Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Prof. Dr. M. Es’ad Coşan’

Pür-kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her kâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Hayr eyler her ef’âl-i nihâyetini
Envâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Mahrûm bırakmaz zikr idenleri müdâm
Ezkâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Her işlerin hüsn-i hitâmına sebep
Mi’mâr-ı bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bize her hayırlı işe Bismillâh ile başlamayı öğretene, sahibinin hoşnûd olacağı bir selâm ile, mâşuk-u hakîkiye, surette kalan aşkımızı peşînen îtiraf ile başlarız söze:

Eyâ ey mefhar-i âlem sana kevn ü mekân âşık
Döner nûrun ile devrân sana cân u cihân âşık
Cihânın cânısın cânlar seni cânân edinmiştir
Sana sultân-ı lâhût-ı sarây-ı lâ-mekân âşık
Kelâmın mürdeler ihyâda iksîr nefha-ı Hak’tır
Zülâl-i lutûfa âb-ı hayât-ı câvidân âşık
Zuhûr eden bu imkân içre rengârenk senin hüsnün
Beyân âşık ‘ayân âşık sana aşk-ı nihân âşık

Cümle mevcûdâtın âşık olduğu, insanların en hayırlısı saadetle buyurdular ki:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harcananın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacını karşılayandır”

Hayr-ı nâsa murâdın ise vukûf
Hayr-ı Nâs’ın hadîsin et iz’ân
Hayr oldur ki cümleden efzûn
Ola halk-ı cihâna nef’-resân
Şimdi sen de “İnsanların hayrına bir iş” görmek nasıl olur hakkıyla anlamak istersen, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır” hadis-i şerifine anlayış göster. Bir ucu “cümle halk-ı cihânın” faydasına varacak bir hayr, cümle işlerden daha ziyâde hayırlıdır.

Cehd idüp nefsin hevâsından berî it sen seni
Men ‘aref sırrına ir kim bu nihâyetdir sana
Biz dahi işbu müjdenin bir ucundan tutunup “kendini bilme”cehdiyle, aşkla düştük yollara…

Her sözün ma‘kes-i âyîne-i levh-i mahfûz
Rûh-ı ilhâmını hâmil per-i Cibrîl-i Emîn

Alemlerin Rabbi olanın, her kelâmı bir lal ü mercan inci olan Alemlere Rahmet tecellisinin, aşk isminin cismi ummânından kırk güzeli, Hak Dost’un güzelliği, güzelliğimiz olsun diye ümidini kaybetmişlere “bir içim su” niyetinde sunmak hizmetinde fakir-i pürtaksîrini kullanıverene şükürden âciziz…

hadis_40

Bir Esmâ-ı Nebî olarak Risâle-i Ehâdîs-i Erbaîn-i Sülâsiyye

Gülşenî hazretinün bendesiyem çünki Nazîr
Gülşen-i vahdete bir bülbül-i nâlân olsam
Birazdan bir deste sunacağımız bu gülbahçesi, Bursalı İsmail Hakkı Hazretlerinin musâhibi, Mısır Kadılarından, Tarîk-i Gülşenî güllerinden Nazîr İbrâhim Efendi el-Edirnevî (v. 1774) hazretimden zuhûr etmiştir. (Ruhaniyetlerine selâm olsun)

Gülistân-ı aşk u muhabbette yetişmiş olan bu pîr-i muhteremin aşk u irfânı önünde hiss-i ihtirâm ile mütehayyir ve mütehassis olarak ser-fürû ederim.

Mezkûr eser aslında kırk hadîs türüne bir misaldir. Eserin isminde de belirtildiği gibi üçlü bentler halinde yazılmıştır. Her hadîs-i şerifin üç kelimeden oluşması ve her bendin üç mısradan müteşekkil oluşu, eserin adında geçen “sülâsiyye” ibaresine de ışık tutmaktadır. Aruz veya hece ölçüsünün kullanılmadığı bentler kendi içinde kafiyelidir. Her bir bendin ilk mısra’ında Nûru’l-Envâr aleyhisselâm’ın bir veya iki ismi dile getirildikten sonra ikinci mısrada salavât getirilmiş, son mısrada da Cevâmiü’l-Kelîm(s.a.v.)’in bir Hadîs’i zikredilmiştir. 

Giriş veya dua bölümü olmadığı için tam Kırk Hadîs’e muvâfık olarak toplam kırk bend yazılan eserde Hatîbü’l-Ümem(s.a.v.)’in 41 adet ism-i şerîfi yer almaktadır

Nazîr İbrahim eserin telif sebebi olarak, 1751 senesinin 17 Muharrem’inde Hz. Peygamberi rüyasında gördüğünü ve Hz. Peygamberin kendisine “Bir şeyleri bir araya getirmek istiyorsan sözlerimi ihtimamla birbirine ekle” buyurduğunu, bunun üzerine Câmiu’s-Sağîr’den hadîsleri topladığını ve ihvanın faydalanması için bu şekilde bir araya getirdiğini ifade etmektedir.

Her parmağı bir selsebil olan gözbebeğimizin, her bir sözü bin derdimize deva kırk hadis-i şerifi, ihvân-ı bâ sâfâya vesîle-i şefaât ümidiyle ikrâmımızdır…isminebi

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

1•
Gâle Seyyidü’l-enâm 
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm
Es-selâmu gable’l-kelâm

Selâm kelâmdan(konuşmadan) önce(likli)dir.

İşte bu söze şehadet etmeye mutluluğun altın çağından bir tablo:
Peygamber Efendimiz (sav) evi ile minberi arasında bir mahalde oturuyorlardı. O’nu ziyârete gelen Sadif heyetinin temsilcileri bineklerinden inip selâm vermeden oturdular. Efendimiz: “Siz müslüman mısınız?” buyurdular. Heyettekiler “Müslümanız” dediklerinde ise niçin selam vermediklerini sual eylediler. Bunun üzerine heyettekiler ayağa kalkıp yeniden selam verdiler. Peygamber Efendimiz, selamlarını aldılar ve “Şimdi, oturun” buyurdular… Selam deyip geçmeyenleri buraya da bekleriz.

2•
Gâle’l-Habîbü’l-A’lem ﷺ
Aleyhi’s-selâmü’l-mufahham
Efşû’s-selâme teslemû

Selâmı yayınız, selâmet bulunuz. 

Habîbi Kibraya Hazretleri buyurdular ki: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!”

Hocamız rahmetullahi aleyh buyurdular ki;

Birisi denize düşmüş. Sen de rıhtımda yürüyorsun. Adamcağız çırpınıyor. Yüzme de bilmiyor, boğulmak üzere. Can derdine düşmüş, denize düşmüş adama selam verdin, yürüdün gittin. Olur mu? Olmaz. Orada selam verecek yerde elini uzat, adamı çek çıkar. Boğuluyor, canı gidecek. Selamın kuru mânasına takılma. Altında yatan mânayı anla. Altında yatan mâna, müslüman kardeşinin selametliğini sağlayacak şey ne ise onu yapmak. Derdi varsa derdine yardımcı ol, hastaysa şifa ara, borçluysa çaresine bak.

3•
Gâle Sâhibü’l-muhâmid ﷺ
Aleyhi tahiyyetü’l-Hâmid
Riyâzü’l-cenneti el-mesâcid

Câmiler, mescidler cennet bahçeleridir.

Habîbi Kibraya Hazretleri, ashabına gönülleri mescitlere bağlı kimseler olmalarını tavsiye buyurmuş ve Allah’ın adının anıldığı, O’nun tazim edildiği, ilim meclislerinin, sohbet halkalarının kurulduğu bu mekânları cennet bahçelerine benzetmiştir. Risaletpenah Efendimiz bir gün,”Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oralardan bolca istifade ediniz.”buyurdu. Bunun üzerine Ebû Hüreyre (ra), “Yâ Resûlallah, cennet bahçeleri neresidir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.s.),“Mescitler.”diye cevap verdi. Ebû Hüreyre (ra), bu defa kendisine mescitlerden bolca istifade etmenin ne mânâya geldiğini sordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de “Sübhânellahi ve’l-hamdülillâhi ve lâ ilahe illâllahü vallahü ekber”sözlerini söylemek suretiyle Allah’ı zikrederek ve O’nu yücelterek mescitlerden ziyâdesiyle istifade edebileceğini buyurdular.

4•
Gāle Sâhibü’z-zuhûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Miftâhu’s-salâti et-tuhûr

Temizlik, namazın anahtarıdır.

