametteki durumları Hz. Peygamber’in bir sözünde olduğu gibi şöyledir: “Biz bütün peygamber kardeşlerimle beraber havzın başında buluşacağız. Onlara imam olacağım, benim ardımda namaz kılacaklar.” İbn-i Arabi bunu şöyle yorumlar: “Bu hakikat, dünya hayatında onlara örtülü kalacak, kıyamette ise açıklanacaktır.” Bu gözle bakıldığında Muhammed’in(s.a.v.) Mekke’de doğmuş, Abdullah’ın oğlu Muhammed’in(s.a.v.) şeklinde bedenlenen varlığının içinde bir de o ölümsüz hakikati vardır. Zaten İslam tasavvufunu diğerlerinden ayırt eden en önemli özellik budur. Bu noktayı, bu sırrı anlamakta zorlanan bazı din ekolleri bu hususun İslam tevhidine zarar verebileceğini söyleyerek sufileri şirk koşmakla itham ederler. Bunlar gerçekten hassas konulardır; hazmı, anlaşılması çok kolay değildir. Tasavvufa göre Muhammed’in(s.a.v.) hakikatini anlatmak, Allah’ı anlatmaktan daha zordur. Hz. Peygamber’in künhünü anlamak ve anlatmak, ve bunu yaparken de dikkatli olmak, ifrat ve tefrite kaymamak, gerçekten önemli bir husustur. Netice olarak diyebiliriz ki bu gözle bakıldığında Hz. Peygamber Efendimiz bütün insanlığın atasıdır, tasavvuf diliyle “İnsan-ı Hakiki” dir, prototip insandır. “Doğrusu, Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tin,94/4) ayetinde geçen o “el-insan” odur.

Adem’i Hakiki dendiğinde kastedilen aslında, Efendimizdir. Yani bir prototip olarak, insan-ı kamil olarak Efendimizdir, değil mi?
Evet, daha evvel de söylediğimiz gibi Efendimiz, insan-ı kamil-i hakik ve insan-ı kadimdir. Bir Hz. Adem var, bir de Adem-i Hakiki var. Karıştırmamak gerekir. Adem-i Hakiki, Hz. Muhammed(s.a.v.) Efendimizin hakikatidir, nurudur, ruhudur. Bu nur kainatta big-bang’ten beri seyeran etmektedir. Evreni canlı tutan bu nurdur. Bu nur tedavül eder, deveran eder, intikal eder. Ta kıyamete kadar Nur-u Muhammedi olanlar da onun bu nurunu taşıyanlardır.

Nübüvvet ve velayet nitelikleri bakımından bu verasetin intikali nasıl oluyor?
Biliyorsunuz, Peygamberler geriye maddi miras bırakmazlar. Peygamberler ilim ve irfan bırakırlar. Her nebinin bir nübüvvet, bir de velayet yönü vardır. Nübüvvet yönüne, alim dediğimiz kimseler, yani o nebinin mesajının zahiri yönlerinden çıkarılan ilimleri öğrenebilmiş olanlar varis olabilir. Ama bir de nebilerin velayeti vardır ki bu da, bütün feyizlerini o logostan, o mişkatten, o nebiden alan velilerin yoludur. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in “La nebiye ba’d; Benden sonra nübüvvet yolu kanalı kapanmıştır ama benim sırrım velayet yoluyla devam edecektir.” sözünü böyle anlamak gerekir. Kıyamete kadar da Muhammed’e(s.a.v.) tabi velayet kanalı açık kalacaktır. Bu açıdan modern spritüel akımlar ne bir nebinin logosunu ne de özellikle Muhammedi olanı izlemediklerinden yüksek irfan içermekten ziyade astral, majikal ve politik gayeler güderler.

Peki içinde bulunduğumuz alemde Efendimizin nuru, ruhu nasıl yansıyor?
Yaratılış teorileri konusunda İslam sufilerinin yaklaşımına baktığımız zaman, zuhura gelişin kaynağını Hakikat-i Muhammediyye olarak görürler. Yani alemin ümmü, anası, her şeyin kendisinden tevellüd ettiği yer olarak da Efendimizi görüyoruz. “Ümmi Nebi”, okur yazar olmamak, cahil olmamak anlamında değildir; alemin anası, ilk hakikati olma halini ifade eder. Hakikat-i Muhammediyye, kendisinden sadır olan bütün diğer hakikat mertebelerini, derecelerini barındırdığından dolayı hepsinin annesi konumundadır. Yukarıdan aşağıya doğru bu hakikatlerin her bir mertebede giydikleri elbiseler vardır. Bunlar bizim edebiyatımızda Yunus’un dilinde “don değiştirme” olarak adlandırılır. Don kisvedir, dıştır, zahirdir. Suretten surete intikal edişte, o hakikatin her bir mertebede giydiği sureti iyi bilmek gerekir. Bu bedenlenmiş alemde Allah’ın zatıyla bire bir muhatap olan insan yoktur. Çünkü şehadet aleminin sınırları içerisinde , o sonsuzluk alemine girilemez, sığılamaz. Dikkat ediniz, bütün insanlık alemi boyunca mümin olsun, kafir olsun herkes bir insana muhatap olarak Allah tecrübesi yaşamıştır. Bu noktayı dikkatlerden kaçırmamamız gerekiyor. İnsan devre dışı bırakılarak Allah tanınamaz. Dolayısıyla yeryüzünde Allah, her zaman insan nev’i ağzından konuşmuştur.

