Âteşîn âhımız BİR

Nasıl biteceğini bilene,
Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.[Enbiyâ, 35]

Hayâlin dilde nakşı varsa da bilmez hayâl zâtın
Dilimde gerçi nâmın âh, dilim de bîhaber senden


Cihan durdukça şerh etsem seni mümkün değil zîrâ
Seni îzâh ve şerh âciz, beyân da bîhaber senden

Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir. [Hadis-i Şerif]

Bu satırları Hak aşıkları için hazırlamak gücünü ve aşkını bahşeden Cenab-ı Hakka, böylesi bir vazifede fakirini kullanan Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine namütenâhi hamd ü senalar…

Ey hakîkat mâdenine, aşk diyârına doğru yol alanlar, merhabalar efendim! Hoş geldiniz! Hoş sâfâlar getirdiniz… Şevk ve cezbe-i Rahmâni ile mahvolan bir candan, cemâle müşteri kulları meclis-i uşşaka çağıran bir nidâdır âhımız… Bu haftaki mektubun ve dahi âh u efgânımızın anahtarı, bu âh içre bir “buğday tanesi” oldu. Takılalım peşinde görelim bakalım akibeti ya nice olur…

Ahh erenlerim, gelin görün bir buğday tanesinin başına neler gelir neler… Bir buğday tanesi toprağa düşende önce çürüyor, varlığından geçiyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor, nice başaklar yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında, makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları ayrılıyor. Buğday ambara, saman, samanlığa konuluyor. Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.

Bu kadarla da bitmez, su ile yoğrulup hamur olur. Sonra fırına atılır. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve pişer. Güzel bir ekmek hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda hâline gelmiştir.

Ekmek fırına girip piştiği gibi, insan da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır. İbtilâ; belâya uğramak, musibete düşmek insanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran bir tecrübe ve imtihandır…

Diğer nimetlerin arasında ekmeği nân-ı aziz kılan Mevlam, diğer canlar arasında bir tek sana Hazret-i insan makamını ihsan eylemiş, seçildiğini bilene, şükrünün kaygısını taşıyana aşk olsun…

Rivayet olunur ki Musa Aleyhisselâm bir gün hem hikmet-i Rabbanîyi idrak için hem de halka bunun sırrını izhar edip kalplerini itmi’nana kavuşturmak için:

“Ya Malike’l-mülk! (Ey varlık aleminin maliki!) Neden Kainat’ı ve insanı maddî ve manevî binbir nakış ile tanzîm ve tasvîf ediyor, sonra da hâk ile yeksân ediyorsun? Yâ Rabbi! Müminleri harplerde atların ayakları altında niçin çiğnetiyorsun, kullarını cehennemde niçin yakıyorsun?” diye münâcatta bulunur.

Bunun üzerine Hakk Teâlâ Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek ona buyurdu: “Ey Musa! Toprağa bir tohum ek de, sorduğun sualin esrarına dal!”

Musa(a.s.) ekin ekti. Ekin kemale erdi. Ve onları biçti. O sırada kulağına hâtiften bir ses geldi: “Ey Musa, niçin önce ekiyor, sonra kemale erince de biçiyorsun?”

Musa (a.s.) dedi ki:

“Ya Rabbi, ekinde hem tane, hem saman mevcud olduğu için biçtim. Çünkü tane, saman ambarına layık değildir. Saman da, buğday ambarı için zarardır. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Hikmet olan, eleyip ayırmaktır.”

Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrâil Aleyhisselâm gelir. “Yâ Musa ne yapıyorsun?” diye sorar. “Buğday ektim, biçtim, harman yaptım. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da yakıyorum.” diye cevap verir O zaman Cebrâil Aleyhisselâm: “Allah-u Teâlâ da işte böyle yapıyor.” buyurur.

Sedef durumunda olan cesedler de birbirinden farklı olup, biri inci, diğeri de boncuk durumundadır. Buğday, samandan ayrıldığı gibi, iyi ve kötü huyları da tefrik edip, süflilerin de terbiye ve tezkiyesi vacibtir. Bu alem ve insan, hikmet ve esrar hazîneleri gizli kalmasın diye yaratıldı. Çünkü Cenab-ı Hakk; “Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeyi arzu ettim de bu yüzden mahlûkatı yarattım.” buyurdu. Bunu işit de, neyi kaybettiğini hatırla, kendini yaratılış hikmetine, yani kulluğa ve Hakk’a vâsıl eyle! [Hz. Pir Mevlana]

Aşk yolu belâlıdır
Her kârı cefâlıdır
Cânından ümidin kes
Cânâna erem dersen

Bir canın, insanlığa faydalı olabilmesi için mânevî olarak ekilip varlığını yok etmesi lâzımdır. Ondan sonra çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Mânevî ibtila fırınlarında pişe pişe ekmek olur, ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı yoktur. Allah-u Teâlâ onu öyle bir hâle koyar ki, üstündeki varlığın sahibine ait olduğunu çok iyi bilir. Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır. Allah-u Teâlâ ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran yine O. “Yaptım” diye bir şey yoktur. “Yaptım” dememesi için zaten onu o hâle koymuştur.

Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa düştün ve çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un oldun. Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede kaldı? Bütün fiiller Fâil-i mutlak’ındır. Mevlâ dilediğini dilediği yere koyar, dilediği yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine âit olduğunu dilediğine duyurur.

Gönül, buğday tanesi gibidir, biz de değirmen gibiyiz. Değirmen hiç niçin döndüğünü bilir mi? Beden de değirmen taşı gibi, düşüncelerimiz de onu döndüren suya benzer Taş der ki: “Bu dönme işini su bilir.” Su da;”Bu işi ancak değirmenci bilir.” der. Çünkü bu suyu değirmene akıtan o dur. Değirmenci de der ki: “Ey ekmek yiyen kişi, şu değirmen dönmeseydi kim ekmekçi olurdu?” Mâcera bu, hikaye uzar gider. Sus, sen bu işi Hakk’a sor da cevabını gönlünde ara! [Hz. Pir Mevlana]

Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver;
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı

Ben bu gam meclisinde Ey ay yüzlü, ey sevgili, bu ateşlerde yanmış kuru bedenimde aşktan başka ne bulursan yele ver gitsin… Bir üfleyiş ile yok olacak benliğinden Son üfleyişten evvel sıyrılabilene aşk olsun…

Sen’de Hakkın Ben de Hakkın O’da Hakkın Bu da Hakkın… Ne ki Hakkın değil! Hakk’da olmayan bâtıl ise o da Hakkın! Bunları düşünemeyen gafil ise gafil de Hakk’ın! İmdi Gel Ya Hak diyelim, Hakk bizde, biz Hakk’ta olalım… Derviş olan sâdık olur, sâdık olan aşkı bulur, aşık olan maşuku bulur. Mâşuk Hak olduğuna göre Aşk demek Hakk demektir, Hakk demek aşk demektir. Hakk bir aşk da birdir. Ey davasız davalılar! Davamız Hak, Aşkımız Hak, meşkimiz Hak,Ya Hakk Ya Hakk Ya Hakk Huu medet Allah eyvallah [288. Mestmp3]

Güzellik bir, güzel bir, sevgili bir, söz bir. Ruh bir, beden bir, sevgili bir, söz bir. Hüzünlü gönlün sevdiği bir, ateşli ah bir; aşk ve din mülkü bir, sevgili bir, söz bir. Aşkım ve bıkkınlığım bir, hastalığım ve iyiliğim bir; kovulmam ve kınanmam bir, sevgili bir, söz bir. [Hz. Pir Mevlana]

Hak olan âşık-ı sâdık, Seven ve Sevilen, dert ve ilaç bir oluncaya dek Resulu Kibriya Efendimiz’in üç kere tekrarıyla bereketlenen rahmet duasına müşteriyiz: “Konuşmasıyla dünya ve ahirette Allah’ın memnuniyetini kazanan; susmasıyla da dünya ve ahiret dertlerinden kurtulan kimseye Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin…”

Derd-i Hakka tâlip ol
Dermâna erem dersen
Mihnetlere rağıp ol
Âsâna erem dersen
Hazret-i Hakk cümlemizi aşkına muhabbetine mazhar eylesin, derdimizi bir eylesin, vasıl-ı ilallah olmak için mezarlık şartı yerine mâiyyet şuuru ihsan buyurup ta böylece iki dünyâmızı da İslâm’ın güzellikleriyle azîz eylesin.

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir küçük tevbe ayı Cemaziyelahir, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hamiş: Ekmeğe dair yeni bir kapı açmak dileyenlere bir de leziz ikramımız olacak:

Kaside-i Bürde ve Mısriya

Niyâzî-i Mısrî (ks) Hazretleri’nin, İmam Bûsîrî’nin, Kasîde-i Bürde adıyla meşhur olmuş kasidesi üzerine Arapça olarak nazm ettiği tesbî’idir. (Tesbî: ikili beyti beş mısra ilave ile yedi mısraya çıkarmak)

Allah’ın Resulü sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

Sâdık rüya, nübüvvetin kırk altı şu’besinden bir şu’bedir. Bu da müminlerin nübüvvetten nasipleridir. [Buhârî, K. Ta’bîr, 2101]

Fakir der ki içimden geçiyordu ki, İmam Busîrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Kaside-i Bürde’sini tahmis(ikili beyti üç mısra ilave ile beş mısraya çıkarmak) veya tesbi edeyim. Ve her beytin başında Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ismini getireyim. İstidadım olmadığı için buna muvaffak olamadım. Ne kadar çalıştımsa güçlük çektim, ağır geldi, uzun zaman sadece birkaç beyitten fazla bir şey yazamadım. Bu yazdıklarımı da beğenmiyordum. Fakat bu düşünceyi de kalbimden çıkaramadım. Benim âlim, sâlih bir ihvanım vardı. Ona içimdeki bu iştiyakı, fakat bunu gerçekleştirmeye muvaffak olamadığımı söyledim.

Bana: “Sahibinden yani Allah’ın Resulü’nden(sav) izin aldın mı?” dedi. “Hayır” dedim. “İşte içine doğmayışının sebebi budur. Bunu Hz. Resul Aleyhisselam’dan sor.” dedi. Sanki ben uyuyordum da o kardeşim bu öğüdüyle beni uykudan uyandırdı. Birkaç gece Resul Aleyhisselam’ın sırrına yalvararak, niyaz ederek kerem denizinden fakiri boş çevirmesin diyerek iltica ettim. Bin yetmiş beş senesi Muharremü’l-Haram’ının ikinci onunda Bursa’da Resulüllah’ın mübarek yüzünü görmek şerefine nail oldum.

Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bana arkadaşlarından birini göndermiş. Kendisi şark tarafından garp tarafına geçiyormuş. Bana dedi ki: Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sana diyor ki: “Beyaz at bizden ayrıldı, arkamızdaki otlakta kaldı. Onu alsın, bize getirsin.” O gelen zat, bana atın nerede bulunduğunu ve oraya gidilecek yolu gösterdi. “Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sözü başım üstüne” dedim. Hemen ata koştum ve onu denilen yerde buldum. Yularını elime aldım, çabuk sürdüm, Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hazretlerine yetiştirdim. Yanında yedi kişi vardı. Bir dağın eteğinde, nehir kenarında, bir ağaç gölgesinde konaklamışlardı. Aralarında Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde bulunuyordu. Baktım namaz kılıyorlar. Ben yetişinceye kadar namazlarını bitirdiler. Resul-i Ekrem’e kavuşunca sabrım tükendi, utanmayı bir yana bıraktım, hemen boynuna sarıldım, öptüm, Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iki dudağını emdim. Ben mübarek dudaklarını öptüğüm sırada:

“İşte bu, ilimler ma denidir; bu, bilgiler kaynağıdır; bu, Allah’ın vahiy hazinesidir.” diyordum. Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem beni bir müddet bundan menetmedi sonra bana:

“Namaz kıldın mı?” buyurdu. “Hayır, ya Resulallah.” dedim. “İşte su dedi, abdest al ve namaz kıl.” “Baş üstüne” dedim. Namaz kılmak için abdest almaya başlayınca ferahımdan sevinç ve ağlama ile tatlı bir şekilde uyandım. Derhal tesbi’e başladım. O gün otuz yedi beytin tesbi’i mümkün oldu. Ertesi gün kırk beyit tesbi ettim. Hâsılı on gün içinde bitti. Yüce Allah’a hamdolsun. Allah ve Resulü daha iyi bilir, rü yanın tabiri bu idi:

Ameller sahibinin bineğidir. Onu isteğine ulaştırır. Tasnifler ve diğer hayırlı işler de böyle (sahibinin bineği)dir. Demek at Kaside-i Bürde idi, onu Allah’ın Resulüne götürmemiz için bize olan emir, onu, Muhammed Aleyhisselam’ın ismine kavuşturmaya işaret idi. Çünkü isim, ehl-i hakikat indinde müsemmanın kendisidir. Onların yedi kişi olmaları da tesbi’e işaret idi. Abdest almakla emir ise, tesbi’e başlama emrine işaret idi. Vefatından sonra, kardeşlerimden bu ru’yayı, Tesbi’i Muhammedi’nin başına yazmalarını rica ederim. 

Bismillâhirrahmânirrahîm

BİRİNCİ BÖLÜM:
RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME ÂŞIK OLMA HAKKINDA

1.
Muhammed (sav) açık deliller ve hikmetlerle geldi,
Uyararak hem de müjdeleyerek insanlığı,
Haberler getirerek eskilerin zamanından,
Aktarıp Harem-i Şerif’deki* dostların hallerini,
Onun acısıyla kıvranan kalbime dedim ki:
Selem’deki* komşuları* hatırladığından mı,
Karıştırdın gözlerden akan kana gözyaşını?

*Harem: Burada Allah Teâlâ katındaki kutsal yerler.
*Selem: Âşıkların tavaf ettiği makam
*Komşuları: Hakikat-i Muhammediyenin halleri


2.
Muhammed (sav) gönülleri tutuşturdu aşkının ateşiyle,
Sağanak yağmurlarda bile sönmez hiç ateşi,
Güvenmediğim nefsime sordum: Ey Nefsim!
Kalbine hükmeden şiddetli sevgisi miydi?
Yoksa duyduğun özleminin hüznü müdür seni yönelten?
Ya da Medine yönünden bir yel mi esti?
Yoksa karanlık gecede İdam Dağı’ndan* şimşek mi çaktı?

*İdam: Medine civarındaki bir dağın adıdır. İdam’da şimşek çakmaya başlayınca, Medine’ye yağmur yağmaya başlar.


3.
Muhammed’in (sav) aşkıyla tazelendi yüreğim,
Görmüyorum kalbimin artık başkasına meylettiğini,
Lakin kalbim bu sevgiyi gizlemede haddini aştı,
Dedim ki, ciğer delen sevgiyi inkâr etmektesin,
Eğer düşünürsen sevginin yeşermeyeceğini,
Ne oldu gözlerine ağlama dedikçe coşmakta,
“Ne oldu” dediğinde gönlün gamı, kederi artmakta.


4.
Muhammed’in (sav) aşkı seveninde alazlanır,
Onun için âşık sevda acısına katlanır,
Zannetme ki âşık sevdasını saklayabilir,
Gözyaşları sel olur, hasta düşer bedeni,
Gizli mi kalırmış hali, gönlünde derdi olanın?
Hangi âşık sevdasının gizli kalacağını zanneder?
Döktüğü gözyaşıyla tutuşan kalp arasında.


5.
Muhammed (sav) Allah’ın kulları ve rasülleri içinde en hayırlısıdır.
O’nun dini, bütün inançların hükmünü ve tabuları kaldırdı.
Ey beni kınayan! El çek artık kınayıp azarlamaktan
Boş lafa ne hacet hakikat gün yüzüne çıktı.
Heyhat yaralı kalp, sevgini gizlemektesin,
Şayet bu sevda olmasaydı viranelerde ağlamazdın,
Ne de Bân ağacını* ve Âlem Dağını* yâd ederek uykusuz kalmazdın.

* Ban Ağacı: Hicaz bölgesinde bulunan ve çok güzel kokan bir ağacın adıdır. Bu ağaç Hz. Musa aleyhisselâma tecelli olan ağaçtan istiaredir.
* Âlem Dağı: Tur dağıdır. Çünkü burada Allah Teâlâ’nın tecelli ettiği yerdir. Hicretteki Sevr mağarası düşünenlerde olsa da Tur Dağı daha tecelliyattaki şöhreti daha fazladır. Ayrıca ağacın beraber zikredilmesi de buna işaret etmektedir.


