Fıtratından mektup var

İnsanın yaratılışında var olan, mayâsında hazır bulunan huy, tıynet ve mizaç için pek münâsip bir kıvâm: “fıtrat”

İmdî şiirin öz ahengine kıymadan, üzeri kapalı kalması muhtemel kavramlara dâir basit işâretlerle bir güzele gönül verelim:

Kâinatta tâ ezelden bir muammâdır döner
Ol muammâ künhüne her kim ki âmâdır, döner
Asl-ı hilkat bir fitildir sâde lem’âdır döner
Katre-i âb içre buz, kar, çığ, buhar bak müncelî

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Eksi Sonsuz’dan beri evrende, bir bilmece devreder durur. Bu bilmecenin gerçeğini göremeyen, zaman mekan dolabında kör gibi döner durur. Yaradılışın aslı bir fitildir ki sâdece parıltısı döner dolaşır, kendi durur! İyi bak, bir su damlasının içinde buz, kar, çığ, buharı apaçık parlıyor.

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Ehadiyetten çıkan “mum” zulmeti nûr eylemiş
Can verip emvâta birden nefha-i sûr eylemiş
“RABBî erinî” söyleyen her sîneyi Tûr eylemiş
Kâh Mûsâveş bayılmış, kâh ayıp olmuş deli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Mutlak birlikten yanan çerâğ, karanlığı nûr eylemiş. Sûr’a nefes verilmiş ve böylece ölülere can gelmiş. [Arâf:143’den] “Bana kendini göster” diyen her sîneye kelâmını indirmiş, devrini tamam eyleyip TÛR’da (Hz. Mûsâ’nın vahiy ve tecellîye mazhar olduğu dağ, Tûr-ı Sînâ yâni ilâhî feyiz ve tecellîlerin müşâhede edildiği yer) Kâh Mûsâ gibi bu hitâbı duyunca kendinden geçmiş kâh kendine gelmiş ve câzibeye kapılmış.

Nuh Necîyullah olup bir zümreyi tathîr eder
Batn-ı Meryem içre bak “nefahtün”ü takrîr eder
Kerbelâ’da kıssa-ı İsmâil’i tefsîr eder
Anla kim Kurân-ı nâtık! Sez şu rûh-u İncil’i

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Allah’ın kurtardığı Nuh Nebî olup bir topluluğu temizler. Safiyullah olmuş bir kabuğun derinliklerine, ilk yaratılışta üflediği nefesi yerleştirir.

Büyük kurban (zıbh-azîm) İsmâil makamını Kerbelâ’da Hüseyin ile tefsîr eder, bu gerçeği açığa çıkarır. Sessiz kitap Kurân ise ikiz kardeşi olan canlı kitap insândır. Ene nâtıku’l Kurân (Konuşan kitabım) buyuran Cenâbı Şâhı Velâyetin hakikatini anla da İncil’de müjdelenen ruhu böylece sezersin: Allah Allah! Baba Bismillahın bâ’sı: Oğul Zıbh-i Azim’in manâsını anlayan anladı…

Devrimiz kaldığı yerden devâm ediyor:

“Lâ fetâ” nın sırrının ifhâmıdır bil “Zülfikâr!”
“Allemel esmâ” rumûzu “üscüdû” dan âşikâr
Bin isim zâhirde amma bir müsemmâ yâdigâr
“Küllü şey’in hâlik illâ veche” nin de tevili:

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak Nebi sözüdür: “Lâ fetâ illâ ‘Alî ve lâ seyfe illâ zülfikâr” Hiçbir yiğit yok ancak Alî sırrını devâmındaki “hiçbir kılıç yok ancak Alî’nin kılıcı” Zülfikar sözünden bilinir. [Bakara:31’den] Bütün isimler yüklenince “Üscudû: Âdem’e secde edin” emri geldi ve sırrın üstü açılmış oldu [Bakara:34’den]

Kaşların mihrâbına geldi hitâb-ı üscudû
Ol melâik zümresine oldu fermân iptidâ

Görünürde çokluk-çeşitlilik kinâye olarak “bin isim” görünüyorsa da türlü isimle isimlendirilen, işaret dilen tek “bir” vardır.

