Çık dışarı

Kendi özümüzdeki hakîkatin üzerinden kaldırılan perdeler nisbetinde, bir süredir buralardan “İlâhî meşrebim, vahdetperestim, şerâb-ı cilve-i hayret ile mestim” makâmından “birlik çağrısı” yapılır durur, yakînen tanıyanlar iyi bilir!

cik_disari_akdemir

Ruhumu aldı da eyledi pâk
Nikâbım açtı da gördüm Hak

Ne var ki can kulağına okunan ezanın farkında olmaksızın, kendisini “başka bir müstakil varlık” zanneden insan, aslına öyle yabancılaşmıştır ki biri hiç doğmamış, zâten bir olan, “iki ayrı şey” zannını cümlelerle birleştirmek ne mümkün!

Mâdem koca bir ömürdür misafirsin bu bedende artık bilesin ki en büyük küfrün kendine âit zannettiğin vücûdun, varlığındır! Sen yoksun; o benliklerin hep vehm ü gümânındır! Çünkü Hakk’ı örten en büyük perde bu vücûttur ki varlığın küfür olması senin onu var zannetmen, kendine ait sanman, kendi kendine zulmetmendir. Halbuki sen, hakkıyla Hakk’a âitsin; “kendi.m” zannından kurtulunca Hakk ile Hakk olduğunu bilecek, Hakk’a lâyık, insanlığa yarar iş göreceksin; “beklenen doğum müjdesi” işte budur erenlerim!

Bunu bir de misâl yollu anlatalım, Mevlâ görelim neyler: Hastalığı hayvanlık olan bir hastayı yakalayıp bir akıl hastanesine götürmüşler ki hasta kendini kuş zannediyor.

Aradan yıllar geçiyor, bir güzel tedâvi ediyorlar sonra konsültasyon yaparken sormuşlar “Hâlâ kendini kuş zannediyor musun?” diye “Yok efendim” demiş “Siz bana öğrettiniz ben kuş değilmişim, insanmışım meğerse hata olarak öyle zannedermişim kendimi”

Doktorlar taburcu etmeye karar vermişler amma hasta çıktıktan hemen sonra, telaşla dönüp kapılara vurmaya başlamış, doktorların yanına gelmiş nefes nefese: “Ben insan olduğumu, kuş olmadığımı anladım ama dışarıdaki kediler bunu biliyor mu? Onu anlamadım!” O zaman demişler ki “Gel, sen hâlâ zan altındasın, senden bu zannı kaldıralım”

Hakîkatte de bunun gibi, insanın kendi özünü bilmesi açısından, kendi kemal derecelerini bilmesi, kadrini anlaması açısından vâkıa buna benzer.

Kuş kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.

Kafeste doğduğu için, bir ömür kendini kendini “bedenden ibâretim” uykusunda tıngır mıngır sallayan insan, O UZUN GECENİN SONUNDA KADRini anladığında, yeni bir hayata doğacak ve sonsuza dek gerçekte.n olduğu gibi yaşayacaktır!

İşte bu gerçek hayata vesîle bir gazel ile sükût edelim:

[TAHMÎS-İ GAZEL-İ KEMÂLÎ]
Ârif kişinin gör, bizâtillâh kâim olduğun
Kendözünden gayriye her ne var, sâim olduğun
Bilesin kim deryâ-yı vahdet’de dâim olduğun
Âkil olmaz bilmeyen âdemliğin dem olduğun
Zât-ı Hakk’ı her nefes sırrında hemdem olduğun
Âdemliğin dem, nefes, kan ve ân olduğunu her nefes alıp verdiğinde sırrında Hakk’ın zâtıyla hemdem, yoldaş, birlikte aynı havayı soluyan bir fert olduğunu, O’ndan ayrı olmadığını bilmeyen kişi, bütün ilimleri yutmuş görünse de akıllı değildir. Ayıran kendini ayırır, böylesi ancak kendini aldatır.

Kendözüne nazar kıl, gör şûle-yi aşk olduğun
Mâşûk’un cemâline, sırrın içre ayn olduğun
Geç illâ ya, âlem-i lâ’nın sormadan n’olduğun
Âkil olmaz bahr-i lâ’da etmeyen mahv-i vücûd
Ârif olmaz bilmeyen İllâ’ya mahrem olduğun
Lâ, yokluk denizinde vücûdunu yok etmeyenin aklı yoktur. İllâ’ya, Hakk’ın varlığı ve birliğine mahrem olduğunu yâni Hakk sırrını kendinde taşıdığını bilmeyen ârif olamaz. Lâ ve illâ yani nefy ü isbât, yokluk ve varlık; fenâ ve bekâ sırrıdır. Yunus Emre Sultânımız: “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” buyurur. Nefsimizi müstakil bir varlıkmış gibi vehmettikçe nefs-i küll’ü yâni Hak sırrını anlamamız mümkün değildir. Sanal varlıkları terk ede, terk ede hakîkat gönülde tecelli edecektir: “Varlığını say yoğa; Dostun içinden doğa” Öyleyse gönüldeki tozları “L” ile silip yerine “İLL” yı ikâme etmelidir ki mahremiyet tamamlanıp kemâle ulaşılsın: “Çıkılmaz benlikle arş‐ı didâre, varını yoğunu yak da gel derviş!”

Seyreyle her cihetten zâhir, vech-i Hakk olduğun
Cemâl-i Âdem’den garaz, Cemâl-i Hakk olduğun
Ârifsen idrâk eyle bî-şekk, Âdem’in nolduğun
Hakk’ı zâhir, Hakk’ı bâtın, Hakk’ı kâim görmeyen
Ol ne bilsin âdemin Hakk, Hakk’ın âdem olduğun
Cenâb-ı Hakk’ı zâhir, bâtın ve vücûdda mevcûd, dâimî görmeyen kişi Âdem-i manânın Hak, Hakk’ın âdem-i manâ olduğunu nereden bilsin?

Mâlûmdur ki Cenâb-ı Hak, meleklere âdeme secde etmelerini emretti. İblis ondaki rûh-ı azamı göremediği için buna yanaşmadı. İblis meşrebinin anlayamadığı şu idi ki Allah hassü’l-hâs olan yani kemâlini tamamlamış olan kulunu Rahmâni nefhası ile diriltmişti. İnsanın ikiz kardeşi olan kitapta: “Onu düzenlediğim insân şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zamân siz hemen onun için secdeye kapanın” [Hicr:29] buyurduğu bu rûha işârettir. Yoksa varlık âleminde her şey kâbiliyetince Hakk’ın rûhunu kabı mikdârınca sergilemektedir. Bu rûh, külli vahiyle insanın Hakk’ta oluşumunu, tamamlanmasını ifâde eder ki elân kemâl sahiplerinde olupduran budur. Bu cihetle kâmillerin sadık âşıklara nefyettikleri Muhammedî, küllî maya yani rûh da işte bu rûhtur. Efsâne ile uğraşan zâhir ehlinin anlayamadığı işte bu ince noktadır. İslâm, insana, âdeme secde yoluyla Hakk’ı isbat ettiren yegâne Hak yoldur. Hâsılı kelâm âdeme secde Hakk’a secdedir. Ademe secde ondaki külli olana, kâmil ve mükemmil olana secdedir. Makâm-ı âdeme gelen kişinin sûreti de sireti de Hakkın nûruna boyanmıştır. Bu sebeple Hz. Kemâli’nin “Nefsi ile kâim olup kim secde etmez Âdem’e, Ey Kemâlî bil onu, şeytân gelir şeytân gider” buyurduğu yerden Hz. Niyâzi’den şöyle bir aks ü sadâ duyulur:

Secde eyle Âdem’e tâ kim Hakk’a kul olasın
Eden Âdem’den ibâ’ Hakk’dan dahi oldu cüdâ

Kanda bulur Hakk’ı inkâr eyleyen bu Mısrî’yi
Zâhir olmuşken yüzünde nûr-i Zât-ı Kibriyâ

ali_inancer

Görmez misin her ne vâr, nefes-i Rahmân olduğun
Bilmez misin gönlünün, mahzen-i Sübhân olduğun
Bu sırra ermeyenin dü âlemde rüsvâ olduğun
Men aref sırrın duyan “kâim binefsillâh”dır
Nefsini fehmeylemeyen bilmez ham u kem olduğun
Men aref: nefsini bilen rabbini de bilir sırrını vicdanında yaşayan kişi “Allah’ın nef(e)siyle kâim yâni bekâ bulmuş ve kendi kendine yeten, varlığı bir ikinciye muhtâç olmayacak bekâbillâh makâmına gelir. Buna mukabil nefsini bilmeyen, kendinden haberi olmayan kişi, bu hâliyle ham ve noksan olduğunun da farkında değildir. Hâsılı “Men ‘aref” sırrını duyup Mevlâ’sına vârını veren, hâdim-i insân olan (secde hakîkati); insân gelir, insân gider.

Kemâl bilir Kemâli, aşkına hemdem olduğun
Cân-ı teslim etmenin, sırrına tek yol olduğun
Hâk-i pâyinde kurulu, bazâr-ı cân olduğun
Vâriyetten geçmeden varlıkta bir vâr olmadan
Anlamaz sırrın Kemâli, sırr-ı mübhem olduğun

Kemâlî, insan varlıktan, benlikten geçmeden, varlığın tek bir varlık (ehadiyet) Hak olduğunu bilmeden yâni vahdeti kendi vicdânında yaşamadan bu sırrın gizli bir sır olduğunu da anlayamaz.

Söz uzadı… Bu denizden, bâzı “manâ incilerini” açmak bizim haddimize değil meğer bir taraftan üstü açıldıysa nîdelim zuhûrattandır hem zâten okuyanlar bu zevk-i ilâhîden zaten kapları kadar alabilirler. Fazlası taşar, taşan da denize karışmıştır vesselâm.

Kurban’ın hakikati

Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz? [Zâriyât:20-21]
Madenleri tanımıyorlar. Bitkileri tanımıyorlar. Hayvanları tanımıyorlar. İnsanı tanımıyorlar. Güyâ Allah’ı tanıyorlar…

kurban_1436

Kendi kurbanını kesebilen yiğitlere: Eline bıçağı al; “Şimdi seni makam-ı insana getireceğim” müsaadesiyle tekbirle!

Merhameti gâlip olan bir kimse bir karıncayı değil öldürmek, incitmekden bile çekinirken bütün âlemlere rahmet ve şefkat menba’ı olarak gönderilen Nebiyy-i zîşân Efendimiz nasıl oluyor da bunca hayvanların kesilmesine ve kurban edilmesine cevaz vermiştir? Acaba ne hikmete mebni’ bunu ümmetine emr ü ferman buyurmuştu?

Biz yazımızın her bir harfinin ve bütün mahlukatın nefeslerinin sayısınca: ebediyetlere kadar o Resul-i zibâ aleyhi ekmelüttehayâ Efendimiz hazretlerine salât u selâm ederek, pek mühim olan bu esrarı, vâris-i ekmel-i Muhammedî olan Hz. insan-ı kâmil’in emirleriyle teşrihe çalışacağız.

Allah’ın yardımı ve tesir buyurması ile… (Ve minallahi tevfîk ve te’sir)

Hakîkât sahiplerinin beyanına göre mezâhir-i kevniye’den her bir mazhar, yâni; “Kün” emrî ile yaratılan bütün âlemlerdeki canlı ve (bizim hislerimize göre) cansız sayılan ne kadar mevcûdât varsa, bunların her biri ilâhî isimlerden bir ismin mazhârı olup, Hak taâlâ hazretleri onlara mazharı bulundukları isimle tecelli eyledi. Yalnız, Bâtında olan “Sûret-i Cem’iye-yi Esmâiye-yi İlâhiye-i Ehadiyye”nin mazhârı Âdem’dir. Allah bütün Esmâi İlâhiye Cem’iyetiyle Hz. Âdem’de tecelli eyledi. Ve hayâl-i insan-ı kâmil’i zâtına âyine kıldı.

Âdem, âlemde zuhura gelen sûretlerin âhiri ve hâtemi’dir. Bütün mevcûdâtın hulâsası olup, ayn-ı Hak’dır.

Bunu biraz daha açık bir lisânla ifâde etmek istersek: Bütün mahlukat, kendi âlemlerinde; Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden bir ismin müsebbihi olup, Hakkı o isim ile tesbih û zikrederler ve o isimle diridirler, hayatlarının devamı o ismin tecellisi ile kâimdir. İnsana gelince: O mazhar-ı küll’dür. Bütün esmâ-i ilâhiye’nin zâkiri olduğu gibi, “ümmühat-ûl esmâ” olan Allah ism-i şerifi’nin de zuhûr ettiği, göründüğü mahaldir.

Yâni Allahû teâlâ hazretleri; ef’aliyle, sıfâtiyle ve zâtiyle insanda zahir ve âşikâr oldu. Fakat bunu bilen ve böyle olana “İnsân-ı Kâmil”, bunu bilmeyenlere de “İnsân-ı gafil” denildi ki Kur’an Kerim’de, Cenâb-ı Hak bu gafiller için: “Onlar, hayvandan daha aşağıdırlar” buyurdu.

Bunu böylece bildikten sonra, yenilmesine ve kurban edilmesine cevaz verilen hayvanları ele alalım.

kurban_1

Yukarıda da açıkladığımız üzere, her mahlûk kendi âlemlerinde Allah’ın isimlerinden bir ismi zikretmekde idiler. Bunlardan bir kısmı Allah’ın “Hayy ve Kayyum” ism-i şerifini zikretmekte beraber, bütün ilâhi isimleri de zikretmek ve o isimlerin mazharı olmak için aşkla yanmakta ve yakılmakta idiler. Bu aşkla Cenâb-ı Hakk’a müracaat ederek:
“Yâ Rabbi! biz, gerçi kendi âlemimizde senin Hayy ve Kayyûm ism-i şerifini zikretmekteyiz, fakat bununla beraber diğer bütün isimlerini de zikretmek için çırpınmaktayız. Bize rahm et ve bütün isimlerini zikretmek için ne lâzımsa onu bildir de yapalım” dediler.

Bu niyâz üzerine Cenâb-ı Hak onlara:
“Ey devâsı İnsân-ı Kâmil’e kavuşmakla elde edilen derde müptelâ olan mahlûkum! Siz İnsân-ı Kâmil’in huzuruna çıkmadıkça, ona kavuşmadıkça bu derdden kurtulamazsınız. O insan benim Zâtımın mazharıdır, derdinizin devâsı da O dur. Fakat ona kavuşmak çok zordur ona giden yollar kanlar, ateşler, dikenler velhasıl binbir belâ ile doludur.

Evvelâ canınızdan ve teninizden vazgeçeceksiniz. Yâni canı ve teni onun yolunda KURBAN edeceksiniz. Bununla da iş bitiyor sanmayın. O uğurda başınız kesilecek deriniz yüzülecek, kemikleriniz parça parça edilecek, etleriniz kıyılacak, âteşlere girecek, kaynar sularda haşlanacak, fırınlarda kızgın yağlarla kavrulacaksınız ve nihayet nefis bir yemek şekline bürünerek, Hz. İnsan’a kavuşmak üzre onun önüne geleceksiniz. Ey bana niyâzda bulunan mahlûkum! Bütün bu saydığım çilelere ve terbiye usûllerine katlanarak İnsan’a kavuşmaya râzı mısınız?” diye suâl eyledi.

Onlar da: “Evet Ya Rabbi, bütün bu saydıklarını kabule hazırız. Canımız da kanımız da O Ruh-i aziz uğrunda feda olsun” dediler. Ve böylece kurban olmaya hazırlandılar.

kurban_2

Ey insan oğlu! Önüne gelen ve binbir meşakkata katlanarak sana kavuşmaya çalışan bu bir lokma nimeti gafletle yeme. O lokma ki sana kavuşmak için feleklerden feleklere, eleklerden eleklere geçerek devredip nihayet arza düştü, ot oldu. Senelerce muhtelif nebatlarda dolaştı ve sonunda tasfiyeye uğrayarak hayvana geçdi. Ve binlerce sene hayvanlar âleminde devretti, dolaştı, nice mihnetlere, eziyetlere uğradı, nihayet insanların yemesini cevaz verilen bir hayvanda karargahını kurdu. Fakat bir gün geldi ki tam insana kavuşacağı sırada bu karargah kurduğu hayvanı, eti insanlar tarafından yenilmeyen vahşi bir hayvan avladı ve yedi. Ne yazıkki tam gayesine erişeceği anda tekrar hayvanlar âlemine düştü ve binlerce sene sürecek bir yolculuktan sonra mukadderatında nebatlar âlemine düşme yoksa, tekrar insan önüne çıkmaya hazır bir hayvana meselâ: Tavuk veya eti yenen kanatlı bir hayvana geldi ve boynunu teslimiyet-i dervişane ile bıçağın altına uzatmak suretiyle başını feda etti. Ve yukarıda saydığımız; kesilme, biçilme, haşlanma ve fırınlanma gibi safahat geçirerek, senin sofrana bir ni’met-i nefise olarak geldi.

Her lokmadan ya nur ya nâr, ya itaat ve ibadet ya isyan ve gaflet hasıl olur. Sana lâzım olan; bu nimetin geçirmiş olduğu mâcerayı tefekkür ve teemmül etmek suretiyle o lokmayı ağzına koymaktır.

Çünkü o lokma senin vücûduna girdikten sonra, sende kan, et, ilik, kemik ve nihayet sende sen olacak ve seninle Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini zikr ile kemâle erecek ve senin Cennet-i kalbinden rü’yet-i Cemâl’e mazhar olacaktır.

İşte önüne konan ni’meti böyle tefekkür etmek suretiyle yemen senin hem şükrün ve hem de hamd’in olduğu gibi, aynı zamanda sebeb-i necâtın olacakdır.

Bir de bunun aksini düşünelim: Önüne gelen nimetin geçirmiş olduğu bu safahatden haberi olmayan bir gafil, bu ni’meti yiyor. Ve bu gıdadan hasıl olan kuvvetle her türlü fuhş u rezâleti yapıyor. Her türlü fenalığı işliyor. Yediği o hayvanın, kendi âleminde zikretmiş olduu İsm-i İlâhi’yi dahi ona unutdurduğu gibi, onu da kendisinin bulunduğu esfel âlemine ve gaflet uçurumuna düşürüyor.

Hak teâlâ hazretleri, bu sınıfa dahil olanları Resûl-i Ekrem efendimize Kur’an-ı mecidinde şu âyet-i Celile ile bildiriyor:

لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ… [A’râf:179]

Mânâsı:”Ey Habibim! Biz onlara kalp verdik, fakat onunla hakikati anlayıp bilmeye çalışmıyorlar, göz verdik onunla hakikati görmüyorlar, kulak verdik; o kulakla hakikatı işitmek istemiyorlar. Öyle ise onlar, yâni insan sûretinde gördüklerin insan değil hayvandırlar. Yok yok belki ve muhakkak hayvandan daha aşağı derecededirler. Çünkü onlar gafildirler.” buyuruyor.

Allahu teâlâ hazretleri gafil-i ni’met olan bu sınıf insanları Hitab-ı Celiline muhâtap görmediği için, Kıyamet gününde hesaba çekildiklerinde, onlara hitâb etmeyip Onları, ni’metlerden soracağını şu âyet-i Celile ile haber veriyor:
ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّع۪يمِ [Tekâsür:8]

Mânâsı: Sonra o hesap gününde, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz!

Yâni: O günde sizinle konuşmayacağım. Sizi hitâb-ı izzetime layîk görmediğim için size hitab etmeyeceğim. Ve sizi; yediğiniz ni’metlerden soracağım, bakalım onlar sizin hakkınızda ne diyecekler? Nasıl şehâdetde bulunacaklar?

Gafilin yediği ni’met Cenâb-ı Hakk’a diyecekki: “Yâ Rabbi! O cism-i le’ime ve rûh-i habise ebediyetlere kadar lânet olsun. Çünkü, ben kendi âlemimde senin ism-i şerifini tesbih ile meşgulken, bu hain ve sefil vücûda seni göreceğimi ve ism-i zâtını zikredeceğimi zannederek koştum. Bir çok tavırlardan geçdim, her türlü eziyete katlandım ve nihayet ona geldim, ona kavuşdum. Onda kan, onda et, onda kuvvet oldum. Benden hasıl olan kuvvetle türlü türlü rezâletler ve alçaklıklar yaptı. Bana kendi âlemimi ve tesbihatımı unutturup, tabi’at âteşinde, beşeriyyet kaydında esir etdi. Yâ Rabbi! Ona ebediyetlere kadar lânet et diye” davacı olacak.

Ârif-i billahın yediği yemek ise: “Yâ Rabbi ! O cism-i lâtife ve Rûh-i kerim ve şerife ebediyetlere kadar selât u selâm olsun. Ben kendi âlemimde, senin yalnız bir ism-i şerifini zikr û tesbih ederken, Hazret-i İnsan olan bu vücûd-ı mübareke geldim, onunla vuslat etdim. Ve orada bütün esmâ-i ilâhiyeni temaşa ettim. Yâ Rabbi! Sen de O mübarek insana selât û selâm eyle” diye niyazda bulunacak.

Bu ibadetin hakîkati kurban edilen hayvanın tekamülünü insan eliyle kolaylaştırmaktır. El ele el hakka demişlerdir. Bir varlığı alıp makamından bir üst makama atlatmak az bir şey değildir. Aslında görünen sadece bir kurbandır münferiden o hayvanın tekamülü aslında bütün varlığın taşlarının yerinden oynaması demektir. Tekbirlerle, kurbanlık hayvanlar, teslim-i can ederek, hayvaniyet mertebesinden insanlık mertebesine yükselip lisân-ı hâl ile “Ey insanlar, sizler de insan-ı kâmil mertebesine yükselmek için ne duruyorsunuz!” derler, kulak ver iyi düşün, anlamaya çalış!


Kurbanlar tığlanıp gülbang çekildi; gaflet uykusundan uyana geldim…
Allahüm-mahşurnâ fî zûmretil-ârifine ve bi hürmet-i seyyidel-mürseliyn