5•
Gâle Sâhibü’d-dîn ﷺ
Aleyhi salâtü’l-vâridîn
Es-salâtu imâdu’d-dîn

Namaz, dinin direğidir.

Vaktiyle, Hak Dostları’nın namazlarını sahibinden dinlemiştik:

Namaz vakti gelip kıbleye döndükleri zaman mübarek çehreleri renkten renge girerdi. Nitekim Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz hakkında şöyle anlatılmıştır:
Hazreti Ali (r.a.) namaz vakti gelince yüzünün rengi değişir, vücuduna titreme gelirdi. Kendisine; “Ya Emir’el Mü’minin, size ne oluyor?” diye sorulduğunda şöyle buyurdular:
“Cenabı Hak, göklere, yere ve dağlara arzettiği emanet vakti geldi. Onlar o emaneti yerine getiremeyecekleri korkusuyla onu yüklenmekten çekindiler de onu insan yüklendi. [Ahzab:72] Yüklendiğim bu vazifeyi yerine getirip getiremeyeceğimi bilemiyorum.”
Hazreti Pir Efendimiz, namazda tam bir huşu’ ile kendilerinden geçerler, Hak sıfatına ulaşırlardı. Namazdan maksat da Hak ile alaka kurmaktır. Şöyle buyururlardı: “Namaz Allah ile yakınlık kurmaktır. Bu yakınlığın nasıl olduğunu zâhir ehli bilmez.” Resulu Ekrem (s.a.s.) buyurmuşlardır: “Namaz ancak kalp huzuru ile olur.” Hazreti Pir Efendimizden defalarca görülmüştür ki, yatsı namazına kalkıp tekbir alırlar, tâ sabaha kadar iki rekat namazda müstağrak kalırlardı. Rükû’ ve secdelerde bir gün ve bir gece boyunca müstağrak oldukları da görülmüştür. Nitekim buyurdular ki: “Akşam namazı herkes lambayı yakıp, yemek sofrası kurunca ben yârin hayalini gözümün önüne getirir, kederlere düşüp figan etmeye koyulurum. Göz yaşlarımla abdest aldığım için namazım böyle ateşli oluyor. Ezan sesi kalbimin mescidine öyle yakıcı gelir ki, onun tesiriyle o gönül mescidinin kapısı yandıkça yanar. Kıblemin yüzü ne tarafta kalmış ki, benim namazım böyle kazaya kalıyor? Evet kazadan dolayı daima bana sana bir imtihan geliyor. Acaba Allah aşkı sarhoşlarının namazı doğru mudur sen söyle! O ne zamanı, ne mekânı bilir. Acaba kıldığım bu ikinci rekât midir, yoksa dördüncü müdür? Acaba ben hangi sureyi okudum diye şaşkındır. Çünkü diline hakim değil ki… Evet, ilâhî dergâha nasıl varayım? O büyük kapıyı nasıl çalayım, nasıl çağırayım? Ben de ne güç kaldı, ne de dil… Yarabbi, bana eman ver! Zira gönlümü de, ihtiyarımı da sen aldın. Namaz kılarken acaba rükû’ tamam oldu muydu, yoksa imamlık yapan filan mıydı? Bunların hiç birinden vallahi haberim olmaz.” Bir kış mevsimiydi. Oturdukları medresede gecenin başlangıcında secdeye kapanmış, mübarek gözlerinden pek çok göz yaşı akmıştı. Havanın soğukluğundan, mübarek yüzü buz tutmuş, derisi döşeme tahtasına yapışmıştı. Gündüz olunca yakınları sıcak su hazırlayıp yüzüne dökerek erittiler… Buraya kadar anlatılanlar zâhiri namazlarıydı. Bâtın namazlarının sırlarına kim vâkıf olabilir? Zira şöyle buyururlar: “Mihrabı dost cemali olan kimse için; yüz türlü namaz, rükû’ ve secde vardır.”

6•
Gâle’n-Nebiyyü’l-a’lâ ﷺ
Aleyhi’s-salâtü’l-evlâ
El-İslâmu ya’lû ve lâ yu’lâ

İslam yücedir. Hiçbir şey ondan daha yüce olamaz.

Bu mübarek hadîs-i şerîfin râvîsi Aiz İbni Amr’dır. Aiz, olayın kahramanı “sahibu’l-kıssa” olarak, hadisin manasını kavramaya yardımcı olacak vürûd sebebini şöyle anlatmaktadır:

Mekke fethinden önceki akşam Ebü Süfyan ile birlikte Hz. Peygamber’e gittik. Bazı sahabiler Hz. Peygamber’e bizi;

– Bunlar Ebü Süfyan ve Aiz ibni Amr, diye takdim ettiler.

Hz. Peygamber;

– Bunlar Aiz îbni Amr ve Ebü Süfyan’dır. İslâm, (İslâm olmayandan) daha izzetlidir. İslâm yücedir, onun önüne geçilmez!” buyurdu.

O’nun Ehl-i beytinden Hz. Selman(ra) vardır. Her şeyiyle kendini İslâm’ın hizmetine vermişti. İslâm onun kanı, canı, damarıydı. Birgün sahabe efendilerimizden biri nesebini överek Hz. İbrahim’e varıncaya dek saydı. Sonra Hz. Selman-i Farisî’ye dönerel nesebini sordu. O da “Neseple bir yere varılmaz. İslam yücedir. İslâm’a dahil olduktan sonra neseb aramam. Lâkin ben Selman ibni İslâm’ım.” buyurdu. Hemen akabinde Hz. Ömer (r.a.) da Selman’ı destekleyerek “Ben de Ömer ibni İslâm’ım.” dedi.

Hadisimiz takdimde, tercihde, protokolde, hiyerarşide İslâm’ı ve müslümanı daima önde ve ileride tutmak lazım geldiğini müslümanı, müslüman olmayanlardan sonra anmak gibi bir hataya düşmemek gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Efendimizin sünneti, müslümanlardan İslâm izzetine sahip çıkmalarını istemekte ve beklemektedir. O halde tercihimiz daima İslâm ve müslümanlardan yana yani İslâm öncelikli olmalıdır. Tabiî, müslümanlar da bütün güçleriyle bu önceliğe yaraşır anlayış, tavır ve gayret içinde bulunmaya çalışmalıdırlar.

7•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
El-Mü’minü mir’âtü’l-mü’min

Mü’min mü’minin aynasıdır.

Cemâl Cemâl’e aynadır, Cânân ile olmaktır bu…
Güzellik, aynada kendini seyre dalan sonsuzluktur.
Durma sen de ayna ol da sahibini göster…

Bir kimsenin diğer bir kimsede gördüğü ilk kusur, kendi nefsinde pek âşina olduğu bir kusurdur. Kardeşinde bir ayıp görüyorsan o ayıp, sendedir de onda görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü “İnanan, inananın aynasıdır.” O ayıbı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden inciniyorsun demektir… Buyurdular ki: Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmektedir. Zulüm ediş, kin güdüş, hasret, hırs, insafsızlık, kibir gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mâzur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da senden inciniyor. “İnanan, inananın aynasıdır” dedi, “kâfir, kâfirin aynasıdır” demedi. Amma bu, kâfirin aynası yok demek değildir; onun da aynası vardır amma aynasından haberi yoktur. O yüzden düzeltemiyor kendini.

8•
Gâle’n-Nebiyyü’l-mükerrem ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mun’âm
El-Müslimü mir’âtü’l-müslim

Müslüman, müslümanın aynasıdır.

Daha biraz önce bu hadisi okumamuş mıydık? derseniz mü’min ve müslümanı biraz daha yi tanıyalım: her müslüman, mü’min değildir. Çünkü, bir kimse mü’min olmadığı halde şehadet getirmek suretiyle kendisini müslüman gösterebilir. Ashab-ı kiramdan Sa’d b. ebi Vakkas: “Yâ Rasûlallah! (mü’minlere verilecek mallardan) filana verdin, filan kimseye ise vermedin. Halbuki, o da mü’mindi?” dediği zaman, Peygamberimiz: “Ona mü’min deme! müslüman de!” buyurmuştur. Kur’ân-ı kerîm’de de, bu hususta şöyle buyurulur:
“Bedevîler, ‘biz iman ettik!'(mü’min olduk) dediler. Onlara de ki: siz iman etmediniz amma, bâri ‘müslüman olduk!’ deyiniz. İman henüz sizin kalplerinize girip yerleşmemiştir.” [49:14]

Şimdi denilebilir ki Kırk hadis tertibe niyet edeceksin ikisi neredeyse aynı… Demek aynı değil, alemde insan mümin, müslim, münâfık ya kâfir olur. Bunu bir bütün düşünürsek mümin ve müslümanın aynası var imiş, bakar görür, ayna kendine bakıyor diye çeki düzen verir haline, her nefes iyiye ve güzele doğru hizaya gelir. Ya diğer insanlar, nasıl düzelecekler; aynanın kıymetini bilmeli değil mi!