“Attığın zaman da sen atmadın, ben attım” (Enfal, 8/17) ifadesini böyle mi anlamak gerekiyor?
Hiç kuşkusuz… Bir ağacın altında Hz. Peygambere biat edenlere (Rıdvan beyatı) Cenabı-ı Hakk “O tuttuğunuz el benim elim” derken bir başka ayet-i kerimede “Siz nerede olursanız olun ben oradayım” demiştir. Dolayısıyla yeryüzünde Allah’ı aramak, bulmak üslubunu iyi bilmek gerekiyor. Bazı ekoller, bu şehadet aleminde Allah’ı mutlakiyet alemindeki haliyle bileceklerini, bulacaklarını, tanıyacaklarını zannediyorlar. “Len-terani ya Musa” diyor Hz. Musa’ya, yani “Beni şehadet aleminin gözleriyle, şehadet alemi metodolojisini izleyerek göremezsin. Burası duyular alemidir. Beş duyu organıyla, duyularla ancak bazı nesneler tanınabilir. Nesneleri de ben yarattım. Ben nesne değilim ki sadece koklama, duyma, işitme melekeleriyle beni tanıyabilesin. Onlarla sadece bana giden yolu bulabilirsin. Ben sana bu beş duyu organını verdim. Bana ulaşan yolu, bu keşif yolunu bulabilmen için, o kadar.” Mirac’da bile Cebrail ve Burak bir yere kadar aracılık vazifelerini görmüşlerdir. Ondan sonra hakikatin müşahedesinde artık araçsız, Buraksız, Cebrailsiz görüş ve Şuhud gerçekleşir. Bu sırrı iyi anlamak lazım.

Ama Efendimiz, bir anne ve babanın oğlu olarak, Mekke’de doğmuş, Mekke ve Medine’de yaşamış ve emaneti teslim ederek ahiret yurduna göçmüş bir fanidir aynı zamanda… Hakikat-i Muhammediyye burada nasıl tecelli ediyor?
Hakikat-i Muhammediyye, Abdullah’ın oğlu Muhammed(s.a.v.) adıyla Mekke’de bedenlenmiş bir varlıktır ve bedeni hayatı orada başlayıp Medine’de son bulmuştur. O zat, o bedenlenmiş Muhammed’in(s.a.v.) anlatmıştır. Bu hakikat de aslında kendi hakikatinin açılımıdır. Dolayısıyla sufilere göre Hz. Muhammed’in(s.a.v.) ağzından sadır olan, nakil edilen hususlar, aslında Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hakikatine Cenab-ı Hakk’ın ilham ettiği, vahyettiği hususlardır. Dolayısıyla vahiy, Hakikat-i Muhammediyye’den Akl-ı Muhammediyye inen ve konuşan hakikatlerdir. Hz. Muhammed’i(s.a.v.) devre dışı bırakarak “Sadece vahiy bize yeter” diyen yaklaşımlar, bu hususu bilmediklerinden dolayı hakikati parçalamaktadırlar. Aslında iki hakikat birbirini anlatmaktadır. Bir hadis-i şerifte denir ki; “İnsan ve Kur’an ikiz kardeştirler.” Yani “Biz aynı yumurta ikiziyiz” demiştir Hz Muhammed Efendimiz. Kur’an, bir hakikatin harfe ve sese bürünmüş, dile intikal etmiş şeklidir. Aynı hakikatin bedene, ete, kemiğe bürünmüş haline de “Hz. Muhammed” denir. Hz. Muhammed’in(s.a.v.) elinde, bizim bugün anladığımız anlamda ayrı bir kimlik, ikincil bir gerçeklik olarak bir kitap mevcut değildir. Kur’an “İkra kitabeke” dediğinde okuma eylemini üzerinde gerçekleştireceği obje olarak elinde tuttuğu bir Kur’an yoktu. Bugün biz Müslümanların elimizde tuttuğumuz Kur’an anlamında bir Kur’an değildi o. Aslında sufilere göre bugün elimizde tuttuğumuz Kur’an’ın mushaf düzeyindeki yansımasıdır. Bugün elimizdeki kitaplar mushaftır.

