Çık dışarı

Kendi özümüzdeki hakîkatin üzerinden kaldırılan perdeler nisbetinde, bir süredir buralardan “İlâhî meşrebim, vahdetperestim, şerâb-ı cilve-i hayret ile mestim” makâmından “birlik çağrısı” yapılır durur, yakînen tanıyanlar iyi bilir!

cik_disari_akdemir

Ruhumu aldı da eyledi pâk
Nikâbım açtı da gördüm Hak

Ne var ki can kulağına okunan ezanın farkında olmaksızın, kendisini “başka bir müstakil varlık” zanneden insan, aslına öyle yabancılaşmıştır ki biri hiç doğmamış, zâten bir olan, “iki ayrı şey” zannını cümlelerle birleştirmek ne mümkün!

Mâdem koca bir ömürdür misafirsin bu bedende artık bilesin ki en büyük küfrün kendine âit zannettiğin vücûdun, varlığındır! Sen yoksun; o benliklerin hep vehm ü gümânındır! Çünkü Hakk’ı örten en büyük perde bu vücûttur ki varlığın küfür olması senin onu var zannetmen, kendine ait sanman, kendi kendine zulmetmendir. Halbuki sen, hakkıyla Hakk’a âitsin; “kendi.m” zannından kurtulunca Hakk ile Hakk olduğunu bilecek, Hakk’a lâyık, insanlığa yarar iş göreceksin; “beklenen doğum müjdesi” işte budur erenlerim!

Bunu bir de misâl yollu anlatalım, Mevlâ görelim neyler: Hastalığı hayvanlık olan bir hastayı yakalayıp bir akıl hastanesine götürmüşler ki hasta kendini kuş zannediyor.

Aradan yıllar geçiyor, bir güzel tedâvi ediyorlar sonra konsültasyon yaparken sormuşlar “Hâlâ kendini kuş zannediyor musun?” diye “Yok efendim” demiş “Siz bana öğrettiniz ben kuş değilmişim, insanmışım meğerse hata olarak öyle zannedermişim kendimi”

Doktorlar taburcu etmeye karar vermişler amma hasta çıktıktan hemen sonra, telaşla dönüp kapılara vurmaya başlamış, doktorların yanına gelmiş nefes nefese: “Ben insan olduğumu, kuş olmadığımı anladım ama dışarıdaki kediler bunu biliyor mu? Onu anlamadım!” O zaman demişler ki “Gel, sen hâlâ zan altındasın, senden bu zannı kaldıralım”

Hakîkatte de bunun gibi, insanın kendi özünü bilmesi açısından, kendi kemal derecelerini bilmesi, kadrini anlaması açısından vâkıa buna benzer.

Kuş kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.

Kafeste doğduğu için, bir ömür kendini kendini “bedenden ibâretim” uykusunda tıngır mıngır sallayan insan, O UZUN GECENİN SONUNDA KADRini anladığında, yeni bir hayata doğacak ve sonsuza dek gerçekte.n olduğu gibi yaşayacaktır!

İşte bu gerçek hayata vesîle bir gazel ile sükût edelim:

[TAHMÎS-İ GAZEL-İ KEMÂLÎ]
Ârif kişinin gör, bizâtillâh kâim olduğun
Kendözünden gayriye her ne var, sâim olduğun
Bilesin kim deryâ-yı vahdet’de dâim olduğun
Âkil olmaz bilmeyen âdemliğin dem olduğun
Zât-ı Hakk’ı her nefes sırrında hemdem olduğun
Âdemliğin dem, nefes, kan ve ân olduğunu her nefes alıp verdiğinde sırrında Hakk’ın zâtıyla hemdem, yoldaş, birlikte aynı havayı soluyan bir fert olduğunu, O’ndan ayrı olmadığını bilmeyen kişi, bütün ilimleri yutmuş görünse de akıllı değildir. Ayıran kendini ayırır, böylesi ancak kendini aldatır.

Kendözüne nazar kıl, gör şûle-yi aşk olduğun
Mâşûk’un cemâline, sırrın içre ayn olduğun
Geç illâ ya, âlem-i lâ’nın sormadan n’olduğun
Âkil olmaz bahr-i lâ’da etmeyen mahv-i vücûd
Ârif olmaz bilmeyen İllâ’ya mahrem olduğun
Lâ, yokluk denizinde vücûdunu yok etmeyenin aklı yoktur. İllâ’ya, Hakk’ın varlığı ve birliğine mahrem olduğunu yâni Hakk sırrını kendinde taşıdığını bilmeyen ârif olamaz. Lâ ve illâ yani nefy ü isbât, yokluk ve varlık; fenâ ve bekâ sırrıdır. Yunus Emre Sultânımız: “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” buyurur. Nefsimizi müstakil bir varlıkmış gibi vehmettikçe nefs-i küll’ü yâni Hak sırrını anlamamız mümkün değildir. Sanal varlıkları terk ede, terk ede hakîkat gönülde tecelli edecektir: “Varlığını say yoğa; Dostun içinden doğa” Öyleyse gönüldeki tozları “L” ile silip yerine “İLL” yı ikâme etmelidir ki mahremiyet tamamlanıp kemâle ulaşılsın: “Çıkılmaz benlikle arş‐ı didâre, varını yoğunu yak da gel derviş!”

Seyreyle her cihetten zâhir, vech-i Hakk olduğun
Cemâl-i Âdem’den garaz, Cemâl-i Hakk olduğun
Ârifsen idrâk eyle bî-şekk, Âdem’in nolduğun
Hakk’ı zâhir, Hakk’ı bâtın, Hakk’ı kâim görmeyen
Ol ne bilsin âdemin Hakk, Hakk’ın âdem olduğun
Cenâb-ı Hakk’ı zâhir, bâtın ve vücûdda mevcûd, dâimî görmeyen kişi Âdem-i manânın Hak, Hakk’ın âdem-i manâ olduğunu nereden bilsin?

Mâlûmdur ki Cenâb-ı Hak, meleklere âdeme secde etmelerini emretti. İblis ondaki rûh-ı azamı göremediği için buna yanaşmadı. İblis meşrebinin anlayamadığı şu idi ki Allah hassü’l-hâs olan yani kemâlini tamamlamış olan kulunu Rahmâni nefhası ile diriltmişti. İnsanın ikiz kardeşi olan kitapta: “Onu düzenlediğim insân şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zamân siz hemen onun için secdeye kapanın” [Hicr:29] buyurduğu bu rûha işârettir. Yoksa varlık âleminde her şey kâbiliyetince Hakk’ın rûhunu kabı mikdârınca sergilemektedir. Bu rûh, külli vahiyle insanın Hakk’ta oluşumunu, tamamlanmasını ifâde eder ki elân kemâl sahiplerinde olupduran budur. Bu cihetle kâmillerin sadık âşıklara nefyettikleri Muhammedî, küllî maya yani rûh da işte bu rûhtur. Efsâne ile uğraşan zâhir ehlinin anlayamadığı işte bu ince noktadır. İslâm, insana, âdeme secde yoluyla Hakk’ı isbat ettiren yegâne Hak yoldur. Hâsılı kelâm âdeme secde Hakk’a secdedir. Ademe secde ondaki külli olana, kâmil ve mükemmil olana secdedir. Makâm-ı âdeme gelen kişinin sûreti de sireti de Hakkın nûruna boyanmıştır. Bu sebeple Hz. Kemâli’nin “Nefsi ile kâim olup kim secde etmez Âdem’e, Ey Kemâlî bil onu, şeytân gelir şeytân gider” buyurduğu yerden Hz. Niyâzi’den şöyle bir aks ü sadâ duyulur:

Secde eyle Âdem’e tâ kim Hakk’a kul olasın
Eden Âdem’den ibâ’ Hakk’dan dahi oldu cüdâ

Kanda bulur Hakk’ı inkâr eyleyen bu Mısrî’yi
Zâhir olmuşken yüzünde nûr-i Zât-ı Kibriyâ

ali_inancer

Görmez misin her ne vâr, nefes-i Rahmân olduğun
Bilmez misin gönlünün, mahzen-i Sübhân olduğun
Bu sırra ermeyenin dü âlemde rüsvâ olduğun
Men aref sırrın duyan “kâim binefsillâh”dır
Nefsini fehmeylemeyen bilmez ham u kem olduğun
Men aref: nefsini bilen rabbini de bilir sırrını vicdanında yaşayan kişi “Allah’ın nef(e)siyle kâim yâni bekâ bulmuş ve kendi kendine yeten, varlığı bir ikinciye muhtâç olmayacak bekâbillâh makâmına gelir. Buna mukabil nefsini bilmeyen, kendinden haberi olmayan kişi, bu hâliyle ham ve noksan olduğunun da farkında değildir. Hâsılı “Men ‘aref” sırrını duyup Mevlâ’sına vârını veren, hâdim-i insân olan (secde hakîkati); insân gelir, insân gider.

Kemâl bilir Kemâli, aşkına hemdem olduğun
Cân-ı teslim etmenin, sırrına tek yol olduğun
Hâk-i pâyinde kurulu, bazâr-ı cân olduğun
Vâriyetten geçmeden varlıkta bir vâr olmadan
Anlamaz sırrın Kemâli, sırr-ı mübhem olduğun

Kemâlî, insan varlıktan, benlikten geçmeden, varlığın tek bir varlık (ehadiyet) Hak olduğunu bilmeden yâni vahdeti kendi vicdânında yaşamadan bu sırrın gizli bir sır olduğunu da anlayamaz.

Söz uzadı… Bu denizden, bâzı “manâ incilerini” açmak bizim haddimize değil meğer bir taraftan üstü açıldıysa nîdelim zuhûrattandır hem zâten okuyanlar bu zevk-i ilâhîden zaten kapları kadar alabilirler. Fazlası taşar, taşan da denize karışmıştır vesselâm.

Yılanı uyandırmayasın

Savm-ı sivâ’yı kim tutar
Îd-i visâl’e ol yeter
Bülbül gibi dâim öter
Gülşen olur kâşânesi
ramazan_1440

Sivâ’dan yâni Allah’tan başka şeylerden oruç tutan, sıyâm-ı mâ-sivâllâh içre her şeyden eden imsâk, vuslat bayramına erer muhakkak!

Eşyâyı Hakk’a perde etmeden, gaflete düşmeden, can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki ancak o vakit, zâhir ve bâtın bizim vücûd ülkemizde de Hak ile hemkarâr olur erenlerim

Tâ böylece göz, ancak tecellîyât-ı Hakk’ı görür, kulak enbiyâ ve evliyâ kelâmı dinler, tad alınan âzâlar Hakk’ın nehy ettiği şeylerden sakınır, akıl, fikir, hayâl hep Hak ile meşgûl olur durur.

Melâmet üzredir dâim olanlar noktadan âgâh
Tecerrüd eyleyenler mâsivâdan hep görür Allâh

Hak Dost, mâsivâ orucu(na) tut(ul)mayı nasîb eder, mümin ayı sonunda cemâliyle herdem.bayrâm idrâki ikrâm eder, birliğiyle (ir)şâd eder, esrârına hayran eder inşâallâh

Hakîkatine erilen oruç, benlik karanlığına bayram güneşinin doğması için Haktan inen “bir.gel” emridir.

Kendini terk ederek, benliği sâhibine vererek oruç tutmak marifetinin nihâyeti Hakk’ın varlığıyla bayrâm etmek olur. Hakk’ın varlığı ise insanın güneşinin doğması yâni dîdârın görülmesiyle idrâk edilir. Gerçek bayram namazı da batmayan bir güneşin doğmasıyla, gerçeğe u.yanınca, rengine aşkın cümle boyanınca kendinden kendine ikâme edilir vesselâm

İşbu manânın feth ü küşâd olunmaklığı niyeti ile, üzerimize güneşi doğan 1440 yılının Ramazân-ı mağfiret-nişânı vesîle bilerek, bu mübârek ayın ruhâniyetine pek muvâfık düşen bir kıssayı Mesnevî-i Ma’nevî dilinden ikrâm etmek dileriz

حکایت مارگیر کی اژدهای فسرده را مرده پنداشت در ریسمانهاش پیچید و آورد به بغداد
Yılancının donmuş bir ejderhayı ölü sanarak iple bağlayıp Bağdat’a getirmesi
yilan_mesnevi

Nefs ejderhâst ü key murdeest
Zân ki ez-bî-âletî efsürdeest

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü
Sakın nefsin öldüğünü zannetme, imkansızlıktan, mevsimsizlikten, ortamın müsâit olmayışından uyuşmuş kalmış yaz gelince, eline bir fırsat geçince gör nasıl canlanır!

یک حکایت بشنو از تاریخ‌گوی ** تا بری زین راز سرپوشیده بوی
Eski vakâları bilen târih söyleyiciden bir hikâye dinle de bu üstü örtülü sırdan sen de kokular alasın.

مارگیری رفت سوی کوهسار ** تا بگیرد او به افسونهاش مار
Bir yılan tutucu, efsûnlarıyla yılan tutmak üzere dağlara doğru gitti.

گر گران و گر شتابنده بود ** آنک جویندست یابنده بود
Arayan ister yavaş gitsin, ister hızlı, nihâyet aradığını bulur.
Bu beyt-i şerîfte “Men talebe vecedde vecede: Kim ki istedi ve ciddi gayret gösterip çalıştı, aradığına nâil oldu” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. “Kim ihlâs ile istediği şeyde gayret gösterirse, elde eder.” bir düstûr-u hakîkattir.

در طلب زن دایما تو هر دو دست ** که طلب در راه نیکو رهبرست
İki elini de aramadan çekme. Arama, yolda en iyi bir kılavuzdur.

Sen Hak yolunda iki elinle talebe yapış ve Hakk’a vusulü murâd et zîrâ aramak ve istemek aşk ve muhabbet şevkiyle olur ve böyle kemal-i muhabbetle vaki’ olan taleb Hak yolunda iyi bir rehber ve kılavuzdur. Arayıcı, arayan kimseye Farisî dilinde cûyende derler.

Aşk ile gelin tâlib ü cûyende olalım
Zevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlânâ’ya gelin bende olalım
Semâ safâ, câna şifâ, rûha gıdâdır

لنگ و لوک و خفته‌شکل و بی‌ادب ** سوی او می‌غیژ و او را می‌طلب
Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi halde, hatta edepsizcesine de olsa ona doğru kımıldan, onu ara.

Ey sâlik, kalbinde Hak muhabbeti ve ona vusul talebi olsun da her ne halde olursan ol, o tarafa sürüne sürüne ve düşe kalka da olsa yürü ve behemehâl onu taleb et!

گه بگفت و گه بخاموشی و گه ** بوی کردن گیر هر سو بوی شه
Gâh lâfla gâh susarak, gâh şuraya buraya boynunu uzatarak, o padişahın kokusunu almaya çalış.

Gâh söz ile ve gâh sükût ile kalbinden onu iste! Ve gâh her tarafta o şâh-ı hakîkî olan Hakk’ın kokusunu koklamaya çalış!

گفت آن یعقوب با اولاد خویش ** جستن یوسف کنید از حد بیش
Yakup, oğullarına “Yusuf’un kokusunu haddinden fazla arayın” dedi.

Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini (bütün duygularınızla) iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. [Yûsuf:87] ayet-i kerimesinde beyan buyrulduğu üzere, evladlarına Yusuf’u ve kardeşini taleb etmek ve aramakla emr etti. Ayet-i kerimenin ma’na-yı işârîsi Yusuf-i hakîkîyi ve cemâl-i mutlak-ı Hakk’ı taleb etmektir.

هر حس خود را درین جستن بجد ** هر طرف رانید شکل مستعد
Siz de her duygunuzu istidatlı bir hâle getirin de her yanda adamakıllı onu araştırın.

Havass-i zâhire (beş duyu) ve bâtınanızı (akıl, kalp, ruh, vicdan, latîfe) revh (rahatlık, huzur) ve rahmet-i ilahiyyeyi kemal-i ciddiyyetle aramak hususunda, müstaid bir şekilde her tarafa bir projektor gibi sürünüz. Mesela gözümüz tecelliyat-i Hakk’ı görsün, kulağımız enbiyâ ve evliyâ kelâmını dinlesin; hiss-i zâika (dil) ve şâmme (burun) ve lâmisenizi (dokunma duyusu) Hakk’ın nehy ettiği şeylerden saklayınız; kuvve-i müfekkire ve hayâliyyenizi Hak’la meşgûl ediniz.

گفت از روح خدا لا تیاسوا ** همچو گم کرده پسر رو سو بسو
Allah, “Allah lütfundan meyus olmayın, ümit kesmeyin” dedi. Çocuğunu kaybetmiş Yakup gibi sen de bucak bucak yürü.

Yani Ya’kûb (a.s.) evlatlarına “lâ teyesû min ravhi(A)llâh” [Yûsuf:87] yani “Allah’ın cana can katan rahmetinden ümit kesmeyiniz” dedi. Ve Hak Teala hazretleri bunu kelam-i şerîfinde bize ihbar buyurdu. Binâenaleyh ey salik, sen dahi bu nasihatden ibret alarak, Allah’m rahmetini aramak için, oğlunu gaîb etmiş olan kimse gibi köşe bucak gez ve durma yürü!

از ره حس دهان پرسان شوید ** گوش را بر چار راه آن نهید
Onu ağzınızla sorup soruşturun. Dört yana kulak verip onu araştırın!

“Ağız hissinin yolu”ndan murad kelamdır. “Dört yol”dan murad, şark, garb ve cenûb ve şimaldir. Ya’ni “Hakk’ın rahmetini ve insan-i kâmilin vücûdunu lisanen ehlinden sorucu olunuz ve bu haberi duymak için de kulağınızı bütün yönlere çeviriniz belki bu yollardan size bir haber-i sâdık gelir! zîrâ insan-ı kâmilin vücûdu rahmet-i ilahiyyedir. Nitekim bu Mesnevî’de Cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:

زان بیاورد اولیا را بر زمین ** تا کندشان رحمة للعالمین
Allah, velîleri âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nereden bir güzel koku alırsan koklayın. Ne taraftan o âşinanın kokusunu alırsanız o tarafa yürüyün!

Her nereden latîf bir koku gelirse koku götürün, o sır tarafına ki, o tarafın âşinâsısınız. “Latîf koku”dan murâd, sıfat-ı kemâliyyedir. Yani her kimi sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf görürseniz biliniz ki, sıfat-ı kemâliyye ile mevsûf olan Zat-ı Hak bu mazhardadır ve o da insan-i kamildir; binaenaleyh ondan koku aldığınız vakit, o sırr-ı zuhûr tarafuna kasd edin zira sizin hakîkatiniz o sır tarafının âşinâsıdır.

هر کجا لطفی ببینی از کسی ** سوی اصل لطف ره یابی عسی
Nerede bir kişiden lütuf görürsen o adama mukayyet ol… Belki o lütfun aslına, kaynağına yol bulursun, olur ya!

Her nerede bir kimseden, bu sıfat-i kemaliyyeden bir letâfet görursen; ola ki o letâfetin ve sıfat-i kemaliyyenin aslı olan Zat-i Hak tarafına çok yol bulasın.

این همه خوشها ز دریاییست ژرف ** جزو را بگذار و بر کل دار طرف
Bütün bu hoşluklar, derin, ulu bir denizdendir. Sen cüzü bırak da külle dön.

Bu vücûd-i izâfî âleminde gördüğün bütün hoş, güzel ve latîf şeyler, ucu bucağı bulunmayan cemâl-i mutlak-ı Hak deryâsındandır binâenaleyh O’nun cuz’i olan bu güzellikleri bırak da o cemâl-i mutlaka ve bu cüz’lerin küllüne göz dik!

Gören nûr-ı cemâl-i Mutlak’ı mir’ât-ı eşyâda
Ma‘iyyet sırrını idrâk eder sûretde ma’nâda

جنگهای خلق بهر خوبیست ** برگ بی برگی نشان طوبیست
Halkın savaşları hep güzellik içindir, hep iyilik içindir. Fakat yoksulluk azığı yok mu, asıl saadet nişanesi odur.

Halkın bütün kavgaları ve mücâdeleleri bu mecâzî güzelliği elde etmek içindir; ve nerede müzeyyen ve muhteşem birini görürler ise, onun başına üşüşürler. Halbuki bu zînet-i zâhiresizlik zâdı (surette süssüz olma rızkı) ve sermaye-i fakir (yokluk hazinesi) saadet nişânıdır ve insan-i kâmilin alâmetidir.

خشمهای خلق بهر آشتیست ** دام راحت دایما بی‌راحتیست
Halkın kızışları sulh içindir ama rahata ulaşma tuzağı, daima rahatsızlıktır, zahmetle rahata ulaşılır.

Halkın hışımları ve cenkleri, sulh ve rahatı elde etmek içindir. Halbuki rahatın
tuzağı daima rahatsızlıktır yani rahatsız olmadan, rahat elde edilemez.

Râhat ile istedim vaslını kahretti bana,
Derde düşüp ağlayınca güldü cânânım benim

Hiç şüphe yok ki, halkın hışımları ve cenkleri kendilerinin rahatsızlığıdır fakat bunu esbâb-i istirahatdan olan sulh için ihtiyar ederler. Binaenaleyh iki
zıddın birisi, diğeri için ihtiyâr olunur.

هر زدن بهر نوازش را بود ** هر گله از شکر آگه می‌کند
Her sille, okşamak içindir… Her şikâyet, insana şükretmeyi andırır.

Darb-ı şerîf, tehzîb-i ahlak içindir; babanın evlâdını dövmesi, terbiye içindir ve üstâdın şâkirdini dövmesi de ta’lîm-i san’at içindir. Tehzîb-i ahlak ve terbiye ve ta’lim-i san’at ma’nada okşamaktır. Kahr-i ilâhî de bunun gibidir. Ve keza her şikâyet kendisinin zıddi olan şükrün varlığından haber verir.

بوی بر از جزو تا کل ای کریم ** بوی بر از ضد تا ضد ای حکیم
Ey kerem sahibi, cüzden kül kokusunu al… Ey hakîm, zıttan zıddı istidlâl et!

Cüz’den küll’e, parçadan bütüne kadar koku götür; ey hakim, zıttan zıta kadar koku götür. Ey kerîm, küll olan vücûd-i hakîkinin izâfâtından bulunan bu âlem-i cüz’ideki cenk ve sulhu ve rahatı ve rahatsızlığı ve dövmeyi ve okşamayı ve şikâyeti ve şükrü ve emsâli ahvâl-i mütekâbileyi (karşılıklı halleri) gör ve bunların kokusunu ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr [Bakara:210] “Bütün işler döner Allah’a varır” ayet-i kerimesinin hükmüne uyarak, küll olan vücûd-i hakîkîye kadar götür ve anla ki, bunlar o tek vücûdun sıfat ve esma-i mütekâbilesi işlerindendir. Ve ey hakîm olan kimse, zıddan zıdda kadar koku götür de eşânın zıddıyla inkişâf ettiğini (ortaya çıkıp geliştiğini) oku artık!

جنگلها می آشتی آرد درست ** مارگیر از بهر یاری مار جست
Doğrusu savaşlar, barışa sebep olur. Yılancı da kim için yılan aradı.

Yâni cenklerin ve kavgaların netîcesinde iki taraf kuvvetten düştüğü cihetle, sağ ve sâlim sulh peydâ olur. Ve kezâ yılan tutucu, o korkunç bir hizmet olan yılan aramayı ve yakalamayı ancak tuttuğu yılan kendisine yâr olmak ve o sâyede para kazanıp menfaat bulmak için ihtiyâr eder.

بهر یاری مار جوید آدمی ** غم خورد بهر حریف بی‌غمی
İnsan, geçim için, rahatlık için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yiyip durur.

Âdemoglu, maişetinin te’mini hususuna yarlık ve muâvenet için yılan tutmak peşinde koşar. Gamsız olan yılanın dostluğu için gam yer. “Gamsız harif”den murad yılandır zira hayvan yer ve içer ve âdemoğlu gibi uzun düşünceleri, dertg ve kaygısı olmadığı için, gıdasının faydasıı görüp semirir ve âdem ise yer ve içer ve uzun düşünceerden, arkası gelmez dertlerinden gem ve kederinden gün geçtikçe erir. Zâten meşhur sözdür: duvarı nem, insanı gam yıkar.

Âdemogğlu yılan tutup oynatacak ve para kazanıp maîşetini te’mîn ettikten sonra gamsız ve müsterîh olacaktır. İşte bu gamsızlık ümidiyle gam yiyicilik yapar.

او همی‌جستی یکی ماری شگرف ** گرد کوهستان و در ایام برف
O da o karda, kışta dağları dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.

اژدهایی مرده دید آنجا عظیم ** که دلش از شکل او شد پر ز بیم
Derken bir dağda iri bir ölmüş yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.

مارگیر اندر زمستان شدید ** مار می‌جست اژدهایی مرده دید
Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yılan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü.

مارگیر از بهر حیرانی خلق ** مار گیرد اینت نادانی خلق
Yılancı, halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte sana halkın bilgisizliği!

آدمی کوهیست چون مفتون شود ** کوه اندر مار حیران چون شود
İnsan, bir dağa benzer, dağ nasıl meftûn olur, nasıl olur da bir dağ bir yılana hayran olur?

İnsanın taayyünü birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdındadır. Bu taayyün üzerinde türlü türlü cemâdât ve nebâtât ve hayvanât olan bir dağa benzer. Bu kuvâ arasındaki kuvve-i nefsânîyyesi yılan mesâbesindedir. Garibdir ki kendisinde bulunan birçok kuvâ-yı latîfeyi bırakip bu yılan mesâbesindeki nefsinin meftûnu ve meclûbu olur. (çekimine kapılır) Böyle bir koca dağ, nasıl olup da yılana hayrân olur?

خویشتن نشناخت مسکین آدمی ** از فزونی آمد و شد در کمی
Yoksul âdemoğlu kendisini tanımadı, bilmedi, fazilet makamından gelip bu noksan âlemine düşüverdi.

İnsan, kendisinin birçok zâhiri ve bâtinî kuvvânın hey’et-i mecmûasıdır ve esmâ-i ilâhîyye cem’iyyetine mazhariyyet isti’dâdında olduğunu bilemedi ve kendi hakîkatini tanıyamadı. O bîçâre insan böyle ziyâdelik cihetinden geldiği halde, kuvve-i nefsânîyyesine meftûn olmakla noksanlığa gitti, kendi ve kendisinin mâdûnu olan hayvanlığa meyl etti.

خویشتن را آدمی ارزان فروخت ** بود اطلس خویش بر دلقی بدوخت
İnsan kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı gitti!

Âdem bu kadar kuvâ-yı zâhîre ve bâtineyi câmi’ iken, kendisini bu kuvâ arasında en suflî olan ve yılan mesâbesinde bulunan kuvve-i nefsânîyyesine sattı. Meselâ bir atlas idi, kendisini pejmürde bir palasa dikip yama yaptı; hiç olacak iş mi!

ای نسخهٔ نامهٔ الهی که توئی
وی آینهٔ جمال شاهی که توئی
بیرون ز تو نیست هرچه در عالم هست
در خود بطلب هر آنچه خواهی که توئی
Ey insan, sen nâme-i ilâhînin nüshâsısın; cemâl şâhının âyinesi sensin. Âlemde her ne varsa, senden hâriç değildir. Dilediğin her şeyi kendinde ara zîrâ
hepsi sensin!
alemi_kebir
دواؤك فيك وما تشعرداؤك منك وما تبصر
تحسب أنك جرم صغيروفيك انطوى العالم الأكبر
Zannedersin suretin cirmi sagîr
Sende cem olmuştur âlemi kebîr

Kendi kadrini (âlem-i kebîr) bilmemek, cehâlet olarak (cism-i sagîr) kişiye yeter.[Hz. Ali kerremallâhu vechehu]

Büyük insan odur ki bilir küçüklüğünü, küçük insan odur ki bilmez büyüklüğünü…

صد هزاران مار و که حیران اوست ** او چرا حیران شدست و ماردوست
Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o, niçin hayretlere düştü, yılan sevdasına kapıldı?

Her biri nefs-i hayvânî sâhibi olan yüz binlerce dağın yılanları, cem’iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet isti’dadını hâiz olan insanın hayrânıdır ve hepsi kendilerini insanın mâdûnunda görüp kaçarlar. Hal böyle iken o insan niçin kendi nefs-i hayvânîsine hayrân ve esîr olmuş ve kendisine o yılanı dost ittihâz etmiştir?

مارگیر آن اژدها را بر گرفت ** سوی بغداد آمد از بهر شگفت
Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı hayrete düşürmek için Bağdat’a geldi.

Bu beyt-i şerifde kıssanın zâhîri beyan buyurulur; ma’na-yı işârîi yukarıdaki
îzâhâtdan anlaşılır.

اژدهایی چون ستون خانه‌ای ** می‌کشیدش از پی دانگانه‌ای
Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi.

کاژدهای مرده‌ای آورده‌ام ** در شکارش من جگرها خورده‌ام
“Ölü bir ejderha getirdim. Avlamak için ne zahmetler çektim” diyordu.

Yâni o yulan tutucu adam, halkı başına toplayıp, işte ben böyle dehşetli ve azîm bir ejderhâyı nice zahmet ve meşakkatle avladım ve ölüdürp getirdim diye, hüner göstermek ve halkı taaccübe ve hayrete düşürmek için yılanı Bağdat’a getirdi.

او همی مرده گمان بردش ولیک ** زنده بود و او ندیدش نیک نیک
O, ejderhayı ölü sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi.

او ز سرماها و برف افسرده بود ** زنده بود و شکل مرده می‌نمود
Kıştan, kardan, soğuktan donmuştu. Diriydi ama ölü gibi görünüyordu.

عالم افسردست و نام او جماد ** جامد افسرده بود ای اوستاد
Âlem de donmuştur da adı cemâd olmuştur. Üstadım, câmid, donmuş (demek) olur.
Arapça cumûd “donmak”tan câmid, donmuş, cansız demektir.

باش تا خورشید حشر آید عیان ** تا ببینی جنبش جسم جهان
Mahşer güneşi doğuncaya dek sabret de âlem cisminin hareketini gör.

Ma’lum olsun ki vücûd ve varlık birdir, o da vücûd-i hakîki-i Hak’dır. Bizim âlemimiz ve fezâ-yı bî-nihâyedeki avâlim-i kesîfe o vücûd-i hakîkînin izâfâtından ve onun bi’l-kesâfe merâtibe tenezzülünden, cisim sûreti giyinmesinden ibârettir ve vücûd-i hakîkînin sıfat-ı sübûtîyyesi vardır ki, onlar da Hayat, İlim ve Sem’, Basar, İrade, Kudret ve Kelam ve Tekvin’dir. İmdi vücûd-i hakîkînin mertebe-i şehâdete tenezzülünde cemâd, nebât, hayvân ve insân olarak dört sınıf hâsıl olmuştur. Sıfat-ı Hayat, cemad sınıfında bâtın ve mestûr ve nebâtâtda nümûv (neşv ü nema bulma, büyüme) sûretiyle mahsûs, hayvânâtda zâhir ve insanda azhardır, besbellidir. Sıfat-ı sâirenin nisbetleri de boyledir. Bu âlem kesîf ve müncemid (donmuş, katılaşmış) olduğundan onlarda bu sıfatların eserleri yoktur zannolunur fakat zuhûr butûna (dış, içe, grünen, gizliye) ve mülk, melekûta münkalib olduğu vakit, müncemid ve donuk olan cism-i cihânın hayatı ve hareketi zâhir ve âşikâr olur ve dünyâda vücûdu inkâr olunan ahvâl, âlem-i melekûtta müşâhede olunur.

Nitekim âsilerin a’za ve cevârihi, isyanlarına şehâdet edip söyleyeceklerdir.
Ve bu ma’nâ sûre-i Fussilet’te beyan buyrulur:

Nihâyet oraya geldikleri zaman onlar ne yapıyor idiyseler, kulakları, gözleri, derileri kendilerinin aleyhinde şâhitlik edecektir. Derilerine (şöyle) dediler (derler): «Bizim aleyhimize neye şâhitlik ettiniz»? Onlar da «Bizi, dediler (derler), her şey’i söyleten Allah söyletdi. Sizi ilk defa O yaratmıştır. Yine ancak Ona döndürü(lüp götürü)lüyorsunuz. [Fussilet:20-21]

چون عصای موسی اینجا مار شد ** عقل را از ساکنان اخبار شد
Musa’nın elinde asâ, yılan oldu ya… Bütün âlemi de buna kıyas et.

Vaktaki cemad sınıfından olan Musa’nın (a.s.) asâsı, bu âlem-i kesâfet olan
dünyâda yılan oldu ve bâtındâki hayat zuhûra geldi, bu hal, sâkinlerin
yâni câmidlerin bâtındaki hallerinden akl-i beşere haber vermek oldu.

پاره‌ی خاک ترا چون مرد ساخت ** خاکها را جملگی شاید شناخت
Senin bir avuç topraktan ibaret olan varlığını nasıl bir cisim haline getirir? Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi bilmek gerek.

Ey insan, senin bu cismin bir toprak parçası değil midir? Ve sen cevher-i arzdan mütevellid değil misin? Sen bir câmid toprak parçası iken, Hak Teala hazretleri seni nasıl idrak ve ma’rifet sahibi bir adam yaptı? Bundan anla ki bütün topraklara da senin gibi ma’rifet ve idrak îcâb eder.

Ma’lum olsun ki, cemadat ve nebatat ve hayvanat, kendilerini halk eden Rablerini, ma’rifet-i tabiiyye-i fıtrîyye ile ârifdir ve bunun böyle olduğu fikren ve tahyilen değil, keşfen ya’ni zevkan ve şuhûden ve açık delîl ile sabittir.

İmdi kâffe-i mevcûdatın zî-hayat olduğu hakkındaki delîl-i naklî, Hak Teâlâ hazretleri’nin:

Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah, akşam Allah’a secde eder. (Ona boyun eğmeye mecburdurlar.) [Ra’d:15]

Göklerde olan ve yerde bulunanlar, Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden), Kuddûs (bütün noksanlıklardan münezzeh olan), Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm(her işi hikmetli olan) Allah’ı tesbîh eder. [Cum’a:1]

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız. Şübhesiz ki O, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır. [İsrâ:44]

ayet-i kerimeleridir zira semâvât ve arzdaki mevcudatın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zî-hayat olmaları lazımdır ve ehl-i keşf indinde de mevcudâtın kâffesi zî-hayattır. Onlar bunu müşâhede ederler. Ve delîl-i aklî dahi budur ki, vücûd birdir; o da Hakk’ın vücûdudur; eşyânın vücûdu ise vücud-ı Hakk’a muzaf olan (bağlı) bir vücûd-i i’tibârîdir (sanal.) Vücud, Hakk-ı vâhidin vücûdu olunca, Hakk’ın Hayat’ı ve ilm’i, cemî-i zerrât-ı kevnîyyeye sâri olmuş, (varlığın bütün zerrelerine nüfûz etmiş olur. Şu kadar ki mahallin ve mazharların taayyünü müsâid olmadıkça, hayat ve idrak mazharın bâtınında kalır.

مرده زین سو اند و زان سو زنده‌اند ** خامش اینجا و آن طرف گوینده‌اند
Bunların hepsi de bu âleme göre ölü, fakat hakikat âleminde diridir. Burada susup duruyorlar ama orada söylemekteler.

Câmidler bu âlem-i mülk ve şehâdet tarafından bakılırsa ölü halindedirler
ve âlem-i melekût tarafından bakılırsa diridirler ve keza âlem-i şehâdette sâkit ve söz söylemez bir haldedirler ve fakat âlem-i melekût tarafında hepsi söz söyleyici bir haldedirler.

چون از آن سوشان فرستد سوی ما ** آن عصا گردد سوی ما اژدها
Onları hakikat âleminden bize yolladılar mı işte asâ, bize ejderha kesilir.

Hak Teâlâ hazretleri câmid olan şeyleri melekûtiyetleri cihetinden bizim tarafımıza yâni âlem-i şehâdete gönderdiği vakit, câmid olan asâ-yı Musa (a.s.) bizim tarafımızda ve âlem-i şehâdette ejderhâ olarak zâhir olur ve onun bâtınındaki hayat meydana çıkar.

کوهها هم لحن داودی کند ** جوهر آهن بکف مومی بود
Dağlar, sese gelir, Davut’la beraber ırlar, ilahi okur, demir bile avucunda mum gibi yumuşar.

Bu beyt-i şerîfte sure-i Sebe’de olan şu ayet-i kerimeye işâret buyrulur:

Andolsun ki biz Dâvuuda bizden bir imtiyaz verdik. «Ey dağlar, onunla birlikde tesbîh edin» (dedik), kuşlara da (bunu emretdik). Ona demiri de (mum gibi) yumuşatdık. [Sebe:10]

Yâni dağlar câmid (cansız, donuk) ve kuşlar gayr-i nâtık (konuşamaz) oldukları halde Davud (a.s.)in terennümât ile vaki’ olan tesbihât ve münâcâtını tekrar ederlerdi ve demirin sertliği gidip onun elinde mum gibi yumuşacık olurdu.

باد حمال سلیمانی شود ** بحر با موسی سخن‌دانی شود
Rüzgâr, Süleyman’a mensûb hamal olur, onu yüklenir, taşır; deniz Musâ ile söz bilici olur.

Süleymân’a da rüzgârı (boyun eğdirdik)! (Öyle ki) sabah gidişi bir ay(lık mesâfe), akşam dönüşü de bir ay(lık mesâfe)dir. [Sebe:12]

Bunun üzerine, Musa’ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. [Musa söyleneni yapınca] deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi. [Şu’arâ:63]

Yâni rüzgâr ve deniz cemâddan oldukları halde, her birisi kendilerine tebliğ olunan emirleri idrak edip itâat eylediler.

ماه با احمد اشارت‌بین شود ** نار ابراهیم را نسرین شود
Ay, Ahmet’in işaretini emrini anlar, fermanına uyar; ateş, İbrahim’e ağustos gülü olur.

Ay, Ahmed (sav) Efendimiz’in mübârek parmaklarıyla vâki’ olan işaretini görüp
yarılır. Nitekim ayet-i kerîmede buyrulur:

Kıyamet yaklaştı, kamer (ay ikiye) bölündü. (Kâfirlerin, Hz. Peygamberden bir mucize istemeleri üzerine ayın ikiye bölünme hadisesi olmuştur.) [Kamer:1]

Ve Nemrud’un ateşi İbrahim-i Halîl (a.s.) için nesrin yâni güzel kokulu beyaz gül olur.

خاک قارون را چو ماری در کشد ** استن حنانه آید در رشد
Toprak, Karun’u yılan gibi içine çeker, yutar; Hannâne direği rüşde gelip akla, fikre sahip olur.

Karûn, Musa (a.s.) zamanında ziyâde mal sahibi bir kimse idi; Musa aleyhisselâm’a muhâlefeti yüzünden yere battı. Nitekim âyet-i kerimede buyrulur:

Ve sonunda Kârûn’u da, sarayını da yerin dibine geçirdik. [Kasas:81]

“Hannâne” nevha edici, ağıt tutucu ma’nasina olup, zaman-i saadette Nebiyy-i zîşân Efendimiz’in mescid-i şeriflerinde dayanıp hutbe okuduğu, hurma kütüğünden bir direğin adıdır. Yeni minber yapılınca, Hannâne’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemâat işitti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz minberden inip, Hannâne’ye sarılınca, sesi kesildi; “Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı” buyurdu.

سنگ بر احمد سلامی می‌کند ** کوه یحیی را پیامی می‌کند
Taş, Ahmet’e selâm verir; Dağ Yahya’ya haber yollar.

Yâni hadîs-i şerîfte ihbâr buyrulduğu üzre, taşlar Ahmed (sav) Efendimiz’e selam verir ve dağ, Yahudilerin elinden firarı üzerine Yahya aleyhisselâm’a “Bana kaç!” diye haber verir. Bu beyitlerde cemâdâtın kelâmlarına işâret buyrulur.

ما سمعیعیم و بصیریم و خوشیم ** با شما نامحرمان ما خامشیم
Hepsi de bunlara “ Biz size karşı duyar, görürüz… sizinle hoşuz, neşeliyiz. Fakat nâmahremlere karşı susup durmaktayız” derler.

Yukarıdan beri vâki’ olan îzâhâttan anlaşlacağı üzere cemâdât, biz işitir ve görürüz ve latîfiz fakat ey ehl-i sûret, ey kabuktan öteye yolu olmayanlar, biz sizlere karşı nâ-mahrem ve sâkit bir haldeyiz derler.

چون شما سوی جمادی می‌روید ** محرم جان جمادان چون شوید
Ama siz bir cemâd(lık tarafın)a gidiyor, ona yöneliyorsunuz. Artık cemâtların canına, sırrına nasıl mahrem olursunuz ki?

Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: “Ey ehl-i suret, mademki siz cemâdlık ve cismânîyet tarafına meyl ediyorsunuz ve mülk âleminin tabîi kanunları mukayyed bulunuyorsunuz ve melekût âleminin ahvâli size karşı mestûr, örtülü kalıyor; o halde nasıl cemâdların canının ve bâtınının mahremi olursunuz?”

از جمادی عالم جانها روید ** غلغل اجزای عالم بشنوید
Cematlardan can âlemine gidin de âlemin cüzlerinin ahengini duyun!

فاش تسبیح جمادات آیدت ** وسوسه‌ی تاویلها نربایدت
O vakit cansız (sanılan) şeylerin tesbîhlerini apaçık duyarsın da tevîl vesveselerine kapılmazsın.

Yân Ey sâlik sen âlem-i cemâddan, âlem-i ervâha ve melekûta hâlen ve zevkan müteveccih olursan, cemadâtin tesbîhi sana açık olarak zâhir olur. Yâni zâhir ve bâtın kulakların birleşip, onların tesbîhlerini lisan-ı zâhir ile vâki’ olan tesbîhât gibi işitirsin ve artık ulemâ-yı zâhir gibi

Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız… [İsrâ:44]

ayet-i kerimesiyle, emsâli ayât-i kur’anîyyeyi te’vîl vesvesesi, başka bir manây yorma hâli sana musallat olamaz. Zira ulema-yi zâhir bu ve emsali ayat-i kur’aniyyenin tefsirinde derler ki: “Cemâdât yaratıcıya ve kudretine ve hikmetine delâlet cihetinden, lisan-ı hâl ile tesbih ederler” ve güyâ bununla nutk ederler ve gayreti dinîye ile keennehu Allah Teala’ya ortak koşmaktan vesâireden tenzîh ederler.

چون ندارد جان تو قندیلها ** بهر بینش کرده‌ای تاویلها
Can âleminde kandiller yok da görmek için tevîllere yapışıyorsun.

“Kandiller”den murad, nur-i keşf ve vicdândır. Ey eşyânın zâhirini görüp bâtınlarından kör olan kimse, mâdemki senin ruhunda nur-i keşf yoktur, zikr olunan ayât-i kur’aniyyeyi, bunların tesbihlerinin görünüşü için, te’viller etmişsin yani bunların tesbîhâtu zâhiren görülemez diye te’vilâta kalkışmışsın veyahut onların görünüşü, görenin tesbîhine sebeb olur diye te’vîl edip dersin:

که غرض تسبیح ظاهر کی بود ** دعوی دیدن خیال غی بود
“Tespihten maksat, nasıl olur da zâhirî tespih olur? Bu tesbîhte bulunan, cansız şeyleri görmek de sapıklıktan başka bir şey değil.”

Ki “Cemadatin tesbihinden garaz, hiç tesbih-i zâhir olur mu? Bunların tesbihlerini işitmek ve görmek da’vası, dalâletden mütevellid bir hayâldir ve evhamdir.”

بلک مر بیننده را دیدار آن ** وقت عبرت می‌کند تسبیح‌خوان
Doğrusu şu: onları gören, ibret alır da Allah’ı tesbîh eder.

Beiki her gören kimseyi, o cemadatın görünüşü, ibret almaya sevk edip tesbîh okuyucu eder, subhânallâh dedirtir.

پس چو از تسبیح یادت می‌دهد ** آن دلالت همچو گفتن می‌بود
“Sana Allah’ı tesbîh etmeyi hatırlıyor ya… İşte bu tesbîhe delil olmaları, onlarıb tesbîh etmesi demektir” dersin.

Mâdemki cemâdâtın görünüşü senin hatrına Hakk’ı tesbih etmeyi getiriyor ve seni Hakk’in tesbihine yönlendiriyo; işte o delalet “Hayra delalet eden, o hayrın fâili gibidir” fehvâsınca, o cemâdâtın tesbîh söylemesi gibi olur.

این بود تاویل اهل اعتزال ** و آن آنکس کو ندارد نور حال
Îtizal ehlinin tevili budur işte. Hal nuruna sahip olmayan kişinin işi budur.

İşte ehl-i î’tizal’in ve zâhir ulemâsının, Kur’andaki naslar (kesin hükümler) akkındaki te’vili, bu zikr eylediğimiz vech ile olur zira onların te’villerinin esâsı budur ki: “Cemâdâtın hayatı yoktur ve nutk-ı tesbih hayatsız olmaz. Binaenaleyh murad, hakikat-i tesbih degildir belki vahdaniyyete delalet etmeleridir.” Halbuki ayet-i kerîmede

Sonra duman hâlinde bulunan göğü kasdetti de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. (İkisi de:) “İtâat edenler olarak (isteye isteye) geldik!” dediler.[Fussilet:11]

Yâni “Hak Teala semavât ve arza tav’an (isteyerek) yahud kerhen (zorla) vücûd-pezîr olunuz, varlık gösteriniz” buyurdu; onlar da biz itaat edici olduğumuz halde geliriz dediler” buyrulduğuna nazaran cemad nev’inden olan semavat ve arzın hitab-ı izzet’i işittiklerini ve cevab verdiklerini te’vîle mahal yoktur. İmdi kendisinde nur-i hal ve müşâhede-i bâtın olmayan kimsenin vay hâline!

چون ز حس بیرون نیامد آدمی ** باشد از تصویر غیبی اعجمی
İnsan, duygudan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancıdır.

İnsan, zevâhir-i eşyâdan (eşyanın dış yüzünden) ma’lumat alan havass-i hamse-i zâhiresinin (beş duyu) hüküm ve te’sirinden kurtulmadıkça âlem-i gaybın hallerini tasvîrden acemî, yâni gâfil ve câhil olur.

این سخن پایان ندارد مارگیر ** می‌کشید آن مار را با صد زحیر
Bu sözün sonu gelmez… Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke çeke

تا به بغداد آمد آن هنگامه‌جو ** تا نهد هنگامه‌ای بر چارسو
Bağdat’a kadar geldi o maceracı adam, çarşıda bir hengâmedir koparmak için

بر لب شط مرد هنگامه نهاد ** غلغله در شهر بغداد اوفتاد
Yılanı Şat kıyısına koydu. Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu

Ortalığı velveleye veren o yılan tutan adam, o tuttuğu ejderhâyı Dicle nehri kenarına koydu. Halk böyle bir yılanın vücûdundan haberdâr olunca Bağdat içine bir gulgule düştü, şehir sallandı; dediler ki:

مارگیری اژدها آورده است ** بوالعجب نادر شکاری کرده است
“Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip görülmemiş mefret (çok büyük, cüsseli) bir şey. Nasıl da avlamış?” diye…

“Birisi Dicle kenarına ejderha gibi büyük bir yılan getirmiş, acaib bir şey imiş, gidip görelim bu azîm yılanı nasıl tutabilmiştir?”

جمع آمد صد هزاران خام‌ریش ** صید او گشته چو او از ابلهیش
Yüz binlerce ahmak adam toplandı, ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar.

منتظر ایشان و هم او منتظر ** تا که جمع آیند خلق منتشر
Onlar, yılanı görmek için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamıyla toplansın diye bekliyordu.

Oraya toplanan halk, üzerinde örtü bulunan şu ejderha nasıl şeydir görelim diye örtünün açılmasına muntazır ve yılan tutucu adam dahi halkın daha ziyâde toplanmasına muntazır idi.

مردم هنگامه افزون‌تر شود ** کدیه و توزیع نیکوتر رود
Halk, iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun, parsayı toplayayım diyordu.

جمع آمد صد هزاران ژاژخا ** حلقه کرده پشت پا بر پشت پا
Yüz binlerce herzevekil toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi!

Birçok geveze ortada bulunan ejderhanın etrafında halka teşkil etmek suretiyle toplanmış ve bu halka bir halkanın arkasında diğer halkalar daha teşkil edilmek suretiyle vâki’ olmuş idi.

مرد را از زن خبر نه ز ازدحام ** رفته درهم چون قیامت خاص و عام
Kalabalıktan erkeğin kadından haberi yoktu. Halkla, ileri gelenler birbirlerine girmiş âdeta kıyametten bir alâmet olmuştu.

Kalabalık öyle bir derecede idi ki, erkeklerin kadınlara olan temâyülü hasebiyle onlara bakmaları lâzım gelirken, bu kalabalık yüzünden, erkeklerin kadının vücudundan haberi bile yoktu. Velhâsıl halkın izdihâmı kıyâmetden bir numûne idi.

چون همی حراقه جنبانید او ** می‌کشیدند اهل هنگامه گلو
Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna basıp boyunlarını uzatıyordu.

Yâni yılanı tutan adam, ateş saçan bir gemi mesâbesinde olan o ejderhâyı kımıldattığı vakit, efrad-ı halk, aman ben de göreyim diye, halkanın arkasında kalanlar arlık yerlerden boyunlarını uzattılar.

و اژدها کز زمهریر افسرده بود ** زیر صد گونه پلاس و پرده بود
Ejderhâ, zemherîden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı, eski püskü örtüler ile örtülmüştü.

بسته بودش با رسنهای غلیظ ** احتیاطی کرده بودش آن حفیظ
Yılancı, ihtiyâtı elden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı.

در درنگ انتظار و اتفاق ** تافت بر آن مار خورشید عراق
Fakat halkın toplanmasını beklerken epeyce bir zaman geçmiş, Irak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu.

Temaşa perdesinin açılmasına halkın müttefikan intizar için vâki’ olan bekleyip durması esnasında Irak ikliminin kızdırıcı güneşi, o soğuktan donmuş olan yılanın üzerine doğdu.

آفتاب گرم‌سیرش گرم کرد ** رفت از اعضای او اخلاط سرد
Güneş onu epeyce ısıtınca azasından soğuk ahlât sıyrılıp gitmişti.

“Ahlât” hayvanâtın vücûdunda vâki’, “dem,” “balgam,” “sevdâ” ve “safrâ” adı verilen dört akıcı unsurdan her biridir. Yâni güneşin harâretiyle, yılanın vücûdu meşbû oldu; a’zasında donmuş olan bu mezkur karışımların her biri tekrar cereyan ve deverâna başladı.

مرده بود و زنده گشت او از شگفت ** اژدها بر خویش جنبیدن گرفت
O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamaya başladı.

خلق را از جنبش آن مرده مار ** گشتشان آن یک تحیر صد هزار
Ölü yılanın kımıldadığını görünce halkın hayreti birken yüz bin oldu.

با تحیر نعره‌ها انگیختند ** جملگان از جنبشش بگریختند
Şaşkınlıklarından naralar atarak hep birden kaçışmaya koyuldular.

می‌سکست او بند و زان بانگ بلند ** هر طرف می‌رفت چاقاچاق بند
Ejderha, halkın gürültüsünden çatır, çatır bağlarını koparmaya başladı. İplerin her biri bir yana düştü. Kalın urgan bağlarının çatırtısı her tarafa giderdi ve her taraftan işitilir idi.

بندها بسکست و بیرون شد ز زیر ** اژدهایی زشت غران همچو شیر
İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen çirkin, mefret bir ejderha!

در هزیمت بس خلایق کشته شد ** از فتاده و کشتگان صد پشته شد
Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayakaltında kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu.

مارگیر از ترس بر جا خشک گشت ** که چه آوردم من از کهسار و دشت
Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.

Yılan tutucu bu dehşet vaziyeti görünce: “Eyvah! Ben dağlıktan ve sahradan bu halkın başına ne dehşetli bir felaket getirmiş oldum” diye korkusundan olduğu yerde hareketsiz bir halde kaldı, kaskatı kesildi.

گرگ را بیدار کرد آن کور میش ** رفت نادان سوی عزرائیل خویش
O kör koyun, kurdu uyandırdı. Câhil, Azrâil’in yanına kendi ayağıyla gitti.

اژدها یک لقمه کرد آن گیج را ** سهل باشد خون‌خوری حجاج را
Ejderha o ahmağı bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var.

Ve Haccac, Yusuf es-Sekafî, Mervan ve Abdü’l-Melik zaman-i saltanatlarında zulmüyle meşhur bir emîrin ismidir. Haksız yere yedi bin kişiyi öldürdüğü tarihlerde mezkurdur. Yâni ejderha canlanıp etrafa saldırdığı esnada, yılan tutucuyu da bir lokma edip yuttu. Zira kan içici Haccac mesabesinde ve onun meşreb ve tabîatında olan ejderhaya adam öldürmek kolay olur.

Bu beyt-i şerifte bâtın-i Haccac’ın ejderhâ suretine memsûh olduğuna işâret buyrulur.

خویش را بر استنی پیچید و بست ** استخوان خورده را در هم شکست
Sonra da bir direğe sarılıp kendisini sıktı, karnında (eritmek için) herifin kemiklerini çatır, çatır kırdı.

نفست اژدرهاست او کی مرده است ** از غم و بی آلتی افسرده است
Senin nefsin de bir ejderhadır. O, nereden öldü ki? Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa!

Nefs-i beşer, hadd-i zâtında ejderha tabiatında ve meşrebindedir; o asla ölmez eğer halim selim görünürse âletsizlik ve fırsatsızlık gamından dolayı donmuş ve mecalsiz kalmıştır.

Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsâit değil ondan bu ölgünlüğü

گر بیابد آلت فرعون او ** که بامر او همی‌رفت آب جو
Firavunun eline geçenler, onun da eline geçse neler yapmaz! Irmak bile, Firavunun emriyle akardı.

Firavun’un âletinden murad, saltanat ve kudret-i hükümettir. “Nehir”den murad, Nil nehridir ki, Firavun’un daire-i saltanatında cereyan ederdi. Nitekim Kur’an-i Kerîm’de Firavunun övünmesinden şöyle haber verilir:

Fir’avun ise, kavmi içinde seslenip dedi ki: “Ey kavmim! Mısır mülkü(hükümdarlığı) ve altımdan akıp giden bu nehirler, benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?” [Zuhruf:51]

آنگه او بنیاد فرعونی کند ** راه صد موسی و صد هارون زند
Onun eline de böyle bir kudret düşse hemen firavunluğa başlar, yüzlerce Musa’nın da yolunu vurur, yüzlerce Harun’un da!

Nefs, Firavunun kudret ve saltanatını elde ettikten sonra, artık Firavunluk temelini kurar ve kendisine nasihat eden Musa ve Harun (aleyhime’s-selam) meşreplerinde olan ulemâ-i billâhı muhâlif ve düşmân addedip onlara karşı suikasta kalkışır. Hasılı hiç bir nefis sınanmadığı imtihanın masumu değildir.

کرمکست آن اژدها از دست فقر ** پشه‌ای گردد ز جاه و مال صقر
O ejderha, yoksulluk elinde küçük bir kurtçuk kesilir. Mevki ve mal yüzünden bir sivrisinek büyür, yırtıcı çaylak olur!

اژدها را دار در برف فراق ** هین مکش او را به خورشید عراق
Ejderhayı ayrılık karı içinde tut, sakın onu Irak güneşinin altına getirme.

Nefis ejderhasını dünyevi hazlardan, bedenin zevklerinden ayrılık karı içinde tut ki, donmuş bir halde kalsın, sakın o nefis ejderhasını esfel-i safilin olan dünyanın rengine aldanıp parlak ve hararetli görünün alayişin içine çekme!

تا فسرده می‌بود آن اژدهات ** لقمه‌ی اویی چو او یابد نجات
Ejderhan donmuş bir halde iken selâmettesin fakat kurtuldu, kendine geldi mi ona lokma olursun.

Sen, ejderha olan nefsini, esfel-i safilin olan dünyanin, mal ve makam güneşleri altına çekme ki, o senin ejderhan donmuş bir halde kalsın. Zira o nefis, mal ve makam güneşinin hararetiyle harekete gelip donukluktan kurtulduğunda, seni yutup helak eder.

مات کن او را و آمن شو ز مات ** رحم کم کن نیست او ز اهل صلات
Onu mat et de mat olmaktan emin ol. Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir.

کان تف خورشید شهوت بر زند ** آن خفاش مردریگت پر زند
Üstüne şehvet güneşinin harareti vurdu mu o geberesice hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya, uçmaya başlar.

می‌کشانش در جهاد و در قتال ** مردوار الله یجزیک الوصال
Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş… Allah, sana vuslatıyla karşılık versin!

چونک آن مرد اژدها را آورید ** در هوای گرم خوش شد آن مرید
Hulâsa o adam ejderhayı getirip de o korkunç şey, sıcak havada kendine gelince,

لاجرم آن فتنه‌ها کرد ای عزیز ** بیست همچندان که ما گفتیم نیز
O fitneleri meydana çıkardı. Hattâ azizim, söylediklerimizin yüz kat üstününü yaptı!

تو طمع داری که او را بی جفا ** بسته داری در وقار و در وفا
Sen ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakâr bir halde tutmayı mı umuyorsun?

Ey sâlik-i tarik-i Hak, sen umar mısın ki, o azgın ve pek şerli nefsi, mücâhede ve riyazet cefâsı ve ezâsı olmaksızın, insanlık vakarı içinde ve emir ve nehy-i ilahinin vefasi içinde bağlı tutasın ve o dehşetli hayvanı yularsız bırakarak, ondan akıl ve mantık dairesinde hareket bekleyesin bu mümkün olur mu?

هر خسی را این تمنی کی رسد ** موسیی باید که اژدرها کشد
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur? Ejderhayı öldürmeye bir Musa gerek.

صدهزاران خلق ز اژدرهای او ** در هزیمت کشته شد از رای او
Yüz binlerce halk onun tedbiriyle mağlûp oldu, ejderhasından yılıp kaçtı, ölüp gitti!

Sıfat-i nefsanîyyesine mağlûb olan her bir denîye, mücâhedesiz ve riyâzetsiz nefis ejderhâsını zararsız bir sûrette kullanmak temennîsi mümkün olur mu? Musa (a.s.) meşrebinde bir velîyy-i kâmil lâzımdır ki, o ejderhâyı, emr-i ilâhî kontrolünde istihdam edebilsin.

Hayvanât Bahçesi’nden İnsan’a

[NUTK-I ŞERÎF-İ BAĞÇE-İ HAYAVÂN]
Müfte’ilün fâ’ilün müfte’ilün fâ’ilün

Can bu ilden göçmeden cânânı bulmazsa ne güç
Sûreti insan içi hayvan olursa kişinin
Taşlar ile döğünüp insanı bulmazsa ne güç

hayvanat_bahcesi

Öldüğünde kabrinden kaldıra başını cân
Göre ki mahşer olmuş hayretde cümle insân

Ne sıfâtla bunda mevsûf isen bil anda
Ol şekle cân bürünür eyle nutkı iz’ân

Nakş-ı hicâb-ı kalbden haketdinse kardaş
Didâr-ı Hazret-i Hak çeşminde ola seyrân

Fi’l-i Resûl’e fi’lin bunda mutâbık ise
Anda ola enîsin dâ’im Habîb-i Rahmân

Nefsinle gece gündüz eyle cihâd-ı ekber
Dest-gîr ola yârın Ebu Bekr Ömer Osmân

Nûş eyle her ne gelse zehrse bil Hûda’dan
Vire şerâb-ı kevser mahşerde Şâh-ı Merdân

Zikr-i Hüdâ’yı dilden koma olanca cehd it
Hûriler ile ferdâ hem-nişîn ola ğılmân

Sakın harâma sunma hınzîr olur derûnun
Hased eyü değildir şeklin olur soğulcan

Olursan iki yüzlü meymûna tebdîl oldun
Var ise böyle fi’lin var tevhîd eyle her ân

Dünyâya meyli terk it billâhi kelb olursun
İtsin rencide halkı yirü peleng ü arslan

Yiyüp yidürmeyenler cem’ eylediği malı
Karınca olısardur yahud kara tonuzlan

Sokan dili ile halkı yılan çıyan olurmuş
Mukarrer eyü olmak kendün gören müselmân

Yiyüb içüb yatanlar tonbay olur ya tavşan
Katır mukarrer olmak kizb eyleyen ferâvân

Altunlı câmelerle giyüb kurulan âdem
Tâvûsa tebdîl olup tamuda ide cevelân

Nâ-mahreme bakanlar kablumbağa olurmuş
Lûtîler ola filler siccînde tuta evtân

Kin tutma mü’min isen mü’min ol ana zinhâr
Deve olur gezersin mahşer yerinde sekrân

Şol savurup gezenler zürâfa olur ekser
Hırsın olursa gâlib kurtsun yahud sırtlan

Hakk’ı idüp feramuş çok oynayub gülenler
Döne çitüne şekli ide enîn ü efgân

Kurnazlık iden âdem keçi olmak mukarrer
İşin olursa hîle tilki olursun ey cân

Şehvet olursa gâlib hırsın gezer yularsız
Dâ’im bahil olursun oldun bi’ayn-i Şeytân

İdüb müsâvî gıybet âdem etin yiyenler
Martı olur ya kartal şâhid bu söze Kur’an

İlmi okuyub ‘amelsiz geçsen eğer cihândan
Bir yemişsiz ağaçsın durma cehennemde yan

Halka nasîhat idüp kendin eğer tutmazsın
Üstü kalıblı çörek koz gibi için yalan

Hırsız olur giceler tam delip eşsen duvâr
Sansara döne yüzün öldüğün gibi hemân

Münâfık olsa kişi keklik olur hazer kıl
İden tarîk-i inkâr olur gürûh-ı küfrân

Tevbe ü telkin alup sonra feragât iden
Yüzü dönüp ardına ola bir ulu nişan

Hâli dahi olmadan ma’nî uğurlayanlar
Gelincik ola geze eyleme hergiz gümân

Ma’rifetim var diyü kuru lakırdı çalan
Alaca karga ola yâhud öter saksağan

Sazını sâzendeler ırlasalar çalsalar
Kanadın urur öter horos olur ey civân

Fâ’idesiz endîşeden pire ile bit olur
Çakal olurmuş sakın evveli için uluyan

İki cihan fahrinin nesline kim buğz ider
İblis ile haşrola konsa divan-ı Subhân

Yerin göğün ilmini dünya içün okursun
Bir elif öğrenmeden maksûdun otluk samân

Böyle giyünüp kuşanma aldar seni inanma
Beg paşa didükleri bir kuruca ad u sân

Menzil uzak sen yayan zâd u zevâdın yok
Kaddini lâm eylemiş cürm ile bâr-ı girân

Bu sözlerim sanma derd-mend sakın söz değil
Olur be-Hakk-ı Hudâ öldüğün gibi ’iyân

Yarın râfîzîler ola har-i Yehûda
Binüp ana cühûdlar tamuda ide tayrân

Şeyhler mürâ’î olsa baykuş olur mukarrer
Sûfîler olsa kuzgun ol ola şekli hemân

Eğer sana bu sözler kâr itmediyse gardaş
Taştan temurdan eyler tamuda seni Sübhân

Bu didiğim sıfatlar dilersen ola fânî
Zikr eyle gice gündüz yan yakıl eyle devrân

Şerh itdüğüm bu sözler mahşerde olıserdir
Zâhirde bu iş olmaz dünyânı itme vîrân

Gerçi tenâsuhîler olur cihânda dirler
Bu söze itme tasdîk anlarda yokdur îmân

Bir mürşîd-i kâmile teslîm-i cân u dil kıl
Seyyid Nizâmoğlu olmak dilersen insân