Müslüman olarak öyle bir ayna ol ki Hakka muhabbet, halka insâf, düşmana hilm, dosta vefâ, nefse inzibat, dervişe sehâ, âlime tevâzû, câhile sükût gösteresin.

Hz. Mevlana Efendimiz ise bu hadis-i şerife dair “Allah’nın adlarından birisi de el-mü’mindir. İman eden kul da mümindir. “Mümin müminin aynasıdır” demek, “Allah onda o aynada tecelli etti” demektir. Yani ayna gibi olan mümin kulda, mümin olan Allah tecelli ediyor demektir Allah’ı görmek istiyorsan, gel aynaya bak da onu gör. Şems-i Tebrizi Hazretleri, seyahati esnasında bir adama rastladı. Bu adam genç bir çocuk görse bunu seyretmekten kendisini alamıyordu. Bunun üzerine Şems ona “Hey bu ne haldir?” diye sordu. Adam buna şu cevabı verdi: “Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Allah’ı o aynada gözlüyorum.” dedi. Hazretim buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki, Allah’ı su ve toprak aynasında görüyorsun, niçin can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun, Aynada suretini göreceğine, aslına tâlib ol…” buyurdu, irşâd olduk, dilşâd olduk.

Halk-ı âlem sanurlar ki enbiyâ vü evliya güzel sevmezler güzeli bunlar severler sizünle enbiyâ vü evliyânun güzele bakmakda farkı Kur’âna bakmak gibidür. Siz Kur ‘âna bakınca kelimesini i’râbını, manâsını, hakikatini, mecazını mutâlaa idersiz enbiyâ vü evliya hakâyıkını, esrarını, rumüzını, işârâtını, tevârîhini gözlerler kezâlik gözle de bakdukça siz şehevâtla bakarsız enbiyâ vü evliya hakla bakarlar Ulemâ-i nâs Kur’ânı ararlar manâ bulalum târih bulalum diyü ma’nâ ve tevârîh enbiyâ vü evliyayı ararlar bize bakun diyü. Nitekim Cafer-i sâdık radiyallâhü anh bu­yurur; “Kur‘ânun tecellîsi vardur ya’nî hakkun dostlarına Kur’ân içinden tecel­lîsi vardur ehli olmayana tecellî itmez.” “Ona ancak temizlenenler dokunabilir” ayeti buncılayın mahbub yüzinden Hakk âşıklarına tecelli ider teselli virür. Mahbubun haberi olmaz. Mahbub ancak bir âyinedür görinen ğayrıdur, gayrı degül aynıdur, gayrı olduğı bir sanıdur. Siz âyineye bakarsız enbiyâ vü evliya ayine içindeki cemâle bakarlar. İmdi bir göz ki âyineye baka ol göz içinde tecelli iden cemali kanda görür. Füsus’da yazar ki ayineye bakan içindeki süreti göremez içindeki sûrete bakan âyineyi göremez acebdür dir. Gönül her neye kasd iderse gördügi odur gönlün maksudı olmayan gözine de girse görmez bu mücerrebdür insân bir şeye ziyâde meşgul olsa gayrı ne görür ne işidür gâh olur bir gözden bir âhir kimse bir şey görür gözün sâhibinün haberi olmaz acebdür kudretu’llâha nihayet yokdur.

Ey Can, gönlünden aşka bir yol aç. O bahar gibi su gibi hoştur. Duru su aya ayna tutar. Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır…

Aynadan yansıyanların tamamı ve devâmı için böyle buyrun efendim…

9•
Gâle Habîbü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Es-salâtu nûru’l-mü’min

Namaz, mü’minin nûrudur.

Habibi Kibriya aleyhi ekmelittehaya hazretleri saadetle buyurdular “Namaz, gözümün nurudur” “Namaz müminin nurudur”  “Namaz, dinin direğidir” O güzeller güzeli Efendimiz son nefesinde şehadet parmağını kaldırır ve üç defa “namaz, namaz, namaz” diye seslenir. Rabbinin huzuruna giderken de namazla gitmek ister. Misvakını eline alır ve namaza hazırlanır gibi dişlerini temizler. Namazına girer gibi “En yüce Dost’a” gider.

10•
Gâle Kâşifü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ümmeti
Ed-duâ miftâhu’r-rahmetî

Dûa, rahmetin anahtarıdır, abdest namazın anahtarıdır, namaz da cennetin anahtarıdır.

İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır. Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız. Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!

11•
Gâle Es’adü’l-enbiyâi ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Kibriyâi
Ed-duâu yeruddu’l-belâi

Dûa, belâyı def’eder.

Habibi Kibriyâ Efendimiz saadetle buyurdular ki:
“Bela kapılarını dua ile kapatın.” O’nun ilim şehrinin kapısı velâyet sultanı Hz. Ali Efendimiz buyurdular ki: “Bela dalgalarını dua ile defedin. Şüphesiz belanın usandırdığı müptela kimse, duaya, beladan güvende olmayan afiyetteki kimseden daha muhtaç değildir.” O’nun torunlarından Zeynel Abidin Efendimiz buyurdular ki “Müminin duası üç hâlet dışında değildir: Ya kendisi için biriktirilir, ya dünyada karşılanır, ya da kendisine çatacak olan belayı ondan defeder”

12•
Gâle Habîbü’l-Allâm ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Küllü müskirin harâm

Sarhoşluk veren herşey haramdır.

Yâni “Her sarhoşluk veren haramdır. Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır.” buyurmuş Risaletpenah Efendimiz. Eyvah… öyleyse en büyük müskir, dünyâ ve dünyâ arzuları. Öyle bir sarmış ki bizi, ayılamıyoruz, kurtulamıyoruz onlardan. Rakı tatlı değil ki tadına aldanasın. Vücuttaki beyindeki muvâzeneyi bozuyor ki sallanıyoruz. Nasreddin Hoca çocuk okuturmuş. Çocuğun biri yellenmiş sesli olarak. Utancından, rahleden, tırnağıyla dırt! dırrt! diye ses çıkartırmış boyuna, o ses rahleden çıkmış gibi. Hoca dayanamamış: “Oğlum, hadi sesini rahleden çıkan sese uydurdun, ya kokusunu ne yapacaksın?” demiş. İçki zevk veriyormuş… Ya rezâletini, kavgasını gürültüsünü ne yapalım?

13•
Gâle Tabîbü’l-kulûb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-matlûb
El-istiğfâru memhâtün li’z-zünûb

İstiğfar, günahları siler.

Yine “Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) saadetle buyurdular ki; “Allah (celle celâlühû) ümmetim için bana iki emniyet indirdi: 1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allah (celle celâlühû) onlara umumi bir azap vermeyecektir. 2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azap vermeyecektir” (Enfal:33) Ben aralarından ayrıldım mı, Allah (celle celâlühû)´ın azabını önleyecek ikinci emniyet olan istiğfarı Kıyamete kadar aralarında bırakıyorum.” Kim bir günah işler de, kalbine bir yanma, içine bir pişmanlık düşerse; daha diliyle istiğfar etmeden, Allah o günahı affeder.

14•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Lâ kebîrate mea’l-istiğfâr

(Israrcı olmayan kimsenin küçük günahı yoktur)
İstiğfar eden kimsenin, büyük günahı yoktur.

Israr edilirse küçük günahlar büyük günah olur, tövbe edildiğinde büyük günahlar affedilir. Demek ki, kulun tevbe etmesinin asıl sebebi, ısrârı terk etmesidir. O halde bizler günahta ısrar etmeyeceğiz. Yaptığımız bir hata küçük de olsa, tekrar tekrar yapmayacağız. Bir defa yapmışsak, hemen bırakacağız. Israrı bırakınca Allah tevbeyi nasib ediyor. Israr ederken tevbe olmaz.