Kur’an nerededir o zaman?
Mushafın içindedir. Ama ilk okuyuşta elde edilecek bir şey değildir. Çünkü ayet-i kerimede Cenab-ı Allah’ın kendisi diyor ki “Biz o Kur’an’ı gizli bir kitabın içinde indirdik.” Kitabı kitabın içine koyduk diyor Cenab-ı Allah. Biz bugün “Kur’an okuyoruz” diyoruz. Oysa okuduğumuz, mushaftır. Mushafı okuyarak, teemmül ederek, mushafın derinliklerine nüfuz ederek Kur’an’a ulaşmamız mümkün. Onun için ehl-i mushaf çoktur, ama ehl-i Kur’an çok azdır. Kur’an, Furkan mertebesinden iner. Furkan, niteliği, kaynağı ima eder. Geldiği yer Ümmü’l Kitab’dır. Ümmü’l Kitab’tan, yani kitapların anasından inmektedir. Ümmü’l Kitab da alemin ümmü olan Hakikat-i Muhammediyyedir. Kaynağı aynıdır, ama birisi harf ve ses halindedir. Birisi ete-kemiğe bürünmüş halidir. Bu açıdan bakıldığı zaman Hz. Peygamber’e “Yürüyen Kur’an” denir. Hz. Peygamber ve daha sonra Hz. Ali gibi büyük zatlar, hiçbir zaman bir Kur’an-ı Kerim göstermediler. Her zaman “Ene’l-Kur’an”, yani “Kur’an benim” dediler. Kur’an, ete-kemiğe bürünmüş bir hakikatti onlara. Bundan dolayı Hz. Peygamber Efendimize izafe edilen bir söz şöyledir: “Eş-şeriatü akval”; yani “şeriat benim sözlerimdir” ki bu dinin zahiri yönüdür. Ama bir de bunun ötesi vardır. “Et-tarikatü ef’al”; yani benim fiillerim, amellerim, yapıp ettiklerim de yolumdur, tarikattir. Fakat bir de; “el-hakikat-i ahval” sözü vardır ki o da “hakikat benim halimdir” anlamına gelmektedir. Bu nedenle sufilerin İslam dinini derece sistemine tabi tutmaları çok önemlidir. Kainat dereceli bir sistem üzerine yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de yedi kat semadan söz edilir ve onun misli olarak yeryüzünden bahsedilir. İlimde derinleşenlerden bahsedilir. Kur’an’ın semiotik bir diagramını çıkaracak olursak, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin işaret ediş şekillerinde, yataylıktan ziyade hep bir dikeylik söz konusudur. Siz kendi nefsini değiştirmedikçe toplumu değiştiremezsiniz. Siz kendi nefsinizin dönüşümünü yapamadığınız sürece afaki dönüşümü gerçekleştiremezsiniz… Hz. Peygamber Efendimizin sözlerinde de hep dikeyliğe temas eden noktalar vardır. Yatay alemdeki müthiş bir savaştan dönen arkadaşlarına “Bu küçük bir savaştı” deyince bütün dostları şaşırır. “Allah Allah” Bundan daha büyük bir savaş olur mu?” Hz. Peygamber cevap verir: “Evet, büyük savaşa şimdi gidiyoruz. O, nefsimizle olan savaştır, Cihad-ı Ekber’dir.” Demek ki Hz. Peygamber’in esas gayesi dikey, olanla ilgilidir. Yatay olan arızidir; asli olan, dikeyliktedir, enfüs olandadır.

Hz. Ayşe’nin, Efendimiz için “Yürüyen Kur’an’dı” nitelemesine bu açıdan mı bakmak gerekiyor?
Evet, buradan bakılmayınca bu ifadenin sırrını doğru okumak zorlaşıyor. Hz. Ali Efendimize karşı çıkanlar oldu biliyorsunuz. Meşhur ihtilaflı hadiseler… Hakem olayında bir grup, Hz. Ali Efendimize karşı çıktı. Bir grup da vakifun zümresi, karar veremiyorlar. Amr İbn’ül As, kararsızlar grubunu etkilemek için çok zekice bir taktikle “Kur’an yapraklarımızı mızraklarımıza takalım, kararsızlar bizde Kur’an olduğunu görsünler” diyerek mızrakların uçlarına Kur’an yapraklarını taktırdı. Gerçekten de etkili oldu bu taktik. Zahire bakan insanlar: “Aa!” dediler, “bakınız Kur’an bunlarda. Demek ki hakikat bunlardan yana” O esnada Hz. Ali Efendimizin bir tepede yaptığı muhteşem bir konuşma var. Diyor ki: “Ey insanlar, nereye gidiyorsunuz? Kur’an benim. Kur’an burada!” İki-üç kişi bu hakikati anlayabildi ve Hz. Ali Efendimizin tarafına doğru gitti. Dolayısıyla sırr-ı Kur’an’ı anlayabilmek, aslında insanların umumundan perdelenmiş bir husustur. İslam sufileri de İslam’ın perdelerini aralayan az, öz, seçkin insanların yolunda olduklarından bazılar tarafından dışlanmışlar, kötülenmişlerdir. Ama hakikati elde ettikleri için aleme ışık, feyiz saçanlar da o seçkinlerdir, o havassu’l-havastır.

Hakikat-i Muhammediyye dendiği zaman neyi anlamak gerekiyor?
Hz. Peygamber’in hakikatini anlatabilmek gerçekten zor bir husustur. Hz. Muhammed’in(s.a.v.) Hakikatini anlatmaya cüret edenler, bedelini ödemişlerdir. Bunun bedeli kendi kanıyla abdest almaktır. Aynu’l-Kudat Hemedanî diye büyük bir irfan ehli var. “Aynu’l-Kudat”; yani kadıların, hukuçuların gözbebeği. Hukuk ilminde o kadar yetkin bir insan ki unvan olarak kendisine “kadıların gözbebeği” denmiş. Yani bu kişi dini bilmiyor, ahkamı bilmiyor denilemez. Bu zat, sadece zahirdeki ahkamı bilmekle insan kendi nefsini bilmiş olmuyor, Rabbini tanımış olmuyor noktasına geldiğinde ise, Hz. Peygamber’in hakikatini anlatma sadedinde küçük bir kitapçık kaleme alır: Zübdetü’l-Hakayık. Hakikatlerin zübdesi, özü… Ve Aynu’l-Kudat Hemedani, bu kitapta Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hakikatini bir nebze açıkladığı için şirkle suçlanır ve çok feci bir şekilde katledilir. Canlı canlı derisi soyulmak suretiyle şehit edilir. Ruhu şad olsun. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in(s.a.v.) Hakikatini tam manasıyla anlatabilmek çok zordur.

