Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin?

Ol mecliste oturan ashâb-ı tarik ve erbâb-ı fütüvvet olanlar için, ayak üzre hizmette duran ihtiyar için, üstadı için gücü yettikçe, birer tuhfe hazır ede, cümlesin bir zarfa koyalar…
tedbiriniterkeyle

Hakkında “Güyâ ki o şâir-i yegâne, Gelmiş bu kitâb için cihâne” buyrulan Galata Mevlevihanesi postnişini Muhammed Esad Galip Dede Efendiyyu’l Mevlevi tarafından “Sanatına tam sahip olduğu devirlerde yazdırıldığı tahmin edilen meşhur müseddes”

MÜSEDDES
Mef’ulü Mefa’ilün Mef’ulü Mefa’ilün  Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm‐ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Meyhâneyi seyrettim uşşâka matâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Bir neş’e gelip meclis bîhavf u hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Ey dil sen o dildâre lâyık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Mahzun idi bir gün dil meyhâne‐i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel‐âda
Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

Bir bâde çek, efzûn kap mecliste zeber‐dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol
Alçağa akar sular, pay‐i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen Gâlib gibi ser‐mest ol
Aşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır

TAZELER İÇİN LUGATÇE:
Pir-i muğan: Meyhanecilerin piri, üstadı, Hakk şarabını dağıtan manasına sâki. Zahirde tekke amma batında cümle alem feyiz ve neşe meyhanesi, şarap da feyiz, sevgi ve neşe, pir i mugan da o feyzi o neşeyi kadeh kadeh sunan mürşittir. Tedbirini terk et; takdir Allah Teâlâ’nındır. Sen yoksun; o benlikler, hep vehmindir; zannındır. Birden bire aşkı bul, bu armağan, bulanındır. Devran, devran olalı, temiz kişilerin, ilâhî zevk sahiplerinindir. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; feyiz ve neşe kadehini elinden bırakma, söz pîr‐i mugânındır. Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp durdukları yer olmuş; orada oturanlar tekliften de affedilmişler, tekellüften de. Bir neşe gelmiş; mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet yapılmıyor, gamın bulanıklığı anılmıyor; hepsinin de meşrebi tertemiz bir hâle gelmiş. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Ey gönül, sen o sevgiliye lâyık mı değilsin; yoksa sevgi dâvasında gerçek mi değilsin? Azrâ’nın özrü nedir; sen Vâmık mı değilsin. Sende bu gam ne gezer; yoksa âşık mı değilsin. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir gün gönül, mânâ meyhanesinde mahzundu; hatıra fikirler düşmüştü de inkâra döşenmiştim. Bir pîr, ansızın geldi de alelade Öğüt verdi; eline bir şarap kadehi al, derdi de yele ver gitsin, gamı da dedi. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i mugânındır. Bir kadeh şarap çek, içtikçe iç; mecliste yücel; sözün üstün olsun, yürüsün. Ayağını dışarıya atma; meyhanede ayak dire. Sular alçağa akar; sen de küpün ayakucuna düş; alçal. Coşup köpüreyim dersen Galib gibi sarhoş ol. Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr‐i muganındır.

Osman Şemsî Efendi

Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur
bekirsidkiefendi
Unutulmaya mahkum, eskice bir kitabın sayfaları arasında, kimbilir kaç yıldır saklıyordu şefkat nazarlarını…

[Nev-niyâz ve Dedesi]

Kim bu hazret dedem?
Şeyh, Hâfız, Gülyağcı, Saatçi Bekir Necmeddîn Sıdkî Ateşli deseler tanıyabilir misin evladım… Bilmem ki nereden nasıl başlamalı; tekke ve zâviyelerin sırlanmasına kadar irşâd faaliyetini sürdüren dergâhlardan biri de İstanbul’da Alayköşkü yakınındaki Aydınoğlu Tekkesi’dir. Şimdi gidip baksan sadece bir zamanlar tekke avlusunda bulunan Hasan Ünsî Türbesi ve tekke hazîresindeki mezarları görürsün. İşte bu Aydınoğlu Tekkesi’nin son postnişîni de, tekke ve zâviyelerin kapatıldığı güne kadar adı geçen tekkede ve daha sonra Haseki Kişihatun Camii’nde imam-hatipliğe tayin edildiği andan vefatına kadar irşad faaliyetlerine devam ederek halifeler yetiştiren Ispartalı Şeyh Bekir Necmeddîn Sıdkî Kâdirî Üveysî Enverî’dir.

Peki bu tekke meşhur bir tekke midir ki mevzu-u bahis oldu?
30 Kasım 1925 tarihine kadar âyin icrasına devam edilmiş olan Aydınoğlu Tekkesinin en son postnişîni olan fotoğrafını astığımız Şeyh Efendi de Kâdirî Tarîkatının, Şeyhi Osman Nûreddîn Efendi’nin tesis ettiği Enveriyye kolunun ilk halka şeyhlerindendir. İlla şöhret arayacaksan Şeyh Bekir Efendi, Türkiye tarihinin yetiştirdiği önemli ilim ve fikir adamlarından Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil ve büyük bestekar Hafız Bekir Sıdkı Sezgin’in babası Hafız Hüseyin Sezgin Efendilere hilafet vermiştir.

Sanki orada, hemen eskimiş fotoğrafın altında bir de mektup var?
Var ya… “Taraf-ı fakîrânemden derviş efendi ihvânımıza yazılmış ve yâdigâr olunmuştur” diye başlıyor. Bu kafesin canlarından kadim bir hatırat:

… Birbirimizi unutmak mümkün değildir. Bilirsiniz ki, kırk seneden mütecaviz bir zamandır sizinle bu dergâhda bende olduk. Bu dergâh, ne dergâhdır ki, beyanı akli külden haricdir. Kendimizi burada bildik, burada bulduk. Kendi yüzümüzü ande gördük, varlığı ande bitirdik, yokluğu ande şikâr ettik. Husûsâ sizinle hemderd idik. Ande pâk olduk, ande tâze can bulduk. Ande her müşkil fetholdu; ol ki ayni mürşidden câri feyzi hakikatdir. Nasıl unutalım. Cümleden kat’ı nazar bir pınar sızıntısıyız, ol pınardan sızıb zuhûr etmişiz, ondan bir katreyiz, mahv ü fenâmız yine ol pınarda fenâ bulur. Alelhusus hubbi sivâ, sahibi Hudaya bu kurbiyyetde mübeddel oldu. Bu muhabbet ne muhabbettir ki, beyanü imâsı kabil değildir… Yüzlerce müslüman, meclisi bezmi muhabbetde elbirliği, gönül niyazlığı derde çâresazlığı ile râhi aşkü müveddette soyunmuş, üstünde beyaz gömlek veya tennûre, sırtda haydariye, başda beyaz takke olarak kâffesi bir vücuddan bir ağız ve bir dil ile namı Hüdayı yad eylemişlerdir. Dergâhda pazar günü öğle namazından, pazartesi gecesi yatsıdan sonra, cuma ve geceleri namazı müteakip, haftada dört defa Şâbani, Kâdiri âyini yapılır, hem kuuden zikredilir hem kıyama kalkılır, hem de Halvetîlere mahsus olan şekilde devrânlar olurdu. Semâhanede iç içe halkalar teşkil edilerek genç ve ihtiyar, dînç ve nâtüvan yüzlerce âşıkan ortasında, İzzi Efendi, pervâne misali dönerlerdi. Ala yemini zâkir Mustafa Bey, Büyükefendi Osman Şems’den:

Gözü dünya mı görür âşıkı dîdâr olanın
Dilberi sen gibi bir mâhi dilâzâr olanın

neşidesini okudukça her dilden envarı muhabbet berk urmağa başlardı. Efendinin terbiye ve irşâd devresi, Dergâhın kapusundan tam yirmi sekiz sene dışarı çıkmamak sûretiyle seleflerinin çoğundan fazla devam etmiştir. Şahsındaki ulviyetin tesiri ile burayı ‚”mecmai uşşak” denilecek hale getirmiştir…

Büyükefendi diye bahsi geçen Osman Şems kimdir?
Edeb Ya Hu! Ecille-i rical-i Kadiriyye ve Üveysiyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nureddin-i Şems (k. s) Efendi hazretleri, hazretim kamil bir mürşid…

Sizin lugatinizde “Mürşid” kime derler, Allah ile kul arasına girilmez diyorlar ya?
Fesubhanallah, Allah’ı buldun da aranıza girdik sanki. O Allah’ı kullarına, kullarını da Allah’a sevdiren ve yaklaştıran, kul ile Allah’ın arasını yapan
hazret-i insandır…

Bize O’ndan bahsetseniz…
Şeyh Osman Nûreddîn Efendi, 23 Mart 1814 Çarşamba günü İstanbul’da Bâb-ı Âlî civârında Hocapaşa Mahallesi’nde doğmuştur. Babası Maliye Bakanlığı Eshâm Kalemi Şeflerinden Nakşibendî tarîkatinden‚ Hoca Emin Efendi diye tanınan Münzevî Seyyid Muhammed Emin Efendi’dir. Hoca Emin Efendi, daha sonra Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisab ederek yirmiüç yıl münzevî bir hayat yaşamış, 28 Haziran 1861 tarihinde 80 yaşında vefat etmiştir. Osman Şems Efendi, seviyeli bir ilim tahsili almış olmasının yanı sıra irfan dünyasına da girmiştir. Henüz genç yaştayken evlerinin yakınında oturan Nakşibendî şeyhlerinden İsmail Efendi’ye intisab etmiş, şeyhinin 1839 yılında vefat etmesi üzerine babasının da şeyhi olan Halvetiyye Tarîkatının Şa’bâniyye kolu şeyhlerinden Kuşadalı İbrahim Halvetî’ye bey’at etmiştir. İntisabından yedi sene sonra Kuşadalı’nın da vefat etmesi üzerine Osman Şems Efendi sülûkunu tamamlamak için mürşid aramağa başlamış ve sonunda Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Mescidinde veya Sinekli Bakkal’daki evinde inzivâyı tercih eden Kâdirî-Üveysî şeyhlerinden Şeyh Abdurrahim Ünyevî’ye intisab ederek 1849 yılında irşad izni almıştır. Abdurrahim Efendi, Osman Şems Efendi’de biraz nefsânî gurur görmüş ve bunu kırmak için, eğer odun yarıcılığı yaparsa kabul edeceğini söylemiş; o da verilen emre uyarak şeyhi tarafından kabul edilmiştir. Şeyhinin 1856 yılında vefat etmesinden sonra Osman Nûreddîn Şems Efendi, Kâdirî Tarîkatı Pîri Seyyid Abdulkâdir Geylânî’nin rûhânî feyzine, dolayısıyla da manen Üveysîlik pâyesine nail olmuştur. Aynı zamanda büyük bir şair olan Osman Şems Efendi, artık hem şair, hem de şeyh olarak meşhur olmuştur. Daima diz üstü otururduğu nakledilen Osman Şems Efendi, seyrekçe beyaz sakallı, uzunca yüzlüydü. Çoğu zaman başlarına fes giyip üstüne yemeni sarardı, bazen de Kâdirî şeyh serpuşu olan tâc giyerdi. Kendisi tekkede oturan bir şeyh olmayan Osman Şems Efendi, önceleri Sirkeci Hocapaşa Mahallesindeki, sonraları Üsküdar’daki, daha sonraları da Üsküdar-Selîmiye’deki kirâ olarak oturdukları evlerinde ikâmet etmiş ve dervişlerini irşâd etmişlerdir. 27 Aralık 1893 Çarşamba gecesi Üsküdar-Selîmiye’deki evlerinde âhirete irtihâl etmişlerdir. Devrinin en şöhretli şairlerinden ve mutasavvıflarından olan Osman Şems Efendi ilim ehli ve Dîvân sahibi bir şeyhti. Osman Nûreddîn Şems Efendi Kâdiriyye-i Üveysiyye’nin Enveriyye kolu kurucu ve Pîr-i Sânî olarak sayılmakta ve tarîkatın Pîr’i olan Abdulkâdir Geylânî’ye Bâzu’l-Eşheb (Alaca Şahin) ünvânından mülhem olarak kendisine Bâzu’l-Enver (En nurlu Şahin) denmektedir.

Nezd-i âlîlerine varanlar, sohbetinin lezzetinden bıkmaz, usanmazlardı. Dâima dizüstü otururlar ve lisân-1 hikmet-i feşânından sâdır olan sözler; esrâr-ı Kur’aniyye ve ehâdis-i nebeviyyeye müteallik varidat-1 ilâhiyye idi. Hz. Şeyh’in huzuruna girildiği zaman kalbimizden mâsivâ kaydı ref olur; yerine zikr-i Hak kâim olurdu. Yanında bulunduğumuz müddetçe, cemâline baktıkça bakacağımız gelir; yanından ayrılmayı canımız istemezdi. Meclis-i şeriflerinde bulunduğumuz zamanın hâtırası ve bahusus, latif hayalleri, bir dakika gözümüzün önünden kaybolmaz: huzurlarında iken herkesin kalbinde bulunanları keşfeder, söyler idi. Ale’l-ekser, huşûan ağlarlardı. Vâridât-ı rabbâniyyeye mâlik olduklarından, sözleri pek müessir idi. Fesâhatından udebâ, maârifinden ulemâ, tahkikatından ehl-i felsefe, dakâyıkından bülegâ, eş’arından şuarâ, hikmetinden ukalâ, âdabından fukara, elhâsıl, her sınıf kendine göre, fezâil ve irfânından iktibas- ı feyz ederlerdi. Kendilerinin, zâhiri hâlde hankâhı yoktu. Fakat her müridin kalbini hankâh-ı aşk ittihâz etmiş idi. Hülâsa-ı kelâm Cenâb-ı Şeyh, ser halka-ı erbâb-ı tecrîd ve sâkî-i hum-hâne-i tevhîd olmuş idi. Şiddet i riyazet ve mücâhededen kemâl derecede zaîf halde idiler. Bellerine bağladıkları kemeri gördüm; hemen hemen bir çocuk kemeri kadar ufak idi…

Peki bu Şems adı nerden geliyor?
Asıl adı Osman Nûreddin olan Şems Efendi, Ulu Velî Kuşadalı İbrahim Efendi’den el aldıktan sonra gönlündeki ilâhî aşkın uyanarak coşup taşmasıyla yanık şiirler söylemeye, Önceki “Nurî” mahlasını bırakarak artık “Şems” mahlasını kullanmaya başlamıştır. Bu mahlası almalarının hikmetini Şeyh Vasfı Efendi (ö. 1910) ye nazîre olan bir gazelinin sonunda:

Pertev-i zâtından ey Şems ettiğim çün iktibas
Yadigâr aldım bu ismi Şemsi-i Tebriz’den

beytiyle açıklar. Şeyhi Abdurrahim Ünyevî (v. 1856)’nin vefatından sonra Şems, Kâdirî tarîkatının pîri Seyyid Abdulkadir Geylânî’nin ruhanî feyzine, dolayısıyla manen Üveysîlik payesine nail olmuşlardır. Artık her iki yönden, hem şairlikten, hem de şeyhlikten ünü çevreye yayılmıştır. Şeyhliği şairliğine mâye, şâirliği de şeyliğine saye olmaya başlamıştır. Hem ariflerin hem de şairlerin takdir edecekleri beyitlerin yüzlercesini, binlercesini yazıp sevdiklerine okumuştur.

Aziz okuyucularımızın da bu manadan ve dahi hazretimin füyuzatından behredâr olmaları için teberüken Şems remizlerinden nükteler saçalım;

MÜSEDDES Gözü, dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın
Dilberi, sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın
Gayre meyli olamaz, aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın
Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın
Aşk u şevk ile verir cân ü serî döne döne

Nâr-ı aşkınla yanan, şem’a-i kâfûr gibi
Sâf eder sînesin âyîne-i billûr gibi
Cûş eder mevc-i dili, mevc-i yem-i nûr gibi
Görünür bâng-i “Ene’llâh!” ile Mansûr gibi
Tutuşur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi
Savrulur göklere her bir şereri döne döne

Sana dil-beste olan, zülf-i perîşânın ile
Mest olur gerçi mey-i la’l-i gül-efşânın ile
Hûna âğâşte olur hancer-i müjgânın ile
Âkıbet yârelenür pençe-i hicrânın ile
Saplanıp sîh-i gama âteş-i sûzânın ile
Laht-ı biryâna döner tâ ciğeri döne döne

Her tecelli kim eder aşk-ı dil-efrûz-i niğâr
İnleyip bâd açar, la’lini gül-bâğ-ı bahar
Cûylar girye edip, na’re urur murg-ı hezâr
Raks eder pîr-i felek vecd ile bî-sabr ü karâr
Kimi bî-savt ü hurûf ü kimi pür-nâle vü zâr
Zikr eder Hakk’ı cihân zir ü beri döne döne

Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldın ki hirâm
Düşdü sermest gönül, bezmine bî-bâde vü câm
Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm
Kimi Veys ü kimi Bedr ü kimisi Şems-i be-nâm
Mevlevî gibi şebistân-ı mahabbetde müdâm
Şem’inin yanmada pervâneleri döne döne

Âh kim gerdiş-i dûlâb-ı cihân gibi, nisâb
Aksine devr ile îdüp yine cüllâbı serab
Etdi bu bâğda bir serv-i revânım kem-yâb
Kıldı üftâde-i çâh-ı çemenistân-ı türâb
Nevh-i nâlemden olup devrine zencir-i tınâb
Dil ü çeşmin dökülür eşk-i teri döne döne

Kıldı hasret beni sergeşte vü mestâne-revân
Nâr-ı firkat dilime açdı nice dâğ-ı nihân
Başdan başa olup zâr tenim dîde-i cân
Görmeğe zülfü içinde ruh-i cânânı ayân
Şems olup, hem-reviş-i mihr ü meh-i nûr-efşan
Seyr eder çarh ile şâm ü seherî döne döne 

selincan

Oldu olacak bir de irfan mektebinden nutk-u şeriflerini ikram edelim:

Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi yâ Hû
Nâlân olub Allah diyelim hû diyelim Hû
Gözyaş ile gül-bûn-i aşka verelim su
Giryân olub Allah diyelim hû diyelim Hû

Mânend-i sabâ nefha edüb nefha-i Rahman
Olsan çemen-i dilde maârif ğüli hândan
Bâğ-ı melekûta per açub etmeğe seyran
Perrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bildik ki beka yol bize bu dâr-ı fenada
Ahvâl-i bekayı görelim râh-i Hudâ’da
Bildirmeyelim kimseye esrarı kabâda
Pinhan olub Allah, diyelim hû diyelim hû

Dergâh-ı Îlâhî’de olub bende-i ferman
Meydân-ı mahabbetde idüb zikr ile cevlân
Cezbeyle semâ eyleyelim vecd ile devran
Gerdân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Emri tutalım eyleyelim terk-i menâhî
Çıksun feleğe nefsimizin dûde-i âhı
Tennûr-i gönülde tutuşub aşk-i ilâhî
Sûzân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Aşk ile yanub yanmayalım nâr-ı cahîme
Mevt irmeden ivvel girelim dâr-ı naime
Beyt-i Hak olan zâviye-i kalb-i selime
Mihmân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Dilden çıkarub meşgale-i hubb-i sivâyi
Can gözlerin açub görelim fevk-ı ulâyı
Her yüzde temâşâ edelim vech-i Hudâ’yı
Hayrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Envâr-ı tecellîde olub mahv ü perişan
Fânî olalım tûr-i tecellî gibi yeksan
Humhâne-i Veysî’den içüb bâde-i irfan
Sekrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bul Şemsi gibi aşk-ı Muhammed’le delili
Bil âteş ile sırr-ı gülistan-ı Halil’i
Mûsâ gibi seyr etmeğe envâr-ı celîli
Pûyan olub Allah diyelim hû diyelim hû

Neyzen Osman Bey’in bestenigâr makamında bestesi 

Salahi Dede’nin(v. 1997) mâhur makamında bestesi 

Yağmur da aşık kul da

Zevk ehline,
Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik. Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi.  
[Sâd:18-19]  

Biz Mekke’de Peygamber Efendimiz ile beraber bir gün yürürken rast geldiğimiz her ağaç, her taş peygambere sesleniyor: “Ey Allah’ın Resulü, sana selâm olsun!” diyordu. Şâhı Merdân Hz. Ali (kv)


1970li yıllardan eski bir 45lik’ten odaya dolan melankolik hava, ızdırabın sonuna ha vardı ha varacak, zihnimde dolaşan aynı cümle, mana çeperini ha yırttı ha yırtacak…“Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor…”
Ne vakit “davetine uyup” pencereyi açmaya niyetlensek ; yüzümüze çarpan da neyin nesi…
Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere

“Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor…”

Kendisi aşkı tatmamışsa nasıl çağırır başkasını aşka. Belli ki yağmur da aşkta ıslanmış olmalı, ona bakanları ıslattığı yerden yakalanmış olmalı sevdaya… Fırtınaya yakalanmamıza ramak kalmıştı ki Şefik Can Dedemin niyâzı geçiyor geceden, geçti yerleri pür nur eyleyerek…

“Allah’ım, Yarattığın bütün mahlûklarına vuran kudretinin nuru, onları canlandırmada ve aşkın ile döndürüp durmada, seni tesbih ettirmektedir…”

Yani “yağmura bakmakla kalma, sesindeki aşka daveti dinle de sırılsıklam ol ey can” diyor Mânâ sultanının izinden giderek…

Cansız gibi görünen varlıklar, biz derler, duyarız, işitiriz, görürüz, bakarız. Fakat sizin gibi nâmahremlere, yabancılara, anlayışsızlara karşı susup durmaktayız. Hz. Pir Mevlana

Canlı kim cansız kim ya can bahşedip Hayy kılan? Tamam bir hayvan, bir bitki canlıdır. Çünkü hayvan hareket ediyor, yiyor, içiyor, yavruluyor. Bitki de büyüyor, çiçek açıyor, meyve veriyor. Bunların canlı olduklarını görüyoruz, anlıyoruz ama, bir taş parçasının, toprağın, kesilmiş, kurumuş ağaçların, içtiğimiz suların, giydiğimiz elbisenin, kullandığımız eşyanın canlı olduğuna pek aklımız ermiyor.

Büyütenin bir damla pıhtıyı insan diye,
Gücü etmez olur mu? Ölüyü diriltmeye!.

Allah seni bir avuç toprak iken nasıl insan yaptı? Bütün cemadat ve cansız sandığın şeyleri de böyle bilmek ve tanımak gerek…

Şimdi mektubun başındaki serlevhâ ayet-i kerimeyi bir daha okumalı… ve daha nicelerini: “… Hiç bir varlık yoktur ki Allah’ı(cc) hamd ile tesbih etmesin. Fakat, siz onların tesbihini anlayamazsınız.” [İsrâ:44] Mevcudatın zikri mi var?! Eşyanın Allah’ı (cc) tesbih etmesi için canlı olması gerekmez mi?

Aziz Peygamber efendimiz (SAV) bazı hadislerinde eşyanın canlı olduklarını bildirmiş, mesela “Eşyayı lüzumsuz yere rahatsız etmeyiniz. Çünkü onlar tesbihdedirler.” diye haber vermişlerdir. İbni Mes’ud Hazretleri de Rasulullah Efendimiz’in (sav) önünde yemekte olduğu yemeğin tesbih ettiğini duyardık  diye rivayette bulunmuştur.  Bir de  Ebuzer Hazretlerinden işitelim: “Allah’ın Rasulü’nün eline çakıl taşlan aldığı zaman, arının vızıltısı gibi onların tesbih ettiklerini, Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in elinde de taşların bu şekilde zikrettiklerini duyardık”

Yine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) saadetle buyurmuşlardır ki: “Hayvanları yükleri yüklü olarak bırakmayınız. Hayvanlara binin ama yollarda, sokaklarda onları kendi konuşmalarınızda kürsü gibi kullanmayın. Çünkü onlar tespihtedir. Nice hayvan vardır ki üstüne binenden hayırlıdır.

Risaletpenâh Hazretleri kurbağaları öldürmeyi de yasaklamıştı. Çünkü onların seslerinin tesbih olduğunu söylemişti. Kurbağa da tesbih eder, ağaç da tesbih eder, suyun şırıltısı da tesbih eder, kapının gıcırtısı bile tespihtedir. Çünkü Allah’ı (cc) tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur.

Bir gün Ebu Cehil, Peygamber Efendimizi denemek için eline ufak taş parçaları almış, onları avucunda gizleyerek: “Ey Ahmed (sav) çabuk söyle bu nedir?” demişti. “Eğer sen gerçek peygamber isen, eğer göklerin sırrından haberin varsa bil bakalım şu avucumda gizlediğim nedir? Hz. Peygamber (sav) buyurdu ki: “Elindekilerin ne olduğunu ben mi söyleyeyim? Yoksa benim gerçek peygamber olduğumu onlar mı söylesin?” Ebu Cehil: “Bu ikincisi daha nadirdir, olamaz” dedi. Rasulullah (sav) Efendimiz evet diye buyurdu. Fakat, Allah’ın (cc) gücü, kuvveti bundan da üstündür. Bunun üzerine Ebu Cehil’in avucundaki kırık taş parçalarının her biri durmaksızın kelime-i şahadet getirmeye koyuldular.

-Taşlardan herbiri “Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasulullah” dedi.

-Ebu Cehil taşlardan bu sözleri duyunca öfke ile onları yere çarptı. Dedi ki: “Senin gibi usta bir sihirbaz olamaz. Onların başı da baş tacı da sensin.”

Taş parçalarının Aziz Peygamber Efendimize, Asa’nın Hz. Musa’ya itaat etmeleri, emirlerine uymaları ve diğer cansız sandığımız bütün varlıkların Hakkın emrine nasıl boyun eğdiklerini haber verirler. Onlar der ki: Biz Allah’ı (cc) biliyoruz ve O’na itaat ediyoruz. Biz rast gele yaratılmış boş şeyler değiliz.

Muhyiddin ibn-i Arabi Hazretleri  de Futuhat-ı Mekkiye’sinde, bütün varlıkların tespihlerini kulaklarımla duyuyorum diye yazmıştı. Mevcut varlıklardan Allah’ı (cc) en çok zikredenlerin, bizim “cemad” diye adlandırdığımız taşlar, topraklar gibi varlıklardır. Sonra bitkiler, sonra hayvanlar, en son insanlar geliyor. Şaşılacak şeydir ki Allah’ın severek yarattığı eşref-i mahluk olan insan diğer mahluklara göre Allah’ı en az zikreder, çünki dünyaya diğer varlıklardan daha çok gönül vermiş, daha çok bağlanmıştır.

Aşk olmayınca neşe ve sevinç artmaz. Aşksız olursa en güzel vücut bile salınamaz. Buluttan denize yüz damla düşer ama aşk harekete gelmedikçe hiçbiri sedefte inci olamaz. Dünyanın her parçası aşktır. Dünyanın her parçası aşıktır, her parçası bir buluşmanın sarhoşudur. Fakat sırlarını söylemezler sana. Sır lâyık olandan başkasına söylenmez ya…Onlar da evin sahibinin tatlı mı tatlı sofrasından, kâsesinden yerler, gıda alırlar. Şu gökyüzü aşık olmasaydı göğsü gönlü böyle saf böyle temiz olmazdı. Güneş de aşık olmasaydı yüzünde böyle ışık bulunmazdı.Yeryüzü ile dağ da aşık olmasalardı gönüllerinden bit ot bile bitmezdi. . Eğer deniz aşktan habersiz olsaydı böyle dalgalanabilir miydi? Elbet bir yerde donar kalırdı. Sen de aşık ol da aşıkı tanı, vefa et de vefa bul! Hz. Pir Mevlana

Burada Efendimizin mucizesi çakılların “La ilahe illallah Muhammedun Resulullah” demesi  midir? Yoksa Ebu Cehil’in kulağından gaflet pamuğunu çıkarmasıdır? Orasını siz güzelim canların irfanlarına bırakıyoruz. Eğer bizimde kulaklarımızdaki gaflet pamukları çıkarılıverse neler duyarız neler…

Mesela arif bir zat diyor ki:

Gel meclise sofi hele bir dinle bu râzı
Fehm et ki bu sazın nedir Allah’a niyâzı
Hak Hak çağırır telleri burdukça kulağı
Ârif olan anlar bu rümûzâtı bu râzı

Senin bağlama, kanun, tanbur, rebap diye dinlediğini bak ârifler nasıl dinliyor! O teller de Allah’a niyaz ediyor. Yeterki onu işitecek kulak olsun, gözümüzden gaflet perdesi kulağımızdan gaflet pamuğu çıkarılsın da kainatın ahengine uyup “her dem lisanı hu demek isteyen canlar” zümresine ilhâk olalım.

Bu cümleler bir hayal mahsulü değildir. Bu bir gerçektir. îşte Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğü, kudreti, yaratma gücü hakkında bir fikir edinmek için bu aşka davet eden yağmuru, sevdiğinin adını anan mevcudatı, sonsuz gökleri düşünelim, şaşırıp kalalım da Cenab-ı Peygamber (S.A.V.) gibi, “Allah’ım hayranlığımı arttır” diye Cenab-ı Hakk’a yalvaralım. “Allah büyüktür” dediğimiz zaman da bunu, sadece hiç heyecan duymadan, dudaklarımız söylemesin. Bu büyüklüğü, bu sonsuzluğu, gönül de, iz’an da, vicdan da hissetsin.

Şimdi sırası gelen nutk-u şerifi döne döne okuyup dili damağında, dilsiz dudaksız yükselen feryadımıza hemdem olan canlara aşk olsun, safâ bulsun ya huu

Mest ü hayrânım, zâr u giryânım
Her dem lisânım Hû dimek ister
Pendimi tut gel, bir ere vir el
Ölmezden evvel Hû dimek ister
Gezme yabanda, bul Hakkı sende
Olmağa bende Hû dimek ister
Gayriyi koyan, kalbini yuyan
Aşıkım diyen Hû dimek ister
İrfân isteyen, ihsân isteyen
Cânân isteyen Hû dimek ister
İns cin melekler, yirler felekler
Suda semekler Hû dimek ister
Gözümden yaşlar, akmağa başlar
Cümle kurt kuşlar Hû dimek ister
Gice ol kâ’im, gündüzin sâ’im
Ehl-i Hak dâ’im Hû dimek ister
Oda yak cânı, iste cânânı
İsteyen anı Hû dimek ister
Terk it sivâyı, olma hevâî
Seven Hudâyı Hû dimek ister
Ol nefse mâlik, olmagıl hâlik
Sıdk-ıla sâlik Hû dimek ister
Anın ışkıyla, Leyl ü nehârâ
Sâ’at dakîka Hû dimek ister
Hû ism-i a’zam, Hû Hû di hocam
Kuddûsî her dem Hû dimek ister

Sild(edi)iler aynayı

Neyi kaybettiğini hatırlayana,
Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” [İbrahim, 7]

Takat mi koydu hicr-i gamın gör ki bu tende
Bu hasta dili ravza-i rıdva
̂na yetirdim

Tut destimi şâhım, beni reddetme kapından
Serma
̂yem olan cânımı divâne yetirdim

“Ey suyun başını tutan; o akan rahmet çeşmesini, şu ilahî çeşmeyi hele bir aç, aç da gönül bahçeleri uyansın, aşk çiçekleri gözlerini açsın…”

Aşk yolunda değer verdiğimiz bir hazretin sözünü dinleyerek “kendi içimize” bakmaya vesile bildiğimiz “4 CUMALIK” derin bir nefesin akabinde, Sebeb-i füyüz-u ilahiyyemiz olan Hazreti azizimizin “devam olsun” işaretleriyle, bir ucunun cemale varması niyaz ettiğimiz satırlarla yine birlikteyiz erenlerim…

Giydim hırkayı Hakk’ın yolunda,
Sildim aynayı Hakk’ın yolunda,
Dost ile dostum Hakk’ın yolunda,
Aşkî azizim Hakk’ın yolunda [281. Mestmp3]

Ve’l hâsılı gene geldik divane efendim; aramızda muhabbeti yaratan, “yolunda bulunmak” ikramıyla müşerref eyleyen, “Şükrederseniz arttırırım” buyuran Rabbe sonsuz şükürler olsun, gönüllerini bu yana uzatan canlara kalbî selamlar olsun…

Yıllar öncesinden merhum üstadımız Kotku hazretlerinin Cennet Yollarında’ki bir tavsiyesi ile düşmüştük yollara: “Gece sabaha kadar bir şeyler okusanız, sabahleyin de onları kaleme alıp, bir eser meydana getirseniz ve bunu dünyanın her tarafına gönderme imkanına sahip olsanız, bunu okuyup da, imana ve İslam’a gelenler veya yaptıkları çirkin şeyleri terk edenlerin sevabı, hep sizlerin defterine eksiksiz olarak yazılır.”

Bizim oraların meşhur meselidir: “Bir yiğitten uzun süre haber alamadıysan bil ki ya ahret evine göçmüş, ya dünya evine(evlilik) girmiştir.” Biz dahi istedik ki O’nun aşkıyla yandığımız satırların, yaktığımız nefeslerin sonu, şu yalan dünyadaki son nefesimiz olsun…

“Bu alemde her kula bir ayna gerektir. Aynaları kırmanın verdiği zarar, o aynaya bakıp kendini hergün düzeltene olur…” Vuslat ümidin gözlediğimiz vakitlerde bir ziyaretçimiz böyle buyurmuştu… Oysaki her bir mektuba niyetlerimizi tazeleyerek başladık: Ya ilahi söylediklerimizi önce fakirine duyur, dilimizi değdirdiğimiz yerlere, kalbimizi de erdir hem sonra ihtiyacı olana tesir-i hakiki ile ihsan buyur…

Sebeb-i Hilkat-i Alem olan Efendimizin, Veda Hutbesi’ndeki buyruğundan yüz bulduk: “Bakın! Burada bulunanlarınız bulunmayanlara (anlattıklarımı) aktarsın. Çünkü kendisine aktarılan bazı kimseler, dinleyenden daha iyi beller.”

Madem geldik divane, geçmiş türlü haller yâdıyla “gözümüzün baktığından, gönlümüzün aktığından, dilimizin gıybetinden, nefsimizin lezzetinden, hep fesad işlerimizden” estağfirullah tevbe ilahi…

İzinden gitmekle müftehir olduğumuz “Aşk yolundan” maksat kazanmaktır; önce Allah’ı ve Rasûlü’nü, sonra Sahâbeyi, sonra Hak dostlarını, sonra kendimizi, sonra da herkesi… Ne kazandığının farkında olmayan, ne kaybettiğinin de farkında olamaz! Onları kazanan her şeyi kazanmış olur. Ya kaybeden neyi kaybeder!

Nahşebî Hazretleri böylesi engellere takılıp kaybedenlere dair şöyle bir hikâye rivâyet eder: “Bir genç, pâdişâhın kızının kapısına gelmiş ve kendisinin ona âşık olduğunu söylemişti. Haber pâdişâhın kızına iletilince hanım sultan kapıya geldi ve gence:

“Al şu bin dirhemi de; bir daha bana da sana da zarar verecek böyle bir şey söyleme” dedi. Genç vazgeçmeyince: “Öyleyse iki bin dirhem al!” teklifinde bulundu. Nihâyet pazarlık on bin dirheme varınca, genç, kabul etti. Bu durumu gören pâdişâh kızı: ” Sen beni nasıl seviyorsun ki, gözün para pul ile kamaşıp beni görmez oldu. Beni benden başkasına tercih edenlerin cezâsı nedir biliyor musun? Boynunun vurulmasıdır.” dedi ve sahte aşkı dolayısıyla onu uzaklaştırdı.

Bu hâli duyan bir ârif, düşüp bayıldı. Kendine geldiğinde şöyle dedi:

“Ey insanlar! Bakın dünyâda sahte sevgilerin başına neler geliyor! Ya Hakk’ı sevdiğini iddiâ edip de ondan başkasına yönelenlerin başına âhirette neler gelmez ki!..”

Kadri bilinmeyen ve şükredilmeyen nimetin soyulup alınacağı bilinmelidir. Bu yüzden şükre, ciddiyetle müdavim olmak ve Allah’ın bize lütfettiği en büyük nimet İslam ve ma’rifetten, tesbihe muvaffakiyete ve lüzumsuz şeylerden korunmaya varıncaya kadar bütün nimetlerine şükredilmeli ki, bu sayede Allah’ın üzerimize nimetini ikmal etmesi umulsun. Çünkü işlerin en acısı ve en zoru yükselip düşmek, yakınlık kazandıktan sonra kovulmak, kavuştuktan sonra ayrılmak olsa gerektir.

Hepimiz, güle oynaya şu bedava, şu hadsiz dünya nimetlerine şükretmek için Hakk’ın dergâhından gelmiş sufileriz. Hakk âşıklarıyız. Bize ikram edilen türlü türlü nimetlere yalnız şükretmek değil, can versen yeridir. Zaten şu nimetler denizinde sufinin canının ne kıymeti var? Her nefes sahibine önüne koyulan şu dünya sofrasında ikram edilen nimetlerin konduğu büyük kabın kapağı göktür. Bu sofranın ihtişamından, ikram edilen türlü yemeklerin pek bir nefis oluşundan, tatlarından, kokularından, renklerinden nasıl bahsedeyim? Bu dilin harcı mı? Dilim dönmez olur, konuşamam. Biz Hakk yoluna düşmüş sufileriz. Biz padişahlar padişahının nimetlerini yiyenlerdeniz. Ya Rabbi! Bu kâseyi, bu sofrayı ebedî kıl, kıyamete dek yaşat. [Hz. Pir Mevlana]

Zahiren yeniden kavuşmanın heyecanıyla sözün ucu kaçtıysa, mana dağıldıysa da affola erenlerim, şu geçmekte olan dem gibi onun da sahibi biz değiliz! Ne diyelim bâki âfiyette dâim olunuz efendim…

Kendimizden sana sığınıyoruz, Senden yine sana sığınıyoruz muvaffak eyle ya ilahi, bizi sana yakın zaman ve mekân ve canlar içre günahlardan uzak durmaya muktedir eyle. Yâ ilahi! Bizleri, senin yüce rızana erdirecek bir dostluk ile mâmur eyle!

Ya ilahi! Bizi, kendine dost kıldıklarına ulaştır. Onların sohbetiyle dirilt. Lütf edip getirdiğin şu âlemde seni düşünmeden ve anmadan nefes aldırma. Gözünde sen, sözünde sen, özünde sen olan o ehl-i aşkın hali ile hallendir ve emanetini, bu hal içinde iken alıver ne olur…

Teşrifi ile müşerref olduğumuz Şehr-i Cemaziyelevvel, vesile-i kabul-i tevbe buyrula, gönlümüze gelip hasbel beşeriyyet söyleyemediğimiz muradlar ihsan buyrula… Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir büyük tevbe ayı Cemaziyelevvel, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Gel ey kardeş

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle İmâm-ı Gazali’de okumuştuk: “Yaşayışındaki ve yaradılışındaki gayesi yalnızca karnını doyurmak olan kimsenin kıymeti kendinden çıkan gibidir” Kimi bu haliyle de olsa hep mutlu hep bahtiyar, kimi hep sıkıntıda hep bir bedbaht… Nedir bu alemin hali bilemedik dedem. Hele sen bir söyle mutluluğun saadetin, şekavetin, bedbahtlığın alameti acep nedir?

Saadetin alameti, mutluluğun işareti: Allah’a itaat etmen, boyun eğmen, Dostun sözünü dinlemen, yolundan gitmen bununla birlikte merdûd olmaktan korkman, yani bu halinin kabul edilmeyişinden çekinmendir. Şekavetin alameti ise, Allah’a isyan etmene, masiyet üzre günah yolunu tutmana rağmen makbul biri olduğunu ummandır, sevildiğini ümid etmendir!

Şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı avuntularla kendini oyaladığı gerçek mutluluğun anahtarı kimdedir?

Hep birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın... [Âl-i İmrân, 103]

Bakın Hazreti Hak öğretiyor Zatına nasıl sarılacağımızı, sende yüreğini topla ve yönel O’na:

Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen! [Âl-i İmrân, 8]

Ancak O’nun dost olduğunu hissederek, ancak O’nun yardım edebileceğini, O’nun mutlak kudret ve hüküm sahibi olduğunu, hem fiziki hem kalbi ölümlerde O’nun hayat verip dirilteceğini bilerek, inanarak O’na yönelen, O’na sarılan, O’na tutunan, tutunulması gerekene tutunmuş olur. Biz dahi O güzel Mevla’dan, O güzel Yardımcı’dan, O keremi bol olandan, O rahmeti sonsuz olandan, O Râuf, O Rahîm, O Vedûd, O Gaffar, O Settar, O Tevvâb olandan, bizim savruluşlarımıza bakmadan, kalplerimizi, zihinlerimizi toparlamamıza yardım etmesini, Zatına tutunmamız için gönüllerimize dirayet vermesini dileyelim.

Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsulümüz gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel çamurumuzdan yeni bir insan yap. [Hz. Pir Mevlana]

Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,
Resulün cemalin göreyim dersen,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Niceler gittiler mürşid arayı,
Arayanlar buldu derde devayı,
Bin kez okur isen aktan karayı,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Gel şimdi kardeşler gidelim bile,
Nice aşıkların bağrını dele,
Cebrail delildir, Ahmed’e bile,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Kadılar mollalar cümle geldiler,
Kitapların hep bir yere koydular.
Sen bu ilmi kimden aldın dediler.
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Yunus Emre bunda mânâ var dedi,
Bir kâmil mürşide sen de var şimdi,
Hazret Musa’ya Hızır’a var dedi,
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz,

Ey Rabbimiz! Hak dostlarının gönüllerindeki ateş-i aşktan bizlere de bir kıvılcım lutfeyle! Mânevî himmetleriyle perverde olduğumuz Hak dost­larının feyizli îkâz, irşad ve nasihatleriyle bir yol bulmamızı nasîb eyle!

Dinle Ney’den

Bîşnev în Ney

Bişnev în ney çün şikâyet mîküned
Ez cüdâyı hâ hikâyet mîküned

“Dinle! Şu neyin nasıl şikâyet ettiğini, ayrılıklardan nice hikâyet ettiğini…”

Bîşnev în ney…         Dinle! Şu neyi
Bîşnev…                   Dinle!…
B (ب)…

Mesnevî-i Şerîf’in dibâcesinde, yâni önsözünde veya takdim yazısında, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından, “Bu Mesnevi kitabı, Allah’ın sırlarının ve O’na yakınlık kazanma yollarının öğretilmesi hakkında sırların açıklayıcısının açıklayıcısı ve dinin aslının aslının aslından bahseden Allah’ın fıkh-ı ekberi, şer-i ezhârı, yâni Allah’a ulaşma yollarının apaçık ve parlak delilidir.” diye nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf hakkında yapılacak diğer nitelendirmeler mutlaka yetersiz kalacaktır.

ote11

Hz. Mevlânâ’nın, ayrıca, “Bu Kitab’ın nûru, içinde kandil yanan bir mekân gibidir. Parlaklığı sabah aydınlığından daha nurlu, daha nûrlandırıcıdır ve Mısır’daki Nil Nehri gibidir. Hz. Mûsâ ve kavmi gibi sabır sahiplerine geçit olur, Firavun gibileri ise boğar. Kur’ân gibi bazılarını hidâyete, bazılarını dalâlete sevk eder.* Rızıkların genişlemesini, ahlâkın iyileşmesini sağlar.” diye dibacesinde yer verdiği Mesnevî-i Şerîf’i, “Bîşnev, dinle” kelimesi ile başlar. Bîşnev ise, “B” harfi ile başlar. Dolayısıyla Mesnevî’nin başlangıcı “B” harfi iledir. Her işimizde dilimizden düşürmememiz gereken Besmele-i Şerif de “B” ile başlar.

B harfi, altında noktası olan yatay bir yay şeklindedir (ب) Denir ki, kâinat Kur’ân’da, Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha Besmele’de, Besmele “b” de, “b” ise noktada gizlidir. B’nin noktası, anlayabilenler için bilimin tâ kendisidir. İşte onun içindir ki, bizzat Hz. Peygamber tarafından, ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan Hz. Ali (r.a.), “İlim bir nokta idi, onu câhiller çoğalttı.” buyuruyor. O noktaya da “tevhîd-vahdet (birlik) noktası” denir. Bütün ilimler o tevhîd noktasını öğrenmek içindir.

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sini bir beyitinde şöyle nitelendiriyor:

Mesnevî-i mâ dühkân-ı vahdetest
Gayr-ı vâhid ân çî bînî an büt-est

“Bizim Mesnevî’miz vahdet dükkânı, birlik pazarıdır: Birlikten başka ne görürsen, o puttur.” Hep o birlik noktasını anlatmak için, asırlardır ilmî çalışmalar yapılmış ve bütün kitaplar da o noktayı anlatmak için yazılmıştır.

O nokta, “tevhîd noktası”dır. Ama o noktaya gelebilmek için, evvelâ Mesnevî-i Şerîf’in emir veya tavsiyesinde olduğu gibi dinlemeyi bilmek lâzımdır. Çünkü “olma”nın yolu, “bilme”den geçer; “bilme” ise dinleme ile başlar. “Dinleme” yerine “okumak” olsa idi; o elleri öpülesi, başımıza tâç edilesi öğretmenlerimizin aslî fonksiyonları kalmazdı. Herkes kitap okur, öğretmenlerinden bir şey öğrenmesine hâcet kalmaz, okuduğu kitaplardan yeterince ilim öğrenirdi. Ama okuma ile değil, dinleme ile öğrenilir. Ancak “öğrenmek”, “bilmek” yetmez. “Olmak” lâzımdır. Nedir olmak? Bilişin, oluş hâline gelmesidir. Dolayısıyla bilmek yetmez. O bilgiyi davranış biçimi hâlinde dışa vurmak gerekir. Nice bilenler, bildiklerine uygun davranmayarak hatâ işlemekteler. Zâten, Hz. Peygamberimiz Efendimiz: “Ey mü’minler! İnsanlar sizin söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakarlar.” (Yâni, sözlerinizle değil, davranışlarınızla değerlendirirler) buyurmuyor mu? Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz Zilzâl Sûresi’nde zerre kadar da olsa gerek hayır, gerek şer davranışlarımızdan yâni amellerimizden sorguya çekileceğimiz gerçeğini bir tek kelimeyle belirtivermiştir. “Ya’mel” kelimesi…** Ameller, davranışlar…

Pekiyi, bilgi noksanlığından dolayı yanlış davranışlarımız olursa? Bu sorunun da cevâbı, her türlü müşkili çözmede yol göstericimiz olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’de: “Siz bildiğiniz ile amel edin, Allah bilmediğinizi öğretir.” Bir bilgi, yanlış ve eksik de olsa; Allah rızâsı gözetilerek iyi niyetle uygulamaya konulursa, Efendimiz’in buyurdukları gibi (ki O her şeyi doğru söyler) Allah o uygulamanın doğrusunu öğretir. Bir kişinin öğretmeni Allah olursa, o kişi câhil kalabilir mi? Bakara Sûresi’nde Rabbimiz bu gerçeği iki kelimeyle özetlemiş: “İttekullah ve yuallimü kümullah” Allah’tan ittikâ edene (yâni O’nun rızâsını kaybetmekten korkana) Allah, her şeyi öğretir. Evet, bilme, olma ile biter. Ama, dinlemeyle başlar. Ve her hayırlı başlangıç Besmele’yledir. “B” ile…

İşte Hz. Mevlânâ Mesnevî’sine “B” harfiyle başlayarak bazı şeylere işaret buyurmuş oluyor. Bilindiği gibi, Besmele bütün İslâm kitaplarının başlangıç cümlesidir. Kur’ân-ı Kerîm ve diğer bütün kitaplar Besmele ile başlar. Kur’ân-ı Kerîm’de Besmele’siz başlayan tek sûre Tevbe Süresidir ki o da “berâetün” kelimesi ile yâni “B” ile başlar. Besmelenin “B”si, Tevbe Sûresi’nin ilk kelimesi olan “berâetün” kelimesinin B’sinde gizlidir. İşte Hz. Mevlânâ böyle bir ince nükteye de işâret ediyor. Ve böylece Hz. Mevlânâ kendine mahsus çok özel bir tarzda Besmele çekmiş oluyor. Çünkü bilinir ki, Besmele’siz başlayan işin âkıbeti hayır getirmez.

ote22

Mesnevî-i Şerîf’in ilk harfi “B“de Esmâ-i Hüsnâ’dan işâretler vardır: Bâkî, Bârî, Basıt, Basir, Bâis, Berr. Kâinattaki her şey Allah’ın güzel isimlerinin tecellîsi ile olur. Her şeyde Esmâ tecellîsi vardır. Mesnevî-i Şerîf de Bâkî (kesintisiz ebede giden, sâbit ve devâmlı olan) bir kitaptır. Bârî (ayıpsız, kusursuz, borçsuz, diğer kitaplara benzemekten berî olan) bir kitaptır. Bâsıt (okuyanların gönüllerini genişleten, yayan, uzatan, derinleştiren, ferahlandıran) bir kitaptır. Basîr (okuyanların basiretini açıp; görmek, bilmek, sezmek ihsân eden) bir kitaptır. Bâis (okuyanların ölü gönüllerini dirilten, uyandıran, kendi içindeki cevheri harekete geçiren) bir kitaptır. Berr (doğru haber veren, yalanı olmayan, ihsân sâhibi, iyilik ve güzellikler saçan) bir kitaptır.

Mesnevî-i Şerîf, okuyanların Hakk ve bâtıl farkını fark ederek, bâtıldan kaçıp Hakk’a koşma yolunda da bir yol göstericidir. Ayrıca, zâhire (dış görüntüye) aldanmayıp, zâhirle yetinmeyip, Bâtını (iç yüzü) anlamaya da sebep olur.

Mesnevî-i Şerîf, başlı başına bir “Belde”dir, o beldede bütün bir hayat yaşanır. Ayrıca, Hz. Mevlânâ’nm doğduğu yer Belh şehridir. “Rûhü’l Mesnevî” isimli eserinde Mesnevî-i Şerîf’ten şerhler -açıklamalar- yapan İsmail Hakkî-i Bursavî şöyle buyurur:

Zehrini yutma âlem-i telkin,
Şekkerin çiğne belde-i Belh’in,
Ney gibi buldu Belh içinde nemâ,
Saldı âvâzı Konya’da ammâ

Yaratıcımız, bizi henüz yalnızca ruh halindeyken Elest Bezmi’nde huzûruna toplayıp sordu: “Elestü bi Rabbiküm? -Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Kâlû: Belâ” biz yaratılmışların ilk sözü oldu: “Belâ -Evet, Rabbimizsin.” Yaradılış sürecinde Allah’ın huzûrunda olduktan sonra, dünyaya gönderilip, nefsin değil yine Allah’ın huzûrunda olma şuûrunun kazanılmasının Sidâyeti -başlangıcı, evveli- olarak, Mesnevî çok önemlidir. Allah huzûrunda, mahşerde Berâat etmek, aklanmak için de…

Eski Türkçe’deki b harfi, elif gibi dikine durmaz. Yatıklığıyla da bir alçak gönüllülük -tevazu- simgesi gibidir ki; tevazu, tasavvufun olmazsa olmazlarındandır.

Mesnevî; her beyti kendi içinde kafiyeli olan bir nazım şeklidir. Beyt, bilindiği gibi ev demektir. Mesnevî tarzında yazılan nazımlarda her beyt başlı başına bir mânâ taşır. İşte Mesnevî-i Şerifin her Beyti böyledir, mânâ evidir.

Ve Resûlullah Efendimiz’in müjdeleyici sıfatı “Beşîr” de b ile başlar. Mesnevî-i Şerîf de Allah ve Resûlünün yolunda bulunmanın müjdeleyicisidir, Beşîr’idir.

Meşhur “Osmanlı Müellifleri” isimli eserin sâhibi Bursalı Mehmet Tâhir Bey “b” harfi ile ilgili olarak, bir şiirinde şöyle söylüyor:

Bunca envâ-ı ulûmun noktadır hep mastarı,
Böyle fermân eylemiştir zât-ı vâlâ Hayder’i,
Bâ-ı Bismillah’tır ancak ehl-i Hakk’ın ezberi,
Nakşibend suretteyiz, lâkin Melâmî meşrebiz;
İsm-i zâtı her nefes tekrar eden hak mezhebiz

Evet, Besmelenin B‘si ancak Hakk ehli olanların ezberidir. Bilindiği gibi Mesnevî-i Şerîf’in ilk onsekiz beyti bizzat Hz. Mevlânâ tarafından söylenmiş ve yazılmış; daha sonraki binlerce beyit ise Çelebi Hüsâmeddîn tarafından Hz. Mevlânâ’nm söylediği beyitlerin yazılmasıyla ortaya çıkmıştır. İlk onsekiz beytin birinci kelimesi “Bîşnev”, onsekizinci beytin son kelimesi “vesselâm”dır. Yâni Besmele’nin B’si ile başlayan ilk onsekiz beyit Besmele’nin bitiş harfi olan “M” harfiyle biter. Bîşnev-Vesselâm. İşte bu da Hz. Mevlânâ’nm eserine bir başka Besmele’dir.

Tasavvuf terbiyesinin bir tek şartı vardır: Söz dinlemek. Zâten kendi irâdesi ile irâdesini, mürşidine terk edip bu terbiyeyi edinmeye tâlip olan kişi elbette söz dinlemekle yükümlüdür. Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf’in ilk kelimesinde “dinle” diyerek dinlemenin bu önemine vurgu yapmıştır.

Tasavvufun veya tasavvuf yolunda ilerlemenin birbirinden ayrılamayacak kadar önemli iki unsuru vardır: Hizmet ve sohbet. Hizmet dahi sohbetin feyzine erebilmenin bir yoludur. Hz. Mevlânâ “Allah dostlarının, velîlerin sohbetinde bulunmak, her türlü nafileden -dikkat buyurulsun, farzdan değil- daha hayırlıdır.” buyurur. Sohbet ise, dinlemeyle olur. Sohbetin dinlenebilmesi için, az konuşmak lâzımdır. Bu da tasavvufun bir diğer tavsiyesi- dir: “Az yemek, az uyumak, az konuşmak” prensibinin geçerli olduğu tasavvuf terbiyesinde hüner, söylemek değil dinlemektir. Doyduktan sonra yenilen yemek, tembellik uykusuyla geçirilen zaman, lüzumsuz ve boş konuşma tarzında söylenen sözler “israf haramdır” kâidesince yasaklanmıştır. Dinlemeyenler öğrenemezler, öğrenemeyenler bilemezler, bilemeyenler ise “olamazlar.” Tıp, matematik, hukuk, coğrafya, ekonomi, mühendislik ve daha sayabileceğimiz bütün müspet ilimlerin tahsilinde olduğu gibi mânevî tahsilde de bu kâide aynen geçerlidir. Bununla birlikte dinlemeden öğrendiklerini zannedenler;

Gör zahidi kim sâhib-i irşâd olayım der;
Dün mektebe gittim, bugün üstâd olayım der.

beytinde anlatılan mânâya düşerler. Evet, dinlemek…

Tâ-hâ Sûresinin 13. âyetinde, Cenâb-ı Hakk Hz. Mûsâ’ya hitâben şöyle emreder: “Sana vahy olunacak şeyleri dinle!” Nuh Tûfânı’nın anlatıldığı Nuh Sûresi’nin 7. âyetinde, Hz. Nuh’un hak olan dâvetine icâbet etmemek için bazı insanların, elleri ve parmakları ile kulaklarını tıkadıkları; bunu Hz. Nuh’u işitmemek, duymamak, dinlememek için yaptıkları ve tûfânda da, işte o parmaklarıyla kulaklarını tıkayanların yâni, dinlemeyenlerin helâk oldukları anlatılır. A’râf Sûresi’nin 204. âyetinde, bir kat’î emirle şöyle buyrulmaktadır: Kur’ân okunduğu zaman dinleyiniz ve sükût ediniz, susunuz. Böylelikle, rahmete erenlerden olursunuz.” Böylelikle, yâni dinleyerek ve susarak… Rahmete ermek için, Kur’ân ve hepsi Kur’ân’m birer îzâhı olan bütün ilmî kitaplar okunurken ve bundan bahseden kişileri dinlerken “susunuz” emri vardır. Susunuz ki, iyi dinleyebilesiniz. Çünkü dinleyen dinlenir. Dinlemek için önce iyi bir kulağa ve anlayıp etkilenecek bir kalbe sâhip olmak lâzımdır. Allah anlamanın kalp ile olacağını beyân buyuruyor. Â’râf Sûresinin 179. âyetinde, “Onlar ki, kulakları vardır işitmezler, gözleri vardır görmezler, kalpleri vardır anlamazlar. İşte onlar belki hayvan, belki hayvandan daha aşağıdırlar.” buyurularak idrâk etmenin kalp ile olacağı beyân edilmiştir.

İşitici bir kulağa sâhip olmak, önde gelen bir şarttır. Onun için, Mesnevî-i Şerifin 512 ve 513. beytlerinde Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:

Cânı u dil-râ tâkat-i ân cûş nîst
Bâkî gûyenı der cihân, yek gûş nîst

“Can ve gönülde, yâni kalple hakîkat coşkunluklarını kaldıracak tâkat ve kulakta da bunu işitecek istidat yoksa, ben kime, ne söyleyeyim?”

Her kücâ gûşî bûd-ez vey çeşni geşt
Her kücâ sengi bûd-ez vey yeşm geşt

“Nerede bir kulak varsa, ondan yol gösterici göz hâsıl olur. Nerede bir taş varsa, söz dinlerse eğer taş olmaktan çıkar, yeşim derecesine yükselir.”

Burada, belki yeri değil gibi görülebilir ama, beyitte seng -taş kelimesi geçince Hz. Mevlânâ’nm, şu sözünü hatırlamadan da geçilemiyor:

“Bahar gelmekle taş yeşermez. Ancak yumuşak toprak yeşerir. Sen de taş gibi katı kalpli olma. Toprak gibi yumuşak ol ki, senin de kalbine, bir bahar güneşi gibi, bir ârif ve kâmilin güneşi gelirse; sende de nice güzellikler yeşerir.”

Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında,
Ol düşmanıdır sâhibinin baş üzerine

Kulak ki öğüt almaya her dinlediğinden,
Akıt ana sen kurşunu hemen deliğinden.

Evet, göz bir yol göstericidir ama, kulak yol buldurucudur. Her gördüğümüz doğru değildir. Su dolu kaba, bir cetvel batırdığımızda cetveli kırılmış gibi görürüz. Hâlbuki cetvel kırık değildir, göz yanılır. Kulak, eğer doğru ağızdan çıkan sözleri işitirse, göz gibi yanılmaktan ârîdir; o doğruyu görmez ancak doğruyu bulur. Fakat bu durum, söz bir kulağından girip diğer kulağından çıkanlar ve kalpleri ve kulakları mühürlü olanlar için geçerli değildir. Ancak öyle yüksek huzûrlar vardır ki orada, o huzûr sâhibinin yüzü suyu hürmetine kulakların mühürleri açılır ve neler neler duyulur…

*: Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez.İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah’ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır. [Bakara, 26]

**: Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür ve kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa, o da onu görür. [Zilzâl, 7-8]

devam edecek inşallah…

Âteş-i Aşk


Durman yanalım âteş-i aşka
Şû’le verelim âteş-i aşka

Evvel aldandım, pek kolay sandım
Kat-be-kat yandım âteş-i aşka

Aşk ile geldim, meydane girdim
Bağrımı koydum ateş-i aşka

Aşk eri ölmez, sırdır söylenmez
Yanmayan bilmez âteş-i aşka

Bî-ser ü bî-pâ, derd-i dil ara
Yana gör câna âteş-i aşka

Lezzetin bilmez, haldir anlanmaz
Yanan usanmaz, âteş-i aşka

Dîde-i giryan, ya dîl-i sûzan
Durma sen de yan âteş-i aşka

Terk ede kâli, inle Hayâlî
Yak perr ü bâli, âteş-i aşka


Hz. İbrahim Gülşeni efendimizin mahdum-u mükerremleri ve halifesi Ahmed Hayâli-i Gülşeni buyuruyorlar ki:

Durman yanalım âteş-i aşka
Şû’le verelim âteş-i aşka
Aşk ateşine yanmadan adam olunmaz, onun için hiç vakit geçirmeden, durmadan hemen aşk ateşine yanmaya bakalım ve biz yanalım ki aşk ateşi alevlensin, parlasın, şule verelim ateşi aşka. Yananlar olmasa aşk ateşi söner. Aydınlatmak için aydınlanmak lazımdır, yakmak için yanmak lazımdır.

Kendi kendine yürüme istikameti vermeden, kafandan icad etmeden çünkü istikamet ancak Allah’ın emrettiği istikamet üzere olursa doğrudur. Hakkın razı ve memnun olduğu her şeyi nefsinin arzu ve isteklerinden üstün tutabiliyor ve bunları hayatında uygulayabiliyorsan istikamet odur işte…

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ Artık emrolunduğun gibi istikamette bulun… [Hûd, 112]

Bî-ser ü bî-pâ “başsız ayaksız” (Hamzavi Melamî fukarasının mezar taşlarına da bu isim verilirdi)… Kafanı, ilahi hükümlerden gayrı, kendi kendine istikamet vermede kullanmadan istikamet üzre ol, aşırılıklardan kaçınarak istikamet üzere olmak, Kur’ân’ın ilk sûresinde (Fatiha) Allah’ın bize öğrettiği dua içinde hedef olarak gösterilmiştir.

Akl kurban kun be piş-i Mustafa
“Hasbiyellah” gu ki Allahumme kefa
Dest-ra ender Ehad-u Ahmed bi-zen
Ey birader, vare ez Bucehl-i ten.
Akıl Muhammed Mustafa’nın önünde kurban olsun; “Allah bana yeter” de, Allah sana yeter. Ey kardeşim tek olan Allah’a ve Hz. Ahmed Muhammed Mustafa’ya el ver onlara sıkıca yapış ki ten Ebu Cehlinin elinden kurtulasın. [H
z. Pir Mevlana]

Kendine derd-i dil ara”, gönül derdi ara… Nefsin derdi çoktur, bitmez ama çok çabuk kavuşulur. Nedir nefsin dertleri, midesi guruldar, yemek yedirirsin biter; ne olacak yani tıka basa doyursan, tokluğun çok çok 8 saat ömrü vardır, sonra gene için kazınmaya başlar. Kendine nefis derdi arama gönül derdi ara, bir sevgi, bir sevgili ara… Yana gör cana, Ey benim canım kardeşim yan ki adam olasın!

Aşk eri ölmez…Çünkü aşk hayvanlığa ait bir hal değildir. Nefs-i hayvani aşık olmaz, Ruh-i sultani aşık olur. Ölen hayvan imiş aşk ehli ölmez.

Dide-i giryan dili suzan
Durma sen de yan ateş-i aşka

Gözünden yaş eksik olmaya… Ya biz bu dünyaya hep ağlamaya mı geldik. Hayır, ağlamak her zaman acıdan, memnuniyetsizlikten midir? Coşarsın ilk taşma, ilk damladır, gözyaşı şeklinde olur. Her ağlamak acıdan dolayı değildir, böylesi bir ağlayış makbuldur. Gönülde ateşli olmalıdır, dili suzan…

Bunun için ne yapmak lazımdır: “Terk ide kâli” lafı dedi koduyu dırdırı terk etmek lazımdır. Yani bu işler hal işidir, kâl işi laf işi değildir.

İnle Hayali, yak perr ü bali ateş-i aşka

Perr ü bal kol kanat demek. Biliyorsunuz pervane, kelebek mumun, ışığın etrafında döner, ateşin cazibesiyle döner sonunda kolu kanadı canı feda eder ateşe, ışığa yapışır, yanar. Yanınca ne olur… Kendi de ateş olur. Onun için aşk ateşine yanmaktan korkmamak lazımdır. Hiç olmazsa bir işe yararır, belki biri aydınlanır…