15•
Gâle’r-Rasûlü’l-Kerîm ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’t-teslîm
Lâ yedhulü’l-cennete illâ rahîm

Cennete ancak merhametli olan kimseler girer.

Bahâeddîn Nakşıbend Hazretleri’nin senelerce, değil insanlara hasta hayvanlara, kuşlara hizmet ettiği kayıtlıdır. Yedi sene kırık kanatlı kuşlara, hastalıklı kedilere ve sair mahlûklara hizmet ettiği yazılıdır. Çünkü, mahlûkata merhamet etmeyen, Allah’ın merhametine liyakat kesb edemez.

Sevgi ve acıma insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nâil olmak istersen zayıflara merhamet et. Zira er kişinin avı, merhamettir…

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

16•
Gâle Habîbü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mennân
Lâ yuhavvifu kâri’u’l-Kur’ân

Kur’an okuyan kimse korkudan emîn olur.

Kur’an, Sahibinden bir mektuptur kime gönderilmişse o okur! Kur’an okurken şeytan Besmeleden önce gelir! Lütfen, her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek şekilde okuyunuz. İnanıyorum ki Allah (c.c) okuduklarımız doğrultusunda yaşarsak bizlere, dünya ve ahiretin güzelliklerini hayal dahi edemeyeceğimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Kur’ân, kulun Allah’ı aradığı her vesileden daha üstündür. Öyleyse Allah’ı sadece Kur’ân’la ara! Allah kelamındaki zevki tatmadan bu dünyadan giden hiçbir şeyden nasibini almamıştır.

17•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’z-ziyâdetü
Es-sumtu erfau’l-ibâdeti

Susmak, en yüce ibâdettir.

Söylemediğinde mes’ul olmayacaksan, sözün, sükûtu bozacak kadar değilse biraz sessizlik lütfen… Sessizlik, kelimelerden, kavramlardan, sembollerden ve formüllerden daha fazla bir şey olarak, dilin zihin üstündeki sultasını kırar ve bizim iç ve dış gerçekliği yâni hakikatı tecrübe etmemize imkân sağlar. Bir hakikati dile getirmeyen her söz, insanın hakikatle arasındaki yeni bir perde! Esasen dile getirecek bir tek hakikati bile olmayanlar; laf üstüne laf üreterek, derûnunda nice hakikatler barındırmakta olan sükûneti kundaklıyor.

Allah’ı dinleyici olarak görmedikçe konuşmayınız (O’nun sizi dinlediğini bilerek konuşun, sorumluluğunuzun farkında olun ve asla boş sözler söylemeyin). Allah’ı konuşan olarak görmedikçe söylenen sözü dinlemeyiniz (ehil olan müttakî ve salih bir âlimi bulun ve onu dinleyin, yalan yanlış şeyler anlatanlara kulak asmayın!)

Selamet ül-insan fi hıfz il-lisan. Âgâh ol ki insanın selameti dilini tutmasındadır. Sen de “dâvâyı terk, mânâyı ketm” üzre yolda yürürken âgâh olasın ki “sükût selâmettir” Duyu organlarını dışarıya kapatmak demek kalbin sezgilerinin açılmaya başlaması demektir. Şimdi gözünü yum, sözünü yut, kendini tut ve “sükûneti” muhafaza et!

18•
Gâle Şefîü’l-ümmeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’r-rahmeti
Er-rifku re’sü’l-hikmeti

Rıfk, hikmetin başıdır.

Nefis gazaba gelince, seviyesine inerek güzel ahlâk ve muâmele ile gücünü kırmaktan ve kızgınlık ateşini rıfk ile söndürmekten daha güzel netîce veren bir tedbir yoktur .

Rıfk (nezaket) u mülâyemet (yumuşaklık) yâhud yerine göre nezâket, insanların bir kısmına Allah tarafından verilmiş bir nîmetdir. Başka bir Hadîs-i Şerîfde, meâlen: “Cenâb-ı Hak, rıfk sâhibidir ve rıfkı sever. Sertlikle vermediğini de rıfk ve mülâyemetle verir.” buyurulmuştur. Zîra rıfk u mülâyemet, kalbleri celbetmek husûsunda ne kadar tesir gösterirse, şiddet ve sertlik de o nisbetde aks-i tesîr yapar.

19•
Gâle Sâhibü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Lâ tağzab ve leke’l-cennetü

Gazap etme, işte o zaman sana cennet vardır.

Ebû Derdâ -radıyallâhu anh-, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e: “Bana cennete götürecek bir şey öğret!” deyince; Fahr-i Kâinât Efendimiz: “Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Yine aynı şekilde başka bir kişi, Peygamber Efendimiz’e: “Yâ Rasûlallâh! Çok şey belleyecek gücüm yok! Bana, saâdetime mûcib olacak kısa bir şey buyur!” deyince, ona da: “–Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu. Diğer hadîs-i şerîflerde de: “Allâh Teâlâ, öfkesini tutanın ayıbını örter!” (İhyâ, III, 372) “Allâh indinde rızâya nâiliyet için bir kulun öfke yudumunu yutmasından daha sevaplı bir yudum olmaz!” (İhyâ, III, 392) “Güçlü ve kuvvetli pehlivan herkesi sallayıp yere yatıran değildir. Asıl kahraman kişi, öfke zamanında kendini tutandır.” (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108) buyrulmaktadır.

Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir? İnsanı inciten kişinin, Allâh’ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki, bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir.

Sen gazapla, hiddete kapılıp, gönüller kırmış, onlara ateş düşürmüş isen, o ateş senin için cehennem ateşinin mayası olur. Senin öfke ateşin bu dünyada bile seni yakar, yani zillete düşürür. Ondan doğan cehennem ateşi ise bu zilletin netîcesi olarak seni âhirette de ebedî olarak yakar. Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları afvederler. Allâh da (bütün hâl ve ibâdetlerinde bu şekilde) ihsân sahibi olanlara muhabbet eyler.” (Âl-i İmrân:134) sırrına mazhar olasınız yâ hu

20•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Ebğazu’l-helâli et-talâk

Helallerin en hoşa gitmeyeni, boşanmadır.

“Bağı çözmek ve serbest bırakmak” mânâsına gelen tâlâk; “Nikâh ile sabit olan evlilik bağının kaldırılması” demektir. Talâkın meşru oluşu Kur’an-ı kerim, Sünnet-i seniyye ve İcmâ ile sabittir. Talâk Allah-u Teâlâ’nın buğz ve adâvetini mucip bir helâl olmakla birlikte, talâkın câiz olması Allah-u Teâlâ’nın bir rahmeti olmaktadır. Zaruri bir ihtiyacı gidermek için meşru kılınmıştır. İhtiyaç olmadığı takdirde mekruhtur. Geçici bir öfkeden veya esiri olduğu bir arzudan dolayı hemen talâka sarılmak doğru değildir. Bütün bunlar İslâm’ın âdâb ve esaslarını çiğnemektir ve günahtır.

Boşama evliliğin yararlarını giderir, üzüntülere yol açar. Aynı zamanda küfrân-ı nimettir. Başta çocuklar olmak üzere talâk çeşitli zararlara yol açabilir. “İki şerden ehven olanı tercih edilir.” kaidesi ile amel edilerek daha büyük ve daha ağır zararları kaldırmak uğruna daha hafif olanlarına katlanılır. Aile hayatının devam edebilmesi için karşılıklı hoşgörü çerçevesinde ve sabır, sükût ilkesinde birçok meseleler halledilebilir ve üstesinden gelinebilir. Ufak sebeplerden dolayı aile yuvasını yıkmak, şer’î hükümleri bilmeden, cahilce dil alışkanlığı yaparak boşamak ve hatta üç talâk hakkını kullanıp evlilik müessesini kökünden yıkıp, çocuklarının anne ve baba şefkati olmadan büyümesine sebep olmak hoş karşılanmayan bir durumdur. Kul hakkına girer.

21•
Gâle Sâhibü’l-felâh ﷺ
Aleyhi etyabü’r-riyâh
İltemisū er-rızka bi’n-nikâh

Nikâhla rızkınızı arayınız, genişletiniz.

Evlilik; neslin bekàsı için, insanın huzuru için, sükûnu rızkın genişlemesi, hânelerin bereketlenmesi için ısrarla tavsiye edilmiştir.

Nikaha niyetli canların izdivâcı mübârek, aralarında hüsn-i muâşeret ve zindegân-ı müyessere, netîce-i hasene hâsıl ola yâ hu

22•
Gâle Seyyidü’l-enām ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’s-selâm
Zinâ’l-lisâni el-kelâm

Dilin zînası, fuhşiyata meyl ettirecek sözlerdir.

Allah, Âdemoğluna zinâdan nasîbini yazmıştır, mutlaka o nasibini alır. Gözün zinâsı bakmak, dilin zinâsı –zinâdan, fuhşiyattan– konuşmaktır. Nefis arzu eder, ister; ferc de (onun isteğine uyarak) onu doğrular veya (uymayarak) onu yalanlar. Cinsel olarak nefsin eğitimi ve isteklerinden engellenmesi, her şeyden önce gözü sakındırma ve onu helal olmayandan uzaklaştırmaya bağlıdır. Göz kırptığın o âteşîn renkten sonra, dil elbette o güzele kavuşmanın yollarını arayacaktır hafazanallah…

23•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Zinâ’l-ayneyni en-nazar

Gözün zînası, uygunsuz bakıştır.

İnanan mü’minlere söyle gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için en emin tarzdır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. İnanan kadınlara da söyle, onlar da gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. [Nur:30-31]

Gözün zinası bakmakladır, kuvveden fiile çıkarılması, buluşmakla olur. Gözlerin isyanu, uygunsuz bir niyetle harama bakmak, sadâkati ise gözün (haramdan) çevrilmesidir.

Hak Dostuna sordular: Vesvese neden doğar? Buyurdular ki: “Üç şey kalbi meşgul eder (ve vesveseye neden olur): Göz, kulak ve lokma. Oysaki gözle gördüğün şey (haramlar ve faydasız şeyler) kalbi meşgul etmemelidir. Kulakla duyduğun şey (boş ve lüzumsuz şeyleri dinlemek) kalbi meşgul etmemelidir. Haram lokma (yemek kalbi meşgul etmemelidir. Zira haram lokma) kalbi kirletir ve vesveseye neden olur; şeytanın yakın arkadaşlığı bu haram lokmadan doğar.”

24•
Gâle Sâhibü’l-ahlâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâķ
Bu’istü bi-mekârimi’l-ahlâk

Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.

Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem:4)

El-mütemmim tamamlayan manasına O’nun güzel isimlerindendir. Mekârim-i ahlâk, insanı doğrudan Allah’a vasıl eden ahlâk demektir. Bu ahlâkın zâhirî ölçülerini bizim âlemimizde Rahmeten lil âlemîn olan Efendimiz göstermiştir.

Yâ Rasûlallah geldim aslıma eyle kabûl
Fer’ini hubb-u vatandan red edip etme melûl

Hazreti Hassan bin Sabit’in söylediği gibi. Allah Resûlü’nün şairi öyle diyor

Ve ahsene minke lem tera kattu aynun
Ve ecmele minke lem telidi’n-nisau
Hulikte müberreen min külli aybin
Fe-keennema hulikte kema teşaü
Sanki Allah’la başbaşa vermişsin de, Allah sana ahlâkını öyle giydirmiş diyor. Adeta danışa danışa sana giydirmiş bu ahlâkî elbiseyi diyor. En mükemmel hâl nasıl olacaksa öylece yaratıvermiş seni manasına…
Görmedi senden güzel bir cism-i alî gözlerim
Etmedi senden güzel tevlîd evlad bir ana
Ayb ü noksandan müberrasın Resûlullah sen
Sanki arzu ettiğin hilkatte halketmiş Hüda

25•
Gâle Mevridü’l-‘ulûm ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ma’lûm
Sû’ü’l-hulkı şu’mün

Uğursuzluğunuz sizden ve sizinledir… [36:19]

Olayları kötüye yoran, devamlı kötü şeylerden, kötü ihtimallerden bahsetmek, uğursuz görmek, teşe’üm, şom ağızlılık, başlı başına bir kötü ahlaktır. Gördüğünü hep şerre felakete yoran bu huyda birine halk arasında: Hay dilin tutulsun, yorduğun şeye bak! derler. Zira uğursuz ve ters gördüğün, şomluk asıl senin bu halindir. Kısıtlı, sınırlı anlayışındır asıl uğursuz olan. Uğursuz görme, hayra yok, güzel bak, güzel gör, güzeli gör!

Bir misal ile açalım: Sarmısak yemek uğursuzluktur dese bir şom ağızlı. Biz de deriz ki: Sarmısak hakkında Resulullah Efendimiz (sav), “Ben sarmısağın kokusunu kerih görürüm” buyurdu, yoksa, “Ben sarmısağı kerih görürüm” buyurmadı. Böylece, bir şeyin ayn’ının, kendinin kerih, iğrenç olduğundan söz edilemez, ancak ondan zahir olan şeyin kerih olmasından söz edilebilir. Ve çirkinlik, bir şeyin örfe uygun olmamasında, tabiata uygun olmamasında, bir maksada uygun olmamasında, şeriate uygun olmamasında veya bir şeyin kemal düzeyinden noksanlık derecesine düşmesindedir. Bu sebepler dışında bir şeyin kerih görülmesi, uğursuz sayılması sözkonusu değildir.

26•
Gâle’n-Nebiyyü’t-Tabîb ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Mucîb
El-miskü etyabü’t-tîb

Misk kokusu, kokuların en güzelidir.

Vaktiyle bir Hak Dost’undan işitmiştik: “Melekler bir insanın iyi bir iş tutmaya niyet ettiğini, onun güzel kokusunu duyarak anlarlar.” Sadece insan değil ruhânî varlıklar, melekler de güzel kokuya aşıktır. Güzel koku, müslümanın gönlünün, zâhire (dışa) aksetmiş şeklidir.

Başka bir hadisi şerifinde Habibi Kibriya Efendimiz: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku ve -namaz ise gözümün nuru kılındı-” buyuruyorlar. Şeyh-i Ekber, insanın kokuya ve kadına doğru akışını, Rabbine doğru akışın paraleline koyarak tefekkür ediyordu. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi…” hadisine göre, koku da, kadın da, namaz da Rabbe akışın duraklarıydı.

Öyle ya; güzel koku ve kadın insana kendinden ötesini vaad eder; koku da, kadın da olduklarından fazladırlar her zaman. Ancak hadiste öteleri vaadin ille de namazda kristalleştiğini görürüz.

27•
Gâle Habîbü’r-Rezzâk ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Hallâk
Şerrü’l-mecâlisi el-esvâk

Çarşı-pazar, toplanılan yerlerin en şerlileridir.

Çarşı ve pazarlar, mescitlerin aksine gafletin en çok hâkim olduğu, Allah’ın en fazla unutulduğu, dünyayla en fazla meşgul olunduğu yerlerdir. Dolayısıyla da, Allah’ın hoşnutluğundan en uzak olan mekânlardır. Hadis-i şerif çarşıların bu yönüne dikkat çekerek, teyakkuza, dürüstlüğe teşvik etmektedir.

28•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Mü’temen ﷺ
Aleyhi salâtü’l-müteyemmen
Lâ zamâne ale’l-mü’temen

Vekîle tazmînât yoktur. Emîn güvenilir vekile, bedelini ödeme yoktur. Bir kimse birine bir şey emanet etse emanete bir şey olsa tazminat gerekmez.

29•
Gâle Şefîü’l-mahşer ﷺ
Aleyhi salâtü’l-beşer
Lâ yefnâ hazerün kader

Tedbir, sakınma, kaderi engelleyemez. Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır

Bu lafı da iyi anla: Kader tedbirsizlik değildir tedbire rağmen gelendir kader!

Ve dedi ki: “Ey yavrularım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah’ın takdirini sizden engelleyemem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O’na tevekkül etmelidirler.” [Yusuf:67]

“Ben bu tedbirim ve tavsiyemle Allah’ın hakkınızdaki takdirinden hiçbir şeyi sizden savamam. Öyle ki sakınmak kaderi engelleyemez. Benim bu sakın­mam da Allah’ın takdirine mâni olamaz. Zira Allah, bir şeyi dilediği zaman ona karşı durulamaz. Fakat bizlere ihtiyatlı olmamız ve sakınmamız emredilmiştir. Bu duruş sayesinde kişi, Allah’ın izni ve yardımı olmadan gerçekte hiçbir şeye tesir etmediğini, görülen sebeplere sarılır ve Allah’ın takdirinden yine O’nun takdirine sığınır. Bütün bunlar, kaderi engelleyemez ve ona meydan okumak değildir. İnsan, kendisiyle ilgili hiçbir şeye sahip değildir. Eğer Allah size kötülük dîlediyse, size gösterdiğim ayrı ayrı kapılardan girme tedbiri fayda vermez ve siz­den o kötülük uzaklaşmaz. O mutlaka başınıza gelecektir.

30•
Gâle Rasûlü’llâh ﷺ
Aleyhi salâtü’l-İlâh
El-kaderu sırru’llāh

Kader, Allah’ın bir sırrıdır.
(Azîz ve Celîl olan Allah’ın sırrını ifşâ etmeyin)

31•
Gâle Mukîmü’s-sünneti ﷺ
Aleyhi’t-tahiyyetü ve’l-minnetü
Es-suyûfu miftâhu’l-cenneti

Kılıçlar, cennetin anahtarlarıdır.

Cennet kılıçların gölgesindedir… Kimin Allah yolunda ayakları tozlanırsa Allah da cehenneme Onu haram kılar. Dışarıda cihâd, içeride cihâd:

Cihad, emr-i ilahidir. Her müslüman Allah yolunda mücadele yapacak ki kurtuluşa ulaşsın! “Efendim şimdi Cihad zamanıdır, eskilerin ortaya koyduğu nefis terbiyesiyle vakit geçirecek zaman değildir” diyenler İslamı bildiklerini zanneden cahillerdir, gafillerdir. İslam yaşayarak öğrenilir. Öğrendiğini yaşamıyorsan, sırtında istifade edemediğin bir yük taşıyorsun demektir.

Cihad Hakk’a davettir. Cihad, iyiyi güzeli söylemektir. Cihad kötülüğü önlemektir. Kişi kendi nefsine güç yetiremezken başkalarını neye çağıracaktır? Cihad’ın özü iyiliği emir, kötülükten nehyetmektir. Allah’ın emirlerine Peygamber’in Sünnet’ine sarılarak yaşayacaksın, kötülükten, haram olan şeylerden de ateşten kaçar gibi kaçacaksın ki, bu kaçışın batıldan Hakk’a kaçıştır, zulmetten nura kaçıştır. Gerçek cihad da budur. Yoksa bir iki kitap okuyup onların tesirinde kalarak yalın kılıç insanlar içine dalarak onlara kılıç sallamak cihad değildir. Veya sanki kendine bu konu görev verilmiş gibi, bir eliyle insanları cennet’e diğer eliyle cehennem’e koymak cihad değildir. En güzel cihad, İslâm’ı yaşamak ve yaşarken de bir güzel örnek olmaktır.

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile dön başına eyle kısâs.
Çok kere kötülüğü emreden nefsin rûhunu yaralasada,
Sen de zikr tokmağı ile, kılıcı ile dön başına kısâs et.

Ey yolcu! Nefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!

Her nefes aldığın zaman son nefes alıyormuş gibi düşünerek Lâ ilahe illallah’ı eksik etmemek lâzımdır. Lâ ilahe illallah en büyük zikirdir. “Lâ” söylerken derin bir nefes al. Ağızdan alınacak. Nefesi vermeden “ilahe” denilecek.(Kılıcı kınından çekercesine) İllallâh dediğin zaman kalpte nefes verilecektir. (kılıcı hedefe indirircesine)

32•
Gâle Rasûlü’l-Müte’âl ﷺ
Aleyhi es-salâtü bi’l-kemâl
Lâ yahrumu’l-harâmu el-helâl

Harâm olan şey helâl olmaz.

Bu hadis-i şerif “Haram helâl ver Allahım… kulun yer Allahım” umursamazlığına sıkı bir tembih olsa gerektir.

Haramlar, işlenmesi azâbı, inkâr edilmesi küfrü gerektiren şeylerdir. Herkes tarafından kullanılıp, âdet hâline gelse de aslâ helâl olmaz.  Allahü teâlâ haramları işleyenleri de aslâ sevmez, onlardan razı olmaz.

Bir başka nebevi buyruğunda Efendimiz bu ilacın çaresini dahi ikram eylemiştir: “Zulümden sakının. Zira zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır. Cimrilikten de sakının. Zira cimrilik, sizden öncekileri helak etmiş, onları birbirilerinin kanlarını akıtmağa ve haram olan haklarını helal saymaya sevketmiştir.”

33•
Gâle’n-Nebiyyü’l-Muhtâr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-ahyâr
Küllü mü’zin fi’n-nār

Her eza verici cehennemdedir. 

Eziyet, sıkıntı veren, insanları üzmeyi alışkanlık haline getiren, cevr ü cefâ eden ateştedir.

Fıkhın yani dinde keskin bir görüş, ince bir anlayışın azı, ibadetin çoğundan hayırlıdır. Kul, Allah’a halis olarak ibadet ederse, fıkıh ona öğretilir. Cehalet olarak da kişiye, aklını beğenmek yeter. İnsanlar iki sınıftır: Mü’min ve cahil. Öyle ise sen mü’mine ezâ etme, cahillerle de beraber bulunma.

34•
Gâle sâhîbü’s-sadâkâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikati
Mudârâtü’n-nâsi sadakatün

İnsanlarla iyi geçinmek ve İslâm’a bir zarar gelmemesi için onları koruyup kollamak sadakadır. Müdâra et ki geçinesin, uyarına git.

İnsanları güler yüzle idâre etme, onlara yumuşak davranma ne güzeldir. Meşrû sûrette yapılan müdârâ memduhtur, muvaffakiyete sebeptir. Bu hadis-i şerifte, “İnsanlara müdârâ bir sadakadır” bir başka hadis-i şerifte “Allah (z.c.hz.) Bana, insanlara müdara etmeyi (aşağıdan almak) emretti. Farzları yerine getirmeyi emrettiği gibi.” buyrulmuştur.

35•
Gâle Sâhibü’n-nûr ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Ğafûr
Mâu’l-bahri tuhûr

Deniz suyu temizdir.

Denizin hepsi temiz ve temizleyici ve ölüsü de helaldir. (Ölmüşü çıkarıp yemek helal değildir.)

36•
Gâle’n-Nebiyyü fa’rifû ﷺ
Sallû aleyhi ve sellimû
Sâfirū tasıhhû ve tağnemû

Seyahat edin sıhhat bulun, ganîmet elde edin.

Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur güzelliği kaybolur.

Ya tahammül ya sefer

Beden ile olan sefer bir bölgeden diğer bir bölgeye intikal etmekten ibârettir. Kalp ile olan sefer ise bir sıfattan diğer sıfata yükselmek şeklindedir. Buna “sefer der vatan” derler. “Vatanda sefer” mânâsına gelen bu tâbir; aşk yolcusunun kötü huylarından ve nefsani sıfatlarından sıyrılıp iyi huyların ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir, sefer ehline aşk olsun…

Sefer Gülbangi’nden:
Ey yüce Allahım! Yolumuzu bize gül bahçesi gibi latîf eyle. (Sonunda) varacağımız yer, senin yanındır. Vakt-i şerîf, hayr olsun, şerler def‘ olsun. Derviş kardeşlerimizin seyahati, sıhhat, selâmet ve kolaylık içerisinde mübârek olsun; maksadına erişsin. Sefere çıkanın sahibi, geride kalanların halifesi ancak Sen olasın yâ hû.

37•
Gâle Rasûlü’l-Mü’min ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Müheymin
Eş-şitâu rebîü’l-mü’min

Kış, mü’minin bahârıdır.

Kışın geceleri uzundur, uykudan sonra geceleri ihyâ için vakit kalır. Çünkü ziyâde uyku, ömrü zâyi eder, bedeni gevşetir, ibâdet sevincini alır götürür. İmam Gazzâli (ra) bu konuda der ki: “Kişi günde sekiz saatten çok uyumamalıdır” Böyle yapan bile aziz ömrün üçte birini zâyi etmiş olur.

Uykuya düşkün murada eremez, gece dağılan nimeti göremez. Cenab-ı Hak her gece, (Dua eden yok mu, duasını kabul edeyim) buyurur. En üstün amel, herkes uykuda iken gece namaz kılmaktır.

Ârif insan ona derler ki: uykuyu kabre, övülmeyi mizâna saklaya.

38•
Gâle Sâhibü’l-ibâdeti ﷺ
Aleyhi’s-salâtü ve’z-ziyâdetü
Zikru Aliyyin ibâdetün

Hz. Ali (kv)’nin anılması ibâdettir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde de buyurdular ki:
“Ben ve Ali iki parmak gibi ayrılamayız. Ali benden, bende Ali’denim.”

hzali

Lahmüke lahmî buyurdu şânına fahr-i Rasûl
Nûr-ı vahdânî-nümâsın yâ velîyallâh Ali

Hicret edince ol cemîl hikmet-i Mevlâ-yı Celîl
Lahmüke lahmî’ye delîl koydu Ali’yi yerine

Şâh-ı Velâyet Hz. Ali (ra): “Dâneyi yerden bitiren insanı yaratan Allah u teala’ya yemin ederim ki Resulullah (SAV) beni ancak mü’minlerin seveceğini, bana ancak münafıkların buğz edeceğini buyurmuştur.” dedi. Müslim şerhinde buyruluyor ki: Hz. Ali’nin Resul-i Ekrem’e yakınlığı, Resul-i Ekrem’in Hz. Ali(kv)’ye olan sevgisini, Hz. Ali’nin harplerdeki zaferlerini ve İslam’a hizmetlerini düşünerek O’nu sevmek İslâm’ın meydana çıkıp yayılmasında Allah u Teala’nın ve Resulü’nün beğendikleri işlerin yapılmasında büyük emeğinin olduğunu görerek O’nu büyük bilmek ancak mü’minlerin yapacağı iştir. Bunun aksine saydığımız sebepler yüzünden Hazreti Ali’ye düşman olan, buğz eden kimselerin nifâkının şiddetli, fesâdının çok olduğu anlaşılır. Böyle düşüncelerden Allah u Teâlâ’ya sığınırız.

Olursa kal’a-ı Hayber hicâb-ı gaflet eğer
Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk

39•
Gâle Münevvirü’l-hadakâti ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Musaddikâti
Ez-zikru hayrun mine’s-sadâkati

Zikir, sadakadan daha hayırlıdır.

Hak buyurdu fezküruni* emre taat etsene
Gâfil olma her nefeste Hakk’a zâkîr olsana

* Beni zikredin ki sizi zikredeyim (Bakara:152).
Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin (Ahzab:41)


Bir de şöyle izahı var: “Zikrullah ve Kur’ân-ı Kerîm okumak yeryüzünde senin için nurdur. Nur olsun, nurlu olsun! Gökyüzünde senin namın yürür. Gökyüzüne zikir olunmana vesile olur.” İnsan Allah’ı zikretti mi, Kur’ân-ı Kerîm okudu mu yüzüne, kalbine, evine, işine nur gelir; pırıl pırıl olur. Yanağı pırıl pırıl parlar, gönlü pırıl pırıl parlar; nurlu bir insan olur. Yeryüzünde nurlanır, gökyüzünde nâmı yürür. Melekler bile severler. Böyle bir insana melekler bile hayran olur. Onun için zikrullaha sarılmalı, Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmalı.

Bir kez Allah dîse aşk ile lisân
Dökülür cümle günâh misl-i hazân

40•
Gâle Rasûlü’l-Müste’ân ﷺ
Aleyhi salâtü’l-Cennân
Âhiru’d-devâi el-Kur’ân

Dertlerin en son çaresi Kur’an-ı Kerim’dir.
(Devâların en hayırlısı Kur’an-ı Kerim’dir.)

Hem Kur’ân’dan öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü’minler için bir şifâ ve bir rahmettir. (İsrâ:82)

Asıl devâ Kur’andır. İnananlar, Kur’an’dan feyz almasını bildiği, bu maksatla okuduğu, dinlediği için, Kur’an âyetleri kendisine şifa ve rahmet vesîlesidir. Buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi onun hastalığını artırdığı gibi, zalimin Kur’an’dan uzak durması da onun hüsranını artırır.

Kur’ân bin def‘a tekrâr edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir (ezberleyebilir). En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan (incinen)bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekerâtta (ölüm ânında) olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’ân, onun kulağında ve dimâğında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem (zemzem suyu) gibi leziz geliyor.

Kuran ve insan ikiz kardeştir. Biri harfe, satıra düşmüş kitap olmuş, diğeri ete kemiğe bürünmüş insan olmuş. Hakîkatte Kuran oku.n.duğundan insan, kendinden başka bir şeyi dinliyor değildir.

Tâ böylece kırk hadis tamam oldu Efendim’e söyleyeyim…

Aşkiyâ ölmezden ön öl kim hadîs-i aşkda
Âşıkın şânındadır mûtû ve kable en-temût

Aşk ile yazılmış bu satırları aşk ile okuyana selâm olsun. Muntazam dizmeye gayret ettiğimiz işbu incilerin sâhibi “tevhidin yegâne mütelezzizi” hürmetine Ehli İslam’a hakiki tevhid kokusu ikram buyrula, cümle müşkül hâlimizi O’nunla hâl eylemek, sadece O’nun yolunu yol bellemek, sevenlerine kolaylaştırıla, “ayrı görmek” ateşinden ümmeti beri buyrula, fatihâlara karışan cümle âminler uc uca eklenüben aşıklarına vuslât yolu ola yâ Hû, yâ men Hû, yâ men leyse illâ Hû

Hüsn ü cemâlin heme müştâkıyız
Ol güzel dîdârının uşşâkıyız
Yâ İlahî bir habîbin hürmeti
Hazretinle sen nasîb et vuslatı
Bu duâmızı kabûl et yâ Mu’în
Yâ Karîb ü yâ Mucîbe’s-sâ’ilîn

Reklamlar

Read Full Post »

necmeddin_okyay

Her şey Hezarfen Necmeddîn Okyay (v. 1976) üstâdımın Ta’lîk ziyâfetine müşteri olmakla başladı:
Habîbin sev takarrübse murâdın Hakka ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâya rengîn intisâb olmaz

Bir sanat eseri olarak levhâyı ne takdire layıkız, ne de tahlîline muktedir. Lâkin beyitte geçen Âlî’den uzatılan ipte takılı kalan fakîrden, gazelin tamamına bir yol açıldı, mânâya köprüler kuruldu, bakın görün hele daha neler neler oldu…

Bu satırların yazarının da vaktiyle vazife gördüğü Suudi Arabistan Cidde’de (ipin ucunu kendine bağlamasa olmaz) Sancakbeyi iken emâneti teslîm eden (v. 1600) velûd bir tarihçi, hattat, şâir Gelibolulu Mustafa Âli Efendi‘nin (Nusretnâme’den alınan alttaki minyatürde kolunda “müellif-i kitap” yazan hazretim) bizi avlayan beytiyle başlayalım evvelâ:

gelibolulu_mustafa
Habîbin sev dilersen mağfiret takrîbin ey Âlî

Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Seni mağfiretine yaklaştıracak bir bahane istersen O’nun sevdiğini sev. Aynı sevgiliye gönül verenlerden her biri rakip ise Mevlaya rakip olmak gibi hoş, latif intisab, âidiyet olamaz.

Aslında ser-levhâda yazan beyit bu kadar. Lâkin gelin yolun burasında kalmayıp, lezzetin bu kadarına kanmayıp, gazelin tamamına bir bakalım hem böylece nasıl da yavaş yavaş tavına getirilip can evinden vurulduğumuz ayan beyân görülsün.

İnâyet her kime yüz tutsa isyânı nikâb olmaz
Güneş togdukda zîrâ perde-i zulmet hicâb olmaz
Hakkın lütfu ve yardımı kime ulaşırsa artık onun için isyan perdesi altında kalmak yoktur. Çünkü bu, güneşin doğduğunda gecenin örtüsünü yırtması, zulmeti gidermesi gibidir. Zirâ güneş doğunca karanlığın perdesi artık örtemez ve kapatamaz olur hiç bir şeyi.

Burada şair-i muazzam, “perde-i zulmet” ile “güneşin doğuşu” arasında kurduğu bağlamı gazel boyunca devam ettiriyor. Yani şiir ilerledikçe, manzara tamamlanıyor; “güneşin doğuşu ile aydınlığın, karanlığı, zulmet perdesini aralaması” beyit beyit resmediliyor.

Zülâl-i mağfiret çıkdukça sahrâ-yı meşiyyetden
Ne denlü teşne sâ’il gelse saklanmaz serâb olmaz
Allah’ın irâde, takdir sahrasında lütuf ve merhametiyle kullarının günahlarını affetmesi, bağışlaması, içimi hoş, tatlı, latîf, saf bir su şeklinde çıkar. Dua eden kul, susuzluktan yanan dilenci misali ne kadar çok isterse, ısrarla niyaza devam ederse, bu sayede serap kalmaz o çölde, su serap değil artık hakikattir. Veya kulların yalvarıp yakarması (sahray-ı meşiyyet) çöl gibidir amma eğer hakikaten teşneler, ziyâde susamışlar, dilenciler gibi yalvarıp yakarırlarsa o çölden mağfiret pınarları kaynar.  Artık serab olmaz o çölde, su gerçek olur.