Her şey (bütün değil parça oluşu itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur) Hüküm O’nundur… O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz. [Kasas:88’den] işâretiyle kaynağa dönülürse görülür ki:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Dikkat et HAK beş teni bir baş ile izâh eder
Lâ ve illâ’da kalırsan hâlini berzâh eder
Nârı İbrâhîm’e cennet, Nemrud’a düzâh eder
Kurtulur her bir belâdan kim ki söyler bir “Belî!”:

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak beş eri, tendeki beşeri bir baş ile temsil eylemiş (insanı göstermeye vesikalık fotoğrafta bir baş yetiyor) O da değil bu da değil (neti neti) veya “sadece O başka değil” tenzih ve teşbihde kalırsan köprüde kalmış “hem o hem bu ne o ne bu” menziline varamamış olursun.

Ateşi İbrahim idrâkine cennet (birlik), Nemrûd idrâkine cehennem (ayrılık) eyler. Kim ki rabbini kabul eder, merkeze bağlandığını rabıtasını bilir elest meclisindeki ahdini [Arâf:172’den] tâzeler artık her belâdan kurtulmuş olur kim ki söyler:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

İŞİTECEK KULAĞI OLANLAR İÇİN DEVÂM EDİYOR…

“Lâ fetâ” nın sırrının ifhâmıdır bil “Zülfikâr!”
“Allemel esmâ” rumûzu “üscüdû” dan âşikâr
Bin isim zâhirde amma bir müsemmâ yâdigâr
“Küllü şey’in hâlik illâ veche” nin de te’vili

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak Nebi sözüdür: “Lâ fetâ illâ ‘Alî ve lâ seyfe illâ zülfikâr” Hiçbir yiğit yok ancak Alî sırrını devâmındaki “hiçbir kılıç yok ancak Alî’nin kılıcı” Zülfikar sözünden bilinir. [Bakara:31’den] Bütün isimler yüklenince “Üscudû: Âdem’e secde edin” emri geldi ve sır aşikar oldu[Bakara:34’den]

Kaşların mihrâbına geldi hitâb-ı üscudû
Ol melâik zümresine oldu fermân iptidâ

Görünürde çokluk-çeşitlilik kinâye olarak “bin isim” görünüyorsa da türlü isimle isimlendirilen, işaret dilen tek “bir” vardır.

Her şey (bütün değil parça oluşu itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur) Hüküm O’nundur… O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz. [Kasas:88’den] işâretiyle kaynağa dönülürse görülür ki:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Dikkat et HAK beş teni bir baş ile izâh eder
Lâ ve illâ’da kalırsan hâlini berzâh eder
Nârı İbrâhîm’e cennet, Nemrud’a düzâh eder
Kurtulur her bir belâdan kim ki söyler bir “Belî!”

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Hak beş eri, tendeki beşeri (azâlarıyla birlikte) bir baş ile temsil eylemiş (insanı göstermeye vesikalık fotoğrafta bir baş yetiyor) O da değil bu da değil (neti neti) veya sadece O başka değil de kalırsan köprüne kalmış “hem o hem bu ne o ne bu” menziline varamamış olursun. Ateşi İbrahim idrâkine cennet (birlik), Nemrûd idrâkine cehennem (ayrılık) eyler. Kim ki rabbini kabul eder, merkeze bağlandığını rabıtasını bilir elest meclisindeki ahdini [Arâf:172’den] tâzeler artık her bir belâdan kurtulmuş olur kim ki söyler:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

“Din-i Fıtrat” “Eb” ve “Umm” üzre edilmiştir binâ
Aslını bulmaz isen bil oldun evlâd-ı zinâ
Böyle nâ-pâk bir nesepten Rabbenâ ahfizlenâ
Haykırırken Besmele’nin âhiri hem evveli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Yüzünü Hanîf olarak (bir tanrıya tapınmaksızın, Allah’a şirk koşmaksızın) o Tek Dîn’e doğrult… O Allah Fıtratı’na ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. [Rum:30’dan] işâretiyle târif edilen din, Baba (Eril-Potansiyel-Ağaç-Rahman) ve Anne (Dişil-Üretken-Meyve-Rahîm) kutsal ikilik üzerine inşâ edilmiş bir binâdır. Kim bu sembollerin aslını bulamazsa geldiği kaynağı bilemez, temizlenemez ve nesebi bulanık kalır ki böylesi uygunsuz hallerden Rabbimiz bizleri muhafaza buyura. Oysa Besmele’nin başındaki “B sırrı” ve sonundaki Rahîmiyet’te bu gerçeği haykırır durur:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Sen Süleymân-ı zamanken nâr ü hâk, âb u yele
Tekne bil dâim vücûdun kaptırıp verme sele
Ahsen-i takvim bu demdir, bir daha geçmez ele
Ol sırât-ı münhariften yoktur elbet erzeli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Kendinde toplanan dört unsura hâkim olan Süleymân’ın güncel versiyonu olma imkânı sen iken, varlığını bir tekne bil ve akıp giden dünya (zaman-mekan dualite) seline kaptırmayasın. İnsan doğmak bir şans değil bir fırsat ki en güzel yaradılış ve potansiyel sendedir, “şimdi ve burada” bu nefestedir ki geçen bir daha ele geçesi değil. Doğru gitmeyen, bir tarafa sapan bozuk yoldan (ikilik-kişilik-ayrılık) daha alçak ve fenâ yol bulunmaz.

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Gülistân-ı Aşk’a dâhil ol da gül der solmadan
Murg-u Anka uçmadan, ol Kâf’a toprak dolmadan
Ölmeden öl! Âkıbet “Küntü türâba” olmadan
Tut hazır ALLAH uzatmışken sana burda eli

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Aşkın gül bahçesinde olanlara katıl da [Fecr:29’dan] gül topla gül-e birik(tir) vaktin geçmeden. Anka (Simurg) kuşu (ruh) uçmadan Kâf dağı (Beden) toprak altında kalmadan ikilikten, kişilikten geç ölmeden ölümü öldür, korkuyu korkut ki sonun: “keşke toprak olaydım” olmadan [Nebe:40’dan] Allah sana “şimdi ve burada” elini uzatmışken BEN KİMİM? cevabını kendinden vererek tut kendine uzanmış kendi elini:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Çün o eldir “Mâ rameyte iz rameyte” mazharı
Kilk-i takdîrle mücehhez levh-i mahfuz masdarı
Dest-i Hablullah bu Hüznî kâinatın mefharı
“El ele el HAKK’a” dermiş HAKK’a ermiş her Velî

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

(Sen elinle) attığın zaman da sen atmadın, Allah attı [Enfâl:17’den] manasının açığa çıktığı el işte “O El” dir. Gizli levhâlarda, ezelden takdir olunanı yazan kalemi tutan da “O EL” dir hem daha nice imkanlarla donanmıştır. Kâinâtın övündüğü, Allah’ın ipini tutan el de “O EL” dir ey Hüznî! “El ele el HAKK’a” diyerek el olmuş HAKK’a ermiş her Velî’nin eli de “O EL” dir:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Lâ ve illâ kalksın artık “hatt-ı fâsıl” kalmasın
“Çift deniz” bir nokta olsun “inci:mercan” salmasın
“Fâtımâ benden bedeldir” başka manâ almasın
“Lâhmi-ke Lâhm-î”yle yek vücûd olur dü sevgili

Lâ Nebî İLLÂ MUHAMMED Lâ Velî İLLÂ ‘ALÎ

Ayrılık çizgisini çizen el kalksın da algıladıklarının hepsini “inkar” ve sadece birini “kabul” eden sınırlar kalmasın zîrâ ayırmaya değil birleştirmeye geldik. [Rahman:19’dan] birbirine kavuşmak üzere salıverilen iki deniz “şimdi ve burada” bir nokta olsun ki zamanda ve mekana inci mercan (ilim-kesret) meyveleri salmasın; görünenin ne olduğu (malum) anlaşılsın.

“Ümmü ebu-ha Babasının anneciği” diye has muhabbete mazhar olan Makam-ı Kevser kendinden doğan Muhammediyet’in de kaynağıdır. Özü bir olanların “Etin etimdir” ile yüzü de bir olur, iki sevgili (nübüvvet-velâyet) bir olur:

Her enbiyâdan görünen O, her evliyâdan görünen yine O!

Muhabbetle efendim…

Yüz Söz’den II

İşitecek kulağı olanlar İnsanlığın Târifi’nden işitti:
Ben kimin mevlâsı isem Alî’de onun mevlâsıdır; Alî’yi zikretmek ibâdettir.

Evliyâ zikri Allah’ın rahmetine vesiledir
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Ola her kanda evliyâ zikri
Yağa baran-misal rahmet-i Hak
Dâimâ bî-gâm ü elemlerdir
Ferrûh ol meclîs ehline el-hak

Her nerde erenler anılsa
Rahmet yağar oraya yağmur misali
Elem ve gam hiç uğramaz oraya
Huzur içinde o meclis Hak orada

Marifetin çok azı bile çokça amelden hayırlıdır.
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Şemme-i ma’rifet be Hazret-i Hak
Yegdür andan k’ola kesîr-i ‘amel
Eyle ma’bûduna ‘ilim hâsıl
Kimedür bil ‘ibâdetin evvel

Üzerinde marifetten bir koku taşımak, pek çok amele hamallık etmekten iyidir.

Böyle buyurdu Şâh-ı Risâlet:
Hikmet, müminin yitiğidir, nerde bulsa alır.

Hikmeti bulmaktır, mümine ganîmet
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Kalb-i müminde ne hoş ganîmet var
Ki ola vicdân-ı zevk-ı hikmet eğer
Ne çıkar onu başkasına etmezse izhâr
Taş ses etmedi de oldu cevher

Hak sözü kabûl etmek dindendir, inâd etmek yâ nedendir?
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Kâmil müslüman ona derler
Hak sözü duyunca kabul eder
Müslüman o değildir inat eder
Kendi zannınca başka yere çeker

Hak armağanıdır; inat câhilin, sükût ârifindir, seyrân kâmilin…

Sözün kusuru uzunluğundan, güzelliği kısalığındandır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Sözü uzatıp ayıbını çok eyleme
Sözde hüner az ve öz olana derler
Kısa olan anlaşılır uzun eyleme
Ne gerek var uzadıkça uzadı derler

Sûret ehline, kısa sözler uzatılarak söylenir, manâ ehline uzun sözler kısaltılarak…

Ülfetin şartı, külfeti terktedir.
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Şart-ı ülfet çün terk-i külfettir
Gel tekellüfsüz olalım cânâ
Can fedâ yoluna tekellüf yok
Tek hemân ‘aşk-ıla ülfet ola

Kalbin kasveti tokluktandır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Kalbin katılığı tokluktan gelir
Bunca boğaz hevesi nerden gelir
Gönül ki kararıp daralır ne görür
Ayna tozlanınca insan ne görür

Açlık ölüyü diriltir, tokluk diriyi öldürür, tok gezdiğin günü seyrine dâhil sayma, açlığı gurbet, tokluğu vatan sanma!

Kişinin mizâcındaki hiddet felâketi olur
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Tabiatındaki ateşten hiddetten sakın
Sebeptir helâkine içine düşenin sakın
Muhafaza et öfkeyi derununda sakın
Kılıç için en uygun yer oldu: kın

Öfkeye tutunmak, zehri kendin içip ötekinin ölmesini beklemek gibidir.

Korkudan emin olmak, güzel bir döşekte uyumak gibidir.
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Güzel döşek üzerinde rahat uyursa
İkinciden ve korkudan emin oldun-ısa
Şâhid-i rûh ile birlikte yaşa
Kayd-ı tenden halâs buldın-ısa

Erenler için ne bir korku ne bir hüzün vardır.
[Yunus:62’den]

Âlem sahnesinde “ben-benim” diyene defter açılıyor, hesap başlıyor. Yegâne varlığın üzerine giydiğimiz zehirli ve ölümcül beden-zihin kimliğinden soyunmak ikilikten kurtulmak demek:

Kim ki kendi varlığından geçti Hakk’ı var bilüp
Şüphesiz geçti sıratı bî-suâl ü bî-cevâp
[Mirâtî]

Ayrılık ateşi, cehennem ateşinden harlıdır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Hurkâ-ı âteş-i firâk-ı yâr
Nâr-ı zûzâhdan âh ber-terdür
Sâkin iden harâretin anun
Ki meger âb-ı dîde-i terdür

Sevgiliden ayrılık ateşinin hârı
Cehennem ateşinden beterdir
Onun hararetini söndüren
Meğer gözlerden akan terdir

Çocuğun velîsi rızıklandırılmıştır
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Herkesin rızkını verir rezzâk-ı âlem
Aczimizin serzenişidir bu elem
Çocuk gayb memesinden emer
Annesi onun için niye gam çeker

Takdîr olunan ne ise seni bulur
[Sad Kelâm-ı Şâh-ı Velâyet]

Bir iki gün cihanda hoşça didin
Yok yere canına azâb etme
Hak her neyi mukadder etmişse
O sana erişir acele etme

Kader gayrete âşıksa da
El-mukadder lâ-yugayyer vesselâm

Diğer sözler için
https://umutrehberi.com/2021/01/07/yuz-sozden/

Aşk lâzım

Aşk, ikilik değil mi?
Aşk, aşırılık değil mi?
Aşk olmadan olmaz mı?

Ben, gerçekten âşık oldum mu hiç?
Peki bunu nasıl anlayabilirim?

Aşkın zuhûru için üç mutlak şart vardır: Bakış, akış ve ayrılık

Önce göreceksin çünkü göz, cemâl ister. Aşk, insana penceresinden girer. Görmeden aşk doğmaz, mutlaka görmen lazım.

Sonra “başka bir şeyi göremeyecek” derecede seveceksin. Fakat şehvet ve şöhret sevginin asididir. Asidi alınmış bir sevgiyle tam yönelerek seveceksin, beklentisiz, hesapsız, karşılıksız, bilinmek istemeden, suyun akışı, odunun yanışı gibi…

Nihâyet ayrı düşeceksin. Aşk ayrılıktadır. Ayrı düşülmezse, firak ateşi yakmazsa aşk doğmaz. O sâdece bir tutku olarak kalır.

Diyorlar ki “Ben Allah’a âşığım, ben Muhammed’e aşığım veya Ali’ye âşığım.” Peki, gördün mü? Yok! O zaman o bir hayal, aşk değil.

Sakın efsâne söyleme, hazrete varır yolumuz…

Ali’ye âşık olman için önce Ali’yi göreceksin. Peki, nasıl göreceğim?

İnsan neye âşık oluyor? Çoğu zaman kendi zanları var, hayalinde yarattığı bir imgeye âşık. “Ben Allah’a âşığım, ben peygambere âșığım” dedik ki göreceksin, seveceksin sonra ayrı düşeceksin. Aşk ayrılıktadır.

Peki, o zaman demek ki gaybı görmedin… Şehâdet âlemine indirmeden, şimdi ve burada hazır olduğuna şâhit olmadığın, hasretini çekmediğin, bilmediğin birine âşık olman ne mümkün! Adı var kendi yok, hayal, efsâne…

Yani öyle kuru kuruya “Ben Allah’a, peygambere, Ali’ye âşığım” olmaz, ispat ister, delil ister.

Hayret veriyor sözlerinin sırrını Ali
Seyrettiriyor sûret-i eşyâda bu güzel cemâli

Aşk, kemâle olan aşktır. Bu kemâl dediğimiz insanın kendi olgunluğu, kendinin en üst versiyonudur. Ama bunu kendinde göremez.

Zâten fıtratında, tohumunda olup kendinde henüz bulamadığını, bulduğun yere kapılmandır aşk.

Nasıl bir erkeğin kadına, kadının erkeğe karşı anima, animus bütünleşme içgüdüsü varsa, insanda kâmil olma içgüdüsü, ayân-ı sâbite tohumunu, arketipini açığa çıkarma içgüdüsü vardır. Bu kendimizin semâvî hâlidir.

İşte bu yüzden semâzenler, semâya çıkarken elleriyle kendilerine sarılır, yüzüyle özünü kucaklayarak topraktan (beden) havaya (semâ) ateş (aşk) ile kalbin su toplaması ile urûc ederler.

Aşk, devâm edecek…

Burada denilebilir ki aşk, seven ve sevilen unsurları olan, ikilik gerektiren bir ateştir…

Elhak doğrudur ama uyanmak için uykuda olmak, vahdet haline geçmek için kesrette bulunmak şarttır, yemek yapmaya elde olandan başlanır.

Aşk ateşi, sessiz ve derinden yanacak, yanacak, yakacak bir şey kalmayınca sönecek; “âşık, mâşuk, aşk” bir olacak, ikiden bir bilinecek, birde iki silinecek. Aşkın battığı yerden, irfan güneşi doğacak.

Nerede kalmıştık efendim…

Aşk için fıtratında olup kendinde bulamadığını, bulduğun yere kapılmandır demiştik.

Biz, bunu şehâdet âleminde görmezsek “o mükemmel hâlden” ayrı olduğumuzu anlayıp ayrı kaldığımız o kemâlimize âşık olamayız. Neticede, semâvî aşk, insanın kendi kemâline olan aşktır. Yani içimizdeki kemâlât tohumunu, arketipi açığa çıkarma güdüsüdür.

Aşkın ikinci şartı görmekti. Kendi kemâlimizi bu şehadet âleminde görüp ona şahit olup onu sevmezsek, kendi kemâlimizle ayrı kaldığımızı idrâk ederek âşık olamayız.

Yoksa ay ne güzel kadın, ay ne güzel erkek, çok yakışıklı, ay ne güzel konuşuyor; öyle değil. Burada esas olan senin “kendi ihtiyacın” üzerinden olandır. Çünkü Allah, insana ihtiyacından görünür. Zâten hayat, sınırsız varlığımıza geri dönmemiz için bir dâvettir.

Bizim kendi kemâl hâlimize, mükemmel versiyonumuza ulaşmaya ihtiyacımız var. Herkes ihtiyacını arar. Ama ihtiyacının ne olduğunu bilmiyorsan arayamıyorsun da!

Aradığının ne olduğunu, şehadet âleminde, bu maddî âlemde görmedin ki bilesin. Mesela elimde kalem var, düştü kayboldu, şimdi ne aradığımı bildiğim için onu arayabilirim.

Peki o halde, biz kendi kemâlâtımızı, hayâlde değil ayağı yere basan, şu şehâdet âleminde nasıl göreceğiz?

Aşk, devâm edecek…

Nedir suâlin odur kemâlin ammâ cevabı görsem tanımam, soruyu ben sormadıkça…

Peki neydi suâlimiz:
Kendi kemâlâtımızı bu şehâdet âleminde nasıl göreceğiz?

Kendini gerçekleştirmiş, özünü yüzüne yansıtmış kâmil insanda yâni mürşidde “kendi kemâlimizi” görürüz ve işte onu çok severiz.

Deriz ki: “İşte ben, bu zattaki kemâlâtı arıyorum, şimdi o hâli kendimde oluşturacağım.” O zaman o mürşidle hariçte “Hak Dost” oluruz (velâyet, velî, dost demek)

Bu manâyı kendimizde bulmak için, ondan ayrı kaldığımızda, “neyi kaybettiğimizi” hatırlayıp aşk ile kendimizden kendimize, yüzümüzden özümüze doğru yürürüz… Aşk denilen bu! Yoksa buna âşık, şuna âşık, gel sen bana sarıl, ben sana sarılayım; bunlar eğlenceden öte değil. Aşk dediğin çift.leşmek değil tek.leşmektir!

Hak Lâ ilâhe illallâh
Hak Muhammed Resulullah
Hak Yâ Velîyallah

Efendim insan, bu âleme yarım elma olarak geliyor, yaşamında diğer yarısını bulamazsa vay onun hâline. Dostu bulama.yanın, ömrünün yarısı dağınık, perişan, yarısı pişman olarak geçiyor.

İnsan, bu kemâlât haline ulaşamazsa asla huzur bulamaz. Asla! Mutlaka kemâline ulaşmak zorundadır. Muhakkak, yoksa huzur bulamaz. Hiç bir şeyle tatmîn olmaz, damla tamamlanacak damlayacak ve yerini bulacak!

İnsan sâdece kendi kemâlâtına ulaşınca doyuma ulaşır. Öyle mutmain olur. Yoksa başlarsın orada burada aramaya. Şu arabanın daha iyisini alayım, acaba tatmin olacak mıyım, telefonu değiştireyim, arkadaşımı değiştireyim, evimi değiştireyim…

Değiştir, değiştir, avuntu, teselli, oyalanma, boyalanma… Başlarsın nesneler üzerinden kendini ikmal etmek için çalışmaya, özneye varamadıktan, dahası özne olamadıktan sonra gerisi neyse ne…

Yolun kendine varmadıktan sonra, zamanla ancak yorgunluğun, bıkkınlığın artar.

Ne buyurmuş aşkını “Ben ol da bil” cümlesine sığdıran:

Senin ekinindik, aşk orağıyla biçtin bizi, samandan ayırdın, ambara çekmedesin.

Aşkın mestliği sonunda, artık irfan şerâbını ister küpten iç, ister bardaktan.

Aşk olsun, irfân dolsun cânım erenlerim…