İçini ısıtır: “dua taneleri”

Buz üzre dânelenmiş eşk-i mercângûnum al ey dil
Hisâb-ı derd içün bu sübha-i sad dâne olmaz mı

Ey gönül! Buz üzerine tane tane dökülmüş mercan renkli gözyaşlarımı al. Bunlar dertlerin hesabı için yüzlük tesbih olmaz mı?

Tesbih dediğin her tanesi duyarak, hissederek çekilir. Aksi takdirde bir boş uğraştır. Gözyaşlarının taneleri kanlı dökülmedikten sonra mercan tesbihi bin kez çevirsen ne verir…
Dökilmeyicek katre-i hûnîn-i sirişkün
Bin kerre çevirsen ne virür sübha-i mercân
tesbih_yasemin_gelebek

Daldıkça temâşay-ı mesâbih ile fikre
Mecbur olurum her gece tesbih ile zikre

eymen_usta_2

Sûfiyim halk içinde tesbih elimden gitmez
Dilim mârifet söyler, gönlüm hiç kabul etmez
terennümünde avuntu bir zikirle nefes tüketen zamane dervişlerine zevk-i tehattûr olsun diye…

20 Şu­bat 1958 Cu­ma ge­ce­si dört ar­ka­daş (Ah­med Düz­gün­man, Niyâzi Sa­yın, Uğur Der­man, Mus­ta­fa Düz­gün­man) Teşvîkiye, Ka­lıp­çı so­kak, Vil­la apar­tı­ma­nın­da mu­kîm, vâli mü­te­kâ­i­di Se­dat (Erim) Bey’in nez­din­de mah­fûz, mer­hûm Ha­lîl Us­ta’nın tes­bih­le­ri­ni gör­me­ğe git­me­miz münâsebetiyle bir hâtıra:

Yağ­mur­lu bir ge­ce idi; fır­tı­na­lı, hem so­ğuk,
üs­kü­dar’dan Teşvîkiye nâmlı sem­te doğ­rul­duk.

So­kak so­rup vâsıl ol­duk Se­dad Bey’in evi­ne,
Kar­şı­la­yıp al­dı bi­zi oda­sı­nın bi­ri­ne.

Es­ki ah­bap, be­ye­fen­di, se­vim­li, hem hoş-kelâm,
Soh­be­tiy­le et­ti tenvîr, biz­den ona çok selâm.

Hânesinin içi mefrûş, eser­ler­le mü­zey­yen,
Ya­zı, re­sim, çi­ni, tez­hip nevîlerle mü­lev­ven.

Der­ken haz­ret yan oda­dan ge­tir­di bir hazîne,
Bir de bak­tık, tes­bih­ler­miş; el­hak, san­ki defîne.

Aman Yârab, bu ne san’at, bu ne eltâf dilrübâ,
Bu meş­he­rin ezvâkına, in­san ey­ler iktidâ.

Üstâd merhûm Ha­lîl yap­mış, rûh-ı san’at mü­ces­sem,
Tes­bih­ci­ler kut­bu­dur bak, âsâriyle mü­sel­lem.

Ku­ka, san­dal, de­mir­hin­di, zer­ger­dân, bağ, hem kök­nar,
Sır­ça ku­ka, zey­ti­nağ­cı, kehrübâyla nar­çıl var.

Üveydârî, ödağ­cıy­la mâverd de var için­de,
Ol­tu ta­şı, gü­müş kam­çı, hep­si baş­ka bi­çim­de.

Bor­do renk­li, ala­ca­lı sa­rı bağ­lar pek en­fes,
Ku­ka tes­bih şâheserdir, oy­ma­la­rı bir ka­fes.

İmâmeler, du­rak­lar­la te­pe­lik­ler hal­ka­lı,
Oy­ma na­kış, sâde gü­zel, rengârenk, hem dal­ga­lı,

Zey­ti­nağ­cı tes­bi­he bak, na­ka gi­bi ışıl­dak,
Kehrübânın buz­lu­su da câzibeli yu­var­lak.

Al­tı dâne öl­çü­sün­de imâmeler çok gü­zel
Za­rif had­de, in­ce de­lik, te­pe­likler bîbedel.­

Ödâğcıyla mâverd, san­dal, üveydârî pür san’at,
Ko­ku­la­rı, çe­kim­le­ri hayrân eder, hem dilşâd.

Şalgamîyle beyzî şe­kil, uç­lu­lar­la yu­var­lak,
İmzâ at­mış te­pe­li­ğe, ta­mam ol­muş san’at bak.

Uğur Bey’le Niyâzi’miz al­mış ele bir ka­lem,
Bi­ri çi­zer, bi­ri ya­zar; her bi­ri­miz bir âlem.

Ha­lîl Us­ta ne adam­mış, na­sıl yap­mış bun­la­rı,
Rû­hu coş­muş, zev­ki taş­mış, ayân et­miş nûr­la­rı.

Tes­bih­le­rin âmili hiç öl­me­miş de ya­şı­yor,
Zevk-i selîm san’atkârı, anıp in­san şa­şı­yor.

Rah­met ol­sun Ha­lîl Us­ta, şâd et­tin sen biz­le­ri
Müs­te­rîh ol, zâil ol­maz san’atı­nın iz­le­ri.

Dört ar­ka­daş hayrân ol­duk, ser­sem­le­dik âdetâ,
Akıl ser­hoş, gö­nül bîhûş, doy­ma­dık bu vus­la­ta.

Şuûnât-ı İlâhî’dir, merâyâda gö­rü­nen
Ârif bilir, kim­dir nak­kâş; nukûşiyle övü­nen.

Mazâhirde sırr-ı Alî nümâyandır, hoş­ca bak,
“Kün­tü ken­zen…” esrârıdır, hak gö­züy­le iy­ce bak.

Ehl-i Beyt’in hür­me­ti­ne, Yârab, Ha­lîl ku­lu­nu,
Taksîrâtın afv ey­le­yip, cen­net ey­le yo­lu­nu.

Mem­nûn, mes­rûr, mü­te­şek­kir, ol hânedan ay­rıl­dık,
Av­det edip eve gel­dik, dîvâneden sa­yıldık

Ey Tür­be­dâr! Fakîrâne ka­ra­la­dın hay­lı lâf,
Hiç kıy­me­ti yok­tur ammâ, aşk söy­let­ti bir tu­haf…

Mus­ta­fa DÜZ­GÜN­MAN
27 Şu­bat 1958

mustafa_unver

Tazeler için Lûgatçe:
Mesabih: Yıldızlar Mu­kîm: otu­ran. Mü­te­kâi­d: emek­li­. Nez­din­de: ya­nın­da. Mah­fûz: sak­lı. Vâsıl ol­duk: var­dık, ka­vuş­tuk. Hoş-kelâm: sö­zü gü­zel. Tenvîr: ay­dın­lat­ma. Mef­rûş: dö­şen­miş. Mü­zey­yen: süs­len­miş. Mü­lev­ven: renk­len­miş. Eltâf: lû­tuf­lar. Dilrübâ: gön­lü ka­pan. Meş­her: ser­gi. Ezvâk: zevk­ler. İktidâ: uy­ma. Rûh-ı san’at: san’at rûhu. Mü­ces­sem: ci­sim­len­miş. Kutb: bir mes­le­ğin en yü­ce­si. âsâr: eser­ler. Mü­sel­lem: her­kes­çe ka­bul edi­len. Na­ka: de­niz fi­li­nin di­şin­den ya­pı­lan tes­bih. Pür san’at: san’at do­lu. Dilşâd: gön­lü hoş. Ayân et­miş: mey­da­na çı­kar­mış. âmil: imâl eden, ya­pan. Zevk-ı selîm: doğ­ru, sağ­lam zevk. Şâd et­tin: se­vin­dir­din. Müs­te­rih: gön­lü ra­hat. Zâil ol­maz: bit­mez. Ser­hoş: sar­hoş. Bîhûş: şaş­kın. Vus­lat: ka­vuş­ma. Şuûnât-ı ilâhî: ilâhî hâdiseler. Merâyâ: ay­na­lar. ârif: ilâhî sır­la­rı bi­len. Nak­kâş: na­kış ya­pan. Nukûş: na­kış­lar. Mazâhir: gö­rü­nen şey­ler. Sırr-ı Alî: Hz. Ali’nin sır­rı. Nümâyan: mey­dan­da. “Kün­tü ken­zen…”: “Ben giz­li hazîne idim, bi­lin­mek is­te­dim. ya­rat­tı­ğım mahlûkatla bi­lin­dim” meâlindeki “kudsî hadîs”in baş­lan­gıç cüm­le­si­dir ki ta­sav­vuf ede­bi­ya­tın­da sık­ça kul­la­nı­lır. Esrâr: sır­lar. İy­ce: iyi­ce. Taksîrat: ku­sur­lar. Mes­rûr: se­vinç­li. Mü­te­şek­kir: te­şek­kür eden. Türbedâr: Üs­kü­dar’da­ki Hz. Hüdâyi türbedârı olan Mus­ta­fa Düz­gün­man (cümlesi ervâhı için el-fatihah)

Reklamlar

Sâhib-i irfân ağlar


Dosta kâh yoldaş olup kâh düşmana
İnleyip sesler duyurdum her yana
Dost olur -zannınca- her insan bana
Sırlarım gel gör ki meçhuldür ona
Sırlarım olmaz iniltimden uzak
Her göz etmez fark işitmez her kulak

En güzel vuslatı tattırmak için cennette, bize gündüz-gece zehir ettiği hicrâna şükür…

Rûz u şeb dîdelerim derdin ile kan ağlar
Vâkıf olan benim esrârıma her an ağlar
Kimse fehm itmedi hayfâ ki nedir maksûdum
Gice gündüz ne içün dîde-i giryân ağlar

Dâğ-ı sînem göricek hûn ile âlûde benim
Rahm idip hâlime ezhâr-ı gülistân ağlar
Gördü çün derd-i dil-i zârımı rahm itdi tabîb
Didi ey hasta-i hicrân sana dermân ağlar
Yine rahm eylemez asla bana ol âfet-i cân
Beni bîmârî görüp hâlime yârân ağlar
Gam değil bilmez ise hâl-ı derûnum ol yâr
Fehm ider niyyetimi sâhib-i irfân ağlar
Derd ile rûyuna bakdıkça senin İlhâmî
Gerçi handân olur ammâ ciğeri kan ağlar

(Sultan III. Selim Han Hazretleri)

İşte şimdicek gözlerden yakut renginde bir gözyaşıdır boşandı. İzinin tozu belirmeyen aşktan şimdicek bir iz belirdi. Sevilenlerin renklerine bak, sevenlerin renklerini seyret; işte şimdi şu iki güzelim renk de o renksiz candan geldi şimdicek. Bak da gör; gökyüzü her solukta toprağa binlerce renk bağışlamada… öylesine renkler ki ne yeryüzünde var ne gökyüzünde. Rengin temeli renksizlik, şeklin aslı şekilsizlik, harfin özü harfsizlik,  işte buracıkta elde avuçta olanın, mâdenin, definenin aslı.   Âşık da sensin, sevgili de, ikisini arayıp duran da; fakat ona buna görünmemek için de kat kat örtüler ardındasın işte. Âb-ı hayat menbâ’ısın fakat kıskançlığından ağzını yummuşsun; işte o amansız aşk yüzünden ağız susmada, can feryâd etmede. Seher vakti kuşların feryatları, susanlardan gelen bir habercidir. Susarak ağlayan dünyanın izi ağızdadır işte. Zevkiyle ağlıyorsan ne diye ayrılığa düşünce ağlarsın? Sen inkâr ediyorsun amma işte binlerce tercüman buracıkta.  Bir dosta av olamamışsan söyle niçin kararsızsın böyle? Değirmeni dönüyor gördün mü bil ki su buracıktadır. Canım emrediyor, sus diyor, incitme beni; sustum, buyruğa kulum, anlatmayı bıraktım artık…[Hz. Pir Mevlana]

Ölüm yoktur âşıklara

Vuslatının 738. sene-i devriyesinde ateş-i aşkının ziyâde olmaklığı niyâzıyla

Gerçeği bilerek ölen âşıklar, sevgilinin huzurunda şeker gibi erirler… tatlı tatlı ölürler; bir başka şîve ile ölürler hâsılı; elest hitâbından sonsuzluk şarabı içenler… Melekler kıskanırken güzelliklerini, Ademoğulları gibi ölmezler onlar. Sen arslanlar da köpekler gibi kapının dışında mı ölürler sanırsın? Yolculukta ölen âşıkları karşılamaya pâdişah çıkar. Onlar ölmezler, gayb gözlerini açarlar. Âşık olmayanlarsa, kör ve sağır can verir gider! O ay yüzlünün ayak ucunda solar âşıklar, güneş gibi apaydın olurlar, birbirlerinin canına cân kesilenler, birbirlerinin aşkı ile ölürler. Gönüllerinde aşk suyu; su gibi ölürler. Âşıklar gökyüzüne kanat açarlar, münkirlerse cehennemin dibinde geberip giderler.

Geceleri sevgilinin derdiyle, korkusuyla, uyuyamayanlar korkusuzca huzur içinde ölürler… Burada ota tapan öküzlerse eşek gibi çürür giderler. Sevgilinin bakışına kapılanlar, güle oynaya feda ederler kendilerini o bakışa. Pâdişah onları kucağına alır, bağrına basar. O bakışa kul köle olan, hor hakîr bir halde ölmez. Mustafa’yı arayanlar Ebu Bekir gibi Ömer gibi ölürler…

Ölüm yoktur âşıklara…

Ben bu sözleri öylesine söyledim.

Ey Şems! Pâdişahım!
Seni inkâr eden ölmez sadece
Gerçeği bilmeyen kapkara kalbi ile kapkara gider.

Ey Hak âşığı! Sen güzellik Yûsufusun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allâh’ın takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. [Hz. Pir Mevlana]

Sen’den eserdir

Bir hayal içindekine,
… Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka değildir. [Hadîd, 20]

Herşey dile gelmiş bana cananımı söyler…

Alemin nakşını hayal gördüm
Ol hayal içre, bir cemal gördüm
Her eşya çü mazhar-ı Hak’tır.
Ânın için, kamu kemâl gördüm


Sen ışıksın ben senin pervânenim
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim
Ben senin gölgen değil ya nenim?
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim…

Can kulağımıza erişmeseydi hâtiften şol nidâ: “Bülbül â divân-ı aşktan bir varak naklet!” çıkamazdık divana, toplayıp kendimizi cüret edemezdik, kendimizden sızanları yare sunmaya cesaret edemezdik “yüreğimi çoğaltın” emanetine muhatap olmasaydık;

Kâinatın sesi aşk doludur, Hak Dost’tan neşet eden bu aşk, O’nun elinden tutanlara intikal eder. Zaten O (sav) da Veda Hutbesinde kendisini dinleyenlere “Burada bulunanlar, çağrımı bulunmayanlara iletsinler” diye seslenir ve sanki yüreklere “Yüreğimi çoğaltın” makamından bir emanet yükler.

Sûretten sıfâta gel ki yolda sâfiyet neş’esi bulasın…

Davetine icabet edip geldik efendim huzurlarınıza,
aşka olsun can özünden merhaba!

İnsanın ziyadesiyle kendini bulduğu, mest olduğu bir eser ikram ederek sohbeti açalım:

Severim her güzeli, senden eserdir diyerek
Koklarım goncaları sen gibi terdir diyerek [264. Mestmp3]

Bestekarı Halid Lem’i Bey’e de sözün sahibi Bedîi Ziya Bey’e de aşk olsun, rahmet olsun, nur içinde yatsınlar… Severim her güzeli diyor, orada cümleye bir virgül koyuyor çün bu laf hovarda meşrep bir adamın lafı gibi gelebilir. Fakat, o virgülden sonra “senden eserdir” dediği cümlede o “sen”i “şarkılar SENİ söyler”deki “sen”i öyle bir belli ediyor ki, işte bestekârlık bu olsa gerek erenlerim…

“Sen’den eserdir” diye bir güzeli sevmek, yaratılmışların hepsinde yaratanı görmek meselesidir. Göz, ruhun penceresi gibidir. Ruh, göz penceresinden bakar ve bütün yaratılmışlarda yaratıcının güzelliğini ve kudretini seyreder. Sonra döner ‘Severim her güzeli senden eserdir.’ sözleriyle eserde müessiri, nakışta nakkaşı görür, bulur.

Kendisinde üç huy bulunan kimse, imanın tadını alır. Allah ve Rasûlü’nü diğer her şeyden fazla sevmesi, sırf Allah için başkalarını sevmesi, ateşe atılmaktan nasıl hoşlanmıyorsa, tekrar(küfre) dönmekten hoşlanmaması! [Hadis-i şerif]

Ve bulduğun zaman da sevmeye zaten mahkum olursun, en güzel O çünkü. Yegane sevilmeye layık O. Tevhid meselesi bu… Meseleyi anladığın zaman bu şarkıyı, ayağa kalkıp ceketini ilikleyip öyle dinlersin, aman işte şarkı diye hafife almazsın… Gerçi başka türlü düşünenler var, şarkı, eğlence, oyun diyorlar. Hayır eğlence ve oyun değildir. Senin gözünde ve gönlünde her şeye eğlence ve oyun gözüyle bakmak, ibadet denilen mükellefiyetleri sade bir seccade üstüne, dar kalıplar arasına sıkıştırmak hevesi var. Senin istidâdın öyle, başkasının istidadına ne karışıyorsun. Gülü koklarken Allah’ını ve Habibini hatırlamayan bir gönül ehli tanımıyorum. Çünkü gül malum Efendimize remizdir. Bir pirinç tanesi yere düştüğünde, Efendimizin terinden yaratılmıştır diye sırf o muhabbetin, o aşkın feyzinden istifade edebilmek için bir pirinç tanesini bile yere düşürmemek…

Tamam bu bir anekdottur, İslam mitolojisidir diyelim (tabir uygun değil ama neyse) Pirinçten güle, bülbülden dağa, aklına gelen her varlığa, bir halının nakşına, şu suyun ışıktaki parlayışına kadar her şeyi “Sen’den eserdir diye” sevebilmek, bu iş başkadır işte erenlerim, işte böylece ten tekke olur, gönül de makam, ta böylece kalpler cemal nuruyla dolar, aman ya huuu…

Kelâm sahibi olan Allah, bulutun kulağına bir sır söyledi, gözünden su tulumu gibi yaşlar boşandı. Gülün kulağına bir sır söyledi; onu renk ve râyiha saltanatı ile güzelleştirdi. Taşa bir sır söyledi; onu mâden içinde akik etti. Yâni latîf sıfatı ile tecellî edip buluttan su akıttı, gülü güzelleştirdi, taşı da kıymetlendirdi. İnsan vücuduna bir sır verdi. O sırrı muhafaza edenleri sonsuzluğa yüceltti. İlâhî âlemden ilham alan bu vücutlar, cisimden kurtulup Hakka yakınlığın sırrına erdi. [Hz. Pir Mevlana]

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

Tecelli cilvesi, cümle gölgeler.
Her zerresi binbir ismin belgeler.
Hay varken hayale kanmaz bilgeler.
Zat-ı Hak’tan gayrı zeval gördüm

– Ser levhaya yazdığın satırların devamı böyle olsa gerek…

– Eyvallah… Binbir ismin görmek için dışarı bakmak kadar kendi içine bakmak da yol değil midir?
– Vaktiyle dervişin biri neşelenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengarenk tezyinatı karşısında mest olur. Gözlerini kapar da murakabe ve tefekküre dalar.

– Murakabeye dalmış ya, ne demektir murakabe?
– Kalbi kötü düşüncelerden muhafaza, zahirde ve batında Hakkı müşahadedir.

– Biz devam edelim… Orada bulunan gafil bir kişi, dervişin uyuduğunu zanneder. Onun bu haline hayret eder, canı sıkılır da: – Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allah’ın (c.c.) rahmet eserlerine nazar et! der. Derviş de ona şöyle cevap verir:

Ey heveskar insan! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilahiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakiler bu büyük eserin gölgesi mesabesindedir.

– Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün… Su içine aksedip görülenler, hayalî bir bağbahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilahîdir. Onların zarif ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan Dünya alemindedir. Eğer bu alemdekiler, gönül alemindeki o neş’e selvisinin aksi olmasaydı, Cenab-ı Hakk bu hayal alemine “aldanış” mekanı demezdi.” dedi.

– Sûre-i Al-i İmran, 185. ayette: “Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı muhakkak kıyamet günü tastamam verilecektir. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennet’e sokulursa, artık o, muhakkak muradına ermiştir. (Bu) Dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir.” buyrulur.

– Gafil olanlar, Dünya’yı cennet zannederek “Cennet budur!” diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır.

Dünyâya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budalanın biri, kuşun gölgesini sımsıkı yakalamak istedi. Ama dalın üzerindeki kuş bile buna şaştı kaldı. [Hz. Pir Mevlana]

– Asıl bağ ve bahçelerden, yani Hak dostlarından uzakta kalanlar, o hayale meylederek aldanırlar.

Bu gurbetten “dost” deyip gitmezsen âhirete,
Döner o vuslat günü ikinci bir gurbete!

– Bir gün bu gaflet uykusu nihayet bulur, gözler açılır, hakikat görülür. Fakat son nefeste o manzaranın ne faydası olur?

– Ne mutlu o kimseye ki, ölümden evvel ölmüş, onun ruhu, bu bağın hakikatinden koku almıştır…

Ey akıllı kişi, sevgiliyi tortusuz, hicapsız görmek istiyorsan, ölmeden evvel öl. Böylece kendi isteğinle ölümü seç de, seni sevgiliden ayıran perdeyi, yırt at. Fakat bu ölüm, seni mezara götüren ölüm değildir. Seni değiştiren, seni insanlığa, aşka, nura götüren ölümdür. [Hz. Pir Mevlana]

Yâ Rabbî! Yarın ilâhî huzûrunda hesâba çekilmeden evvel kendimizi hesâba çekerek daha hassas bir kalbî kıvâm ile sana kul olabilmeyi bizlere nasîb eyle! Gelgeç nefsânî sevdâlar ve gafletler sebebiyle şu fânî dünyâda ilâhî hudutları çiğneyerek ebedî saâdet hayâtımızı israf etmekten bizleri muhâfaza buyur!..

Yâ Rabbi! Alemi “Sen’den eserdir” bilerek Son nefesimizi Cemâl-i İlâhî’ne kavuşma aşk ve iştiyâkıyla verebilmeye medâr olacak feyizli bir ömür yaşamayı cümlemize nasîb eyle!

Âmîn ya Mûin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Canında cân olan bilir bunu


Ey tâlib-i esrarı Hû, Ey âşık-ı didârı Hû, Ey cân u dilden yâri Hu,
Ta ezel “kâlû belâ”dan, eyledim ikrâr-i aşk / Öldürürlerse beni, ben etmezem inkâr-i aşk,
Zâil olmaz haşra dek kalbimde bu efkâr-i aşk / Her nefes verdikçe, zikrim dâimâ ezkâr-i aşk

 

 


Her nereye başımı koysam secde edilecek illa Hu
Altı cihette ve altı cihetten dışarıda da ma’bud illa Hu
Bağ, gül, bülbül, sema’ hep birer bahâne
Bunların hepsinden maksat hep illa Hu

 

Hazır kurbanın gölgesi üzerimizde iken bir elimizi aşk ile
Hazreti Pire uzatıp Sema’daki manaları derelim:

Malumâliniz olduğu üzere kurban kesilirken 3 ayağı bağlanır bir ayağı serbest bırakılır. O ayaklarını çırpma, can cekişme acısından gelmez; bir balonu şişirdiniz sonra ağzını bağlamadan koyuverdiniz. Dışarıdaki hava basıncı balonun içindeki hava basınıcından daha fazla olduğu için balonun içindeki hava dışarı çıkarken yani balonun içindeki hava boşalırken

sabit durmaz sağa sola savrulur. Bir kasaplık hayvan boğazlandığında kanı ve nefesi onun bedeninden boşalır, bu esnada ayaklarını oynatması çırpması doğaldır, boşalmanın tesiridir, can acısının belirtisi değildir.

Manevi bakımdan ise kurban; ben öyle bir talihli hayvanmışım ki sıradan bir gıda olmanın ötesinde beni kesen zatın Allah’a yakin olabilmek için beni vasıta kılması benim şansımdır, oh ne ala ki böyle bir işe vasıta oldum diye bir müslümana kurban oldum, ona gıda oldum, fukaraya rızık oldum diye sevinçten el çırpması gibidir.

Vücûd âlemine geldikten sonra o rûhanî âlemden uzak düştüklerinden ne zaman güzel bir ses, güzel bir nağme işitseler mahzun gönülleri zevk ve şevkten çırpınmaya, coşmaya ve buna uygun olarak can veren kurban misali, bedenleri de harekete, semâ’a başlar. Lakin sema esnasında semazen ancak şeyhini selamladıktan sonra dönmeye başlıyor. İşte yaratılmış bir kul olan Hazret-i insan da ancak yegane yaratıcı olan Cenab-ı Mevla’yı sevdikten sonra O’nun izniyle alemde iş yapmaya muktedirdir. Ancak böyle bir iş, ilahi aşkın neticesi ve tecellisidir. Böylesi bir sema’, diri kişilerin canlarına rahattır, huzurdur; canında cân olan bilir bunu.

 

Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, uyanmayı ister.

Fakat zindanda uyumuş olan, uyanırsa zindana düşmüş olur.

Üzerindeki cevheri görmeyen, öylesine bin ayı gözüyle görmeyen kişi yok mu;

Böyle kişiye mûsiki ne yapsın, def ne etsin; sema’ gönüller alan sevgiliyle buluşmak içindir.Yüzlerini kıbleye dönmüş kişiler, bu dünyada da sema’dadır, o dünyada da; Hele halka olup semâ’ ederek dönüp duranların ortasında Kâbe de olursa. Bir parmak şeker istiyorsan zaten var, hem de bedava;

fakat şeker madenini istiyorsan o da burada!


Böylesi bir şeker madeninden nağmeler istiyorsanız “Beyati Post Taksimi” isimli 178. Mestmp3’ü istifadelerinize sunarken siz güzelim canlardan

minik bir de ricamız olacak;


Cenab-ı Pir’den kalma, Şeb-i Arus’un ünlü karpuz geleneği vardır. Hazret-i Pir son demlerinden ateşler içinde kıvranırken canı karpuz istemiş. Kış günü Konya’da bulup buluşturup getirmişler, bir kaç dilim tatmış. Bu sebepten Mevleviler bu tatlı hatıranın hatrına Şeb-i Arûs’ta karpuz yerler, ne dersiniz biz de Hazreti Pir’in aziz hatırasına, hazır bulanan ruhaniyetlerine bir bir gül serinliği olsun deyu, konu komşu, dost akrabaya gülbanklarla süslediğimiz KARPUZlardan  ikram edelim mi? Çerağ-ı rûşen-i fahr-i dervişan, ziyâ-yı iman,kanûn-ı merdân,dem-i Hazreti Mevlana Huu diyelim Hû…


Her türlü dünya düşüncesinden, gam ve talaşından hâlas olmuş
Kabiri can topluluğunun perdesi bilen Cenab-ı Pir’in


Pîşîter â pîşîter ey cân-ı men.
Peyk-i derî Hazret-i Sultân-ı men
(Beri gel, daha beri ey benim canım, Ey benim sultanımın habercisi!)
beytindeki “Dervişlik ölüme hazır olma sanatıdır” farkındalığı ile Azrail(as)’i
karşılamak nasip ola, son nefeste cümle canlara..

[Her Cuma, günü bayram bilip gönderdiğimiz bu mektubu,
Ölümü vuslat, perdelerin kalkması ile Hakka kavuşma bayramı bilen Hazreti Pir’in aziz hatırasına Şeb’i Arûs arifesinde göndermeyi münasip gördük.]


Vakt-i şerif, Şeb-i Arûs, Bayram, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim