Nur olasın

Allah göklerin ve yerin nurudur (her şeyin aydınlığını verendir)… [Nur:35]

Nuru meydana çıksın diye karanlıktan ibaret olan şu kainatı yaratana şükürler olsun… Nuruyla kalpleri nurlandırıp sadra şifa veren, kitabını nebisinin kalbine indirene şükürler olsun… “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur” buyuran, nurun tam tecellisi Habibi Kibriya efendimize nuru miktarınca selam olsun…
sunshine

“Nur” kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Nur, mutlak olarak yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Çünkü Allah’ın zuhuru şiddetlidir ve varlıklar da O’nunla zahir olurlar. Nitekim şöyle denmiştir: “Cenabı hak o kadar zahirdir ki zuhurunun şiddetinden gaibdir…”

Varlık O’nun zahir olmasının en ciddi, en güzel resmidir. Bu meyanda yokluğa da “siyah” denmesi pek manidardır.

Bilmiş olasın ki, güneş nereye yönelse karşısında karanlık görmez. Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görünür. Güneşin gördüğü nur, karşısına düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur. Ama zulmetin karşısında aydınlık olmaz. Karanlık, karşısında bulunan eşyada daima karanlık görür. Bu karanlık, karşısına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır. Şimdi güneş, kendine kıyasen, bütün alemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder. Zulmet (karanlık) ise kendisine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanır.

Güneş, arif-i billah olan muvahhid mü’minin misalidir. Bu zaten bütün eşyada, kendi irfanının, tevhidinin, imanının ve ayanının “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.Lakin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” [İsra:44] ayetinin ifade ettiği gibi yansımasını, nurunu görür. Halbuki aslında eşyanın bir kısmında cehalet, küfür ve isyan zulmeti vardır. Fakat o mü’minin bakışının nuru, bütün eşyayı kaplar da o, hepsinde sadece nur görür. Bütün insanlara iyi zan besler. Bu sıfat, bir insana, ancak kemale eriştiren bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün olur.

Âlemin nakşını hep hayal gördüm,
O hayal içre bir cemâl gördüm,
Heme âlem çü mazhar-ı Hak’tır.
Anın içun kamu kemâl gördüm

Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile benzer. Bu adam, bütün eşyada bir eksiklik görür, herkeste bir ayıp arar. Cahil neye baksa, cehaletinin ve ayıbının siyahlığı o şeye akseder. Baktığı şey ne olursa olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur. Fukara bilmez ki o, kendi ayıp ve noksanıdır, oradan kendine aksetmiştir.

Güneş, nasıl geceleyin yalnızca ay vasıtasıyla görünürse, Cenab-ı Allah’da ancak Allah’ın Resulu(sav) vasıtasıyla bilinir. Çünkü Habibi Kibriya hazretleri daima Allah’ın nuru karşısında bir dolunay gibidir. Kim dünyada Allah’ın nurunu görmek isterse Hazreti peygamberin dolunay gibi parlak olan yol ve gidişine baksın. O’ndaki emirlere ittiba etsin ki o nur, Habibi Kibriya hazretlerinin ay fenerinden kendisine doğsun…

Binaenaleyh ey Ehlullah yolunda süluk eden talip, Allah’ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden doğsun, tutulduğu yerden açılsın, kalbinin alemleri nurlansın, nuru yüzüne vursun ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın. Karşında bulunanlar, senin ilim ve irfanının nurundan istifade etsin, senin gölgende yani cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler. İşte güzel huyun kemali budur. Allah, bizi de sizi de bu vasıflarla vasıflananlardan, Allah indinde ve insanlar indinde razı olunmuş ve sevilmiş olan bu huylarla huylanmış bulunanlardan eylesin amin.

Beni benden aldığın gün o bildiğin şey yok mu, işte onu yitirme benden. Yitirme de seninle sâfi nur olayım, yine o lâtif, ebedî nur kesileyim… [Hz. Pir Mevlana]

Visâlin hayalinde beyitler

Kurbân ile bayram edip cemâlini tavaf ettiğimiz mevsimler de geçti amma aşığının “ben sende tutuklu kaldım…” dediği yerde hatırasıyla avunduğumuz toprakların azîz hatırâsını, kendi hayalhânesinden süzerek, estetik unsurla kelimeye, şiire bürüyen, aşk ile bezeyen şairlerin deminden bir dem ikram etmektir niyyetimiz, hayrola, yananların ateş-i aşkı ziyade ola ya huu

kabe6

Cennetmekân Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalarından Akşemseddin Hazretleri’nin oğlu olan Hamdullah Hamdi, Kâbe-i Muazzama ziyâreti için nasıl gümüş ve altın lâzımsa yârin huzuruna varmak için de yaşlı gözler ile sararmış bir yüz gerektiğini söyler:
Eşk ile rûy-ı zerd gerek yâra varmaga
Dîdâr-ı Ka’be haccına sîm ile zer gerek 

Muhibbî’ye (Kanunî Sultan Süleyman) göre sevgilinin mahallesine dört koldan akın eden âşıkların temennâlarına, arz-ı ihtiramlarına bakıp onları kınamamak gerekir, çünkü sevgilinin mekânı Kâbe gibidir, dolayısıyla dört bir tarafı da mihrap sayılır:
Secde etse kûyunda her yâneden âşıkları
Tanlaman çü Kâ‘be’dür dört kûşesi mihrâbdur

kabe4

“Sevgilim! Bırak eşiğine yüzümü gözümü doyunca süreyim. Bilirsin, Kâbe’ye gümüş ve altın çok sürülür” diyerek meselenin bir başka yönüne değinen aşık bilir ki eskiden insanlar zenginlik için gümüşü, altını Kâbe’ye sürerlermiş. Şimdi de bereketlensin diye paralarını hilâle ve Kâbe’ye karşı gösterenler mevcuttur. Necâtî Bey’in altın ve gümüşü beyitte kullanması renklerinden ötürüdür. Zira şâirin gözlerinden gümüş gibi beyaz yaşlar akıp durmuş, yüzünün kanı ise sevgilinin hasretiyle çekilmiş, beti benzi sararmıştır. Onun tek sermayesi işte bu sararmış benzidir:
Çehre-i zerd ile irer işigüne ehl-i derd
Kim tavâf-ı Kâ‘be olur kuvvet-i zerle nasîb

“Gümüş gibi saf, berrak yaşlar akıttın gözümden, yüzümü de hasretinle altın gibi sararttın. (Bu kadar altın ve gümüşe sahip olmakla zengin sayıldığım için) Kâbe gibi olan semtini tavaf etmek bana artık farz oldu.” Şâir, sevgilinin eşiğine yüz sürmeyi murad ettiğinde sevgili Kâbe’ye bakmanın bile sevap olduğunu îmâ eder biçimde: “İşte bak Kâbe! Hem hacı ol, hem kurban!” der:
Didüm işigüne yüzüm süreyim güldi didi
İşte bak Ka’be gerek hâcı gerek kurbân ol

“Boynumda kefenle yâr eşiğine vardığıma şaşmayın, Kâbe’ye giden elbette ihrâm giyer.” Âşığın giyeceği “aşk ihrâmı”nın aslında kefen olduğunu ise bize Taşlıcalı Yahyâ Bey söyler:
İşigine kefenüm boynuma takup varsam
Aceblemen ki geyer Ka‘be’ye varan ihrâm

“Tenim kana boğulsa da (aslında) rahmete gark olur. Yeter ki beni Kâbe gibi mukaddes semtinde sen kurban eyle.” Şâir “tek” kelimesini hem “yeter ki” hem “sadece” manasıyla lezzetlendirip tevriyeli kullanarak “diğer âşıklarına iltifât etme, sadece beni kurbân eyle” de demek istiyor.
Kana gark olsa tenim ola garîk-i rahmet
Tek beni Ka‘be-i kûyunda sen eyle kurbân

kabe3

XVII. asır şâirlerinden Kavsî her ne kadar “Kim ister Ka‘be-i kûyun zaîf u zâr kurbânın”, yani “Sevgilinin Kâbe’sinin zayıf ve ağlak kurbanını kim ister ki” diye yakınsa da, sevdiğine yakarmaktan geri durmaz:“Kâbe gibi azîz olan semtini tavâftan beni men etme. Ne kadar zayıf olsam da sonuçta senin kurbanınım.”
Ka‘be-i kûyun tavâfından beni men itme kim
Ne kadar olsam zaîf âhir senün kurbânınam

Fehîm-i Kadîm bayramın sayılı günlerden ibaret olduğunun idrâki içerisinde o güzel anları ebedîleştirmenin yolunun cânı fedâ etmekten geçtiğini söyler:
Bilürem ıyd-i visâlün bana câvîd olmaz
Eyle kurbân beni kim böyle güzel îd olmaz

“Sana kavuşma bayramının benim için sonsuz olmadığını biliyorum. Sevdiceğim! Beni kurban eyle de bayramımız bayram olsun!” Görüldüğü gibi hemen her şâir, âşığın “vuslat bayramı”na erişmesinin yegâne yolunun canı kurbân etmekten geçtiğini belirtirler “Bir cân nedir ki fedâ etmeyem cânânıma” diyen Fuzuli’ye gelince, o bayramdan bayrama kurban kesmekten/kurban olmaktansa çâreyi her ân kurban olmakta bulur:
Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün
Dem-be-dem sâat-be-sâat men senün kurbânınam
Lezzet alana, vuslat ümidiyle beslediği hasretini tazeleyene selâm olsun ya huu

Ahmet Remzi Dede aşkıyla

Rablerinden ittika edenler (bedenselliklerinden korunanlar) ise sınıflar hâlinde cennete sevkolunmuştur. Nihayet oraya geldiklerinde ve onun sekiz kapısı birden açıldığında, onun muhafızları hitap eder: “Selâmun aleyküm! Ne hoş olmuşsunuz. Sonsuza dek kalmak üzere girin!” (Cennetlikler) dediler ki: “Hamd o Allâh’a ki, vaadini gerçekleştirdi ve bizi şu arza (ortama) vâris kıldı.  Cennetten dilediğimiz makamda yaşıyoruz. (İmanın gereğini) uygulayanların karşılığı ne güzelmiş!” Melekleri de; Arş’ın (hükümranlık tahtının – El Esmâ özelliklerinin açığa çıkma/seyri makamının) her yanından kuşatmışlar ve Rablerinin hamdini, münezzeh oluşunu dillendirirlerken görürsün. Herkes hakkında Hak olarak hükmolunmuş ve: “Hamd, Rabb-ül âlemîn olan Allâh’a aittir” denilmiştir. [Zümer:73-75]

remzidede_2

Mevla bir kerre gönül gözünü açmaya görsün, öylesi canların dillerinden hikmet incileri dökülür de dökülür. Onları dinlemek gönle ferahlık verir. Peygamber aşıklarını dinlerken, kulağımıza mana aleminden kanat sesleri gelir. Yazımıza serlevha bildiğimiz ayetin tasviriyle sermest eyler. Kolumuz kanadımız kırık da olsa, uçmayı deneyen yavru kuşlar gibi içimizde mana iklimine doğru yükselme duygusu filizlenir. Onların Peygamber sevgisini terennüm eden sözleri ve şiirleri, günah ile gafletin bize ihmal ettirdiği zavallı kalbimize dönüp bakmaya ve onu yeniden canlandırmaya imkan verir. İşte bu sebeple, Allah ve Peygamber sevgisiyle dolu aşıklarından Remzî Dede’den bahsetmek dileriz.

Üsküdar Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Ahmed Remzi Akyürek Dedemiz (v. 1944) alim, şair ve pek faziletli bir güzel insan-ı kâmil idi. Yirmi’den fazla eserin sahibiydi. O’nun pek güzel na’tlerinden biri, gazel tarzında söylediği hayli uzun ve san’atkarane şiiridir. Ahmed Remzi Dede, kendisinin gönül zenginliği kadar Resûlullah aşkını da dile getiren bu na’tine, diğer gazellerde olduğu gibi sevgilinin yani Peygamber aleyhisselam’ın güzelliğini tasvir ederek başlıyor ve diyor ki,

Gördüm dolaşır nâz ile hûbân arasında
Mânend-i kamer encüm-i tâbân arasında

Hâbîde-nigeh çeşm-i gazâlânı süzüldü
Bir fitne uyandı yine müjgan arasında

Bir nîm tebessümle eder mürdeler ihyâ
Sor âb-ı hayâtı leb ü dendân arasında

Ey şâne ara hâtır-ı uşşâkı bulursun
Dil-beste bütün zülf-i perîşân arasında

Bir ân idi gördüm yüzünü vech-i sebeb ne
“Ve’ş-şems” okurum âyet-i Kur’an arasında

Bülbülleri mebhût ü gülü eyleme mehcûr
Ruhsârın açık gezme gülistan arasında

Setr etse ne mâni’ ruh-ı tâbânını gîsû
Hak zâhir iken küfr ile imân arasında

Ser-rişte-i irfân olarak mebhas-ı zülfün
Sohbet uzadı dün gece yârân arasında

O Güzeller Güzeli’ni diğer güzellerin arasında nazlı nazlı dolaşırken gördüm. Bu sırada o, parlak yıldızların arasında dolaşan aya benziyordu. İri ve güzel gözleri yarı uykulu şekilde süzülmeye başlamıştı. İnsanın aklını başından alan O şahane gözü kirpiklerinin arasında beliriverdi. O’nun küçücük bir tebessümü ölüleri diriltir. Eğer ab-ı hayat arıyorsan, ab-ı hayat O’nun dudağıyla dişleri arasındadır. Oradan çıkar hadîs-i şerifler nice yürüyen ölülere can veren hayat kaynağıdır. Ey sevgilinin tarağı! Aşıkların aklı fikri ve gönlü nerededir diyorsan, onları sevgilinin dağınık saçlarına bağlanmış vaziyette bulursun. Nasıl bir hal idi bilemiyorum ama, onun güneş gibi parlayan yüzünü bir an görüverdim. O zamandan beri “Ve’ş-şems” süresini okuyarak Kur’an ayetleri arasında O güneşi arıyorum. Gül bahçesinde yanakların açık vaziyette dolaşıp da bülbülleri şaşkın, gülleri, terkedilmiş bir halde perişan bırakma. Yüzüne dökülen uzun saçlar güneş gibi parlayan yanağını örtse de güzelliğini ne kadar gizleyebilir. Zira iman ile küfür arasındaki fark gizlenip örtülemeyecek kadar ayan beyandır. Dün gece dostlar arasında tevhid ilmiyle zevklenmeye dair bir sohbet uzadı da uzadı halbuki yüzünün iki tarafından sarkan saçlarından bahis açmak yeterdi irfân’a ermek için.

Aşkınla senin olmayan âşüfte vü hayrân
Âdem mi sanır kendini insân arasında

Adem ki henüz tîn idi ummân arasında
İsmin okudu sûre-i Rahman arasında

Aşkınla bulup Nûh nice feyz-i necâtı
Keştîyi halâs eyledi tufan arasında

Cibril ne bilsin ki Halîl ism-i celîlin
Yâd eyler idi ateş-i sûzân arasında

Ya’kub’a getirdi haber-i Yûsuf’u nâ-gâh
Aşkın eseri külbe-i ahzân arasında

Meftûn u harîdâr olarak hüsnüne Yûsuf
Mümtâz u azîz oldu o ihvân arasında

Dâvud’a safâ-bahş ederek sıyt-ı bülendin
Zikr eyler idi vasfını elhân arasında

İsminle münakkaştı meğer mühr-i Süleymân
Hükmü yürüdü ins ile dîvân arasında

Mihrâb-ı dü ebrûna teveccüh Zekeriyyâ
Etmişti ki nâm aldı şehîdân arasında

Ezkâr-ı salâtındı dil-i Yûnus’a mûnis
Ey bahr-i atâ zulmet-i ummân arasında

Ümmîd-i visâlinle edip sabr u te’ennî
Eyyûb ferahnâk idi kirmân arasında

Aşkın kelimâtı mı değil nüsha-i elvâh
Mûsa ile bir sırr idi Sübhan arasında

Bir müjde-ber-i Hazret-i Rabb zâde-i Meryem
Teşrîfini eflâke sürûşân arasında

Daha sonra şair yukarıda tasvir ettiği sevgilinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu açıklayarak onun aşkıyla deli divane olmayan, onu kendini kaybedercesine sevmeyen kimsenin insan sayılmayacağını belirtiyor ve O’nun aşıklarının Hz. Ademle başlayıp diğer peygamberlerle devam ettiğini söylüyor ve meâlen diyor ki, Adem henüz çamurken Rahman sûresinde senin adını okudu. (“O çok merhametli (Allah), (Resûlü’ne) Kur’an’ı öğretti.” ayeti) Nuh senin aşkın sayesinde kurtuluş imkanını elde etti ve gemisini tufandan kurtardı. Hz. İbrahim’in o yakıp kavuran ateş arasında senin mübarek adını söyleyip durduğunu Cebrail ne bilsin. Keder kulübesine çekilmiş Yakub’a, bir anda oğlu Yusuf’un haberini senin aşkın getirdi. O senin hoş sedân, çağlar ötesine yayılan şöhretin Hz. Davud’a neşe ve huzur bahşetti de nice nağmelerle, ezgilerle senin zikrinle seni vasfedip övdü. Hz. Süleyman’ın mührüne senin ismin nakşedilmişti işte bu sayede O’nun hükmü insanlara ve cinlere hakim oldu. (Mühür bir işin sonunda vurulur, Hz peygamber nübüvvet mührüdür) Hz. Zekeriyâ’nın niyaza durduğu mihrabı sana doğru döndüğünden, sana baktığından Şehitler arasında nâm saldı. Hz. Yunus’un dili, pek karanlık balığın karnında niyaz idereken hep seni andığından, lütuf ve ihsan denizinde kurtuluşa erdi. Hz. Eyyüb, işin sonunda, sana kavuşacığını ümid edip sabreyledi de canını öğüten değirmenden feraha erdi. Hz. Musa ile Rabbi arasındaki sır olan levhanın nüshaları da Habibi Kibriya Efendimizin aşkına dair kelimelerden ibarettir.Cebrail aleyhisselam Hz. Meryem’e oğlu İsa (as) vasıtasıyla Peygamber Efendimiz’in alemlere teşrifini melekler arasında müjdelemek için geldi.

Ey şâh-ı rusül vasf-ı hümâyûnunu bizzat
Derc eyledi Hak Hazret-i Fürkân arasında

Sıddîkin için etme bizi mahv u perîşân
Pâmâl-i gamız bir sürü düşmân arasında

Fârûkuna emr eyle bizi eyle tahlîs
Sell etmiş idi seyfini tuğyân arasında

Râzı değil ahvâlimize meşreb-i Osmân
Şermendeleriz bir nice isyân arasında

İmdâd heman Haydar-ı Kerrârına kaldı
Yok melce’imiz bir dahi şüc’ân arasında

Bir çâre Hüseyn aşkına ümmet zedelendi
Pür kerb ü belâ kıldı yezîdân arasında

Ashâbın için âlin için eyle inâyet
Tâ kalmayalım ye’s ile hırmân arasında

Madem nazmın içindeki sihri bozup cümleye çevirmeye yeltendik devam edelim: Ey resullerin efendisi, şâhı, senin yüceler yücesi hasletlerini bizzat Hak teala, Kuranı Kerim’in içine koymuştur. (Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. 68:4) Senin pek sâdık yârin Hz. Ebubekir hatrına, nasıl olmuşsa ayaklar altına alınmış, hor ve hakir duruma düşürülmüş nice düşman arasında bizleri perişan eyleme. Hz Ömer’ine buyurup da bizi kurtarıver ki o azgın, isyankarlar arasında kılıcını kınından sıyırıp adaletle hak ve batılı ayırıvermişti. Bizim bu hallerimiz iffet, haya timsali Hz. Osman’ın yoluna da mutabık düşmedi. Biz dahi nice isyanımızdan utanıp mahcub olanlardanız. Bize yardım eli ancak, döne döne düşmanla cenk eden Allah’ın arslanı Hz. Ali vesilesiyle gelir hem yürekli ve cesur yiğitler arasında sığınacak kimimiz var ki O’ndan başka. Hz. Hüseyn’in aşkına bir çare lütfet ki yezidler arasında ümmet parçalandı, alem bela yurduna döndü. Ashabı kiramın ve pâk ailen hürmetine lütf u ihsan eyle ki ümitsizlik, karamsarlık ile nasipsizlik, mahrumluk arasında kalmayalım.

Uşşâk der-i kûyına gülşen idi yer yer
Yüzler sürerek yerde mugaylân arasında

Mahrûm-ı ziyâret ne revâ bunca Müselmân
Eşvâk u tehassür dil ü vicdân arasında

İsyân-ı ferâvânımıza yoksa nihâyet
Bir şey mi acep afv ile gufrân arasında

Remzî kulunu eyleme mahrûm-ı şefâ’at
Mağlub-ı hevâ nefs ile şeytân arasında

Der-gâhına şâyeste değil gerçi salâtım
Reddetme selâmât-ı büzürgân arasında

Bâki Dede üstâd Emîrî gibi dahi
Kaldım bu iki şâ’ir-i zî-şân arasında

Mevzû’una hürmetle bu nazmım beğenilse
Tesbît ederim defter ü divân arasında

Osmanlı Târîh ve Edebiyyât mecmûasında münteşir sâhib-i mecmûa Ali Emîrî Efendi ile Yenikapı Mevlevîhânesi postnîşîni Abdulbâki Dede Efendi’nin gazellerine nazîreyi mutazammın na’t-ı şerîf ve istimdâddır.

Aşıkların, sana varan yollar üzerindeki dikenlere yüz süre süre, senin yurdunda gül bahçesine erdiler. (Burada Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin O yolların mugaylânı aşıkların gülistânı, Visâlin haccı lezzâtı ne güzeldir ne güzeldir beytini hatırlamadan geçmeyelim) Böylesi şiddetli arzular, yanıp yakan hasret ile gönlü, vicdanı arasında kalan bunca müslümanı ziyaretinden mahrum eylemek revâ mıdır? Gerçi bizim isyanımız da pek çoktur amma senin affedip bağışlaman arasında bir şey midir? Nefs ile şeytân arasında istek, arzu ve heveslerine yenilmiş Ahmed Remzî kulunu şefaatinden mahrum eyleme (Burada Remzî mahlasını günümüz Türkçesinde imâen, sembolik manasına alırsak beyit daha bir lezzetlenir) Gerçi O’nun bu duası senin dergahına lâyık değilse de yol büyüklerinin, kâmil mürşidlerin sağlam duruşlarına say da reddetme duasını. Gazellerine nâzire yazdığı Ali Emiri Efendi ile Abdulbaki Dede Efendi gibi şan sahibi iki şair arasında kalan bu şiir dahi konusuna hürmetle beğeniliverirse Hazretin defter, divanına kaydedilecektir.

remzidede

Öyle yazıldı, öyle oldu vesselam… Ahmet Remzi Dede ile ilgili deryâya dalmak için kütüphane‘ye bekleriz