Efendimizin “alemlere rahmet” olarak gönderilişi hakikatini nasıl anlamak gerekir?
Hz. Muhammed(s.a.v.) Efendimizin alemlere rahmet olarak gönderilmesi, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” kutsi haberiyle birlikte okunmalıdır. Rahmetim her şeyi kuşatmıştır haberi, Hakikat-i Muhammediyye her şeyi kuşatmıştır hakikatini de ihtiva eder. Çünkü Cenab-ı Allah “Ben Hz. Muhammed’i alemlere rahmet olarak gönderdim” diyor. Bugün, modern dünyanın en büyük sorunu buradadır, Batı dünyası, Hz. Muhammed(s.a.v.) Efenidimizi, Ortadoğulu bir düşünür olarak görüyor. O bahr-i ummanı, bu kayıtlı sıfata indirgemek suretiyle kurutmaya çalışıyor. Oysa Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hakikatini tanımak evrensel bir noktadır. Hz. İsa Londralı değildir, Parisli değildir. Hz. İsa’da Ortadoğuludur. Hz. Musa da bir Ortadoğuludur. Ama bugün “Hz.Musa’nın dinine tabiyim” diyen birçok insan ondaki o evrensellik yolunu tanımaktadır. Öyleyse niye Hz. Muhammed’i(s.a.v.) sadece bir topluluğa, bir coğrafyaya hapsetme eğilimi var? Bunun nedeni, Hz. Muhammed’in(s.a.v.) o enerjisini, o nurunu perdeleme gayretidir. Binaenaleyh devre-i Muhammedi çok önemlidir. Hz.Muhammed’in(s.a.v.) bi’setiyle başlayıp kıyamete kadar devam edecektir. Bu devrenin geçerli metafizik modülasyonu bu devrenin ihtiyacı olan her şeyi ihtiva eder. Mesela Hz. Musa’ya indirilen öğretinin, şeriat yönü baskındır. Hz. İsa’ya indirilen ise şeriat getirmemiştir. Sebebi Hz. Musa’ya indirilen hukuki normlara o dinin hukukçuları öyle önem verdiler ki ruhunu, aşkını, muhabbetini kaybettiler. Bu bakımdan, o kaybedilen ruhu, manayı “yeniden üfleyecek birisi”, bir mesih gerektiğinden Hz. İsa Musevi Şeriatı’nı ihya eden birisi olarak gelmiştir. Hz. İsa, kaybolmuş olan o ruhu, var olan dinin içerisine yeniden üflemiş birisidir. Bu açıdan Hz. İsa’nın fonksiyonu tasavvufi açıdan çok önemlidir. Hz. Muhammed’e(s.a.v.) indirilen vahiyde, Hz. Musa’ya indirilen de, Hz. İsa’ya indirilen de topluca bulunmaktadır. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in(s.a.v.) misyonu hala araştırılmaya muhtaçtır. Bugün Müslümanım diyenler dahi Hz. Muhammed’in(s.a.v.) Hakikatinden perdelidirler. Sosyolojik anlamda Hz. Muhammed’in(s.a.v.) yolunu izlediklerini söylerler, ama hakikatine muttali olan Muhammedi sayısı azdır. “Eslemna” ile “Amenna” farkı…

“Allah ve melekler, Resulüne salat ve selam ederler” (Ahzab, 33/56) ayetini nasıl yorumlarsınız?
Biz bütün varlık olarak ona salat ediyoruz. Bu salata, bu koroya, bu semavi şölene, bu ilahi cümbüşe siz de katılın anlamı vardır burada. Bu, Hz. Muhammed’in(s.a.v.) aslında ölümlü olan bedeni yönünün haricinde bir de ölümsüz bir ruhu olduğunu göstermektedir. Çünkü ayette “salat ediniz” diye bugünü ve geleceği de kapsayan bir emir bulunmaktadır. Emir anlamında olunca Hz. Peygamber’in ruhunun ölmediğini de ima etmektedir. O’na salat etmek, kuru kuruya selam göndermek değildir. Bir hat açmaktır. Siz bir insanı seviyorsanız “Ben Seni Seviyorum” demek suretiyle aslında o insanla aranızda o sözler üzerinden bir link, bir hat açmaktasınız. Dolayısıyla İslam inisiyasyonunda, seyr-i sülukta salavat getirmenin çok önemli bir rolü vardır. Çünkü bu anlayışta Nebi, bir mürebbi olarak sizi eğitecektir. Seyr-i sülukta Nebi’den feyz alınarak ilerlenilir. Bu nedenle Salvat-ı Şerife getirme dersleri bulunmaktadır. Siz salavat getirdiğiniz zaman O’nun size “ve aleyküm selam” diye karşılık verdiğini hissedersiniz. Burada, yani iki selamın karşılaştığı yerde bir aşk ve irfan hakikati tecelli etmektedir.

Efendimize ilişkin eserlerin oluşturduğu bir edebi birikim var… Bu gelenek hakkında neler söylersiniz, sevdiğiniz naatlar nelerdir?
Efendimizin hakikatine dair mazmunlar, edebi söyleşiler, Arap, Fars, Türk divan, halk ve tekke edebiyatında, bazı şiirlerdeki şifreler içerisine sırlanarak intikal etmiştir. Müslüman şairler, sufi sanatçılar, Efendimizin hakikatinden haber veren binlerce şiir kaleme almıştır. Niyazi-i Mısri’den Selahaddin Uşşaki’ye, Şeyh Galip’ten Fuzuli’ye, Cenab-ı Mevlana’dan Mehmed Akif’e, günümüz şairlerine kadar yüzlerce sanatkar, O’na dair şiirler söylemiştir. Naat geleneği hayli zengindir. Mesela Salahi-i Uşşaki, Divanı’nda o kadar fazla naat yazar ki bunları bir araya getirdiğimiz zaman sadece Hz. Peygamber’in Hakikati’ni anlatan şiirler toplamı diyebileceğimiz bir mecmua ortaya çıkar. “Divan-ı Nuut” adı verilmiştir buna. Süleyman Çelebi’nin mevlidi sadece belirli akşamlarda okunsun diye yazılmış değildir. O mevlitte İslam sufilerinin Hz. Muhammed’in(s.a.v.) zuhura gelişini anlatan ifadeler görmekteyiz. Bunları ayrı ayrı edebi ve şiirseli nevilerde değerlendiririz ama hepsinde de söylenen şey aynıdır. Mesela büyük sufi şair Niyazi-i Mısri, bir naatında şöyle der:

“Zuhûru kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh
Rumûzu küntü kenz’in mahzenisin yâ Resûlallâh
Beşer denen bu âlem ki senin sûretle şahsındır
Hakîkatte hüviyyette değilsin yâ Resûlallâh
Vücûdun cümle mevcûdatı nice câmi olduysa
Dahi ilmin muhît oldu kamûsun yâ Resûlallâh
Dehânın menba-i esrâr ilmi men ledünnîdir
Hakâyik ilminin sen mahremisin yâ Resûlallâh
Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim geliserdir
İçinde cümlenin ser’askerîsin yâ Resûlallâh
Cihân bağında insan bir şecerdir gayriler yaprak
Nebîler meyvedir sen zübdesisin yâ Resûlallâh
Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yoğ ederdi
Vücûdun zahmının sen merhemisin yâ Resûlallâh”

Buraya kadar anlattığımız şeylerin tam bir özeti değil mi bu şiir? Evreni kökleri yukarıda dalları aşağıda bir ağaç olarak gördüğümüz zaman, ağacın kökleri Hakikat-i Muhammediyye’dir. Salat ve selam O’nun ve tahir âlinin üzerine olsun…

Read Full Post »

Nasıl biteceğini bilene,
Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.[Enbiyâ, 35]

Hayâlin dilde nakşı varsa da bilmez hayâl zâtın
Dilimde gerçi nâmın âh, dilim de bîhaber senden


Cihan durdukça şerh etsem seni mümkün değil zîrâ
Seni îzâh ve şerh âciz, beyân da bîhaber senden

Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir. [Hadis-i Şerif]

Bu satırları Hak aşıkları için hazırlamak gücünü ve aşkını bahşeden Cenab-ı Hakka, böylesi bir vazifede fakirini kullanan Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine namütenâhi hamd ü senalar…

Ey hakîkat mâdenine, aşk diyârına doğru yol alanlar, merhabalar efendim! Hoş geldiniz! Hoş sâfâlar getirdiniz… Şevk ve cezbe-i Rahmâni ile mahvolan bir candan, cemâle müşteri kulları meclis-i uşşaka çağıran bir nidâdır âhımız… Bu haftaki mektubun ve dahi âh u efgânımızın anahtarı, bu âh içre bir “buğday tanesi” oldu. Takılalım peşinde görelim bakalım akibeti ya nice olur…

Ahh erenlerim, gelin görün bir buğday tanesinin başına neler gelir neler… Bir buğday tanesi toprağa düşende önce çürüyor, varlığından geçiyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor, nice başaklar yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında, makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları ayrılıyor. Buğday ambara, saman, samanlığa konuluyor. Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.

Bu kadarla da bitmez, su ile yoğrulup hamur olur. Sonra fırına atılır. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve pişer. Güzel bir ekmek hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda hâline gelmiştir.

Ekmek fırına girip piştiği gibi, insan da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır. İbtilâ; belâya uğramak, musibete düşmek insanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran bir tecrübe ve imtihandır…

Diğer nimetlerin arasında ekmeği nân-ı aziz kılan Mevlam, diğer canlar arasında bir tek sana Hazret-i insan makamını ihsan eylemiş, seçildiğini bilene, şükrünün kaygısını taşıyana aşk olsun…

Rivayet olunur ki Musa Aleyhisselâm bir gün hem hikmet-i Rabbanîyi idrak için hem de halka bunun sırrını izhar edip kalplerini itmi’nana kavuşturmak için:

“Ya Malike’l-mülk! (Ey varlık aleminin maliki!) Neden Kainat’ı ve insanı maddî ve manevî binbir nakış ile tanzîm ve tasvîf ediyor, sonra da hâk ile yeksân ediyorsun? Yâ Rabbi! Müminleri harplerde atların ayakları altında niçin çiğnetiyorsun, kullarını cehennemde niçin yakıyorsun?” diye münâcatta bulunur.

Bunun üzerine Hakk Teâlâ Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek ona buyurdu: “Ey Musa! Toprağa bir tohum ek de, sorduğun sualin esrarına dal!”

Musa(a.s.) ekin ekti. Ekin kemale erdi. Ve onları biçti. O sırada kulağına hâtiften bir ses geldi: “Ey Musa, niçin önce ekiyor, sonra kemale erince de biçiyorsun?”

Musa (a.s.) dedi ki:

“Ya Rabbi, ekinde hem tane, hem saman mevcud olduğu için biçtim. Çünkü tane, saman ambarına layık değildir. Saman da, buğday ambarı için zarardır. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Hikmet olan, eleyip ayırmaktır.”

Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrâil Aleyhisselâm gelir. “Yâ Musa ne yapıyorsun?” diye sorar. “Buğday ektim, biçtim, harman yaptım. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da yakıyorum.” diye cevap verir O zaman Cebrâil Aleyhisselâm: “Allah-u Teâlâ da işte böyle yapıyor.” buyurur.

Sedef durumunda olan cesedler de birbirinden farklı olup, biri inci, diğeri de boncuk durumundadır. Buğday, samandan ayrıldığı gibi, iyi ve kötü huyları da tefrik edip, süflilerin de terbiye ve tezkiyesi vacibtir. Bu alem ve insan, hikmet ve esrar hazîneleri gizli kalmasın diye yaratıldı. Çünkü Cenab-ı Hakk; “Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeyi arzu ettim de bu yüzden mahlûkatı yarattım.” buyurdu. Bunu işit de, neyi kaybettiğini hatırla, kendini yaratılış hikmetine, yani kulluğa ve Hakk’a vâsıl eyle! [Hz. Pir Mevlana]

Aşk yolu belâlıdır
Her kârı cefâlıdır
Cânından ümidin kes
Cânâna erem dersen

Bir canın, insanlığa faydalı olabilmesi için mânevî olarak ekilip varlığını yok etmesi lâzımdır. Ondan sonra çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Mânevî ibtila fırınlarında pişe pişe ekmek olur, ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı yoktur. Allah-u Teâlâ onu öyle bir hâle koyar ki, üstündeki varlığın sahibine ait olduğunu çok iyi bilir. Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır. Allah-u Teâlâ ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran yine O. “Yaptım” diye bir şey yoktur. “Yaptım” dememesi için zaten onu o hâle koymuştur.

Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa düştün ve çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un oldun. Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede kaldı? Bütün fiiller Fâil-i mutlak’ındır. Mevlâ dilediğini dilediği yere koyar, dilediği yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine âit olduğunu dilediğine duyurur.

Gönül, buğday tanesi gibidir, biz de değirmen gibiyiz. Değirmen hiç niçin döndüğünü bilir mi? Beden de değirmen taşı gibi, düşüncelerimiz de onu döndüren suya benzer Taş der ki: “Bu dönme işini su bilir.” Su da;”Bu işi ancak değirmenci bilir.” der. Çünkü bu suyu değirmene akıtan o dur. Değirmenci de der ki: “Ey ekmek yiyen kişi, şu değirmen dönmeseydi kim ekmekçi olurdu?” Mâcera bu, hikaye uzar gider. Sus, sen bu işi Hakk’a sor da cevabını gönlünde ara! [Hz. Pir Mevlana]

Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver;
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı

Ben bu gam meclisinde Ey ay yüzlü, ey sevgili, bu ateşlerde yanmış kuru bedenimde aşktan başka ne bulursan yele ver gitsin… Bir üfleyiş ile yok olacak benliğinden Son üfleyişten evvel sıyrılabilene aşk olsun…

Sen’de Hakkın Ben de Hakkın O’da Hakkın Bu da Hakkın… Ne ki Hakkın değil! Hakk’da olmayan bâtıl ise o da Hakkın! Bunları düşünemeyen gafil ise gafil de Hakk’ın! İmdi Gel Ya Hak diyelim, Hakk bizde, biz Hakk’ta olalım… Derviş olan sâdık olur, sâdık olan aşkı bulur, aşık olan maşuku bulur. Mâşuk Hak olduğuna göre Aşk demek Hakk demektir, Hakk demek aşk demektir. Hakk bir aşk da birdir. Ey davasız davalılar! Davamız Hak, Aşkımız Hak, meşkimiz Hak,Ya Hakk Ya Hakk Ya Hakk Huu medet Allah eyvallah [288. Mestmp3]

Güzellik bir, güzel bir, sevgili bir, söz bir. Ruh bir, beden bir, sevgili bir, söz bir. Hüzünlü gönlün sevdiği bir, ateşli ah bir; aşk ve din mülkü bir, sevgili bir, söz bir. Aşkım ve bıkkınlığım bir, hastalığım ve iyiliğim bir; kovulmam ve kınanmam bir, sevgili bir, söz bir. [Hz. Pir Mevlana]

Hak olan âşık-ı sâdık, Seven ve Sevilen, dert ve ilaç bir oluncaya dek Resulu Kibriya Efendimiz’in üç kere tekrarıyla bereketlenen rahmet duasına müşteriyiz: “Konuşmasıyla dünya ve ahirette Allah’ın memnuniyetini kazanan; susmasıyla da dünya ve ahiret dertlerinden kurtulan kimseye Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin…”

Derd-i Hakka tâlip ol
Dermâna erem dersen
Mihnetlere rağıp ol
Âsâna erem dersen
Hazret-i Hakk cümlemizi aşkına muhabbetine mazhar eylesin, derdimizi bir eylesin, vasıl-ı ilallah olmak için mezarlık şartı yerine mâiyyet şuuru ihsan buyurup ta böylece iki dünyâmızı da İslâm’ın güzellikleriyle azîz eylesin.

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir küçük tevbe ayı Cemaziyelahir, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hamiş: Ekmeğe dair yeni bir kapı açmak dileyenlere bir de leziz ikramımız olacak:

Read Full Post »

Niyâzî-i Mısrî (ks) Hazretleri’nin, İmam Bûsîrî’nin, Kasîde-i Bürde adıyla meşhur olmuş kasidesi üzerine Arapça olarak nazm ettiği tesbî’idir. (Tesbî: ikili beyti beş mısra ilave ile yedi mısraya çıkarmak)

Allah’ın Resulü sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

Sâdık rüya, nübüvvetin kırk altı şu’besinden bir şu’bedir. Bu da müminlerin nübüvvetten nasipleridir. [Buhârî, K. Ta’bîr, 2101]

Fakir der ki içimden geçiyordu ki, İmam Busîrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Kaside-i Bürde’sini tahmis(ikili beyti üç mısra ilave ile beş mısraya çıkarmak) veya tesbi edeyim. Ve her beytin başında Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ismini getireyim. İstidadım olmadığı için buna muvaffak olamadım. Ne kadar çalıştımsa güçlük çektim, ağır geldi, uzun zaman sadece birkaç beyitten fazla bir şey yazamadım. Bu yazdıklarımı da beğenmiyordum. Fakat bu düşünceyi de kalbimden çıkaramadım. Benim âlim, sâlih bir ihvanım vardı. Ona içimdeki bu iştiyakı, fakat bunu gerçekleştirmeye muvaffak olamadığımı söyledim.

Bana: “Sahibinden yani Allah’ın Resulü’nden(sav) izin aldın mı?” dedi. “Hayır” dedim. “İşte içine doğmayışının sebebi budur. Bunu Hz. Resul Aleyhisselam’dan sor.” dedi. Sanki ben uyuyordum da o kardeşim bu öğüdüyle beni uykudan uyandırdı. Birkaç gece Resul Aleyhisselam’ın sırrına yalvararak, niyaz ederek kerem denizinden fakiri boş çevirmesin diyerek iltica ettim. Bin yetmiş beş senesi Muharremü’l-Haram’ının ikinci onunda Bursa’da Resulüllah’ın mübarek yüzünü görmek şerefine nail oldum.

Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bana arkadaşlarından birini göndermiş. Kendisi şark tarafından garp tarafına geçiyormuş. Bana dedi ki: Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sana diyor ki: “Beyaz at bizden ayrıldı, arkamızdaki otlakta kaldı. Onu alsın, bize getirsin.” O gelen zat, bana atın nerede bulunduğunu ve oraya gidilecek yolu gösterdi. “Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sözü başım üstüne” dedim. Hemen ata koştum ve onu denilen yerde buldum. Yularını elime aldım, çabuk sürdüm, Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hazretlerine yetiştirdim. Yanında yedi kişi vardı. Bir dağın eteğinde, nehir kenarında, bir ağaç gölgesinde konaklamışlardı. Aralarında Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde bulunuyordu. Baktım namaz kılıyorlar. Ben yetişinceye kadar namazlarını bitirdiler. Resul-i Ekrem’e kavuşunca sabrım tükendi, utanmayı bir yana bıraktım, hemen boynuna sarıldım, öptüm, Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iki dudağını emdim. Ben mübarek dudaklarını öptüğüm sırada:

“İşte bu, ilimler ma denidir; bu, bilgiler kaynağıdır; bu, Allah’ın vahiy hazinesidir.” diyordum. Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem beni bir müddet bundan menetmedi sonra bana:

“Namaz kıldın mı?” buyurdu. “Hayır, ya Resulallah.” dedim. “İşte su dedi, abdest al ve namaz kıl.” “Baş üstüne” dedim. Namaz kılmak için abdest almaya başlayınca ferahımdan sevinç ve ağlama ile tatlı bir şekilde uyandım. Derhal tesbi’e başladım. O gün otuz yedi beytin tesbi’i mümkün oldu. Ertesi gün kırk beyit tesbi ettim. Hâsılı on gün içinde bitti. Yüce Allah’a hamdolsun. Allah ve Resulü daha iyi bilir, rü yanın tabiri bu idi:

Ameller sahibinin bineğidir. Onu isteğine ulaştırır. Tasnifler ve diğer hayırlı işler de böyle (sahibinin bineği)dir. Demek at Kaside-i Bürde idi, onu Allah’ın Resulüne götürmemiz için bize olan emir, onu, Muhammed Aleyhisselam’ın ismine kavuşturmaya işaret idi. Çünkü isim, ehl-i hakikat indinde müsemmanın kendisidir. Onların yedi kişi olmaları da tesbi’e işaret idi. Abdest almakla emir ise, tesbi’e başlama emrine işaret idi. Vefatından sonra, kardeşlerimden bu ru’yayı, Tesbi’i Muhammedi’nin başına yazmalarını rica ederim. 

Bismillâhirrahmânirrahîm

BİRİNCİ BÖLÜM:
RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME ÂŞIK OLMA HAKKINDA

1.
Muhammed (sav) açık deliller ve hikmetlerle geldi,
Uyararak hem de müjdeleyerek insanlığı,
Haberler getirerek eskilerin zamanından,
Aktarıp Harem-i Şerif’deki* dostların hallerini,
Onun acısıyla kıvranan kalbime dedim ki:
Selem’deki* komşuları* hatırladığından mı,
Karıştırdın gözlerden akan kana gözyaşını?

*Harem: Burada Allah Teâlâ katındaki kutsal yerler.
*Selem: Âşıkların tavaf ettiği makam
*Komşuları: Hakikat-i Muhammediyenin halleri


2.
Muhammed (sav) gönülleri tutuşturdu aşkının ateşiyle,
Sağanak yağmurlarda bile sönmez hiç ateşi,
Güvenmediğim nefsime sordum: Ey Nefsim!
Kalbine hükmeden şiddetli sevgisi miydi?
Yoksa duyduğun özleminin hüznü müdür seni yönelten?
Ya da Medine yönünden bir yel mi esti?
Yoksa karanlık gecede İdam Dağı’ndan* şimşek mi çaktı?

*İdam: Medine civarındaki bir dağın adıdır. İdam’da şimşek çakmaya başlayınca, Medine’ye yağmur yağmaya başlar.


3.
Muhammed’in (sav) aşkıyla tazelendi yüreğim,
Görmüyorum kalbimin artık başkasına meylettiğini,
Lakin kalbim bu sevgiyi gizlemede haddini aştı,
Dedim ki, ciğer delen sevgiyi inkâr etmektesin,
Eğer düşünürsen sevginin yeşermeyeceğini,
Ne oldu gözlerine ağlama dedikçe coşmakta,
“Ne oldu” dediğinde gönlün gamı, kederi artmakta.


4.
Muhammed’in (sav) aşkı seveninde alazlanır,
Onun için âşık sevda acısına katlanır,
Zannetme ki âşık sevdasını saklayabilir,
Gözyaşları sel olur, hasta düşer bedeni,
Gizli mi kalırmış hali, gönlünde derdi olanın?
Hangi âşık sevdasının gizli kalacağını zanneder?
Döktüğü gözyaşıyla tutuşan kalp arasında.


5.
Muhammed (sav) Allah’ın kulları ve rasülleri içinde en hayırlısıdır.
O’nun dini, bütün inançların hükmünü ve tabuları kaldırdı.
Ey beni kınayan! El çek artık kınayıp azarlamaktan
Boş lafa ne hacet hakikat gün yüzüne çıktı.
Heyhat yaralı kalp, sevgini gizlemektesin,
Şayet bu sevda olmasaydı viranelerde ağlamazdın,
Ne de Bân ağacını* ve Âlem Dağını* yâd ederek uykusuz kalmazdın.

* Ban Ağacı: Hicaz bölgesinde bulunan ve çok güzel kokan bir ağacın adıdır. Bu ağaç Hz. Musa aleyhisselâma tecelli olan ağaçtan istiaredir.
* Âlem Dağı: Tur dağıdır. Çünkü burada Allah Teâlâ’nın tecelli ettiği yerdir. Hicretteki Sevr mağarası düşünenlerde olsa da Tur Dağı daha tecelliyattaki şöhreti daha fazladır. Ayrıca ağacın beraber zikredilmesi de buna işaret etmektedir.


6.
Muhammed’in (sav) karanlıkta da görünür delilleri,
Karanlıklar yok oldu, vahiy güneşi doğunca,
O’nu sevdiğimden beri yandı aşkın ateşi,
Ve terk etti nefsim arzuladığı her şeyi,
Aşktan dolayıdır ki üzerinde sevgi emareleri belirdi,
Nasıl inkâr edebilirsin aşkını,
Şahid iken gözyaşın ve solgun benzin…


7.
Muhammed’in (sav) temiz ve soylu ailesi güvencemizdir,
Bütün şerefli ashabı bizi kemale erdirendir.
Torunları* Me’vâ* cennetinde önderlerimizdir,
Aşikardır imanımızda onlara* olan sevgimiz,
Muhakkak onlara zulmeden* ettiğini çekecektir.
Aşk ateşi iki yanağa kırmızı sarı bir çizgi çekti,
Yanaklarına senin sarı kırmızı* bir gül misali

*Torunları: Hz. Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm
*Me’vâ: Şehitlerin ve takva sahiplerinin ruhlarının barındığı cennet
*Onlar: Hz. Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm
*Zulmeden: Yezid ve tabiileri
* Sarı gül içinde yanan aşk ateşinin, kırmızı gül ise kanlı gözyaşının işaretleridir.


8.
Muhammed’in (sav) hayali vallahi beni telaşlandırdı,
Yanaklarıma akan gözyaşlarım beni boğuyor,
Dedim ki; sabrım tükenip izi içimde kalmadığında,
Dallardaki yaprakların hışırtısı beni aşka getirdi,
En acı sözlerle kınayan, yakmıştır beni
Sevgilimin hayali beni uykumdan uyandırdı da,
Sevgim dünyevi zevkleri, ıstırapla def eyledi.

9.
Muhammed (sav) geceleyin bir ay parçası gibi görünür
O gece insanların yüzleri aydınlandı,
Hakikat için o hidayet güneşi parladı,
Güneşi kararınca* dünyayı da üzüntüler sardı,
Bırakın beni, yakıyor içimdeki hüznün ateşi,
Ey Uzrî* aşkımdan dolayı beni aşağılayan!
Senin insafın olsaydı, kınamazdın beni.

* Güneş kararınca: Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hakk’a yürüyünce
* Uzre kabilesi: Yemen’de aşk ve muhabbetleriyle tanınmış ve bu konudaki hikâyeleri her tarafa yayılmış bir kabiledir.


10.
Muhammed’in (sav) sırrı bir haberle ortaya çıktığında,
Korkunun ateşiyle göğsümdeki canım tutuştu,
O’na olan aşkım yüzünden, kaybetmişken aklımı
Gece vakti kınayanın lafları âşığı eleştirir,
Dedim ki: Hayır, hayır kader ve hükmünü kınama,
Hâlimi artık öğrendin sırrım gizli kalmadı,
Koğucular da bilir, bitmeyecektir ıstırabım.

11.
Muhammed (sav)’in aşkı taht kurar yürekte,
Aşık ferman dinlemez, nasihatle aşkı dinmez.
Ey gizli başlayan bir aşkın kınayıcısı,
Bırak âşığı kınayan iflah olmayacak,
Kendi hâline bırak bu genci; sevgisinden vazgeçecek değil,
Nasihatle boğdun beni, lakin kulaklarım bunlara sağır,
Zira azarlayanı, methedeni duyamaz ki âşık.


12.
Muhammed’in (sav) sırrı, gizliden bana nasihat vermekte,
Rabbim güzellik yolu ile vuslat yönü göstermekte,
Kendimde değilim kovuyor gibi bana nasihat etme,
Âşığın gönlü, kınayanları dinleyemez ki,
Sevgiliye vuslat, aşığın son dileğidir,
Ak saçların öğüdünü töhmettir deyip kabul etmedim,
Oysa öğüt verirken suçlamaktan uzaktır ihtiyar.

kaside_burdah

Devam edecek inşallah…

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: