Sabrî Dilinden

Minber-i aşkdan âteşîn bir nefes düştü dilimize:

Âyâ duydun mu sen rindân-ı Hudâ’nın efgânını
Anladın mı hem nedir “Nây-ı Mevlânâ” esrârını

Görünüşe önem vermeyen, sûret kaydını çözmüş hoşgörülü Hak erlerinin, O’nun rindlerinin feryâdını duydun mu acaba?

Cenâb-ı Mevlevî’den “Dinle Ney”den diyerek duyurduğu, dudağını sevgilinin dudağına dayamış, o içi boş kamışın sırrını anladın mı acaba?

Bildin mi kimdir söyleyen “İnni enallah” sırrını
Sezdin mi sen hem nedir “men ‘aref” irfânını

[Tâ-hâ:14’den] Eymen vâdisinde bir ağaçtan “şüphesiz Ben Allahım” diyen her eşyadan fısıldar durur, şeylerin hakikati, birden bakana apaçık görünür. Bir sıfata bürünerek, her şeyi türlü işlerde kullanan kimdir bildin mi acaba?

İnsan ancak kendi dışındaki şeyleri bilebilir ammâ ne olmadığını bilerek “kendini farketme” irfânını sezdin mi acaba?

Geçtin mi gönül hubb-u sivâdan bu aşk ile
Tuttun mu acep uşşâk-ı Hudâ’nın râhını

Ey gönül, gayrısı olmayandan ayrı bir şey görmekten geçip O’nda başka sanıp sevdiklerini bu aşk içinde eriterek gerçek âşıklarının yolunu tuttun mu acaba?

Sırr-ı meclâ hem nedir sırr-ı mahbûb-u Hudâ
Semi gûş ittin mi sen “Lâ fetâ” fermânını

Âlem sahnesinde, hayâl perdesine düşen aynanın sırrı, Hak sevgilisinin sırrı nedir acaba?

Görmeyen âyine-i sûretde yârin, nakşını silmemiştir gönül âyinesinin pasını. Âlem aynadır görmez misin ki aynaya baktığın halde, kendi kaybolup bakanı gösterir. Bundan ötürü aynaya nazar eylemek sünnettir. Aynanın marifeti kendini değil kendine bakan sahibini göstermektir.

Lâ fetâ ‘Alî hiçbir mürüvvet sâhibi yoktur ancak Cenâb-ı Şâh-ı Velâyet olan Muhammed (sav) şehrinin kapısı olan Alî (kv)

Buraya kadar ki beyitlerde:

Mevlânâ’nın kamış neyi, Hak erlerinin feryâdı, bir ağaçtan “ben O’yum” nidâsı, kendini tanıyan derhal rabbini tanır irfânı, aynanın sırrı hep tek bir gerçeği fısıldar:

Özün yüze yansıması, aynadan görünen, ağaçtan seslenen, neye nefes veren, her zerrenin ancak sâhibin sesi olması…

Aldın mı haberi semt-i Leylâ’dan bugün
Terk-i cân ittin de buldun mu Mecnûn hâlini

Sevgili rolünü oynayan Leylâ’nın yaşadığı topraklardan, şimdi haber aldın mı acaba? “Ben-benim” sandığın varlığından geçince hâlinin zâten sevilen hâl olduğu gerçeği bulunur zirâ maşûk ne halde ne işte ise âşık da o iştedir.

Sorma uşşâka sakın kayd-ı imkân erkânını
Lâ ve illâ’dan geçip bulmuş anlar cânını

Âşıklara yol, yöntem, usül, erkân sorulmaz zira onların âlem-i imkân ile bir bağları kalmamıştır. LÂ ile inkâr edecek ve İLLÂ ile isbât edecek varlıktan geçmiş, “can dediklerinin aynen cânân olduğu” farkındalığına erişmişlerdir.

Bu beyit şimdiye dek acaba diye sual eylediği muhatabı birliğe davet ediyor ama nasıl olacak, yolu yordamı nedir diye zihinle olacak iş değildir bu. İnkar ve isbâtı, küfür ve imanı, ikilik hallerini bırakınca ancak varlığın toplamının sıfır yani yokluk olduğu anlaşılır.

Gâfil olma râh-ı aşka gel hemân vir cânını
Câm-ı aşkı nûş idüp bul ehl-i aşk sekrânını

Dünya dediğimiz hayal perdesinde olanları fark edememek, açık gerçeği görememek tam bir gaflet hâlidir. Kâmilin ağzından akan kevser şerbetînden içince benlik dağı yıkılacak, vahdet yolunda eriyenin, kendinden geçerek ikilikten kurtulmasına vesîle ancak aşkın sarhoşluğudur.

Biz “Ene’l Hak” dârının Mansûr’u olduk bî-gümân
Başı canı terk idüp geydik aşk ihrâmını

Varlık fenâ bulmaz fenâ bulan cehâlettir, gaflettir. Benim sandığımız vücuddan geçerek Cenâbı Mansûr’un bayrağını taşıdığı Dar ağacında şüphesiz bugün biz varız.

Yârin semtini ziyârete gitmeden giyilen, kefeni andıran kıyafet, her rengi silici aşk ötesi renk, yokluk zevkidir. Bu zevki, kendine nispet ettiği fiillerden geçen, “ben rengini” silen yani “aşk ihrâmını” giyenler tadabilir. Hak’ta seyre ancak aşk ihrâmını giyenler çıkabilir.

Ka’be-i ruhsâr-ı dildâr-ı kıldık çün tavaf
Vech-i yâre düş olup bulduk aşk mihrâbını

Bu seyrin merkezinde Zât makamı olan Kâbe vardır ki dönenler onun etrâfında dönerler. Birliğe erenler de “Kâbe” diye yere göğe sığmayan sevgilinin gül yüzünün etrâfında döner dururlar divâne âşıklar gibi. O yârin âleme dolan vechine müptelâ olanlar, kemer kaşları ve hassaten iki kaşın arasını kıble duvarı bellerler.

Küfr-ü zülfün kendine astık bugün ebdânımız
Ruy-i mahbûbda seyr ittik gönül mirâcımız

Bugün geçici olarak giyindiğimiz bedenimizi, sevgilinin yüzünü örten saçının bir teline astık. Bize dar ağacı; küfre, örtünmeye sebep sevgili olduğundan, gönül mirâcımız da yükseldiğimiz yerde, perde açılınca yine sevgilinin yüzünden seyredilir.

“Semme vechullâh”ı bildik tâ ezelden zâhidâ
Minber-i insana çıktık ittik aşk ilânını

Doludur Hak ile âlem muhakkak: Nereye baksan anda görünür Hak [Bak.ara:115’den] işâretini tâ ezelden okuduk biz.

Nebr “yükseltmek”ten minber: yüksekçe kürsü ise İnsan kürsüsüne çıkıp kendinden kendiyle kendine ilân-ı aşk eden de biziz.

Nihâyetinde “Hacı Bayram kendi banglar o şehrin minâresinde”

Şân-ı “Levlâk” kenz-i aşkdır bil Sabrîyâ
Zâhid-i hodbîn ne bilsin ehl-i aşkın kânını

“Sen olmasan varlığı var göstermezdim” itibârı abd-ı mutlak olan Hazreti insan içindir. Ezelden, bilinmekliği murâd eden, açılmak, saçılmak isteyen “gizli hazîne” işte bu aşktır.

Kendini görmediğin her yerde bu hazineyi, bu aşkı, bu güzelliği yani Hakk’ı görebilirsin ama gözünün önünde “Ben perdesi” olan ikilik yurdunda ayrı ayrıyaşayanlar, bütünü büsbütün göresi değildir vesselâm

sabri dölen

İsim, varlıkları, şeyleri birbirinden ayırmaya yarayan kelimedir ve eşyâ şey’in çoğulu olarak, zuhûra gelen her şeydir. Hâsılı gerisini ayırmadan söyleyelim:

Ki yânî hiç eşyâ kalmayınca
Vücûd-ı Hak’dır diyen “Ene’l Hak”
Hulûsî bu bahirde mahvolunca
Lisân-ı Hak der “Ene’l Hak” muhakkak

[Hacı Maksûd Efendi]

Fıtratından mektup var

İnsanın yaratılışında var olan, mayâsında hazır bulunan huy, tıynet ve mizaç için pek münâsip bir kıvâm: “fıtrat”

İmdî şiirin öz ahengine kıymadan, üzeri kapalı kalması muhtemel kavramlara dâir basit işâretlerle bir güzele gönül verelim:

Kâinatta tâ ezelden bir muammâdır döner
Ol muammâ künhüne her kim ki âmâdır, döner
Asl-ı hilkat bir fitildir sâde lem’âdır döner
Katre-i âb içre buz, kar, çığ, buhar bak müncelî

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Eksi Sonsuz’dan beri evrende, bir bilmece devreder durur. Bu bilmecenin gerçeğini göremeyen, zaman mekan dolabında kör gibi döner durur. Yaradılışın aslı bir fitildir ki sâdece parıltısı döner dolaşır, kendi durur! İyi bak, bir su damlasının içinde buz, kar, çığ, buharı apaçık parlıyor.

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Ehadiyetten çıkan “mum” zulmeti nûr eylemiş
Can verip emvâta birden nefha-i sûr eylemiş
“RABBî erinî” söyleyen her sîneyi Tûr eylemiş
Kâh Mûsâveş bayılmış, kâh ayıp olmuş deli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Mutlak birlikten yanan çerâğ, karanlığı nûr eylemiş. Sûr’a nefes verilmiş ve böylece ölülere can gelmiş. [Arâf:143’den] “Bana kendini göster” diyen her sîneye kelâmını indirmiş, devrini tamam eyleyip TÛR’da (Hz. Mûsâ’nın vahiy ve tecellîye mazhar olduğu dağ, Tûr-ı Sînâ yâni ilâhî feyiz ve tecellîlerin müşâhede edildiği yer) Kâh Mûsâ gibi bu hitâbı duyunca kendinden geçmiş kâh kendine gelmiş ve câzibeye kapılmış.

Nuh Necîyullah olup bir zümreyi tathîr eder
Batn-ı Meryem içre bak “nefahtün”ü takrîr eder
Kerbelâ’da kıssa-ı İsmâil’i tefsîr eder
Anla kim Kurân-ı nâtık! Sez şu rûh-u İncil’i

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Allah’ın kurtardığı Nuh Nebî olup bir topluluğu temizler. Safiyullah olmuş bir kabuğun derinliklerine, ilk yaratılışta üflediği nefesi yerleştirir.

Büyük kurban (zıbh-azîm) İsmâil makamını Kerbelâ’da Hüseyin ile tefsîr eder, bu gerçeği açığa çıkarır. Sessiz kitap Kurân ise ikiz kardeşi olan canlı kitap insândır. Ene nâtıku’l Kurân (Konuşan kitabım) buyuran Cenâbı Şâhı Velâyetin hakikatini anla da İncil’de müjdelenen ruhu böylece sezersin: Allah Allah! Baba Bismillahın bâ’sı: Oğul Zıbh-i Azim’in manâsını anlayan anladı…

Devrimiz kaldığı yerden devâm ediyor:

“Lâ fetâ” nın sırrının ifhâmıdır bil “Zülfikâr!”
“Allemel esmâ” rumûzu “üscüdû” dan âşikâr
Bin isim zâhirde amma bir müsemmâ yâdigâr
“Küllü şey’in hâlik illâ veche” nin de tevili:

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak Nebi sözüdür: “Lâ fetâ illâ ‘Alî ve lâ seyfe illâ zülfikâr” Hiçbir yiğit yok ancak Alî sırrını devâmındaki “hiçbir kılıç yok ancak Alî’nin kılıcı” Zülfikar sözünden bilinir. [Bakara:31’den] Bütün isimler yüklenince “Üscudû: Âdem’e secde edin” emri geldi ve sırrın üstü açılmış oldu [Bakara:34’den]

Kaşların mihrâbına geldi hitâb-ı üscudû
Ol melâik zümresine oldu fermân iptidâ

Görünürde çokluk-çeşitlilik kinâye olarak “bin isim” görünüyorsa da türlü isimle isimlendirilen, işaret dilen tek “bir” vardır.

Her şey (bütün değil parça oluşu itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur) Hüküm O’nundur… O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz. [Kasas:88’den] işâretiyle kaynağa dönülürse görülür ki:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Dikkat et HAK beş teni bir baş ile izâh eder
Lâ ve illâ’da kalırsan hâlini berzâh eder
Nârı İbrâhîm’e cennet, Nemrud’a düzâh eder
Kurtulur her bir belâdan kim ki söyler bir “Belî!”:

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak beş eri, tendeki beşeri bir baş ile temsil eylemiş (insanı göstermeye vesikalık fotoğrafta bir baş yetiyor) O da değil bu da değil (neti neti) veya “sadece O başka değil” tenzih ve teşbihde kalırsan köprüde kalmış “hem o hem bu ne o ne bu” menziline varamamış olursun.

Ateşi İbrahim idrâkine cennet (birlik), Nemrûd idrâkine cehennem (ayrılık) eyler. Kim ki rabbini kabul eder, merkeze bağlandığını rabıtasını bilir elest meclisindeki ahdini [Arâf:172’den] tâzeler artık her belâdan kurtulmuş olur kim ki söyler:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

İŞİTECEK KULAĞI OLANLAR İÇİN DEVÂM EDİYOR…

“Lâ fetâ” nın sırrının ifhâmıdır bil “Zülfikâr!”
“Allemel esmâ” rumûzu “üscüdû” dan âşikâr
Bin isim zâhirde amma bir müsemmâ yâdigâr
“Küllü şey’in hâlik illâ veche” nin de te’vili

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak Nebi sözüdür: “Lâ fetâ illâ ‘Alî ve lâ seyfe illâ zülfikâr” Hiçbir yiğit yok ancak Alî sırrını devâmındaki “hiçbir kılıç yok ancak Alî’nin kılıcı” Zülfikar sözünden bilinir. [Bakara:31’den] Bütün isimler yüklenince “Üscudû: Âdem’e secde edin” emri geldi ve sır aşikar oldu[Bakara:34’den]

Kaşların mihrâbına geldi hitâb-ı üscudû
Ol melâik zümresine oldu fermân iptidâ

Görünürde çokluk-çeşitlilik kinâye olarak “bin isim” görünüyorsa da türlü isimle isimlendirilen, işaret dilen tek “bir” vardır.

Her şey (bütün değil parça oluşu itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur) Hüküm O’nundur… O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz. [Kasas:88’den] işâretiyle kaynağa dönülürse görülür ki:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Dikkat et HAK beş teni bir baş ile izâh eder
Lâ ve illâ’da kalırsan hâlini berzâh eder
Nârı İbrâhîm’e cennet, Nemrud’a düzâh eder
Kurtulur her bir belâdan kim ki söyler bir “Belî!”

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak beş eri, tendeki beşeri (azâlarıyla birlikte) bir baş ile temsil eylemiş (insanı göstermeye vesikalık fotoğrafta bir baş yetiyor) O da değil bu da değil (neti neti) veya sadece O başka değil de kalırsan köprüne kalmış “hem o hem bu ne o ne bu” menziline varamamış olursun. Ateşi İbrahim idrâkine cennet (birlik), Nemrûd idrâkine cehennem (ayrılık) eyler. Kim ki rabbini kabul eder, merkeze bağlandığını rabıtasını bilir elest meclisindeki ahdini [Arâf:172’den] tâzeler artık her bir belâdan kurtulmuş olur kim ki söyler:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

“Din-i Fıtrat” “Eb” ve “Umm” üzre edilmiştir binâ
Aslını bulmaz isen bil oldun evlâd-ı zinâ
Böyle nâ-pâk bir nesepten Rabbenâ ahfizlenâ
Haykırırken Besmele’nin âhiri hem evveli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Yüzünü Hanîf olarak (bir tanrıya tapınmaksızın, Allah’a şirk koşmaksızın) o Tek Dîn’e doğrult… O Allah Fıtratı’na ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. [Rum:30’dan] işâretiyle târif edilen din, Baba (Eril-Potansiyel-Ağaç-Rahman) ve Anne (Dişil-Üretken-Meyve-Rahîm) kutsal ikilik üzerine inşâ edilmiş bir binâdır. Kim bu sembollerin aslını bulamazsa geldiği kaynağı bilemez, temizlenemez ve nesebi bulanık kalır ki böylesi uygunsuz hallerden Rabbimiz bizleri muhafaza buyura. Oysa Besmele’nin başındaki “B sırrı” ve sonundaki Rahîmiyet’te bu gerçeği haykırır durur:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Sen Süleymân-ı zamanken nâr ü hâk, âb u yele
Tekne bil dâim vücûdun kaptırıp verme sele
Ahsen-i takvim bu demdir, bir daha geçmez ele
Ol sırât-ı münhariften yoktur elbet erzeli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Kendinde toplanan dört unsura hâkim olan Süleymân’ın güncel versiyonu olma imkânı sen iken, varlığını bir tekne bil ve akıp giden dünya (zaman-mekan dualite) seline kaptırmayasın. İnsan doğmak bir şans değil bir fırsat ki en güzel yaradılış ve potansiyel sendedir, “şimdi ve burada” bu nefestedir ki geçen bir daha ele geçesi değil. Doğru gitmeyen, bir tarafa sapan bozuk yoldan (ikilik-kişilik-ayrılık) daha alçak ve fenâ yol bulunmaz.

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Gülistân-ı Aşk’a dâhil ol da gül der solmadan
Murg-u Anka uçmadan, ol Kâf’a toprak dolmadan
Ölmeden öl! Âkıbet “Küntü türâba” olmadan
Tut hazır ALLAH uzatmışken sana burda eli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Aşkın gül bahçesinde olanlara katıl da [Fecr:29’dan] gül topla gül-e birik(tir) vaktin geçmeden. Anka (Simurg) kuşu (ruh) uçmadan Kâf dağı (Beden) toprak altında kalmadan ikilikten, kişilikten geç ölmeden ölümü öldür, korkuyu korkut ki sonun: “keşke toprak olaydım” olmadan [Nebe:40’dan] Allah sana “şimdi ve burada” elini uzatmışken BEN KİMİM? cevabını kendinden vererek tut kendine uzanmış kendi elini:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Çün o eldir “Mâ rameyte iz rameyte” mazharı
Kilk-i takdîrle mücehhez levh-i mahfuz masdarı
Dest-i Hablullah bu Hüznî kâinatın mefharı
“El ele el HAKK’a” dermiş HAKK’a ermiş her Velî

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

(Sen elinle) attığın zaman da sen atmadın, Allah attı [Enfâl:17’den] manasının açığa çıktığı el işte “O El” dir. Gizli levhâlarda, ezelden takdir olunanı yazan kalemi tutan da “O EL” dir hem daha nice imkanlarla donanmıştır. Kâinâtın övündüğü, Allah’ın ipini tutan el de “O EL” dir ey Hüznî! “El ele el HAKK’a” diyerek el olmuş HAKK’a ermiş her Velî’nin eli de “O EL” dir:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Lâ ve illâ kalksın artık “hatt-ı fâsıl” kalmasın
“Çift deniz” bir nokta olsun “inci:mercan” salmasın
“Fâtımâ benden bedeldir” başka manâ almasın
“Lâhmi-ke Lâhm-î”yle yek vücûd olur dü sevgili

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Ayrılık çizgisini çizen el kalksın da algıladıklarının hepsini “inkar” ve sadece birini “kabul” eden sınırlar kalmasın zîrâ ayırmaya değil birleştirmeye geldik. [Rahman:19’dan] birbirine kavuşmak üzere salıverilen iki deniz “şimdi ve burada” bir nokta olsun ki zamanda ve mekana inci mercan (ilim-kesret) meyveleri salmasın; görünenin ne olduğu (malum) anlaşılsın.

“Ümmü ebu-ha Babasının anneciği” diye has muhabbete mazhar olan Makam-ı Kevser kendinden doğan Muhammediyet’in de kaynağıdır. Özü bir olanların “Etin etimdir” ile yüzü de bir olur, iki sevgili (nübüvvet-velâyet) bir olur:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Muhabbetle efendim…

Yüz Söz’den II

İşitecek kulağı olanlar İnsanlığın Târifi’nden işitti:
Ben kimin mevlâsı isem Alî’de onun mevlâsıdır; Alî’yi zikretmek ibâdettir.

Evliyâ zikri Allah’ın rahmetine vesiledir
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Ola her kanda evliyâ zikri
Yağa baran-misal rahmet-i Hak
Dâimâ bî-gâm ü elemlerdir
Ferrûh ol meclîs ehline el-hak

Her nerde erenler anılsa
Rahmet yağar oraya yağmur misali
Elem ve gam hiç uğramaz oraya
Huzur içinde o meclis Hak orada

Marifetin çok azı bile çokça amelden hayırlıdır.
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Şemme-i ma’rifet be Hazret-i Hak
Yegdür andan k’ola kesîr-i ‘amel
Eyle ma’bûduna ‘ilim hâsıl
Kimedür bil ‘ibâdetin evvel

Üzerinde marifetten bir koku taşımak, pek çok amele hamallık etmekten iyidir.

Böyle buyurdu Şâh-ı Risâlet:
Hikmet, müminin yitiğidir, nerde bulsa alır.

Hikmeti bulmaktır, mümine ganîmet
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Kalb-i müminde ne hoş ganîmet var
Ki ola vicdân-ı zevk-ı hikmet eğer
Ne çıkar onu başkasına etmezse izhâr
Taş ses etmedi de oldu cevher

Hak sözü kabûl etmek dindendir, inâd etmek yâ nedendir?
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Kâmil müslüman ona derler
Hak sözü duyunca kabul eder
Müslüman o değildir inat eder
Kendi zannınca başka yere çeker

Hak armağanıdır; inat câhilin, sükût ârifindir, seyrân kâmilin…

Sözün kusuru uzunluğundan, güzelliği kısalığındandır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Sözü uzatıp ayıbını çok eyleme
Sözde hüner az ve öz olana derler
Kısa olan anlaşılır uzun eyleme
Ne gerek var uzadıkça uzadı derler

Sûret ehline, kısa sözler uzatılarak söylenir, manâ ehline uzun sözler kısaltılarak…

Ülfetin şartı, külfeti terktedir.
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Şart-ı ülfet çün terk-i külfettir
Gel tekellüfsüz olalım cânâ
Can fedâ yoluna tekellüf yok
Tek hemân ‘aşk-ıla ülfet ola

Kalbin kasveti tokluktandır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Kalbin katılığı tokluktan gelir
Bunca boğaz hevesi nerden gelir
Gönül ki kararıp daralır ne görür
Ayna tozlanınca insan ne görür

Açlık ölüyü diriltir, tokluk diriyi öldürür, tok gezdiğin günü seyrine dâhil sayma, açlığı gurbet, tokluğu vatan sanma!

Kişinin mizâcındaki hiddet felâketi olur
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Tabiatındaki ateşten hiddetten sakın
Sebeptir helâkine içine düşenin sakın
Muhafaza et öfkeyi derununda sakın
Kılıç için en uygun yer oldu: kın

Öfkeye tutunmak, zehri kendin içip ötekinin ölmesini beklemek gibidir.

Korkudan emin olmak, güzel bir döşekte uyumak gibidir.
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Güzel döşek üzerinde rahat uyursa
İkinciden ve korkudan emin oldun-ısa
Şâhid-i rûh ile birlikte yaşa
Kayd-ı tenden halâs buldın-ısa

Erenler için ne bir korku ne bir hüzün vardır.
[Yunus:62’den]

Âlem sahnesinde “ben-benim” diyene defter açılıyor, hesap başlıyor. Yegâne varlığın üzerine giydiğimiz zehirli ve ölümcül beden-zihin kimliğinden soyunmak ikilikten kurtulmak demek:

Kim ki kendi varlığından geçti Hakk’ı var bilüp
Şüphesiz geçti sıratı bî-suâl ü bî-cevâp
[Mirâtî]

Ayrılık ateşi, cehennem ateşinden harlıdır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Hurkâ-ı âteş-i firâk-ı yâr
Nâr-ı zûzâhdan âh ber-terdür
Sâkin iden harâretin anun
Ki meger âb-ı dîde-i terdür

Sevgiliden ayrılık ateşinin hârı
Cehennem ateşinden beterdir
Onun hararetini söndüren
Meğer gözlerden akan terdir

Çocuğun velîsi rızıklandırılmıştır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Herkesin rızkını verir rezzâk-ı âlem
Aczimizin serzenişidir bu elem
Çocuk gayb memesinden emer
Annesi onun için niye gam çeker

Takdîr olunan ne ise seni bulur
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Bir iki gün cihanda hoşça didin
Yok yere canına azâb etme
Hak her neyi mukadder etmişse
O sana erişir acele etme

Kader gayrete âşıksa da
El-mukadder lâ-yugayyer vesselâm

Diğer sözler için
https://umutrehberi.com/2021/01/07/yuz-sozden/