Ego Reklamlarına Son

Kendi içimize dürüstçe bir bakalım mı?

Önce biraz sayalım:
Telefon, saat, yüzük, otomobil, ev, sevgili, eş, çocuk, anne, baba, dayı, sosyal statü, oturduğum koltuk, giyindiğim her neyse, oynadığım hangi rolse artık…

Şimdi içtenlikle cevap verelim:

✓Belli nesneler size bir üstünlük ya da önemli olma hissi veriyor mu?
✓Bâzı şeylerden mahrum kalınca, daha fazlasına sâhip olanlara göre, kendinizi daha değersiz hissediyor musunuz?
✓Sâhip olduğunuz şeylerden sık sık söz ediyor veya başkalarının gözünde değerinizi artırmak için onları kullanıyor musunuz?
✓Hiç gereği yokken, sâhip olduğunuz şeyleri laf arasına sıkıştırıyor veya eşyalarınızı başkalarının gözündeki öneminizi, bu sâyede kendi öneminizi artırmak için kullanıyor musunuz?
✓Başka biri, bir konuda sizden daha çok şeye sâhip olduğunda bir şekilde benlik duygunuz zayıfladığını düşünüyor musunuz?
✓Çok değer verdiğiniz bir eşyanızı kaybettiğinizde öfkeleniyor, kendi değerinizden bir şeyler eksilmiş gibi hissediyor musunuz?

Son soruya düşünerek cevap vermeyin sâdece hissedin: Sizin kim olduğunuz, bu kayıpla bir eksikliğe uğradı mı?

Evet cevaplı onay cümleleri çok olan, yitiğini yanlış yerde arıyor, kendini dışardaki nesnelerde bulmaya çalışıyor demektir.

Benlik duygusuna bir şeyler katmak için nesneleri “sahte kimlik güçlendiricisi” olarak kullanmak yani nesne bağımlılığı, özneyi bilemeyen cümleler arasında yaygın bir hastalıktır.

Sahte kimlik taşıyan her insan, kendi değerinin nereden kaynaklandığını bilmediğinden, çoğu zaman eksiklik hisseder, “ihtiyaç-istek-arzu-zevk” döngüsüne girerek bu eksikliği tamamlamak ister.

Ne yazık ki egonun tatmin süresi çok kısadır. Doyumdan hemen sonra, “daha çok” tatmin için yeni şeyler arayışına girer, tüketim toplumunun çarkları böyle böyle döner.

Ne var ki: “Hazıra dağ dayanmaz” tükete tükete nihâyet insanın da ömrü tükenir, bir nesne olan bedenin son kullanım tarihi gelir!

Özneyi bilemeyen nesne olarak kalır, yolcu yuvaya dönemeden, kendine gelemeden film sona erer.

Eh… Bu kadar spoiler (sürpriz bozan) verdik, film değil filmi izleyen olduğunu bilen bilsin artık!

Hem ne demişti işi bilen:
Bu âleme geldin, ya tekâmül edersin ya da yok olup gidersin.

Bir önceki söze binâen reklamların okşaya okşaya büyüttüğü egonun bazı sloganları:

✓Arko Krem: En değerli giysiniz cildiniz

Demek ki beden, giyindiğimiz bir nesne, peki ya giyinen özne? Yaşlandığın zaman buruşursa “ben buruştum” deme, beden eskidi diyebilirsin…

✓Aramis Life Parfüm: Hayat mükemmel bir oyun

Oyun: “Bir menfaat olmadan” hoşça vakit geçirmek için yapılan, çeşidine göre belli kurallara bağlanmış, mahârete dayalı eğlence

✓Atlas: Her zaman keşfetmek için bak!

Keşfetmek: Dis-cover Örtüsünü açmak demek. Özün üstüne örtülen ego örtüsünün “Ben” olan adına konuşma hakkı olmasa gerek!

✓Coca-Cola Light: Işığını yansıt!

Işığı yansıtmak için saydam olmak, letâfet kesbetmek gerekir. Katı ve sabit olan egonun böyle bir marifeti yoktur. Özündeki ışığı, yüzüne yansıyan kendini gerçekleştiren, insanlığından soyunandır.

Rûhullah olandan sızanlar:
Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.

✓Çokomilk: Hiç aklımdan çıkmıyor ki

Aklımda, fikrimde hep sen varsın
Sevdâlı, hülyâlı gözlerin var
Sevmemek mümkün mü güzelim seni
Beni kahreden o gözlerin var
(Aman yâ Kahhâr)
🎵

Meraklısına, Mustafa Keser’den (Pain Killer) niyetine bir başka şîveyle dinlemeleri tavsiye olunur erenlerim.

Hayatın film arasına bu kadar reklam yeter. Adı pek tatlı olan, eskilerden bir nesnede kaldık.

Ego Reklamları devâm edecek…

✓Danone: Bundan daha doğal ne olabilir ki? İyi bak kendine

Zâten insan, kendi özüne doğru, derin, keskin, tek bir b.akış değilse ya nedir?

✓Egos: Başınıza gelen en güzel şey

İnsan doğmak fırsattı, bir de insanlıktan doğdun mu tamamdır!

İçinde(n) göründüğümüz şu insan kılığı, beden ve zihni giyineni fark etmek için en büyük fırsattır ve telâfisi yoktur.

İnsan doğmak bir fırsat yâni değil hediye
Herşey biri birini doğada yiye yiye
Yenemeyecek “ölmez bir öz” olmak istiyor
Tâ ki tenden soyunup Âdem kılığı giye

✓ Elidor: Hep bakacaklar

Başkalarının bakmalarıyla, insanın değeri değil sahte kimliği büyür.

✓First Duo : Daha fazlasını istemekle çok olmuyorsunuz

İşin başında bütünden ayrı zannederken kendini yanlış tanımlayan ego, zaten hep eksik ve yetersizdir asla tatmin olmaz hep daha fazlasını istese de doyumu uzun sürmediğinden “çok olmasına” imkan yoktur.

✓Ford Focus: Hayat sizin, kontrolü kimin?

Kontrol edemediğinin kölesi, kontrolü elinde olanın sâhibidir insan. Beden ve zihin kalıbının istediği hemen oluyor mu? O sesi dinleyip olacağı sen mi tercih ediyorsun, farkında mısın olanların?

✓Garanti Bankası: Başka bir arzunuz?

Sahte kimlik taşıyan her insan, kendi değerinin nereden kaynaklandığını bilmediğinden, çoğu zaman eksiklik hisseder, “ihtiyaç-istek-arzu-zevk” döngüsüne girerek bu eksikliği tamamlamak ister.

✓Kelebek Mobilya : Evini benimser

Bunca zamandır ten evinde, alışık olduğu zihin konforunda misafir olan insanın gerçekliği, aslında ev sahibi olan “saf farkındalığı” fark etmesindedir.

✓L’oreal: Çünkü sen buna değersin

Özne nesneye değer verir nesne özneye değil!

✓Nivea: Güzelliğinizin farkına varın

Maden, bitki, hayvan da güzeldir ama ancak insan idrakinde, bilinç olanların güzelliğinin farkına varabilir. Güzellik yüzüne yansıyan özdendir.

✓Pepsi: Daha fazlasını iste

Bir eksiğin yok, daha fazlasını isteyen ego’yu benimsemekten başka!

✓Peugeot: Kıskanılmaya hazır olun
Başkalarının kıskanmasıyla onların egolarının değeri azalacak hâliyle araç sahibinin değeri artacak öyle mi!

✓Pirelli: Kontrolsüz güç güç değildir

O halde beden ve zihin gibi güçlü bir nesneyi kontrol et, evrenin kaynağı olan gücün, bütünün yararı için fışkıran enerjinin, bir kanalı olarak senden akmasına izin ver.

Ego’nun reklamları bitmez…

Aslında, “Sâhibim öyleyse varım. O halde ne kadar çok şeye sahip olursam o kadar Ben! olurum” reklamı yapan sloganlar,

“Kendini bilmezleri çarçabuk doyuma ulaştıran sloganlardan bezginim” itirâfı duyulana dek devâm edecek:

✓Rodi: İçinden çıkamayacaksınız!

İçinden çıkmadıkça dünya bilinmez. Giyindiğin bedeni ve zihn kalıplarını ölüme yaklaştıkça zâten çıkarıyorsun. Şimdi tam soyun, biriktirdiğin her yargıdan, üzerine yapışan her etiketten, isimden resimden sıyrıl; ölümü öldür hepten kurtul!

✓Slazenger: Kışkırtır!

Ego’nun arzu ve korku zevk ve acı çemberindeki tahrik kokan sloganı, sen de gördüğün yerde tanı altında yatanı!

✓Sony: Onu Sony yapan sizsiniz

Öznenin nesneye olan dikkat, enerji, ilgisi nesneyi canlı ve değerli yapar!

✓ Tefal: Ne varsa sende var

Yeter ki neye “ben” diyeceğini bil; bir eksiğin yok vallahi!

✓Turk.net: Bağlanacaksın, kopamayacaksın

Bir kere özündeki sonsuz zenginliğin kaynağına bağlananın özünden yüzüne tevhid yayını bitmez olur, seyredenin birlik zevkine doyum olmaz.

✓Volkswagen: İnsan görmek istediğini görür

Çünkü gören biyolojik bedendeki göz değil, daha derinde melekut bedendeki enerji bedenden bakandır. O ise saf farkındalığı ile dikkatini, ilgisini nereye yöneltirse onu görecektir.

O halde göreceğin biblo gibi bir Tanrı yüzü de olsa “göster beni göreyim seni deme” Ya Rabbî cennette yüzünü göster diye de isteme, cennet zâten O’nun yüzünden ibâret!

Hep görünen dost yüzü
Andan ayırmam gözü
Gitmez dilimden sözü
Çağırırım dost dost

Diyen nerede yaşıyorsa!

Burada kör olan orada da kör
[İsrâ:72’den]

Vakitlice gözün açılsın da göreceğini şimdiden burada gör zîrâ âlem bayram yeri güzeller güzeli…

Reklamlar bitti, film başlamadan diyeceğimizi diyelim:

İmdî reklamların kaşıdığı bu tarz düşüncelerin kendinizde gıdıklandığı yeri tespit edemediğinizde yâni reklam mantığı fark edilmedikçe, sloganların söylediği her şeye inanır ve o bilinçsiz düşüncelerin doğrultusunda alış-veriş peşinde bir ömür sürüklenir durursunuz.

“Hep daha fazlasını arama ve hiç bulamamak” kısır döngüsünden kendinizi kurtaramazsınız çünkü o düşünce formunun beslediği, ego temelli yapı aktif olduğu sürece, sahip olduğunuz hiçbir şey, bulunduğunuz hiçbir yer, kişi ya da durum, sizi tatmine yetmeyecektir.

Dâimâ daha fazla tatmin vaat eden, yarım benlik duygunuzu tamamlayacağı ve içinizde hissettiğiniz eksiklik duygusunu dolduracağı balonunu şişiren yeni şeyler arar durursunuz.

Beş Âlem Aynası

Biz, sâf aynalarda sırroluruz öyle gâibiz…
ayna_umutrehberi

Bu âlemde görünen her şey o âlem güneşinin yansıması gibidir. Burada duyulan sözler, duygularımızla duyup bildiğimiz şeylere delâlet eder. O yüzden evvela duyup bildiğimiz şeyleri göstermek üzere söylenmişlerdir. Mânâ âleminin sonu yoktur. Söz, onun sonunu nereden görecek, nasıl ifade edecek? Zevkten meydana gelen mânâyı söz nereden anlatacak? Gönül ehli olanlar, mânâyı anlatırken bir benzeriyle, misal yollu remizle söylerler. [Mahmûd-ı Şebüsterî]

Ey kendine tâlip, evveline yolcu!

Yaradılışın bu âlemdeki gayesi “Hakikat Hazreti”nde olmaktır. Aslında bütün şeyler hakikatin bir yansımasıdır. İsimler ve resimler O’na aittir. Bu mazharların bir sınırı olmamakla birlikte şeylerin içi bir tek hazrettir. Ancak göründüğü yere göre isim alır. O içteki hakikatin bilinmesi için mazhardan yola çıkmak ama mazhara takılmamak gerekir.

Denize bak, dalgaya düşme! Deniz O’nun zâtî ve kadîmî varlığı, şeyler ise dalgalarıdır. Şüphesiz her güzellik ondandır, onun eseridir. O’nun eserini, O’ndan dolayı sevmek O’nu sevmek demektir. Bu sebeple âlemdeki bir nesneyi seven O’nu sevmiş olur. Yolcunun görevi (sülûk etmek), yoldaki engel ve sınırları kaldırmaktır. Bu sebeple o, “Bir ben vardır bende benden içeri” diyerek adım adım ileri benden içeri “ben”e kanat vurmalıdır.

Geçeceği yollar aslında geldiği âlemlerdir. Şehâdet âleminden misâle (rüyâ âlemine) ve oradan da lâhûta ve gayba doğru inmelidir. Bu iniş sırasında varlığın düğümlerini, ilâhî hazretteki konumlarını çöze çöze gitmelidir. “Düğümleri çöze çöze, birgün ulaşılır öze” demeli nâsûtta kalmamalıdır. Bu âlem-i misâli, ilâhî temessülâtı, güzelin binbir şekil ve sûrete girdiği oyunu çözmelidir.

 

Beş âlem aynasına bir nazar

İmdi, erenler demişlerdir ki, Cenâb-ı Hakk’ın isim, fiil, sıfat ve tecellîleri sonsuz olduğu gibi bunların açığa çıktığı varlık (kevn) da sonsuzdur.

O, her ân başka bir şe’n, iş, oluş, görünüş, yaratış, eserdedir [Rahman:29]

Bu tecellîde tekrar yoktur. İşte bu ilâhî tecellîleri Kur’ân gayb, şehâdet (dünya, nâsût) ve misâl âlemleri şeklinde bildirmektedir. Erenler de insandaki bu oluş ve idrâk seviyelerini açıklarken “hazarâtü’l-hams:beş hazretler” ifadesini kullanmıştır. Bu âlemleri “gayb, misâl ve şehâdet” şeklinde açıklayanlar da vardır. Bir kısım ehlullah âlemlerimizi dörde tasnif etmiş; gayb, lâhût, misâl, dünya, beşinci âlemi hepsini içine alan insan-ı kâmil demişlerdir.

İmdi, yolcu bilmelidir ki hazretten maksat hakikattir. Hakikat tek, nokta tecellîsi çok, görüntüdür. Tecellîleleri anlayabilmek için zâhirden bâtına, geldiğimiz âleme bir iç yolculuk yapmamız gerekir. Nihayetinde ancak sülûk ile algılanabilecek olan bu âlemler bir sefer tası gibi beş mertebede toplanmıştır.

Biz, şu tende ve canda iken bedenler (nâsût) âlemindeyizdir ki, et, kemik, sinir ve kandan oluşan sıfatlarımızla yaşadığımız bu âlemde bedene hayat ve şekil veren cândan ve onun sahibinden haberimiz yoktur. Öyleyse tenden cana bir yolculuk yaparak O’na dönmemiz şarttır. Hak’tan halka, halktan tekrar Hakk’a yapılan bu yolculuktaki menziller değişik isimlerle anılmışsa da umumiyetle “Gayb-ı mutlak, âlem-i lâhût, âlem-i misâl, âlem-i dünyâ” şeklinde isimler verilmiştir.

Bu beş âlemin tafsilatı çoktur. Aslına bakarsak ilk üç mertebe gaybın yani zât âleminin açılımıdır. Bütün bu âlemler insan-ı kâmilin nefsinde ve nefesinde toplanmış olup onun hakikatidir. Eşya tabiî ki nefsimizden ayrı olmadığı için bütün şeylerin hakikati de bu âlemler içinde dürülüp bükülmüştür.

Cenâb-ı Hak “gayb-ı mutlak” hâlde iken henüz tecellîden (oluştan) eser yoktur. Buna “lâ-taayyün, ahadiyet, zuhursuzluk” mertebesi demişlerdir. Yani burada henüz bir belirtiden, bir işaretten alâmet yoktur. Bu durum ağacın çekirdeğinden önceki hâli gibidir. Henüz ne çekirdek ne de toprağın tohumla buluşması söz konusudur burada. Cenâb-ı zât, zâtında gizli olup zâtı yine zât bilir. Burada zaman yok, ân vardır. O’nunla beraber bir şey yoktur. Bu sebepledir ki gayb-ı mutlak hazretine “ayân-ı sâbite, hazret-i zât, âlem-i lâ taayyün, amâ-yı mutlak, vücûd-ı mahz, vücûd-ı mutlak, gaybü’l-gayb” da denilmiştir. Bu mertebede “Allah muhakkak ki âlemlerden ganîdir.” Cenâb-ı Hak bu âlemde “küntü kenz, yani gizli bir hazîne”dir. Oluşun sebebi, bilinme sevgisinin takazasıdır. “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yoktu.” Arif-i billah katında her an öyledir. Nitekim Şâh-ı Velâyet Hazret-i Ali “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yoktu” hadîsini duyduğunda, “Şimdi de öyledir!” buyurmuştur. Bu sözleri âdeta hadisteki nükteyi bütün kemâliyle şerhetmektedir.

Bundan sonra ceberût yani lâhût âlemleri gelir. Bunlar ilk taayyün, ilk tecellîlerdir. Taayyün bir şeyin çıktığı, belirdiği, ayan olduğu kaynak, su gözü yani pınar demektir. Bu mertebe, sıfatların belirginleştiği kaynaktır. İzâfet burada başladığı için bu ilk tecellîye “gayb-ı izâfet” veya “taayyün-i evvel” de denilir. “Hazret-i ukûl, hazret-i ervâh, âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, akl-ı evvel, hakîkat-ı Muhammediyye, rûh-ı izâfî, âlem-i ahadiyyet, kitâbü’l-mübîn” gibi isimler hep taayyün için söylenir.

Bu iki âlemin umumi olarak “hakîkat-i Muhammediyye” veya nûr-ı Muhammedî” diye anıldığını belirtelim. Varlığın yani oluşun çekirdeği budur. Eşyâ, kabiliyetine göre bu çekirdeğin açılımından ibarettir. Gâye, gaybî hakikate ayna olacak olan insanın bu nûrun içinden çıkmasıdır. Burası rûhlar âlemidir.

Bizim burada ele aldığımız konu açısından dikkatimizi iyice yoğunlaştırmamız gereken beş hakikatten en önemlisi “misâl âlemi”dir. Dünyada gaybımızdan bir bilgimiz yok, gaybda da sıfatlar âleminden bir bahis söz konusu değilse, varlığın düğümü misâl âlemiyle ilgilidir. Misâl âlemi için “âlem-i melekût, âlem-i hayâl, âlem-i berzah, sidretü’l-müntehâ, âlem-i emr” gibi isimler de verilmiştir. İsimlendirmenin çokluğu bizim gönlümüzü bulandırmamalıdır.

İmdi misâl, mesel, aslının benzeri yani numûnesi demektir. Biz buna mesela gerçeğin uykuda görünen bedensiz sûreti de diyebiliriz. Bu sebeple hikâye anlatıcılar, verdikleri örneğin kelâmı olup da sureti olmayınca o anlattıkları hikayeyi de “mesel, misâl” demişlerdir. “Darb-ı mesel” bir gerçeğin bir benzeriyle en kestirmeden ve en vurucu şekilde anlatılması olayıdır. Bu sebeple darbe kelimesiyle anlatılmıştır ki beynimizde ve gönlümüzde dank etsin diye…

Evet misâl, aslının benzeridir ve remizler de hakikatin mecâzı yani aslının benzeridir. Bir şeyin aslına gitmek için misâl âlemindeki benzerini çözmek zorundayızdır. Melekût, yani misâl âlemi, rûhlar âlemiyle cesetler âlemi arasında bulunan ve bütün varlıkların zuhûra gelmeden önceki asıllarının, maddeye bürünmemiş şekillerinin mevcut olduğu âlemdir ki rüyâ veya hayâl âlemi denmesinin sebebi de budur. Melekût âlemi için “emir alemi” de denilir. Zira şeyler buradan dünyaya tenezzül eder. “Kün!” hitabı bu âlemedir. Vücûdun “vardan var olması” bu demektir.

Varlığımızdaki beş hazretten beşinci âlem ise şehâdet (mülk) âlemidir. Beş duyu ile algılanan mülk âlemi için şehâdet âlemi, nâsût âlemi, halk âlemi, his âlemi, unsurlar âlemi, felekler ve yıldızlar âlemi, mevâlid-i selâse (maden, bitki ve hayvanlar) âlemi de denilir. İnsan-ı kâmilin vücûdundan ibâret olan yüce Arş da bu âlemdendir. İnsan bütün unsurların toplamı ve zirvesidir.

Eşyâ, suyun buz gibi göründüğü sıfatların adıdır. Ehlullah buraya kadar anlatılan hazretleri başı ve sonu olmayan dört denize benzetmişlerdir. Bütün âlemler gayb denizinin dalgalanmasından açığa çıkmış ve çıkmaktadır. Bu dalgalanma kesintisizdir ve zâtın sıfatlara olan aşkıdır. “Ey Habîbim sana âşık olmuşam!” dediği ondandır.

 

Gaybın hakikati bir tek nûrdur. Nasıl ki unsurlar da birbirlerinin hâllerini alırlar. Meselâ: hava, su; su, toprak olur. Bu sebeple bütün bunların hepsi bir nûrdur ama hâl değiştirme dolayısıyla bu nûr türlü türlü donlarda görünür. Fakat âriflere göre bütün değişikliklerde zât yine de zâtlığından ayrılıp başkalaşmış değildir, hep olduğu gibidir.

Şehâdet âleminin en mükemmel varlığı insan-ı kâmildir. Kâinâtta bulunan her şeyin insanda bir örneği vardır. Kâinât Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğu gibi kâinâtın küçük bir örneği olan insan da Allah’ın isim ve sıfatlarının toplamı olduğundan Hazret-i Peygamber, “Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı” demiştir. Bu mânâda aslına en çok benzeyen varlık insan-ı kâmildir. Hakk’ın insandaki tecellîsine “teşbîh”, hiçbir şeye benzemeyen zatî idrâkine de “tenzîh” denmiştir. İşte İnsan-ı kâmil bir yönüyle teşbîhe bir yönüyle tenzîhe bakan ikisinin tam ortasındaki varlıktır. Onun bedeni âlem-i şehâdette, mânâsı ise âlem-i gaybtadır. Bu sebepledir ki Hazret-i İnsana “Câmi-i Kübrâ: En büyük toplayan” denmiştir. O, ilk dört hazreti kendinde cem‘ etmiştir. Nitekim bir kudsî hadiste “Yere göğe sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım.” buyurmuştur.

İmdi onu misâlde algılayan kendi makamı üzere algılar. Zira onun sureti gaybın aynasıdır. O, halk içinde bir ayna olup kim bakarsa -güzel veya çirkin- kendi sûretini görür. Son merhalede şeyler insana, insan da “âdem-i manâ” yoluyla “O”na dönmektedir. İnsan eşyanın âhireti, “Âdem-i mânâ” da insanın âhiretidir.

Niyâzî-i Mısrî bir nutkunda gaybdan şuhûda bütün bu oluşumları yol tecrübelerinden hareketle “bî-misâl-i vâhid (gayb); hayâl, hüsn, cünbüş ve misâl (melekût); şekil ve heyâkil, ceng ü cidâl (şehâdet) kavramlarıyla şöyle anlatır:

Ey bî-misâl-i vâhid hüsnün misâl içinde
Ayînenin göründü bir hûb cemâl içinde

Düşdü kamu heyâkil kâmetine mukâbil
Cünbüşü gösterensin şekl ü hayâl içinde

Bu san‘atı kim bilir bu kudreti kim görür
Bu vuslatı kim bulur ceng ü cidâl içinde

Kande bulur isteyen lutfunu ey dost senin
Çün kim anı gizledin kahr u celâl içinde

Hâsılı İnsan-ı kâmil, varlığın beyni, gaybın ve mülkün toplamıdır. Görünen ve görünmeyen onun kuşatmadığı ve zâtî âyetlerin sırrıyla hükmetmediği bir şey yoktur. Hatta belki o şeyin aynısıdır. Hazret-i Alî insana hitaben “Kendini küçük bir bedenden ibaret mi zannedersin. Oysa bütün âlemler sende gizlidir.” der. Nitekim erenler “On sekiz bin âlemin bir havan içinde dövülüp macun haline getirildiğini ve ondan bir şey yapıldığını farzetsek, o nesne kâmil insan olurdu” diye misâl vermişlerdir.

Anlaşılacağı gibi bütün âlemler aslında bir tek âlemdir. O bir tek âlemin açılımıdır. Şöyle de denebilir: İnsan âlemlerin hakikatidir. Onun görevi dünya (beden) âleminden kendi sâbit aynının gizli olduğu gaybına doğru yükselmek ve aslına dönmektir. Bu iç yolculukta kendisine düşen görev, bir üst (rüyâ, misâl, hayâl) âleminden haberler getirmektir. Sonuçta melekût âlemi, kendi gaybının elbiseye bürünmüş misâllerini yansıtır bize. Bu sebepledir ki insan olarak düşüncelerimiz, hayâllerimiz ve rüyâlarımız bizim aynalarımızdır.

Âyette “O gaybı da şehâdeti de bilendir.” [Ra‘d:9 Nahl:77, Cum‘a:8] buyrulmuştur. Dolayısıyla biz maddemizden manâmıza yükseldikçe misâl âlemi de çözülecektir. Seyr ü sülûk bir mânâda da budur. Çokluktan birliğe giderken aradaki hayâllerin şifrelerini çözmek! Sonuçta alttaki âlem üstteki âlemin aynası gibidir. Alt âlemlerde bulunan her şeyin aslı üstteki âlemlerde mevcuttur.

Gaybî Sunullah der ki: “Rûh her gece berzahta yani misâl ve hayâl âleminde kendisinin hayır ve şer neyse, yaptıklarının sûretlerini seyreder. Uyanıp sonra tekrar beden hisârına girer.”

Rüyâ âlemi, yolcunun nefsine aynadır. Bütün âlemleri kendi vücûdunda topladığını ulvî veya süflî her ne ise gördüklerini anladıkça, tâbir edip kendine dönüştürdükçe dışın içe, için dışa yansıdığını anlayacaktır. Böylece ilmi ve keşfi artan yolcuya vahdet sırları en yüksek makamdan yüz göstermeye başlayacaktır. Vahdet makamındaki kişi için misâldeki remizlerin kıymeti kalmamıştır. Onlar artık yürürken rüyâ görür hâle gelmişlerdir.

alemler_tekke_umutrehberi

Hakerenler için her şey zâhir olmuştur. Zira o, yokluk zevkiyle zatın hakikatini anlamış misâl âleminin aynasından yansıyanlara ihtiyacı kalmamıştır. Fakat kendisi konuşup yazarken hakikati remiz ve mecâzlara döker. Burada bilinmesi gereken bir diğer husus daha vardır. Anlaşılmıştır ki hayâl ve tasavvur da misâl âlemindendir. Dolayısıyla Hak yolcusu (veya herhangi bir kişi) hayâl, hatıra ve tasavvur kabiliyetinden uzak olsa, o zat, kendi hâlinin gerçeğini misâl aynasına bakarak öğrenemez. Gören, (yani râî) zâhir hayatında her ne hayâl ederse hıfz kuvvesi onu kendi haznesinde saklar.

Mânâdaki suretler, hayâl âlemine yansıyan suretlerdir. Bu hayâl ve tasavvurlarımız nefsimizin derecesine göre suret bağlar. Yolcunun dünyevî olması suretleri emmâre (hayvan) nefs mertebesinden gösterecektir. Nefs-i emmâre rûha ve sırra yöneldikçe görüntü ve algı (hâl) değişecektir. Burada son olarak rü’yeti sadece gözü kapalı iken görülen sûret ve hayâller gibi algılamamak, gözü açıkken görüp durduklarımızın kendi gerçeğimiz olduğunu bilmek gerekir. Zâtiyyunun bu görüntülerle yani Mûsâ’nın Tûr’da algıladığı âteşle, İbrahim’in yıldızları, ayı ve güneşi görme şeklindeki rüyetleriyle hâllenmesi sözkonusu değildir artık.

İmdi bütün bunlar idrâk olunduysa, senin her türlü vehimden, kaygıdan, endîşeden ve yanılsamadan arınıp aşkla tevhîdle zâta yükselmen gerekir. İşin özü şudur ki, vücûd birdir. Ehlullah vücûd deyince Hakk’ı kasdeder. Bunun dışında algıladığımız veya farkedemediğimiz bütün şeyler o vücûdun hayâli ve içindekilerin yansımasıdır.

Anadolu’da bedenen görmediği halde görmüş gibi olmak bilinci için “hayalledim!” (ve hatta ağız özelliğiyle “şöyle olacağını hayâlladım!” denilir. İşte insan ete kemiğe bürününce hayâlleri hakikate dönüştürmek zorunda kalacaktır. Âlemler, mutlak vücûdun içindeki (saf) hakikatin dalgalarıdır. Aslında bu hayâl dalgaları da kendisidir. Fakat bizim bilgi seviyemiz o saf hakikati hayâllerin içinden çıkarmakta zorlanmaktadır. Şekille (sıfatla) Cenâb-ı Zât arasında kalan bu manevî suretler, gerek uykuda ve gerekse uyanıkken gördüğümüz bedenli ve bedensiz tasvirler (resme bürünmüş görüntüler), biz hiss-i müştereklerimizi terbiye ettikçe anlam kazanacaktır.

Öyleyse elbiseye bürünen bu manevî gerçekler biz kapıları araladıkça çözülecek ve oradan da bir üst seviyeye geçilecektir. Âlem-i misâl hayâllerin ve rüyâların surete büründüğü yerdir demiştik. Hayâl kelimesi aynı kaynaktan doğduğum kitapta: “Kâle bel elkûs fe-izâ hibâluhum ve ‘isiyyuhum yuhayyelu ileyhi min sihrihim ennehâ tes‘â. Dedi ki: “Hayır siz atınız. Hemen onların ipleri ve sopaları sihirlerinden dolayı koşuyormuş gibi ona tahayyül olunur oldu.” [Tâhâ:66] işâretiyle zikredilir.

Bu âyette Hazret-i Mûsâ (a.s.) Firavun’un sihirbazlarına nezâketle mukâbelede bulunarak, ellerindeki ip ve değnekleri önce onların atmasını istedi. Onlar da iplerini ve değneklerini yere bırakıverdiler. İp ve değnekler yerde birer yılan gibi hareket etmeye başladı. Hazret-i Mûsâ bunların gerçek yılan olduklarını ve hareket ettiklerini tahayyül etti. Bu tahayyül duyularına ait değil, aklına aitti. Aklının yanılsadığını anlamayıp içine bir korku geldi. Cenâb-ı Hak ona, korkmamasını, çünkü kesinlikle kendisinin üstün geleceğini bildirdi. Bunun içinse, sağ elinde bulunan asasını atmasını istedi. Asâ kocaman bir ejderhâya dönüşüp sihirbâzların kıpırdıyor gibi gözüken tüm iplerini ve değneklerini yalayıp yuttu.” İşte bu hadisede görüldüğü gibi yolcu, zanlardan ve emmâreden neş’et eden vehimlerinden kurtuldukça hayâlleri hakikate dönüşecektir. Ne var ki önce hayâl âlemleri kendisine açılmalıdır. Bu açılım, hayâlin özü (mutlak olanı) kavrama noktasına kadar devam etmelidir.

Misâlî hakikatlerin billurlaşması, benliğin arınması nefsin kalb düzeyine getirilmesiyle mümkündür. Ehlullah burada gönlü çocuğa, onu besleyen ledün ilmini de süte benzetmiştir. Süt, misâl âleminde ilmin suretidir. Yûnus’un bahsettiği “hikmet beşiğinde” içtim dediği “kudret sütü” bundan başka bir şey değildir.

Misâl (hayâl ve rüyâ) âleminin en yüksek tecellîsi, insanın Hakk’ı yani ayân-ı sâbitesini insan-ı kâmil yüzünden kendi nefsinde (cem‘) ve daha ötesinde Hak’ta seyrettiği kendi nefsini yine insan-ı kâmil yüzünden halkta (cem‘ü’l-cem‘ bilincinde) seyretmesidir. Hazret-i Peygamber’in “Beni gören O’nu görmüştür!” ve” “Şeytan benim kılığıma giremez.” Hadîsleri işte bize burada lâzımdır. Buradaki misâlî (aklî değil! terbiye edilmiş duyulara ait) algı, Nûr-ı Muhammedî yüzünden olacaktır. Unutmayalım ki Allah âdem-i mânâyı, kendi sureti üzere yaratmıştır. Hazret-i misâlde bunu yaşamaktır gaye. Bütün bunlar müşâhede hâlinin zirveleridir. Ve zât müşâhadesi hislerin bir bütün olarak terbiyesidir.

Evet, vakti geldikçe insana delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; ta ki O’nun gerçeğin ta kendisi olduğu onlar için iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi? [Fussilet:53]

Cenâb-ı Hak her sâlike kendi kabiliyetini enfüste ve afâkta göstereceği misâllerle idrâk ettirir tâ ki kendi gerçeğiyle apaçık karşılaşıncaya, yüzyüze gelinceye kadar vesselâm

Bu yolda acâip çok, sen acâip anlama
Acâip anda ola, dost yüzünü göresin

İçin dışa zuhûrâtı

Nasıl bir dünyâda yaşadığıma anlam veremiyorum, hayat giderek kısır bir döngü haline geliyor, boğulacak gibi oluyorum… Tâze bir nefese o kadar ihtiyâcım var ki Hû hû Dedem, ben nîdem?

Önce şunu kabul etmeliyiz güzeller güzeli: İnsan dünyada değil dünya insanda yaşamaktadır. Dünyâyı olduğu gibi değil olduğumuz gibi görürüz.

alem2Bütün bunları havsalam almıyor, zihnim bir mengenede gibi… sıkıldıkça sıkılıyor?
İnsan, dıştan içe doğru, duyu organlarından gelen bilgileri (hayâlât) zihninde okuyor, yorumluyor ve bilinçaltına kaydediyor, o gözle âlemi seyrediyor. Yâni beyninde oluşturduğu “veri tabanı ile sınırlı” yaşamı “küçük dünyam” olarak algılıyor.

Dünya bu işte? Görüp bildiğinden başkası var mı ki insan için?
Fakat insanın bir de içten dışa okuduğu gerçek hayat var: Şifre çözmeyi (kuş dili) öğrendiği mikdarda, özündeki hakikati algılayarak, yaşamına geçirebildiği (zuhûrât) oranda mükemmele ulaşabilme imkanına sahip, pek özel bir varlıktır insan dediğin.

Asırlar öncesinden Mısrî sultanımız bu işin parolasını ifşâ etmiş okuyana:
Dışın içe hayâlâtı, için dışa zuhûrâtı
Birinden ol birine tuhfeler her-bâr olur peydâ

Sırf şu beyit açılsa, başlı başına bir dünya görüşü, tevhid anlayışı inşâya yeter de artar erenlerim.

Dıştan murâd, kesret-i şuûnât: bilinmekliğim için “her an bir iş, oluş, görünüşteyim” [Rahman:29] buyuranın binbir yüzüdür. İçten murâd ise bir man’a olan zâtının birliğidir ve manâlar sûret giyinmeden görünemezler!

“Kamû zıllı hayâl ancak hakikat özüne hikmettir” yâni dışarda sana var gibi gelen her ne varsa gölgedir (ama senin gölgen), hayaldir (yine senin hayâlin) çünkü bu görüntüleri sana böyle gösteren özündür, içindeki benden içeri olan ben’dir. O halde bu görüntünün kaynağını dışarıda değil içeride aramak lâzımdır!

Şimdi bir süreliğine gözünü kapat gözlerinin içine bak; âlem var mı?
Senin dışında dünyada her ne varsa yoktur. Ne ararsan kendinde ara çünkü her aradığın sendedir.

Gözümü o tarafa yumduğumda dünyadan dışarı çıkmış mı oldum?
Dürtünün içten geldiğini anlayarak yavaşlamış oldun… Zâten nereye bu gidiş nereye! Yavaşla! Bu dünyadan bir defâ geçeceksin… Sadece şimdiyi hisset, akışı durdur da biricik ân’a gel… Nefesinin farkında olursan “anda yaşam provası” derler buna. Zâten içinden çıkılmadıkça dünya bilinmez. “Çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!” bir ayar veriyoruz kendi kendimize…

Ama acele etmem lazım, bunlarla oyalanamam lâzım hem işlerim yarım kalacak
Burası dünya, burada işler hep yarım kalır!

Dünyânın kendi yansıman olduğunu, içinin dışa yansıması olduğunu farkettiğin anda, dünyadan bağımsız olursun! Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan, iç.eriden bakan uyanır çünkü kapı ancak içeriden açılır! Nasıl gördüğünü değiştir; nasıl değiştiğini göreceksin! İçeride, özünde Hakk’ı bulursan ki pek yakın, sana senden yakın, hep oradadır gizli hazînen olan Hak varlığı! İşte O Hakk’ı (bâtında) bulursan eşyayı O’ndan görürsün, eşyanın hakikatinin de (zâhirde) Hak olduğuna şâhid olursun.

Böyle düşündükçe, neye baktığım ne gördüğüm hepsi silindi gözümden ne varsa bir hayâl oldu şimdi!
Emîn ol, herhangi bir şeye baktığımızda, ilk önce kendimizi görürüz. Benim dediğin bu gözler, sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.

uykudasin

İnsanlığın târifinin bir sözü geldi hatrımıza: “İnsanlar uykudadır ancak öldüğünde uyanır”  Sanırım er kişilerden: A. Schimmel bu hakikatin, mezar taşına nakşedilmesini istemişti?
İnsan doğduğunda ilk rüyâsı başlar sonra her gün, her gece rüyâ içinde rüyâ görür. Meğer uykusunu alanın, bir ân’da can gözünü açıverirlerse o başka…

Bir defa ‘uyanan’ bir daha rüyâ göremez mi olur!
Duyu organlarından gelen bilgilerle sınırlı ve sorunlu beynimizde oluşturduğumuz, sanal benlikle ve “benim gözümle” baktıkça bu dünyayı, bu rüyayı gerçek sanıp uykumuza devam ederiz. Ancak kendi içimize uzun bakışlarla, “bende ben diyeni” tanıdıkça, aslımızın “Öz” olduğunu fark ettiğimizde, rüyadan uyanırız. Ancak o vakit benim dışımda herşeyin “benden çıkan görüntüler” olduğuna şâhid oluruz.

İki gözünün de arkasındaki derin bir boşlukta projekte edilen bir görüntüyü izliyorsun, evet evet için dışa yansımasını izliyor ve adına dünya diyorsun. Her şey sanal, hayal, gölge, yalan, tek gerçek sensin! Herşey senin rüyan! Sense bu beden değil, bu beden örtüsüne bürünen öz’sün!

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Kendine hoşça bir bak, âlemin özü sensin! Hak varlığının gözbebeği, yaradılıştan muradı olan hazret-i insan’sın sen!

Yani ben dünyanın içinde değilim dünya benim içimde!
Günaydınlar olsun! Ne varsa senin içinde! Madem düğümlerin çözüldü, hadi bir abdest al da salat-ı dâimûn’a başla!

Ama âgâh olasın dünya bu, gene aldatır: Yüzümüz kendi özümüze dönük olmalı ki zihin senaryosunda, sanal algılarda kendimizi kaybetmeyelim, aslen kim olduğumuzu unutmayalım, insanlığın, kulluğun hakkını verelim! Yeter ki O güzel gözlerle bakmasını bilelim!

Yok olmadan vâr olmaz, var dahi yoktan olmaz
Anladım çün ben beni, hep görünen Hak oldu
Gül kokanlar gül oldu bülbüle dîdâr oldu
Kaf’tan kaf’a hükmeden mülke Süleymân oldu

Görüntüler bulandıkça bu ân’a bekleriz erenlerim hû! Hakîkat bu!