6.
Muhammed’in (sav) karanlıkta da görünür delilleri,
Karanlıklar yok oldu, vahiy güneşi doğunca,
O’nu sevdiğimden beri yandı aşkın ateşi,
Ve terk etti nefsim arzuladığı her şeyi,
Aşktan dolayıdır ki üzerinde sevgi emareleri belirdi,
Nasıl inkâr edebilirsin aşkını,
Şahid iken gözyaşın ve solgun benzin…


7.
Muhammed’in (sav) temiz ve soylu ailesi güvencemizdir,
Bütün şerefli ashabı bizi kemale erdirendir.
Torunları* Me’vâ* cennetinde önderlerimizdir,
Aşikardır imanımızda onlara* olan sevgimiz,
Muhakkak onlara zulmeden* ettiğini çekecektir.
Aşk ateşi iki yanağa kırmızı sarı bir çizgi çekti,
Yanaklarına senin sarı kırmızı* bir gül misali

*Torunları: Hz. Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm
*Me’vâ: Şehitlerin ve takva sahiplerinin ruhlarının barındığı cennet
*Onlar: Hz. Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm
*Zulmeden: Yezid ve tabiileri
* Sarı gül içinde yanan aşk ateşinin, kırmızı gül ise kanlı gözyaşının işaretleridir.


8.
Muhammed’in (sav) hayali vallahi beni telaşlandırdı,
Yanaklarıma akan gözyaşlarım beni boğuyor,
Dedim ki; sabrım tükenip izi içimde kalmadığında,
Dallardaki yaprakların hışırtısı beni aşka getirdi,
En acı sözlerle kınayan, yakmıştır beni
Sevgilimin hayali beni uykumdan uyandırdı da,
Sevgim dünyevi zevkleri, ıstırapla def eyledi.

9.
Muhammed (sav) geceleyin bir ay parçası gibi görünür
O gece insanların yüzleri aydınlandı,
Hakikat için o hidayet güneşi parladı,
Güneşi kararınca* dünyayı da üzüntüler sardı,
Bırakın beni, yakıyor içimdeki hüznün ateşi,
Ey Uzrî* aşkımdan dolayı beni aşağılayan!
Senin insafın olsaydı, kınamazdın beni.

* Güneş kararınca: Rasülüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hakk’a yürüyünce
* Uzre kabilesi: Yemen’de aşk ve muhabbetleriyle tanınmış ve bu konudaki hikâyeleri her tarafa yayılmış bir kabiledir.


10.
Muhammed’in (sav) sırrı bir haberle ortaya çıktığında,
Korkunun ateşiyle göğsümdeki canım tutuştu,
O’na olan aşkım yüzünden, kaybetmişken aklımı
Gece vakti kınayanın lafları âşığı eleştirir,
Dedim ki: Hayır, hayır kader ve hükmünü kınama,
Hâlimi artık öğrendin sırrım gizli kalmadı,
Koğucular da bilir, bitmeyecektir ıstırabım.

11.
Muhammed (sav)’in aşkı taht kurar yürekte,
Aşık ferman dinlemez, nasihatle aşkı dinmez.
Ey gizli başlayan bir aşkın kınayıcısı,
Bırak âşığı kınayan iflah olmayacak,
Kendi hâline bırak bu genci; sevgisinden vazgeçecek değil,
Nasihatle boğdun beni, lakin kulaklarım bunlara sağır,
Zira azarlayanı, methedeni duyamaz ki âşık.


12.
Muhammed’in (sav) sırrı, gizliden bana nasihat vermekte,
Rabbim güzellik yolu ile vuslat yönü göstermekte,
Kendimde değilim kovuyor gibi bana nasihat etme,
Âşığın gönlü, kınayanları dinleyemez ki,
Sevgiliye vuslat, aşığın son dileğidir,
Ak saçların öğüdünü töhmettir deyip kabul etmedim,
Oysa öğüt verirken suçlamaktan uzaktır ihtiyar.

kaside_burdah

Devam edecek inşallah…

Tarikatlar nereden alınmıştır?

Tarikat nedir ve nereden alınmıştır?
Tarikat, sâliki maksûduna, müridi murâdına, cüz ü külle kavuşturan yola derler ki, Resûl-i Kibriyâ (s.a.) Efendimiz tarafından gösterilmiştir. İşte çeşitli sûrette görülen ve fakat hakikat cihetiyle yekdiğerinden kat’iyen farklı olmayan yollar birdir ve hepsine birden “Tarîkat-ı Muhammediye” denir. Şeriat kavlim, tarikat hâlim, hakikat re’sü’l- mâlim yâni sermâyemdir sözlerini Efendimiz buyurmuşlardır.

Kâbe’ye gitmek için yollar bir midir? Şüphesiz ki hayır. Dünyânın her tarafından Beyt-i Muazzama’ya giden birçok yollar vardır. Afrika’dan, Amerika’dan, Asya’dan, Avrupa’dan hareket eden hacıların yolları muhtelif olmakla berâber, neticede toplandıkları merkez ve maksut birdir ki o da Kâbe’dir. Bu yollar, hacca niyet eden kimsenin bulunduğu yere göre nasıl uzun, kısa, güçlüklü veya kolaylıklı oluyorsa, tarikler de böyledir ki sâliklerin ezelî istîdâdı derecesiyle mütenâsiptir.

Tarik; esas cihetiyle bir olunca, şüphesiz bu tarîkatin yollarında rehber ve delil olacak zatlar da ayni rûhu ayni irfan ve mâlûmâtı hâiz olmak dolayısıyle birdirler ki bunlar da yukarıda söylediğimiz veçhile o büyük muallimden tâlim ve terbiye gören kâmil insanlardır, însan taslakları değil.

Dünyâya gelmekten maksadımız, bunlardan birini bulup terbiyesine girmekten ibârettir. İş Nakşibendilik, Kadirîlik, Rifâîlik, Mevlevîlik’te değil, Hazreti İnsan’ı bulup Hakka kul olmaktadır. Bir de maalesef tarîki ve tarîkati, dergâhları çok başka anlayıp işin yalnız dışında, kabuğunda kalmış olanlar vardır. Bütün tariklerde tâlim olunan zikir, Kelime-i Tevhîd ile İsm-i Celâl’dir.

Fakat sâde Allah demek ve bunu türlü makam, âhenk ve usûlle söylemek kâfi midir?

Lâzım olan, söylediğini bilmek, zikrettiğini görmek, Allâh’ı bulmaktır. İsimde kalmayıp  müsemma’ya bulmaktır. Bu ilmi öğretecek bu ilmin semeresini elde ettirip sâlikin geleceğini kurtaracak muallim de, ancak kâmil mürşittir. Fakat:

Her mürşide el verme kim yolun sarpa uğratır,
Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

Peygamberlerden halk mûcize istediler. Halbuki istedikleri mûcizeyi gördükleri halde îman etmediler. Bilmediler ki mûcize, mûcib-i îman değildir. Mûcib-i îman olan şeyin cinsiyet, mânâ birliği ve berâberliği olduğunu anlayamadılar.

Peki bu işin Kur’an’da yeri var m’ola?

Tasavvuf ve tarikatlar

Gönül gözü: [Hac, 46]
Peki bu inkârcılar biraz olsun dünyayı gezip dolaşmazlar mı ki, hiç değilse bu sayede düşünüp duygulanacak gönüllere, gerçeğin sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar. Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan sinelerindeki gönül gözleri!

Hikmet: [Bakara, 269]
O, hikmeti dilediğine verir. Ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönlünü ve aklını çalıştıranlardan başkası düşünüp anlayamaz.

Selim Kalp [Şuara, 89]
Ancak Allah’a selim(İnkârdan, şirkten, kötülükten arınmış; Allah’a teslim olmuş) bir kalple gelen kurtulur.

Seven ve sevilen olarak Allah [Maide, 54]
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki,Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allahı severler.Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar.Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar.İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir).

Razı olan ve razı olunan olarak Allah [Beyyine, 8]
Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.

Ey gönül huzuruna ermiş ruh!Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine!Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime! [Fecr, 27-30]

Allah dostları [Yunus, 62]
Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

İlm-i ledün [Kehf, 65]
Orada bizim seçkin kullarımızdan öyle bir has kulumuzu buldular ki Biz ona lütfedip, nezdimizden rabbanî bir ilim öğretmiştik.

gibi ayetlerin teferruatına inerek bir gönül felsefesinin temellerini inşa etmişse de bu mesele demirden bir leblebi olup her kişinin değil er kişinin kârıdır.

Zâhid benim aşka yâr olduğum mudur hatâ
Aşk ile yokluğu kâr kıldığım mıdır hatâ

Çün buyurdu ol Resûl “Mûtû kable en-temût”
Ölmezden ön aşk ile öldüğüm müdür hatâ

Ben bu mülke gelmeden çar anâsır olmadan
Aslımdaki ummâna daldığım mıdır hatâ

Geçip akdan karadan istediğim Yaradan
Mâsivâyı aradan sildiğim midir hatâ

Dilimdeki zikrimin kalbimdeki fikrimin
Ma’nisini özümde bulduğum mudur hatâ

Gördüm vucûd ilinde Kur’an okur dilinde
Tıfl-i ma’ni dersini bildiğim midir hatâ

Bir kişinin yüzünden bin kişiye lûtf olur
Ancak gönül pasını sildiğim midir hatâ

Ümmî Sinan der hoca fikrim bu irte gece
Aşk ile cân mi’raca saldığım mıdır hatâ

Gel ey Ya Hacc

Gel ey! gurbet diyârında esir olup kalan insan,
Gel ey! dünya harâbında yatıp gâfil olan insan.

Gözün
perdeyi kaldır Duracak yer mi gör dünya,
Kati mecnun durur buna gönül verip duran insan.
Kafeste tutiye sükker verirler hiç karar etmez,
Aceb niçün karar eder bu zindâna giren insan.

(Gönül) penceremizden süzülen cumanın ilk nûru can verdi bu mektuba, gönlü tertemiz canların sofrasına ikram olunduğunda yine nûr hatta nûrun ala nûr olacaktır. Bu yolculuk boyunca  İncesaz grubuna Laszlo Kovacs tarafından yönetilen Macar Radyo Senfoni’nin eşlik ettiği HAC YOLU adlı eseri (219. mestmp3) yoldaş ettik. Parçanın orkestra düzenlemeleri Cengiz Onural ile birlikte besteci ve orkestra şefi Oğuzhan Balcı’ya ait.

Göklerde ve yerde ne varsa, O’ndan ister. O, her an yaratma halinde, yeni bir ilâhî tasarruftadır. [Rahmân, 29]

Halifetullah olan Hazret-i insan da, “iki günün bir olmasın” nebevi buyruğunca, hayra doğru  her an yeni bir oluşta gerekir. İnsanın süzülmüşü müslüman, ince ve süzülmüş müslüman da sûfi ise ibnü’l vakittir. Mânası, sûfinin içinde bulunduğu âna göre en evlâ olan şeyi yapmasıdır. “Sûfi”, “hâle” kavuşup değeri arttığı için “vaktin oğlu” olmuştur. Yâni, geçmişi geleceği düşünmez, geçmişe üzülmeyi ve gelecek için kaygılanmayı bırakıp bulunduğu vaktin gereğini yapar.

Vakit, aşık ve maşukun vuslatına sahne bir mahşer provası olan Hac vaktidir. (Zilhicce) Lâkin hacca gitmek başka şey, hacı olmak daha başka bir şeydir. Eve gitmekten maksat, evin sahibini ziyarettir. Binayı değil mânayı görmektir. Esas olan evin Rabbine ibadet etmektir. Bunu çok iyi bilen Hz. Pir Mevlânâ, hacıları uyarıyor ve şöyle diyor:

Ey hacılar! Ey hacılar! Nerdesiniz, nerdesiniz.
Sevgiliniz içinizde, gelin, hele bir gelin siz!
Onlarca kez, o yollardan o eve gidip geldiniz.
Bir kez çıkıp dama bakın, ne hâlde kendi eviniz!
Hac yolunda zahmetiniz, bir define olsun size.
Sizde gizli defineye, siz kendiniz perdesiniz.

[Divan-ı Kebir, VII/14]

Hayatın bizzat kendisi bir ahiret yolculuğu, Hak yolunda bir hac yolculuğudur ama menasik-i Hac ile bütün bir ömre yayılmış olan kirlenmeden arınma söz konusudur, dileriz bütün kardeşlerimize Nasib ola Hacc, Hakk’ın yolunda mebrur, makbul ve hatta mergub…

Mebrur ve makbul, gereklerine uygun olarak yerine getirilmiş, günah ve isyan karıştırılmamış; sonrası, öncesinden daha iyi, zulüm ve ihanetten arındırılmış, ihlas ve samimiyetle sırf Allah için ifa edilmiş olan bir hacdır, hacdan mûrad.

Mekke’nin fethinden önce Kâbe putlarla doluydu. Müşrikler Kâbe’yi ıslık çalarak, el çırparak, çıplak vaziyette tavaf ediyorlardı. İbadeti adet ve eğlenceye dönüştürmüşlerdi. Haccetmek, Kainatın kalbi olan Mekke-i Mükerreme’yi, Kâbe-i muazzama’yı ziyaret etmek; bir bakıma kin, nefret, hırs gibi putlarla dolu olan gönül Kâbe’mizi putlardan arıtmaktır. İçimizdeki cahiliye Mekke’sini mânen fethetmek, laubali cereyan eden ibadet hayatımızı ciddi ve samimi bir kulluğa dönüştürmektir. Hacdan sonra en mühim husus, manevi putlardan temizlenen gönül Kâbe’mizi daima temiz tutmak ve manevi putları oraya yaklaştırmamak, tevhide sâdık kalmaktır.

Niyaz-i Mısri hazretlerinin
Sufiya esma’da kalma gel, müsemma dersin al
Bil müsemmadır heman talim-i esma’dan garaz

tavsiyesi gereğince mühim olan ad” (lafız) değil, “adlandırılan” (mana) olduğu için, hac seyr ü seferinde şu dünya imtihanında bina da kalmayalım da mânayı görelim erenler!

Cenâb-ı Hak, dilini talep ve dua için serbest bıraktığı an, bil ki sana ihsânda bulunmayı arzu etmektedir. [Şeyh İbn-i Ataullah el-İskenderi]

Vaktiyle hac yapmak, Allah’ın emrini yerine getirip rızasını kazanmak, haccın hâliyle hâllenip zevkiyle zevkyâb olmak Cenâb-ı Hak cümlemize nasip eylesin.

Ya Rabbi, lütuf ve keremini üzerimizden kaldırma. Kabul edeceğin duayı bizden tecelli ettir. Bize kulum de, sevgine, aşkına, muhabbetine mazhar kıl.

Ya Rabbi! Bizi sana yaklaştıracak amel ve ibadetlerle merzuk eyle, rızıklandır. Her halimiz ve hareketimiz senin rızana muvafık olsun, bizi kendi halimize bırakma! Daima hakikati göster, hatalardan muhafaza eyle, cümle ihvana dünyevî ve uhrevî saadetler ver, “yardan ayrı kalma” ateş-i azabından koru! Amin Ya mûin..

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,  aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim
(Huzur’da olmadan huzur bulunmuyor)

Mağfiret yağmuru

Ey DOST,
Ben sanırdım âlem içre bana yâr kalmadı,
Ben beni terk eyledim, bildim ki ağyâr kalmadı.

gulserbeti

İftar sofralarınızda hazmı kolaylaştıracak gülden bir şerbeti (208.mestmp3 Hicaz müşterek taksim) uzatarak başlayalım söze. Gıdasıyla lezzet bulduğumuz her nimetin, siz güzelim canlarda miracını yaşadığını da idrak edelim inşaallah… Acz ve sûkut ile çalmalıydık kapıyı, adını anmak için bozduk sûkutu lakin aczimiz bâkîdir erenler.

Vaktiyle dedemizden dinlemiştik (zannımızca Şeyh Sadi-i Şirazi’den naklen): Hz. Lût aleyhisselam’ın zevcesi, kötülere taraftar olduğu ve onların helâkine acıdığı için hânedân-ı nübüvvete mensûbiyyet şerefi zâyi oldu. Ashab-ı Kehf’in köpeği ise birkaç gün iyilerin izini takip ettiği için adam sırasına geçti, iyiler arasında zikredildi…

Nasıl ki güneşin ışığı ve ısısı bulutun arkasına girmekle azalır ama bitmezse, Hak Dostlarının tesiri de bizim nefis bulutlarının perdelerin arkasından süzüldüğü halde hâla ısıtır ve müşterilerini nura garkeyler, buncacık bir nasib dahi iyiler arasında sayılmaklığımıza vesile ola ya Huu… Hem Allah bütün kullarına dosttur. Kul bu dostluğun farkına vardığında velîyullah’tan olur imiş, şu geçip gittiğimiz mağfiret günleri hatrına uyandır bizi ya Huu!

Lugat manası olarak, yaz aylarının sonunda ve güz mevsiminin başında yağan ve yerdeki tozları temizliyen yağmura “RAMAZAN” derler. Bu yağmur, nasıl yeryüzünü yıkayıp tozlardan temizliyorsa, bu ay ile de canların günahları öylece temizlenir. Gerçi rahmet her daim yağar da yağar. Toprağa da yağar, asfalta da. Rahmete bağrını açanlar nefislerini asfalt suretinden çıkarmadıkları sürece hakkıyla rahmetten bereket tahsil edemezler. Rahmet yağmurları câna değmeksizin üzerlerinden akar gider. Bereket tahsili için önce gönül aynasını ziftlerden temizlemek, o gönlü kendinde hakikat çiçeğinin açacağı bir bahçe hâline getirmek gerek! Asfaltta çiçek açmaz. Açabilmesi için asfaltın yağmura değil, fırtına ve sele ihtiyacı var; yani celal perdesinden tecellilere…

Üfürmek ile yalınlanır mı ocak,
yönün Hakk’a dönmeden ihsanı arzularsın
Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni,
günahını bilmeden gufranı arzularsın

Hakikat karşısındaki perdeleri üçtür avamın: yemeğe içmeğe, kadına, çoluk çocuğa düşkünlük (şehvet-i batn, şehvet-i ferc, mehabbet-i evlâd) Havassın da hakikat karşısındaki perdeleri üçtür: Dış görünüşe, gösterişe, mala mülke ve makam mevkiye düşkünlük (arayiş-i zahir’e, taleb-i mal’a ve taleb-i cah’a muhabbet) Canlar bu dünyada her neyin peşindeyse, öte dünyada da aynı şeylerin müşterisi olacaktır. Ve’l hâsılı, isteyene istediği verilecektir! Kaderince ve kadarınca herkese!

Ni’meti mebzûl bir mihmân-ı zî-şandır gelen
El-hazer senden şikâyet etmesin yarın aman
Rûz-ı mahşer şâfi-i ashâb-ı isyandır gelen
Rahmet ü gufran hedâyâsıyla cennet bahşeder
Derde derman vasl-ı cânan ıtk-ı nîrândır gelen
Mâsivâdan sâim ol Remzî dilersen vasl-ı Hak
Râh-ı aşkı kullara ta’lîm-i Yezdan’dır gelen

Hak Dost’un kurduğu, cana şifa, ruha gıda olan aşk pazarını, rahmet mevsimini “Öyle mühkem tutayım ki yar eteğin, ya elim katledeler, ya keseler yar eteğin” sebatı ile ağırlayıp Ramazan’ın hem temiz hem temizleyici olan nurundan, feyzinden, bereketinden bir ömür boyu hisseyâb olmaklığımız niyazımızla.

Ya Rabbi! Baş gözümüzle gördüğümüz renkler var lakin kalp gözümüzden perdeyi gafleti kaldır da ârif olalım. Kulak verdiğimiz sesler var lakin kalp kulağımızdan gaflet pamuğunu çıkar da senin kelâmını işitelim, ahkamını yaşayalım. Ya Rabbi bizleri Ramazan-ı şerifin şefaatine nâil kıl, şikayetinden emin eyle, gönlümüzü saflaştırıp aşkın ile terbiye eyle…

Vakt-i şerif, Cuma, Ramazan-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim


Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR

Orucun tuttuğu canlara

Orucun tuttuğu canlara,
Siz farkında bile değilken ansızın size azap gelip çatmadan önce,
Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’ân’a) uyun!
[Zümer:55]

Günahlarımızı tövbe ile örten, sıkıntılarımızı rahmetiyle gideren, cehaletle işlediklerimizi affeden, Ramazan-ı mağfiret-nişân ile kullarını rahmetine garkeyleyen Yüce Mevlanın selâmı ile . . .

ramazan1430

Yok iştikâ-yi cevr-i felekten nisâbımız
Ser-levhâsında hamd ile başlar kitabımız
Kâse-i ömür dolup da yolun sonu görüldüğünde
Yazıktır şu geçen ömre yazık,
Bir dost bulamadım, gün akşam oldu
dememek için çıktık yola, dertlilerin dermanı, suçluların sebeb-i gufranı, hayr ü sevap ummanı, mübarek Ramazan-ı Şerîf’in bizleri teşrif eylediği rahmet günlerinde, Hak Dost’tan müjdelerle geldik kapınıza…

Bir irfan ayı olan Ramazan-ı şerif’te oruç sabır ile temam olur. Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur’ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur! Bu haftada 207. Mestmp3 olarak gül sesli bir hâfız üstadımızdan Vâkıa suresinin son ayetlerini sizlere ikram etmek dileriz. Efendim, eski İstanbul gecelerinde yatsı vakitlerinin bir rengi vardır: Beyati; 600 yıllık bir çınarın gölgesindeki beyati alemi aşk ateşini körükleyen bir alem, sükunet, dinginlik bir o kadar da şevk ile süslü.. Bir taraftan okunan ayetlerinin tefsiri ile meşgul iken diğer taraftan beyati makamında karar veren bu tilâvet-i şerife kulak verene aşk olsun…

Aziz dostlar, hafta boyunca bir hadis-i şerif’in ikâzı ile yandık yakıldık sizlere de haber verelim istedik: Allah, yalnız başına kaldığında, gönlünde günah işlemekten sakındıracak vera, bir his, bulunmayan kimsenin hiçbir ameline değer vermez. [Müsned-i Şihab, 903]

Siz nerede olursanız o sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görendir. [Hadid,4] O hep bizimle, bize bizden yakın iken maddenin kasıp kavuran rüzgarında, Allahsız yaşayan bir neslin, tenhalarda yalnız kaldığında günaha dalan bir nefsin kaygısı idi bizimkisi. Oysa kulluktan maksat, kendini bilme yolunun üstündeki dikenleri kaldırmak, bizi bize yabancı, hattâ düşman kılan kibirleri, gururları, gösterişleri, riyâları temizlemek değil miydi? Niyazımız o ki Ramazan-ı mağfiret nişan’ın Rahmet günlerinde Mevlam bizlere merhametiyle, hidayetiyle, affıyla ve bize bilhassa muhabbetiyle muamele eyler de bu gaflet perdesi açılır.

Cenab-ı Hakk, görüşü her an seni korkutucu, uyarıcı olsun diye, kendisine “Basîr” dedi. Çirkin ve kötü sözlerden dudaklarını kapatasın diye, kendisine “Semî” dedi. Çekinesin de fesat çıkarmayasın, bozgunculuğa dair şeyler düşünmeyesin diye Allah kendisine “Alîm” dedi. [Mesnevi:IV-b.215]

Bir Kur’an ayı olan, zamanların ve ömürlerin bereketlendiği Ramazan-ı Şerif’te, yüce kitabımızı, tanımak, sevmek, aramızı güzel eylemek, O’nun nurundan hisseyab olmak niyeti ile her türlü önyargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek şekilde okuyalım, inaniyorum ki, Mevlam, okuduklarımız doğrultusunda yaşar isek, bizlere, dünya ve ahiretin güzelliklerini, hayal dahi edemeyeceğimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Mevlam bu güzel ayın, bu mübarek ayın, bu şerefli ayın, bu feyizli ayın maddî mânevî güzelliklerini sezip, tadıp, onlardan kısmetini, hissesini eksiksiz almayı, bu ayın bereketi ile olgun, kâmil, tatlı, hayırlı, sevimli, ince, bir güzel müslüman olmayı cümlemize nasib eylesin… Mevlam, onbir aylık yoldan gelen bu kutlu misafir sayesinde yalancı tesellilerle, sahte tokluğumuzun farkına varıp halimizi oruç ile durultmayı nasib eylesin…

Vakt-i şerif, Cuma, Ramazan-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim 

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR

Feryad-ı gam aşığa sermayeyi candır

Ey sevgi çemberinin mahremleri,
Sakın bu dünya, göze görünür ve görünmez her şeyiyle doğacak bir çocuğu kandırmak için, bütün insanların birlik olup uydurduğu müthiş bir yalan olmasın? Ve sakın o çocuk ben olmayayım!

Yalan Dünya

İşsiz kalırsanız bir iş bir vazife ararsınız. Uzaklarda bulunan bir dostunuz varsa adresini sorar ve kendisini bulup görmeye çalışırsınız ama gerçek dostunu kaybeden insan (ki bütün eğlenceler dostunu kaybeden insanın boşluğunu doldurmak için icad olunmuştur) Allah’ı kaybeden can, hatta hiç görmediği halde, neden arayıp görmek arzusunu iştiyakını duymaz?


Duymaz mısınız,
Pirim Efendim Mısrî hazretleri asırlar öncesinden feryad ediyor:
İşit Niyazi’nin sözün: bir nesne örtmez Hak yüzün
Haktan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş

“…Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” [Hadid, 4] Siz neredesiniz?

Evet görmek yok, lakin görür gibi olmak var? Mümkün mü diyen canlar birazcık sayfa çevirip “ihsan nedir?” sualine bir cevap arayadursunlar huuu
Feryad-ı gam aşığa sermayeyi candır amma
Aşk ehline bütün dünya feryad ü figandır
Derd ehline derman yine derdindedir amma
Bi derd olanın bu alemde hali yamandır
Medet ya tabibel kulub…

Ey can! Sine-i sûzan, aşk-ı Rahman, muhabbet-i Yezdan, âyine-i devran sendedir. Aşk ile yan ki nur olasın.

Vakitler aşk ile dola da Cuma ve akibet hayrola,

Kainatın kalbinden, Beyt-i Atik civarından aşk u niyaz ederiz
Ne olur dua buyrun efendim, huu


MÜHİM NOT:
Güzellik onların töresinde var ve Onsekiz Mevlevilerde uğurlu bir rakamdır. Mevlevilerin kendileri de uğurludur. Günümüzün toplumunda kendilerini yanlışlıkla Mevlevi sayanların da bir gün uğur ve feyz sahibi olacakları umulur. Bu düşünceden hareketli Habibi Kibriya Efendimiz’in, Cuma Evrâd-ı Şerifi’nden derlediğimiz 18 ismi ile süslediğimiz “KUTLU DOĞUM 1430” isimli sunumuza buradan ulaşabilirsiniz. Bu gayretimizin kemâle ermesine vesile görüş ve önerilerinize muntazırız.