Enîsü’l Fukarâ

Garîbim yok-durur kimse enîsim diye bir ses bekleyenlere hakîki bir nevâ olsun diye…

Destûr yâ Hazret-i Pîr
Destûr yâ Hazret-i Şeyh
Destûr yâ Hazret-i Osman Kemâlî
Kaddesallahu esrârahum âli

ENÎSÜ’L FUKÂRA

Fakîrlerin dostu, dervişlerin yoldaşı
miny
Cân u ten, varlık bekâsız bir vedâatdir sana
Sen seni bilmek bahâsız bir saâdetdir sana
Bedebn ve beden elbisesinden  bir süreliğine görülen ruhun birlikteliği sende bir emânettir yâni bu terkip bozulacaktır. Senin için bu ten sarayı bozulmadan kendi hakikatini bilmen paha biçilemez bir mutluluktur.

El, ayak, dil, göz, kulak kalble alır kalbe verir
Bu rumûzu anlamak bî-had kerâmetdir sana
Bütün âzalar kalbe açılan pencerelerdir, dışın içe hayâlâti ardır. Bu organlar şehâdet âleminde bulunan sinyalleri kalbe taşırlar, yorum kalpte yapılır, şifre burada çözülür. Bu sembolü çözmek, bilene sonsuz bir kerâmettir ancak bundan sonra zâhirin gücünü bâtından aldığı sezilir.

Hayy u Kayyûm’dur hava içre nefes andan kelâm
Her nefes tesbîh-i Mevlâdır, inâyetdir sana
Her nefes havadan seni besleyen, o nefesi kelâm, söz hâline getiren güç Hay, diri ve Kayyûm dâimî olan Allah’tır. Öyleyse aldığın her nefes Mevlâ’nın tesbîhidir ve bu bile Allâh’ın sana lütfudur, keremidir, ihsânıdır. Hava, nefes ve söz, bunlar Hakk’ın zuhûru ise insan ve âlem her nefes Hak ile alıp vermektedir. Varlık, Hakk’ın deryâsında yüzdüğünün (O’nu tesbîh ettiğinin) farkında değildir. O’nu ârif-i billâh fark eder: “Ki varlığım seninledir ve vârım da ancak sen” zikreder.

Devlet-i dünya nasîbinse gelir, olma melûl
Gelmediyse hâle razı ol ki devlettir sana
Dünyâ devleti yâni mal-mülk, iş-güç, çoluk-çocuk, makam-rütbe ezelden takdir edilmiş de nasîbinde varsa arar seni bulur. Nahnu kasemnâ’da [Zuhrûf:32] senin için takdir olunmamışsa üzülme elden bir şey gelmez. Hâline râzı olup verdiğine şükret ki (seni çok verip azdırmadığından) asıl devlet rızâ, asıl zenginlik kanaattir.

Ehl-i irfâna yetiştinse kaçırma fırsatı
Râh-ı Hak’da bulduğun fırsat, ganîmetdir sana
Âriflere, irfan meclisine yetiştiysen fırsatı kaçırma, Hakk’ın güzelliği güzelliğin olana, rengine boyanana dek bu fırsat senin için bir hazînedir.

Fâriğ ol redd ü talebden, himmetinle hizmet et
Amr u Zeyd’in hizmeti, ma’nada hizmetdir sana
Bir şeyi istemekten ve verileni geri çevirmekten (lâ talebe ve lâ redde: istersem dilimi, almasam elimi kessinler) deyip vazgeç. Bütün gayretinle Hakk’a hizmet et, işin ne olursa olsun O’nun için çalıştığını bil, işin sâhibini gör. Şuna buna yaptığın hizmet manâda kendinedir zirâ hânede yabancı, âlemde başkası yoktur.

Verseler dünyayı göz doymaz, gönül açılmadan
İzz ü câhın kesreti belki felâketdir sana
Gönül gözün açılmadan, madde yerine manâ görmeden, hakikati bilmeden dünyânın sâhibi olsan, nefsinin gözü doymaz. Dünyâdaki makâm ve itibârın çokluğu belki de senin felâketin olabilir zîra bunca varlık ile gitmez gönül darlığı.

Bir kıla mâlik misin kendi vücudun sandığın
Cümle a’zâ-yı vücudun bir emânettir sana
Kendi vücûdun sandığın varlıkta bir kıla bile sâhip değilsin, vücûdundak bütün azâlar sana bir emânettir.

Ömr mahdûddur, nefes ma’dûd u devrân bî-sebât
Bî-bekâ bir mülke meyletmek ihânetdir sana
Ömür sonlu, sınırlı, alacağın nefes sayılı, dünya dönüp duruyor ve zaman geçip duruyorken, sâbit değilken bâki kalıcı olmayan varlıklara güvenip meyletmek kendine yaptığın en büyük ihânettir.

İzzet ü zillet senin zannınla bulmuştur vücûd
Belki izzet sandığın miftâh-ı zillettir sana
Üstünlük ve horluk olarak nitelendirilen her şey senin vehminde varolmuştur, sana nispetle vardır. Belki de şeref ve itibâr sandığın şeyler sana bir tuzaktır da çukurun zilletin, aşağılık durumların anahtarıdır.

Rûhu cisme, cismi bu dâmü’l hevâya atma kim
Cisim rûhun kabridir, kalb onda cennettir sana
Rûhu cisme, manâyı maddeye kaptırma, cismi boş heves tuzağına atma zîrâ vücûd ruhun kabri, kalb de bu kabir içinde cennet bahçelerinden bir bahçedir.

Ağniyânın izz ü ikbâlin görüp de olma melûl
Fakre düşsen sabr kıl Hak’dan sıyânetdir sana
Zenginlerin izzet ve ikbâlini, büyüklüklerini ve saâdetini görüp mahsûn olma. Fakîrliğe uğrarsa sabret ki fakîr Allah’ın seni taşkınlıktan muhafaza buyurmasından başka bir şey değildir.

Arzusuyla yanıp yakıldığın her şey senin
Âşıkındır, sed çeken ancak cehâletdir sana
Arzusuyla yanıp yakıldığın, gözü dönmüşçesine peşinden koştuğun, elde etmek istediğin her şey sana âşıktır, sana gelmeyi, visâle ermeyi bekler. Dünyalıklarla arandaki mâni ancak sendeki cehâlet perdesidir, varlığın tekâmül sırrını bilmemendir. Hâsılı bütün eşyâ insâna gelmek için kemâle doğru sefere çıkmış bir yolcudur.

Bir tüyünce olsa bin düşman yine havf etme kim
Sabr bir burc-ı metin, miftâh-ı nusrettir sana
Her bir tüyüne bin düşman karşı gelse bile korkma, sabret. Sabır sağlam bir kale burcu, zaferin anahtarıdır. Unutma ki Allah, sabredenlerle birliktedir.

İzzet ü ikbal ü devlet, saltanat hayli sipâh
Bir avuç toprakdır ancak ders-i ibretdir sana
Büyüklük, hoş baht, makâm, saltanat ve emrine verilen askerlerin, hizmetini görenlerin hepsi bir avuç topraktır, yele verilmeyi bekler, yok olup gitmeye mahkûmdur. Bunların tamamı ancak ibret alınacak bir dersten ibârettir.

Çıksa eflâke başın bu yerde mağrûr olma kim
Âkıbet hâk üzre hâk olma, tabîattir sana
Başın göklere değse yâni en yüksek mevkîlere ulaşsan bile gurulanmai aldanma zira sonunda yükseldiğin yerden düşüp toprağın altında toprak olacaksın

Bak neler gelmiş, neler olmuş, ne kalmış nîk ü bed
Gösteren fânîyi bâkî, cehl ü gaflettir sana
Bak neler gelmiş, neler olmuş iyi ve kötü ne kalmış. Sana gelip geçici olanları kalıcıymış gibi gösteren, hiç bitmeyecekmiş gibi bir zevk veren gaflet ve cehâletindir.

Hâl nâ-ma’lûm, geçen mechûl, âtî nâ-bedîd
Sâlimü’l kalbü’l-lisan olmak selâmetdir sana
(Evvel-âhir ve zâhir-bâtın tam bilinmediğinden) karanlıkta yaşadığın ân, şimdi belli değil, geçmiş bilinmiyor, gelecek henüz açığa çıkmamış. Dilini ve kalbini geçmişin kaygısından, geleceğin endişesinden korumak, bunlardan emîn olmak senin kurtuluşundur.

Emrine her şey mûtî, muhtâc-ı zâtındır senin
Bilmemek muhtacını, sonra melâlettir sana
Her şey senin emrine verilmiştir, sana itâatkâr kılınmıştır. [Yasin:72, Mülk:15] Onlar senin zâtına muhtaçtırlar. Eşyânın sana muhtaç olduğunu bilmemek, senin için bir zaaf, sıkıntı sebebidir. Eşyânın hedefi insandır. Sen insâna gelmişsin fakat bu makâmın kıymetini bilmediğin gibi yaratılış ve devir sırrından haberin yok!

Habbeler, otlar, ağaçlar her biri bir renk ile
Rızkını izhâr eder, uşşâk-ı vuslattır sana
Tohumlar, otlar, yeşillikler, ağaçlar her biri nice bin renkle, sevgilisine kavuşmuş âşıklar gibi hediye olarak rızkını temîn ederler, kendi varlıklarındaki özellikleri (esmâ terkibi) açığa çıkarırlar.

Hüsn-i sûret, sîret-i pâki kılar mahrûm-u aşk
Aşk-ı nisvân, meyl-i şehvet ayn-ı âfettir sana
Haktan olduğunu unutarak güzellere bakmak, temiz yaratılışını aşktan mahrûm kılar. Mecâzi aşk yani karşı cinse duyulan aşk ile cismâniyete saplanıp şehvete meyl etmek ise senin için sakınılması gereken bir âfet; felâkettir.

Hakkın, hüsn-ü sûrete güzel çehreye kendi cemâl sıfatını nakş ve remzetmesi, suretden, zâhirden manâya, bâtına yol bulabilmek için kendi dostlarına bir geçiş vesilesi ve hediyesidir. Yoksa her hangi bir şahsın, bir güzel gördüğü zaman mücerred, sevk-i tabii ve meyl-i şehvet ile: “İşte, ben Allah’ın cemalini gördüm!” diye o güzele sulanması, hayâlî, nefsânî bir yolda yürümesinden ve hüsrana düşmesinden başka kendisine bir zevk vermez.

Hakiki görüş için bakışın Hak nazarla olması şarttır. Esasen, tevhid nokta-i nazarından bunu incelersek anlarız ki gören de, görünen de Hakkın kendisidir. Cenabı Hak, kendi levn ve rengini güzellerin cemâline işlemiş yine kendisi dönüp onu temaşa etmiştir.

Âşık bir şair, bunu tek bir beyitle, ne güzel vecizelendirmiş:
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin
Çeşm-i âşıktan dönüp anı temâşâ eyledin

Aşktan mahrûm olan âhir kalır mahrûm-ı nûr
İhtirâs içre kalırsan nûr zulmetdir sana
Aşk ateştir. Aşktan mahrûm kalan sonundan ateşin ziyâsından nûrdan da mahrûm kalır. Şiddetli arzularla hırs içinde kalırsan hayat denen nûr aşksız kalanlar için karanlığın ta kendisi olacaktır.

Düşdüğün her bir belânın menbaı sensin tamâm
Zâr ü feryâd etdiğin, senden şikâyettir sana
Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle; düştüğün her belânın kaynağı sensin. Ağladığın, feryâd ettiğin, şikâyet ettiğin her şey kendindendir, kendin ettin kendin buldun!

Her ne istersen ara gönlünde, her şey ondadır
Gayre bakma, kendini görmek musîbettir sana
Ne istersen gönlünde ara, her şey ondadır. Başka şeylere bakıp “ben” deyip de kendini görmek, kendini haklı çıkarmak, nefse yan çıkmak başına derttir.

İlm-i bî-irfân u bî-ihlâs amelden kıl hazer
Her dü âlemde rehâkâr hüsn-i niyyettir sana
İrfansız ilim ve ihlassız amelden sakın her iki âlemde de iyi niyet senin kurtarıcındır; niyet hayr ise âkıbet  hayr olacaktır.

Merd ü nâ-merd sandığın zann u gümânındır senin
Yoksa insanoğlu bir lâzım uhuvvetdir sana
İnsanları iyi ve kötü diye değerlendirmen, yargılaman kendi zan ve şüphenin mahsülüdür. Yoksa sana lâzım olan “insanlığın kardeşliği”nden başka bir şey değildir, ayırmaya değil birleştirmeye çalışmalısın, kin ve nefretle değil muhabbetle beslenmelisin.

Ehl-i dünyâya mülâzim olma ondan kıl hazer
Fikri zikrin mahveder, zikri mazarrattır sana
Dünyaya değer verenlere bağlanma, onlardan uzak dur. Dünya zevklerine düşkün olanlar senin de düşünceni ve zikrini bozarlar. Onların adını anmak, huzurunda bulunmak sana zarar verir, esmâ terkibini bozar.

Nimet ü rızkın senin gökden yağar yerden çıkar
Sihrdür altûn gümüş aldanma nikmetdir sana
Senin nimet ve rızkın gökden yağar, yerden çıkar. Altın ve gümüş gibi şeyler, insanı büyüleyen birer sihir olduğundan senin için cezâdır, ödül sanma!

Hava, su, toprak, ateşten mürekkep elbiseye bürünen bütün varlıklar insan için rızıktır. Bu varlıkların toplamı insanın ham maddesini, beslendiği kaynakları teşkîl eder. Hâsılı kâinât insanın rızkıdır. İnsan da bu rızıklarının toplamıdır ve bu rızık üzerine zuhûr etmiştir. Rızkın insanlık makamına ulaşıncaya ve insanda mirac ile kemâl bulup âdem-i manâ oluncaya kadar geçireceği süreç ise “ömür” dür. Şu halde rızkını arayıp bulan ve dâireyi tamamlayan insan ise zamandan, âna geçecek ve aslına dönecektir. Kendi hakîkatlerini bulamayanlar ise “basit insan, varlık” olarak toprağa dönmeye kaldığı yerden devâm etmeye mahkûmdur. Bu tip insanlar mezarlıkları doldurur, aslına ulaşamaz.
Devr edip geldim cihâna yine bir devrân ola
Ben gidem bu ten sarâyı yıkıla vîrân ola

Her neye görsen lüzûm, lâzımsa mutlak ol olur
Düşdüğün tûl-i emel hasret, nedâmetdir sana
Her neye ihtiyâcın avrsa o sana lâzımsa mutlaka olur. Bitip tükenmeyen isteklerle dünya arzuların, hasret ve pişmanlıkların sebebidir.

Yükseğe kalktım deme, fazla sukûtundur senin
Fazla yüksekden düşersen, fazla şiddetdir sana
Kendini yüksek makâmlara çıktım diye aldatma. Ne kadar yükseğe çıkarsan çık, (alçak gönüllü davranmazsan) düşüşün de o kadar derine olacaktır. Çok yüksek yerden düşersen acısının şiddeti de o kadar fazla olur.

Sen sana dost olmadıkça umma dostluk kimseden
Dost âlemde ararsan, hüsn-i sîretdir sana
Sen kendine dost olmadıkça kimseden dostluk umma. Âlemde dost arıyorsan en iyi dostun iyi hâldir, güzel ahlâktır.

İhtirâsı, aşkı fark etmez esir-i nefs olan
Sûya meylin ihtirâs aşk zevk u ni’metdir sana
Nefsinin esîri olan aşk ile ihtirâsı fark edemez. O zaman kötülüğe olan meylin senin için şiddetli tutku, aşk ise zevk ve nimet olur.

Aşkdır nûr-ı avâlim, ihtirâs bir nârdır
Aşkı ârifden dile, ayn-ı hidâyetdir sana
Âlemlerin nûru aşktır, ihtirâs ise bir âteşdir. Aşkı marifet sahibinden iste. Aşk, hidâyetin yani insanı Hakk’a götüren yolun hakîkati, aynısıdır.

Her ne var âlemde aynı sendedir etme gümân
Mahzen-i gönlünde sînen levh-i hikmetdir sana
Âlemde ne varsa hepsinin sende olduğundan şüphe etme. Gönül mahzenindeki sînen hikmetin levhası, yazılıp göründüğü yerdir.

Hakkı gör her şeyde görmezsen, senin Hak gördüğün
Şüphesiz bil, Hakk’ı fikretmek ibâdetdir sana
Her şeyde Hakk’ı gör. Eğer sen O’nu görmüyorsan hiç şüphe etme ki O seni görmektedir. Senin ibâdetin Hakkı her an düşünüp zikr etmektir.

Hak için sev her neyi sevdinse Hak’sız nesne yok
Hak için halka muhabbet eyle tâatdir sana
Her neyi seversen Hak için sev zira içinde Hakk’ın olmadığı bir nesne yoktur. Halka Hak muhabbet etmek, yaradılanı yaradandan ötürü sevmek bir ibâdettir.

Her ne yapsan, her ne bilsen haddini bil daimâ
Aczini, noksânını idrâk fazîletdir sana
Ne yaparsan yap, ne bilirsen bil, haddini aşma. Aczini ve eksikliklerini idrâk etmen fazilettir.

Her ne söylersen, ne yapsan kâinât görür duyar
Kendi kendinden utanmazsan cinâyetdir sana
Her ne söylersen, ne yaparsan kâinat görür ve duyar. Kendi kendinden utanmaz, kendini kınamazsan bu bir cinâyettir. Cinâyet işlemiş kadar kendine kötülük etmiş olursun.

Az uyu, az söyle, az ye ziynete etme heves
Sâdık ol her işde lâzım istikâmetdir sana
Az uyu, az söyle, az ye ve süse heves etme. Her işinde doğru ol. Sana gereken şey bu doğruluk çizgisinde yoluna devam etmektir.

Her neye azmeylesen dönme vefa kıl ahdine
Yâvegû olma sükûtun bir meziyetdir sana
Neye niyet edip başlarsan sözünü tut, yolundan dönme. Gevezelik yapma, susmak senin için bir meziyettir.

Hayr u şerrin mahzeni gönlündedir, miftâhı akl
Şerre vehmin hayra rehber âlî himmetdir sana
Hayır ve şerrin mahzeni gönlündedir. Bu mahzenin anahtarı; kötülüğe şüphe ile bakan, hayırlı işlere rehber olan aklındır. Akıl sana verilen büyük himmettir.

İzleme her gördüğün, hem söyleme her duyduğun
Her sözün mes’ûlüsün sonra mezemmetdir sana
Her işittiğini söylemesi, kişiye yalan olarak yeter. [Hadîs-i şerîf] Her gördüğünü izleme, her duyduğunu söyleme. Ağzından çıkan her sözden sorumlusun. Bu sözler sonra kınanmana sebep olabilir.

Kimsenin mâlin hesâb etme karartır kalbini
Kimsenin hâlin suâl etme kasâvetdir sana
Başkalarının malını hesap etmek kalbini karartır, hâlini sormak içine sıkıntı ve keder verir. Gönlünün rahatlığı için bunları yapma.

Pek sakın aldanma bunda her gülen ağlar gider
Gördüğün ikbâl ü idbâr şekl ü rü’yetdir sana
Pek sakın, dünyaya aldanma, burada her gülen ağlar gider. Gördüğünü sandığın talih ve talihsizlikler şekil ve görüntüden ibârettir. Asılları senin bildiğin gibi değildir.

Dediler, derler, desinler, diyecekler kaydını
Atmadıkça hep hayat kin ü kudûretdir sana
Dediler, derler, desinler, diyecekler düşüncesini kafandan silip atmadıkça hayât senin için kin ve kederden ibarettir.

Bekleme iyilik fenâlık kimsede yokdur mecâl
Nisbetin dert ü elem, düşman izâfetdir sana
Kimseden iyilik veya kötülük bekleme. Çünkü kimsenin bunları yapmaya gücü yetmez, fâil-i mutlak ancak O’dur. Hakka kıyasla kendini var sanmam sana dert ve elem olarak yeter. Kimseyi ayrı görme, kimseye de düşman olma. Zira aslında düşmamn da yoktur, kendini ayırarak düşmanı sen vehminde yaratıyorsun.

Olmasa rûh işlemez azâ, beden toprak kalır
Kendi rûhun en büyük burhân-ı vahdetdir sana
Ruhun olmasa bedenin hiçbir azâsı işlemez, beden vitrindeki manken misali toprak olarak kalır. Beden, rûh ile mana kazanır. Kendi rûhun yani hayat emâresi olan canın vahdetin, Hakk’ın birliğinin sendeki en büyük delilidir.

Kopmuyor bir gül emeksiz, zann-ı bâtıldır demek
Ol emek tevfîkdir, bâkîsi zahmetdir sana
“Bir gül emeksiz kopmuyor” demek, bâtıl, gerçek dışı bir zandır. O emek yani harcanan güç de Hakk’ın yardımıdır. Gerisi yani emek çektim, ettim, tuttum gibi boş laflar kendine verdiğin zahmetten ibârettir.

Hisset-i tab’ olma, mu’ti vü mâni’ Allah’ı bil
Râh-ı Hak’da evvel-i ihsân sehâvetdir sana
Cimri tabiatlı olma. Bil ki Mu’ti: nimet veren, ihsân eden veya ettiren de Mani’: engel olan veya olduran da Allah’tır. Hak yolundan O’nun sana ilk ihsânı cömertlik vasfıdır.

Düşme sevdâya o yol pek korkulu menzil uzak
Aşk refîk olmazsa son menzil redâatdir sana
Dünya sevdâsına düşme çünkü bu yolun pek korkulu geçitleri vardır ve menzil de uzaktır. Bu yolda aşkı yoldaş edinmezsen varacağın son menzil çok kötü, hayvânâtdan daha aşağı fenâ bir makâm olacaktır.

Nefse lâzım olmayan yokdur, gözün aç, ârif ol
Hakka lazımsa gelir lutf u himâyetdir sana
Arif ol, gözünü açık tut. Nefse lazım olmayan yokdur; nefis isteklerini yerine getirmek için seni Hak yolunda çıkarabilir. Sana hakikaten bir şeyler lazımsa Allah tarafından lütuflar elbette verilecektir.

Nefse teslim olma, et bir kâmile teslim-i nefs
İllet-i nefse devâ, iksîr-i sohbetdir sana
Nefsine teslim olma, nefsini kâmil bir mürşide teslim et. Nefsin hastalığına tek devâ Allah dostlarıyla yapılan sohbetdir.

Çok sakın sû’-i karinden, verse de alma selâm
En büyük ikrâmı bil, şerr ü şekâvetdir sana
Huyu kötü arkadaşlardan çok sakın, selâm verseler bile alma. Onların sana en büyük ikrâmı kötülük ve belâdır.

Boş yere etme tamâ cânın yakar nâr-ı hased
İftirâ kendi elinle bir adâvetdir sana
Boş yere aç gözlülük yapma, kıskançlık ateşi cânını yakar. İftirâ da kendi kendine yaptığın düşmanlıktır.

Hikmetullah’dır hükûmet deme şu iyi bu fenâ
İttifâk-ı ümmete lâzım itâatdir sana
Hükümet Allah’ın hikmetidir. Şu iktidar iyi, bu iktidâr kötü demek iyi değildir. Senin için doğru olan ittifakla seçtiği hükümete itâat etmektir./Zirâ o hükümet, Allah’ın takdîri ve hikmetidir!

Her umûrda ehlini bul, meşveret eyle müdâm
Meşveret bir emrdir lâzım riâyetdir sana
Her işte ehlini bul ve sürekli ona danış. Danışmak bir emirdir ve sana bu emre uymak düşer.

Derde düştünse devâ bil, hasta oldunsa şifâ
Sen hemen derk-i umûr eyle sekinetdir sana
Derde düştüysen devâ, hasta oldunsa şifâ bil. İşlerin aslını anlamak, yolun sonuna nazar etmek, sana gönül râhatlığı verir.

Ber-murâd olmak dilersen nâ-murâd ol dâimâ
En büyük kâm aldığın, en çok merâretdir sana
Murad almak istersen murâdlarından vazgeç. En fazla zevk aldığın şeyler, en çok acı veren şeyler olabilir.

İtimâd et Hakk’a dâim andadır feyz ü felâh
İtimâd her rütbeye bil nâiliyyetdir sana
Daima Hakk’a itimad et, bolluk ve selâmet ondadır. Hakk’a itimâd etmek, senin bir rütbeye değil, her rütbeye ulaşman demektir. Murâd almak bütün rütbelere nâil olmak demektir.

Azm u himmet, itimâd birle neye atsan elin
Dağ erir, derya kurur, her “usr” “yusret”dir sana
Allah’a itimâd edip kararlılık ve gayretle elini attığın her işte başarılı olabilirsin. Karşında dağ erir, derya kurur; senin için bütün zorluklar, kolaya döner.

Kimseyi ta’yîb ü techîl eyleme aslın gözet
Bağlıdır takdire, buhtân ü şenâatdir sana
Kimseyi ayıplama ve câhilliğini ortaya dökme. Her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Sana bunlar yakışmaz. Bunları yaparsan iftirâ ve kötülük etmiş olursun.

Medh ü zemm-i halk ile memnûn u mahzûn olma kim
Halk içinde iştihâr nikbet melâmetdir sana
Halkın seni methetmesi ile memnûn veya mahzûn olma. Halk içinde meşhûr olman yâni şöhret aslında senin için felâkettir ve hakkında dedi kodu yapılmasına sebeptir.

İns ü cin toplansa bir şey yapmanın imkanı yok
Artıp eksilmez ezelden ol ki kısmetdir sana
Bütün insânlar ve cinler bir araya gelseler, senin ezelden takdir edilen kısmetin artıp eksilmez. im ne yaparsa yapsın sana takdir edilmiş kısmet gelir bulur.

Derseler allâme-i dehr, eyleme da’vâ-yı ilm
En nihayet sandığın bil ki bidâyetdir sana
Sana cihânın en bilgin insanı deseler bile ‘ben bilirim!’ davası gütme. Her şeyi bildiğini, filmin sonuna yaklaştığını sandığın nokta bil ki başlangıcındır.

“Kenz-i lâ-yefna”yı bulmak herkesin kârı değil
O hazîne gevheri, sabr u kanâatdir sana
Tükenmez hazineyi bulmak herkesin becereceği bir iş değildir. O hazînenin cevheri sabır ve kanaâtdir aslında.

Hânedân-ı Mustafâ’yı yâd edip ağla müdâm
Döktüğün gözyaşları bârân-ı rahmetdir sana
Hz. Mustafa’nın (s.a.v.) Ehl-i Beyt ini anıp sürekli ağlamalısın. Döktüğün gözyaşları Allah tarafından verilen rahmet yağmuru olacaktır.

Şâir oldunsa Kemâlî, zâhirin terk eyle kim
Söyleten söyletmeyen bâtında kudretdir sana
Kemâli eğer şair oldunsa işin zâhirini terk eylemelisin. Sana söyleten de söyletmeyen de hakikatte Hakk’ın kudretidir, hayr işe senin bir katkın yoktur.

Herkese âlemde bir yüzden kalır ibkâ-yı nâm
Nutk-ı hayrın bâis-i rahm ü şefâatdir sana
Âlemde herkesin adı bir yüzden, bir sebeple anılır. Senden açığa çıkan  (O’ndan gelen) hayırlı sözler ilâhî rahmet ve şefâate vesiledir, vesselâm.

Yitik hazine

Ey ârif,
Ruh, bir yerden gelmez ve bir yere gitmez. O, nurlar ile dopdolu bir âlemdir; hem o alemlerin cânı ve muharrîkidir. Âlemin hâkimi ve melîkidir, mertebesi nebât iken sevk-i tabî ile, mertebesi hayvân iken (elinde olmayarak) içgüdü ile nihâyet mertebesi insan iken de akıl mârifetiyle kendini izhâr eyler.

hbv.jpg

Dîde-i Hak-bîn ile bak gör ki her bir zerre-i hâk
Rûy-i yâri gösterir mirât-i İskender gibi

Anıp tenhâlığı kabr içre nefret kılma ölmekten
Tarîk-i ünsi tut kim her avuç toprak bir âdemdir

Hodbîn olan Hudâbîn olamaz, kendini görmediğin her yerde Hakk’ı görebilirsin.

Her şeye mahlûk gözüyle baksan ol mahlûk olur,
Hak gözüyle bak ki bî-şek nûr-ı Yezdân andadır

Âlemde bütün varlıklar bu nuru isterler, heyhât bu nuru kendilerinin dışında arayanlar
bilmezler ki ne kadar uzakta ararlarsa bu nurdan o kadar uzağa düşerler.

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş
Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş

Aşkın beni rüsvây-ı cihân eyledi gitti
Yaktı ciğerim bağrımı kan eyledi gitti

Efgân ne büyük hâil imiş râh-ı talebde
Hep ehl-i taleb geldi figan eyledi gitti

Erbâb-ı dili gör ne talep var ne emel var
Hak ile gelüp Hakkı beyân eyledi gitti

Cânân yüzünün sırrını fâş etmedi kimse
Erbâb-ı sefâ, dilde nihân eyledi gitti

İrfansız eğer şâh-ı cihân olsa da insan
İnsanlık alemine ziyan eyledi gitti

İnsan ikiden hâli değil işbu cihânda
Ya cânını ten, ya teni cân eyledi gitti

Onlar ki bu âlemde gelip daldı sivâya
Hayvan gibi her işi yamân eyledi gitti

Esma’da müsemmâyı görüp fakre erenler
Eşyada nihân sırrı ayân eyledi gitti

Cânân ile can birliğini buldu rızâda
Rûhûnu rızâsıyle revân eyledi gitti

A’mâ ise de nûr-ı basîretle KEMÂLÎ
Nâmını melâmette nişân eyledi gitti

Der idim râh-ı talepten erişem maksûda ben
Bildim ki tefrika ayn-ı taleb imiş bana
edim ki talep ederek bir yere erişeyim,  bu talebin ayrılık olduğunu bilemedim..

Ey yolcu,
Nice kereler beyhûde sefere çıkarsın bir nice dünyayı dolaşırsın
Nice düzenbâz, riyâkâr müteşeyyihlerin peşinde ömrünü ve malını heder edersin
Bunlara hiç mi hiç ihtiyacın yoktur bir bilsen
Nice derin remizleri, ince noktaları çözmeye gerek kalmaz bir bilsen
Aslında istediğin nedir?
Onu bile istemeye, aramaya ihtiyacın yoktur
Yok olan aranır, insan kendinde olmayan şeyi ister
Fırat nehrinin kenarında oturmuş su arıyorsun
Hızır’a yol arkadaşı olmuşsun, bütün ömrünü onu aramakla tüketiyorsun…

Dekâikte velî müşkil-küşâsın
Visâl içindesin ammâ cüdâsın
Deniz içindesin teşne ve hayrân
Hazîne sendedir amma gedâsın
Ey düğümler çözme yolunda can vermiş, vuslattan (birlikten) doğmuş, ayrılıkta ölmüş insanoğlu. Ey deniz kıyısında susuzluktan uykuya dalmış, hazineler üstünde açlıktan ölmüş zavallı gafil. Sen öyle bir varlıksın ki, senin varlığın da yokluğun da hep O’dur. Senin sevincinin de gamının da sermayesi hep O’dur. Sende ona bakacak göz yoktur.
Yoksa başından ayağına kadar hep O’sun sen.

Her ne taleb edersen kendi kendinden taleb et, eğer dışardan taleb edersen yol ırak menzil uzak olur. Hayret vâdisinde sefil ve perişan kalırsın

Ben burda seyran ederken
Acep sırra erdim âhi
Bir siz dahi sizde görün
Dostu bende gördüm âhi

Bende baktım bende gördüm
Benim ile ben olanı
Sûretime can verenin
Kim idüğün bildim âhi

Ben isteyip buldum anı
Ol ben isem ya ben hani
Seçemezen andan beni
Bir kez ol oldum âhi

Maşuk benimledir bile
Ayrı değildir kıldan kıla
Irak sefer bundan kala
Dostu burda buldum âhi

Bâzı ârifler, insanın varlığını bir dükkana benzetmişler. Bu dükkanın bir köşesinde paha biçilmez bir hazine gömülüdür. Fakat dükkanın sahibi fakir ve perişan kalmış, kendi dükkanında gömülü hazineden habersiz ona buna el açmış müflis bir esnaf. Eğer haber alıp dükkanında gömülü hazineyi kazıp ortaya çıkarsa, sahib olduğu hazineyle iki cihan saadetine nail olacak.

Kâse-i ömür dolar da hazineyi açamaz ise hayatın son demlerinde, can kuşu beden kafesinden uçmak, ruhu bedenden ayrılmak üzereyken, melekler gelip o gömülü hazineyi alıp götürürler. Artık keskin olan kendi gözleriyle bunları görünce hasret çeker, derin bir âh u vâh ve bin nedâmet ile “bu hazine benimdir” diye feryâd eder. Bunun üzerine melekler de ona derler ki: “Ey gafil, sen yaşadığın müddetçe niçin varlığında gömülü olan (emanet) bu hazineye sahip (halife) olamadın! Şimdiden sonra artık sana verilmez, geçti artık geçti…”

Suretsiz sevgilinin (HU) yüzünü bir görseniz, ev sahibi de sizsiniz, ev de sizsiniz, Kâbe de siz. On keredir o yoldan o eve gittiniz, bir kere de şu evden şu dama çıkın. O ev güzel, eserlerini izlerini söylediniz. O ev sahibinin izlerini de gösterin. O bahçeyi gördüyseniz, nerde bir demet gül? Tanrı denizindeyseniz, nerde bir can incisi? Bütün bunlarla beraber o zahmetleriniz define olsun size. Fakat yazıklar olsun ki kendi definenize kendiniz perdesiniz. [Hz. Pîr-i Destgîr-i Münîr]

Allahım, beni şu yaramaz nefsin elinde bırakma. Senden başka ne varsa onları hoş gösterme, boş olduklarını göster bana. Ben senin kulunum. Beni tekrar kendime kul etme.

İster isen bulasın cânânı sen,
Gayre bakma sende iste sende bul,
Kendi mir’atında gözle anı sen,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Her sıfat kim sende var izle anı,
Gör ne sırdan feyz alır gözle anı,
Erişince zâtına özle anı,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Kenzi mahfî âşikâr hep sendedir,
Yaz ve kış leyl ü nehâr hep sendedir,
İki âlemde ne var hep sendedir,
Gayre bakma sende iste sende bul.

“Men aref” sırrına er, ko gafleti,
Gör ne remz eyler bu insân sûreti,
Haşr ü neşr ile tamûyu cenneti,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Haşr-ı sûri hâlin inkâr eyleme,
Gülşen iken yerini hâr eyleme,
Enfüs ü âfâkı bil âr eyleme,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Zat-ı Hakk’ı anla zâtındır senin,
Hem sıfâtı hep sıfâtındır senin.
Sen seni bilmek necâtındır senin,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Sûreti terk eyle manâ bulagör,
Ko sıfatı bahr-ı zâta dalagör.
Ey Niyâzi şark u garba dolagör,
Gayre bakma sende iste sende bul.

Mevlevî

If you must blink, do it now. Pay careful attention to everything you see and hear, no matter how unusual it may seem. And please be warned, if you fidget, if you look away, if you forget any part of what I tell you, even for an instant, then our hero will surely perish. Kırpmak zorundaysanız gözünüzü, bunu hemen yapın. Ne kadar sıra dışı görünürse görünsün birazdan duyacaklarınız. Mühimseyin yine de her şeyi. N’olur verin dikkatinizi. Huzursuzlanır da bakınıp durursanız etrafınıza… Bir anlığına dahi olsa söylediklerimin birazını bile unutursanız… işte o zaman ölür kesinkes kahramanımız (adem-i mana)

mevlevi

Biz sırr-ı aşkı neyle duyan Mevlevîleriz
Jeng-i sivâyı meyle yuyan Mevlevîleriz

Şimdi bir adam gördün ki, kendi eliyle yaptığı bir puta tapmakla o putu kendine ilâh edinmiştir. Bir de iman sâhibi birisini düşünelim. Bu imân sâhibi de gayba inanması dolayısıyla görmesi ve bilmesi muhâl olan Cenâb-ı Allah’a, hâzırmış gibi inanmaktadır. Puta tapanı gördüğünde ise muhakkak ki onu küfür ile itham edecektir. Her surette vecih gösteren Cenâb-ı Hakk olduğuna göre, puta tapanın ibâdeti de aslında Hakk’a râcidir. Ancak putu ilâh edinenin günah, Cenab-ı Hakk’ı tahtadan bir put şeklinde tahdit etmesinden, sınırlandırmasından, el-muhit esmasına muhalif davranmasından dolayıdır. İman sahibi de bu adamı küfür ile itham etmişti. Çok dikkat edelim! Bu imân sahibi de Cenab-ı Hakk’ı tahdit etmektedir. Zirâ onun imânındaki ilâh da yerleri ve gökleri ihâta etmesine rağmen, o putu ihâta edememektedir.

Mutlak iman sahibi ehlullah ise eşyâyı değil, eşyanın hakikatini müşâhede ettiğinden ve eşyânın hakikati de sırrullah olduğundan, hangi yöne dönerse dönsün Cenab-ı Allah’dan gayrısını göremez ki, onu ister put, isterse başka bir isimle adlandırabilsin.

Feeynemâ tuvellû fesemme vechullâh [2:115]

Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah’a çıkar, orada Allah’a dönmüş olursunuz. Bunun için siz, zâhir ve bâtından hangi cihete teveccüh ederseniz, işte cemi-i sıfatıyla  mütecelli olan Zatullah oradadır. 
 
Vâkıf-ı sırr-ı muazzamdır gürûh-u Mevlevî
Semme vechu’llâh’a mahremdir gürûh-u Mevlevî
[tuvellü-mevlevi] her baktığında, her döndüğünde, her gördüğünde ancak vech-i Hakk’a şahitlik edendir…
Zevk-i ruhânîyle dâim eyleyip cünbüşlerin
‘Ayn-ı cennet içre âdemdir gürûh-ı Mevlevî
Dünya haliyle son sözü “En yüce Dost’a” olan hakikatimizin , Hz. Mevlanâ sûretindeki Şeb-i Arûs’u (Dost’a kavuşma gecesi) mübarek olsun, o manadan bizlere de bir nûr dönsün. 
Ey âlemlerin Rabbi, bizi kendimize atfettiğimiz her türlü varlık vehminden, ben-ten hayalinden kurtararak, kendi sırrımızdaki hakikat-ı Muhammediye’ye selâmetle döndür.
Yâ Hakk, kendi hakikatini, bu abdinden seyreyle ki sana dönen bende senden gayrı birşey kalmasın!

Her görünen Dost yüzü
O’ndan ayırmam gözü
Gitmez dilimden sözü
Çağırım: Dost, Dost…

Kerbelâ’yı anlamak


Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…

Sâkiyâ bir cür’a sun ehl-i safânın aşkına
Sâki-i Kevser Aliyyü’l-Murtazâ’nın aşkına
kerbela_umutrehberi.jpgLâle öz başını yarmışdur Hüseynîler gibi
Kana boyanmış Şehîd-i Kerbelâ’nın aşkına

🔥 Yâ Hasan el-medet Yâ Hüseyin el-ihsân

Hüseyin(r.a) toprağa düştüğünden beri bir yanımız Fırat gibi küskün, bir yanımız çöl kadar suskun… Yüreğimiz iki kanatlı şimdi bir yanımız hicret, bir yanımız şehâdet…

O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim. Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde…

Hüseyin’in toprağa düşen mübârek başını her hatırlayışımızda taşa dönüyoruz. Toprak bu yüzden taşlıyor bizi masum kanı akarken…

Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden. Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden…

Hüseyin toprağa düştüğünden beri içimiz hep Kerbelâ bizim. Kardeşin kardeşle savaşı önce bizim içimizde kıyâmet koparacak, bizim yüreğimizi kanatacak. Dur diyemezsek eğer her zâlim önce bizim içimizde akıtacak masûm kanını…

Biz göz yumarsak bir kez daha kuduracak Fırat, usul usul kanayacak Resulullah’ın gelişiyle açan güller…

Kerbelâ’da söylenen yiğitlik türküsünü duymazsak eğer “Allah yapıcı olanı, bozguncudan ayırır” [2:220] ayeti mü’minlerin helâkı olacak!

Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın… Zorbalıkta adalet, zulümde hak arayanlara “DUR!” demediğimiz için…

Kerbelâ şehitlerinin başlarını vererek kaldırdıkları, ümmetin izzetini ve şerefini kendi ellerimizle yok ediyoruz. Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!

Anlayabilseydik oysa görürdük ki aydınlatmak için yanmayı seçenlerin diyârıdır Kerbelâ! “Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuz borcudur” diyerek birbir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu yerdir. Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir. Duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu… Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur.

“Ya Rab eğer sırtım toprağa düşecekse, düşüşümü ümmetin silkinip kalkmasına vesile kıl” diyen Hüseyin’i anlayabilmektir. Hüseyin’in düştüğü yerden ümmeti kaldırdığımızda, içi boşalmış barış ve kardeşlik sözlerini dirilttiğimizde yeniden Kerbelâ’nın belâsından ve hüznünden önce hikmetini ve hakîkatini taşıdığımızda çağlara, birlikte yürümenin anlamını öğrendiğimizde, müminlerin yardımına koşmanın hak olduğuna yürekten inandığımızda, “hüzünlerimiz, kederlerimiz ortaktır” demeyi bildiğimizde anlayacağız Hüseyin’i.

İçimizde adım adım büyüyen çölü, birbirimiz için akıttığımız gözyaşlarıyla suladığımızda çoğalacağız. Hem uğrunda ciddiyetle yaşanacak hem de uğrunda ömürden geçilecek davalarımız ve sevdalarımız oldukça anlayacağız Kerbelâ’yı…

Kıyıma değil kıyâma kalktığında yüreğimiz işte biz o zaman anlayacağız Kerbelâ’yı ve Hüseyin’i…

Bu toprakların baskın İslam formatı olan dergâhlarda, Bektaşi, Rifai, Nakşi ve Halveti dergahlarında o akşama mahsus belirli merasimler, belirli ritüeller uygulanırdı. Fakat günümüze gelince sanki Hz. Hüseyin’in yasını tutmak, onun için bir Fatiha, bir Yasin okumak veya mersiyeler okumak sadece Caferi kardeşlerimizin bir ritüeliymiş gibi addedildi. Oysa bu yeni bir zihniyet kırılmasıdır. Türkiye Müslümanlarının köklerinden koptuğunu gösteriyor… Hz. Hüseyin ve Kerbela deyince aklımıza sadece Caferiler ve İran geliyor. Onu sanki oraya atmışız, bizim değilmiş gibi bir yaklaşım var. Bunu son zamanlardaki Arap Selefiliğinin ülkemizdeki İslamcılık üzerindeki etkisi olarak görüyorum. Hz. Hüseyin’in başına gelenler neticede gavurlar, kafirler dediğimiz gruplar tarafından yapılmadı. Makam, mevki, aşiret, kabile, takım tutmak, mezhep tutmak gibi tamamen gelişmemiş yapıya sahip insanların, bir dine hakim olmak için içten içe savaş verdiklerini ve gözlerini kırpmadan bazı kamil insanların makamlarını fizik gücüyle ele geçirmeye çalıştıklarının bir dersidir. Hüseyin’in yanında bir çizgide yürümek ve Yezid’ten uzak durmak bizim tevella-teberra felsefemizde çok önemlidir. Tevella Hz. Hüseyin’in yanında olmak, teberra ona bu zulmü yapanlardan beri olmaktır. Müslümanlar böyle bir çizgi tutturursa, daha asil ve izzetli bir yaşam sergilerler…

Kâfir-i nefsin elinden gel oda gir ey gönül
Ger şehîd olmak dilersen çün Hüseyn-i Kerbelâ
🔥
Bunca asır geldi geçti, hiç ağarmadı Kerbelâ’ya vurulan o insanlık karası… Kanasın hiç değilse şu rahata alışmış tenimizde bir Hüseyin yarası…

Ok atmak Kurretül-ayn’e değil mi aslını imhâ
Sebepsiz mi bu gün hâlâ hakiki müslümân ağlar

Bir günün feryâd ü figânını, bir yılın sükûtunda sabır ateşiyle demleyen canlar var.
Ateş daha ne yapsın bana yanmadığım, âh etmediğim gün mü var!
Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir;

Âteş-i aşk ile âh eyle sen dem be dem,
Her Hüseynî meşrebe Kerbelâ’dır bu âlem

Ufuk açıcı bir okuma tavsiyesi:
Kerbela ve Mersiyeleri [Doktora Tezi]

Hakk’ı her şeyde sezeriz

Melâmî, Bayramî mürşîd-i âlilerinden Osman Kemâli Hazretleri‘nin  (v. 1954) bir garîb îtirafnâmesidir:etmedim

Nâre yanıp aşk-ı pâkinden ferâgat etmedim
Mahvolup cânân yolunda cânâ rağbet etmedim

Kesmedim ümmîd vaslından, kesildi her emel
Havf-ı firkatte kalıp nâdâna minnet etmedim

Çektim el benden, bana benlik veren bildimki Sen,
Benliğimde kaldığımca zerre rahat etmedim

Bir zaman sen, ben, gönül, sevdâ, elem, derd var idi
Hiçbirinden bir zaman kalben şikâyet etmedim

Zu’m-i zâhiddir mükâfat ü mücâzat-i ibâd
Bilmedim havf ü recâ zanna ibâdet etmedim

Hâmil-i bâr-ı emânet olduğum günden beri
Hamdülillâh âcizim da’va-yı kudret etmedim

Sa’yisiz kalmış fakir, erbâb-ı sa’y olmuş gâni
Bu fikir belki cünûndur öyle cinnet etmedim

Bî-şerîk bir mülkte mümkün mü da’va-yı vücûd
Düşmedim şirk-i vücûda öyle gaflet etmedim

Zevk u ekdâr-ı cihânı serbeser gördüm velî
Hiç biriyle kalmadım nefse sahabet etmedim

Elde her nem var ise fazl u rezaletten eser
Anlamam fazlı KEMÂLİ sarf-ı himmet etmedim

Türlü dünya dertleri ile ateşten gömlek giydimse de tertemiz aşkından sarf-ı nazar etmedim, sevginden vazgeçmedim. Sana kavuşma yolunda, beşerî zaaflardan kurtulup bütün iş ve davranışlarımda Senin küllî irâdene teslim olarak benlikten geçtim, nefsime rağbet etmedim, onun isteklerine yüz vermedim.

Gönlümde yaşattığım ve gelecekte gerçekleşmesini istediğim arzularımdan vazgeçtimse de sana kavuşma ümidinden hiç vazgeçmedim. Ayrılık  endişesiyle korkarak câhillere, nobranlara el açıp, dil döküp onların iyiliği altında ezilmedim, kendimi borçlu hissettirmedim.

Kendi nefsimden ilgimi kesip, sarf-ı nazar edip öz varlığımın Sen’den olduğunu bildim zîrâ benlik iddiasında bulunduğum sürece zerre rahat etmedim. Bu yolu bilmezden evvel kesret aleminde Sen, ben, gönül, sevdâ, elem ve dert ile meşgul oldumsa da bunlara dair de içimden hiç şikâyet etmedim.

Kulluk (ibadet) mükafatı da, cezası da gerçekte zahidin boş, anlamsız zu’mundan, zannından ibarettir. Havf (korku) ve recâ (ümit) bilmediğim için yani mükâfat beklentim ceza korkum olmadığından ibadetimde herhangi şeyin zannı da yoktur. (İbadet tevhide aittir. Ancak bunun önüne sonuna ceza ve ödül endişesi beklentisi konulursa tevhide aykırılı olur. Yani ikilik ve ikirciklilik ortaya çıkar. Bu hal kulu nihayet kendi zannına yani düalizme kulluğa götürür. “‘Ene ‘ınde zanni abdî bî” diye bir hadis-i şerîf. Ben kulumun zannı üzereyim buyuruyor Cenab-ı Mevlâ. Erbab-ı Hakk herhalde bu zandan da berî. Onlar sâdece Hakk ile Hakk olarak ibadeti aslî yerine raci kılarlar. Bu beyit aslında “Mü’min havf u reca, korku ve ümit arasında olur” hakikatine muhalif imiş gibi duruyor. Lakin, “Ey îmân edenler, Allah’a olması gerektiği gibi îmân ediniz” sırrındaki îmân-ı tahkikî ve ubûdiyyet, bu hâl ve makam sahipleri için korkuyu da ümidi de ortadan kaldırır. Onlar sâdece cemâl-i ilâhîye müştaktır. Mevlâ bizi de kulluğun mükâfât ve mücâzât kaygısından halâs olup zâtı ile hemhâl olunmuş makamını, kendi dilinden anlama ikramını ihsan buyursun.)

Bu can yükü tende olduğundan, imân emanetiyle mükellef olduğumdan beri Allah’a şükürler olsun ki güçsüz, kudretsiz, zayıf bir kimseyim. Kuvvet, güç, iktidar, yetenek bendedir, fail benim gibi bir iddiam olmadı hiç. Fakirler çalışıp emek sarfetmez olmuş, gayret edip çalışanlar ise zengin olmuş. Böylesi bir düşünce insanı çıldırtabilir, Biz bu meseleye akıl sır ermez deyip o yoldan gitmedik. (Bu beyit Efendimizin “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşların sabah aç çıkıp akşam tok döndüğü gibi sizi rızklandırırdı” hadis-i şerifinin bir zuhûrâtıdır. Fakr ve gınayı sadece sa’y’e, çalışmaya yani sebebe hasretmek, müsebbibü’l-esbâbı unutmak şüphesiz en büyük cünûndur. Cünun malumunuz örtmek anlamına gelen cenne kökünden gelir. Aklın örtüldüğu hâldir. Ehl-i Hakk, tevekkülün ötesinde sahib-i tevfiz olurlar. Tüm işlerini Hakk’a tevdi etmiştir. Tevhid-i efal sırrı ile cümle fiilin yegâne fâilinin Hakk olduğunun idrakıyla sebeblere takılıp kalmaz. Belki ubudiyyeti icabı zahiren sebeb ile alakadar imiş görünür lâkin hiçbir sebebe, masivaya gönlünü bağlamaz. Allahu a’lem bi’s-savab.)

İdaresinde ortağı olmayan şu kâinatta, beş duyu ile bilinen, hissedilen âlemde “varlığım bendendir” iddiasında bulunmak ne mümkün. Varlık konusunda Allah’a eş ve ortak koşma gibi bir gaflete düşmedim. Bu cihanın tüm zevk ve kederlerinin tümünü gördümse de bunların hiçbirine takılmadım, nefsimi arka çıkarak sahiplenmedim.

Üzerimde gerek fazilet gerek rezalet bahsinden her ne alamet varsa hepsinden geçmişim üzerlerine düşüp bunlar için de ciddi gayret göstermedim.

Cemâline edip insanı mir’at, kemâl-i hüsnünü seyran eden Dost’un, Osman Kemâli Efendi Hazretimin(himmetleri üzerimize olsun) dilinden zuhur eden işbu mânâsı ile cümle ehibbâya ta’zim ve muhabbetle selâm olsun efendim.

Kurban’ın hakikati

Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz? [Zâriyât:20-21]
Madenleri tanımıyorlar. Bitkileri tanımıyorlar. Hayvanları tanımıyorlar. İnsanı tanımıyorlar. Güyâ Allah’ı tanıyorlar…

kurban_1436

Kendi kurbanını kesebilen yiğitlere: Eline bıçağı al; “Şimdi seni makam-ı insana getireceğim” müsaadesiyle tekbirle!

Merhameti gâlip olan bir kimse bir karıncayı değil öldürmek, incitmekden bile çekinirken bütün âlemlere rahmet ve şefkat menba’ı olarak gönderilen Nebiyy-i zîşân Efendimiz nasıl oluyor da bunca hayvanların kesilmesine ve kurban edilmesine cevaz vermiştir? Acaba ne hikmete mebni’ bunu ümmetine emr ü ferman buyurmuştu?

Biz yazımızın her bir harfinin ve bütün mahlukatın nefeslerinin sayısınca: ebediyetlere kadar o Resul-i zibâ aleyhi ekmelüttehayâ Efendimiz hazretlerine salât u selâm ederek, pek mühim olan bu esrarı, vâris-i ekmel-i Muhammedî olan Hz. insan-ı kâmil’in emirleriyle teşrihe çalışacağız.

Allah’ın yardımı ve tesir buyurması ile… (Ve minallahi tevfîk ve te’sir)

Hakîkât sahiplerinin beyanına göre mezâhir-i kevniye’den her bir mazhar, yâni; “Kün” emrî ile yaratılan bütün âlemlerdeki canlı ve (bizim hislerimize göre) cansız sayılan ne kadar mevcûdât varsa, bunların her biri ilâhî isimlerden bir ismin mazhârı olup, Hak taâlâ hazretleri onlara mazharı bulundukları isimle tecelli eyledi. Yalnız, Bâtında olan “Sûret-i Cem’iye-yi Esmâiye-yi İlâhiye-i Ehadiyye”nin mazhârı Âdem’dir. Allah bütün Esmâi İlâhiye Cem’iyetiyle Hz. Âdem’de tecelli eyledi. Ve hayâl-i insan-ı kâmil’i zâtına âyine kıldı.

Âdem, âlemde zuhura gelen sûretlerin âhiri ve hâtemi’dir. Bütün mevcûdâtın hulâsası olup, ayn-ı Hak’dır.

Bunu biraz daha açık bir lisânla ifâde etmek istersek: Bütün mahlukat, kendi âlemlerinde; Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden bir ismin müsebbihi olup, Hakkı o isim ile tesbih û zikrederler ve o isimle diridirler, hayatlarının devamı o ismin tecellisi ile kâimdir. İnsana gelince: O mazhar-ı küll’dür. Bütün esmâ-i ilâhiye’nin zâkiri olduğu gibi, “ümmühat-ûl esmâ” olan Allah ism-i şerifi’nin de zuhûr ettiği, göründüğü mahaldir.

Yâni Allahû teâlâ hazretleri; ef’aliyle, sıfâtiyle ve zâtiyle insanda zahir ve âşikâr oldu. Fakat bunu bilen ve böyle olana “İnsân-ı Kâmil”, bunu bilmeyenlere de “İnsân-ı gafil” denildi ki Kur’an Kerim’de, Cenâb-ı Hak bu gafiller için: “Onlar, hayvandan daha aşağıdırlar” buyurdu.

Bunu böylece bildikten sonra, yenilmesine ve kurban edilmesine cevaz verilen hayvanları ele alalım.

kurban_1

Yukarıda da açıkladığımız üzere, her mahlûk kendi âlemlerinde Allah’ın isimlerinden bir ismi zikretmekde idiler. Bunlardan bir kısmı Allah’ın “Hayy ve Kayyum” ism-i şerifini zikretmekte beraber, bütün ilâhi isimleri de zikretmek ve o isimlerin mazharı olmak için aşkla yanmakta ve yakılmakta idiler. Bu aşkla Cenâb-ı Hakk’a müracaat ederek:
“Yâ Rabbi! biz, gerçi kendi âlemimizde senin Hayy ve Kayyûm ism-i şerifini zikretmekteyiz, fakat bununla beraber diğer bütün isimlerini de zikretmek için çırpınmaktayız. Bize rahm et ve bütün isimlerini zikretmek için ne lâzımsa onu bildir de yapalım” dediler.

Bu niyâz üzerine Cenâb-ı Hak onlara:
“Ey devâsı İnsân-ı Kâmil’e kavuşmakla elde edilen derde müptelâ olan mahlûkum! Siz İnsân-ı Kâmil’in huzuruna çıkmadıkça, ona kavuşmadıkça bu derdden kurtulamazsınız. O insan benim Zâtımın mazharıdır, derdinizin devâsı da O dur. Fakat ona kavuşmak çok zordur ona giden yollar kanlar, ateşler, dikenler velhasıl binbir belâ ile doludur.

Evvelâ canınızdan ve teninizden vazgeçeceksiniz. Yâni canı ve teni onun yolunda KURBAN edeceksiniz. Bununla da iş bitiyor sanmayın. O uğurda başınız kesilecek deriniz yüzülecek, kemikleriniz parça parça edilecek, etleriniz kıyılacak, âteşlere girecek, kaynar sularda haşlanacak, fırınlarda kızgın yağlarla kavrulacaksınız ve nihayet nefis bir yemek şekline bürünerek, Hz. İnsan’a kavuşmak üzre onun önüne geleceksiniz. Ey bana niyâzda bulunan mahlûkum! Bütün bu saydığım çilelere ve terbiye usûllerine katlanarak İnsan’a kavuşmaya râzı mısınız?” diye suâl eyledi.

Onlar da: “Evet Ya Rabbi, bütün bu saydıklarını kabule hazırız. Canımız da kanımız da O Ruh-i aziz uğrunda feda olsun” dediler. Ve böylece kurban olmaya hazırlandılar.

kurban_2

Ey insan oğlu! Önüne gelen ve binbir meşakkata katlanarak sana kavuşmaya çalışan bu bir lokma nimeti gafletle yeme. O lokma ki sana kavuşmak için feleklerden feleklere, eleklerden eleklere geçerek devredip nihayet arza düştü, ot oldu. Senelerce muhtelif nebatlarda dolaştı ve sonunda tasfiyeye uğrayarak hayvana geçdi. Ve binlerce sene hayvanlar âleminde devretti, dolaştı, nice mihnetlere, eziyetlere uğradı, nihayet insanların yemesini cevaz verilen bir hayvanda karargahını kurdu. Fakat bir gün geldi ki tam insana kavuşacağı sırada bu karargah kurduğu hayvanı, eti insanlar tarafından yenilmeyen vahşi bir hayvan avladı ve yedi. Ne yazıkki tam gayesine erişeceği anda tekrar hayvanlar âlemine düştü ve binlerce sene sürecek bir yolculuktan sonra mukadderatında nebatlar âlemine düşme yoksa, tekrar insan önüne çıkmaya hazır bir hayvana meselâ: Tavuk veya eti yenen kanatlı bir hayvana geldi ve boynunu teslimiyet-i dervişane ile bıçağın altına uzatmak suretiyle başını feda etti. Ve yukarıda saydığımız; kesilme, biçilme, haşlanma ve fırınlanma gibi safahat geçirerek, senin sofrana bir ni’met-i nefise olarak geldi.

Her lokmadan ya nur ya nâr, ya itaat ve ibadet ya isyan ve gaflet hasıl olur. Sana lâzım olan; bu nimetin geçirmiş olduğu mâcerayı tefekkür ve teemmül etmek suretiyle o lokmayı ağzına koymaktır.

Çünkü o lokma senin vücûduna girdikten sonra, sende kan, et, ilik, kemik ve nihayet sende sen olacak ve seninle Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini zikr ile kemâle erecek ve senin Cennet-i kalbinden rü’yet-i Cemâl’e mazhar olacaktır.

İşte önüne konan ni’meti böyle tefekkür etmek suretiyle yemen senin hem şükrün ve hem de hamd’in olduğu gibi, aynı zamanda sebeb-i necâtın olacakdır.

Bir de bunun aksini düşünelim: Önüne gelen nimetin geçirmiş olduğu bu safahatden haberi olmayan bir gafil, bu ni’meti yiyor. Ve bu gıdadan hasıl olan kuvvetle her türlü fuhş u rezâleti yapıyor. Her türlü fenalığı işliyor. Yediği o hayvanın, kendi âleminde zikretmiş olduu İsm-i İlâhi’yi dahi ona unutdurduğu gibi, onu da kendisinin bulunduğu esfel âlemine ve gaflet uçurumuna düşürüyor.

Hak teâlâ hazretleri, bu sınıfa dahil olanları Resûl-i Ekrem efendimize Kur’an-ı mecidinde şu âyet-i Celile ile bildiriyor:

لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ… [A’râf:179]

Mânâsı:”Ey Habibim! Biz onlara kalp verdik, fakat onunla hakikati anlayıp bilmeye çalışmıyorlar, göz verdik onunla hakikati görmüyorlar, kulak verdik; o kulakla hakikatı işitmek istemiyorlar. Öyle ise onlar, yâni insan sûretinde gördüklerin insan değil hayvandırlar. Yok yok belki ve muhakkak hayvandan daha aşağı derecededirler. Çünkü onlar gafildirler.” buyuruyor.

Allahu teâlâ hazretleri gafil-i ni’met olan bu sınıf insanları Hitab-ı Celiline muhâtap görmediği için, Kıyamet gününde hesaba çekildiklerinde, onlara hitâb etmeyip Onları, ni’metlerden soracağını şu âyet-i Celile ile haber veriyor:
ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّع۪يمِ [Tekâsür:8]

Mânâsı: Sonra o hesap gününde, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz!

Yâni: O günde sizinle konuşmayacağım. Sizi hitâb-ı izzetime layîk görmediğim için size hitab etmeyeceğim. Ve sizi; yediğiniz ni’metlerden soracağım, bakalım onlar sizin hakkınızda ne diyecekler? Nasıl şehâdetde bulunacaklar?

Gafilin yediği ni’met Cenâb-ı Hakk’a diyecekki: “Yâ Rabbi! O cism-i le’ime ve rûh-i habise ebediyetlere kadar lânet olsun. Çünkü, ben kendi âlemimde senin ism-i şerifini tesbih ile meşgulken, bu hain ve sefil vücûda seni göreceğimi ve ism-i zâtını zikredeceğimi zannederek koştum. Bir çok tavırlardan geçdim, her türlü eziyete katlandım ve nihayet ona geldim, ona kavuşdum. Onda kan, onda et, onda kuvvet oldum. Benden hasıl olan kuvvetle türlü türlü rezâletler ve alçaklıklar yaptı. Bana kendi âlemimi ve tesbihatımı unutturup, tabi’at âteşinde, beşeriyyet kaydında esir etdi. Yâ Rabbi! Ona ebediyetlere kadar lânet et diye” davacı olacak.

Ârif-i billahın yediği yemek ise: “Yâ Rabbi ! O cism-i lâtife ve Rûh-i kerim ve şerife ebediyetlere kadar selât u selâm olsun. Ben kendi âlemimde, senin yalnız bir ism-i şerifini zikr û tesbih ederken, Hazret-i İnsan olan bu vücûd-ı mübareke geldim, onunla vuslat etdim. Ve orada bütün esmâ-i ilâhiyeni temaşa ettim. Yâ Rabbi! Sen de O mübarek insana selât û selâm eyle” diye niyazda bulunacak.

Bu ibadetin hakîkati kurban edilen hayvanın tekamülünü insan eliyle kolaylaştırmaktır. El ele el hakka demişlerdir. Bir varlığı alıp makamından bir üst makama atlatmak az bir şey değildir. Aslında görünen sadece bir kurbandır münferiden o hayvanın tekamülü aslında bütün varlığın taşlarının yerinden oynaması demektir. Tekbirlerle, kurbanlık hayvanlar, teslim-i can ederek, hayvaniyet mertebesinden insanlık mertebesine yükselip lisân-ı hâl ile “Ey insanlar, sizler de insan-ı kâmil mertebesine yükselmek için ne duruyorsunuz!” derler, kulak ver iyi düşün, anlamaya çalış!


Kurbanlar tığlanıp gülbang çekildi; gaflet uykusundan uyana geldim…
Allahüm-mahşurnâ fî zûmretil-ârifine ve bi hürmet-i seyyidel-mürseliyn

Kolağası Ali Rıza Bey

Tarîk-i Kâdirîyye’den Habib Baba Dergâhı’ndan tesmiye:
Erzurumlu Kolağası Ali Rızâ Bey (v. 1930)
aliriza_bey

Kerküklü Fâiz’in (v. 1897) “vardır” redifli gazeline tahmis:

Benim erbâb-ı Hak’la lâhza lâhza sohbetim vardır
Kelâm-ı hikmet-ârâdan hemîşe lezzetim vardır
Geçip zevk u safâdan çünki Hak’la ülfetim vardır
Ne kesb-i mal içün sa’y ü ne câhe rağbetim vardır
Kanaat çok yaşasun sayesinde râhetim vardır

Bulup bir lezzet-i rûhânî dâim seyr ile serde
Nice bir ârif ü kâmil bununla erdiler derde
Nasîb olmaz bu in’âm-ı Hudâ dünyâda her ferde
Şikeste kâsemi sultâna vermem onda perverde
Taâm-ı emn ü asâyîş gibi bir ni’metim vardır

Girip râh-ı Hudâ’ya aşk ile bir merd-i nâlânım
Gönül şehrinde müstesnâ karîb-i şâh-ı devrânım
Şerâb-ı vahdeti içtim onunçün mest ü hayrânım
Yok ise genc-i mâlım hükümrân-ı mülk-i irfanım
Sevâd-ı a’zâm fakriyle kenz-i vahdetim vardır

Riyâ-yı ucb ile yoktur benim meylim ibâdete
Desâis hîlelerle rağbetim yoktur kerâmete
Benim efkâr-ı ulviyyem esîr olmaz kabâhate
Kader âhir beni sevk etti iklîm-i hârâbate
Emekdârım o bâb-ı âlîde çok hizmetim vardır

Hudâ’ya gitmek râhını bildinse eğer âmilsen
Nedendir hilkatin fehmeyledinse hem de kâmilsen
Rızâ bildinse nefsin sen kitâbullahı hâmilsen
Hevâ u hırs u nefs ü ekl ü şürbe Fâizâ kulsan
Utan bunca esâretle deme hürriyetim vardır

Özünde muhabbet cûş eyleyenlerden süzülen mânâdan hisseyâb olmaklığımız içün cümlesi ervâhına, demine devrânına el-fâtiha ihsân buyrula