Dikkat buyurursanız, Hz. Hacer validemizin niyazıyla, zemzemin çıkmasının anlatıldığı kıssaya dair güzel bir telmih var. Madem bahis Hicaz illerine dayandı. Tam da burada biraz soluklanıp Nâbî-veş niyâza duralım:

Gel gönül, azm-i reh-i Beyt-i Hüdâ eyleyelüm
Sa’y idüp Merve’ye tahsîl-i sefâ eyleyelüm
Leb-i lebbeyk-zen u çeşm-i sirişk-efşânı
Kûçe-i hâhiş-i rahmetde gedâ eyleyelüm
Kâse kâse çeh-i Zemzem’den içüp âb-ı hayât
Cân-ı pür-illeti leb-rîz-i şifâ eyleyelüm
Alalum gevher-i rahmet, virelüm nakd-i günâh
Dili, sevdâ-ger-i bâzâr-ı Minâ eyleyelüm
Defter-i cürmi yakup eyleyelüm hâkister
Nâbiyâ! Âyîne-i kalbe cilâ eyleyelüm
(Gel gönül! Beytullah yoluna yönelelim, Kabe’ye varalım da Merve’ye sa’y edip sefâ hasıl edelim veya Safâ’ya ulaşalım. O rahmet pazarında, lebbeyk diyen dudakları, yaş saçan gözleri dilenci eyleyelim. Zemzem kuyusundan kâse kâse âb-ı hayât içip, hastalık dolu olan ruhu, ağzına kadar şifa dolduralım. Para yerine günah verip mukabilinde rahmet mücevherlerini alalım; gönlü Mina pazarında tüccar eyleyelim. Ey Nâbî! Cürüm ve günah dolu amel defterlerimizi bu suretle yakıp kül ederek gönül aynasını cilalandıralım.)

Çekenler muhtesib mîzânı havfın zât-ı nâkısdur
Kemâl ehlinde eksüklik bulınmaz ol hisâb olmaz
Hesap kaygısıyla, sevap günah tüccarlığı içinde ceza korkusu çekenler tam olmayan, kusurlu kişilerdir. Olgun kişilerde ise eksiklik bulunmadığından o hesaptan muaftırlar. Veyâ korku terazisinde tartıp duranlar, mümkün değil ki tam olarak tartabilsinler, titreyen elleriyle teraziyi denge tutmak ne mümkün. Zaten eksiktirler, nasıl eksiksiz tartacaklar. Kemal ehlinde bu türden bir noksan sıfat olmadığından, onlar böyle bir hesabın içinde de olmazlar.

Recâ yazusına dök eşk-i çeşmün cûybâr eyle
Kayırma nâme-i amâli mahv olmaz kitâb olmaz
Ümit yazısına dök gözünün yaşını, bırak sel olup aksın. Korkma amel defterindeki günah dolu sayfalardan ki su ile silinmeyecek, mahvolmayacak kitap yoktur. Gözyaşı günah defterini bile yıkar, ayıpları siler, kusurları temizler.

Bu ve bir önceki beyitte havf ü reca, korku ve ümit bahsi işleniyor.

Be vâiz âteş-i dûzahdan ol gâfil sakınsun kim
Koyup nâ-puhte cismin âteş-i ışka kebâb olmaz
Ey vâiz, cehennem ateşinden gafiller sakınsın ki ateş pişmemiş cisimler içindir. O’nun âteş-i aşkı ile yanmışlara ateş daha ne yapsın. Veyâ o gafil kişi  cehennem ateşinden korksun ki,  pişmemiş, çiğ varlığını aşkın ateşine kebab etmemiştir. Cehennem ateşi pişmişleri değil çiğ olanları yakacaktır.

Giceyle hâb u gündüz gaflet oldı bâis-i hayret
Bize dünyânun inkârı gibi hâzır-cevâb olmaz
Geceyle gelen uyku, gündüzle bulunan gaflet, hayret sebebidir. Bize hazırcevap olarak dünyanın gecesi ile gündüzünün bu hali yeter.

Burada gecenin uyku ve dinlenme, gündüzün bir maişet, çalışma vakti kılınması, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, gündüzün onu süratle takip eden gece ile örtülmesine dair ayetlere telmih vardır.

Geceyi gündüzün içine sokarsın ve gündüzü gecenin içinden çıkarırsın. Diriden ölü, ölüden diri çıkarırsın. Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın. [3:27] Ve geceleyin sizi vefat ettiren (uykuya sokan), gündüzleri ne kazandığınızı bilen, sonra “ecel-i müsemmanın” (belirlenmiş zamanın, ömrün) tamamlanması için gündüzün içinde sizi tekrar dirilten O’dur. Sizin dönüşünüz sonra O’nadır. Sonra, yapmış olduklarınızı size haber verecek. [6:60] Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki âyet (delil) yaptık. Gece delili ayı sil(ip rahatlık için karanlık yap)tık, (arkasından da) gündüz âyetini (getirip) Rabbiniz’den bol nimet aramanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz için aydınlatıcı yaptık. (Böylece biz) her şeyi genişçe anlattık.  [17:12] Gece ve gündüz gerek uyumanız, gerekse O’nun lütfundan (rızkınızı) aramanız, O’nun (kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için elbette ibretler vardır. [30:23]

Habîbin sev dilersen magfiret takrîbin ey Âlî
Rakîb olmak gibi Mevlâ’ya rengîn intisâb olmaz
Hakkın habibini sev, mağfireten Hakk’a takrib için ey Ali. Hakkın “rakîb” ismi ile yakınlık elde etmek gibi  hoş, parlak renkli bir intisâb başka türlü ele geçmez.

(ﻗﺮﻳﺐ) (kurb “yaklaşmak, yakın olmak” tan karîb) ve Arapça aynı kök harflerle (ﺭﻗﻴﺐ)  rekâbet “gözetmek, beklemek” ten rakîb) aynı kök harflerin yinelenmesi ile ayrı bir ses sanatı. Tam da burada Er-Rakîb ism-i şerîfini yâd etmek gerek:

Araplar bir şeyi koruyan ve devamlı kontrol altında bulundurana “Rakîb” derler. Bunun tahakkuku ilim ve hıfzâ tâbidir. Allah’ı er-Rakîb ismiyle tanımak, kulun terbiyesi için ne yüce bir fırsattır. Bütün harekât ve sekenâtımız O’nun muhasebesi (kontrolü) altındadır. Fiillerimizden, sözlerimizden, niyetlerimizden hiçbiri O’ndan gizli kalmaz. Mâdem din, kişide oturmuş bir kimlik inşasını hedefleyen pedogojik bir süreçtir. Bu süreçte kulun kendisini denetleniyor, gözetleniyor bilmesi, terbiyesini kolaylaştıracaktır. Tek başınıza namaz kılarken odaya birinin girivermesi, yalnız başınıza ders çalışırken başka birinin daha aynı mekânda çalışmak üzere oraya gelivermesiyle birden kendine çekidüzen verip toparlanmaz mısınız? Mükemmelleştirme yollarından bir tanesi de hal ve gidişatımızı, beşeri tabiatımızdan kaynaklanan, istenmeyen hallerden uzak tutmaktır. Bunda da ikinci bir kişinin sadece varlığı (ister denetlesin isterse sadece kendi işiyle uğraşıp başkasıyla hiç ilgilenmesin, sadece varlığını bilelim) yeterlidir. Rakîb olan Allah Teala ise insanın cümle işlerini gözetlemekle kalmayıp aynı zamanda onları muhafaza ettiğini bildirir.

“Habibini sev” tavsiyesi doğrudan bir ayet-i kerimeye bağlanıyor: (Ey Resûlüm!) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir. [Âl-i İmrân:31]

Allah, Nebisinin ismini kendi ismine ekledi,
Beş vakit müezzin “eşhedu” dediği zaman.
Yüceltmek için kendi isminden O’na ayırdı,
Arşın sahibi Mahmud, O ise Muhammed.
[Şairi’n-nebî Hz. Hassan bin Sabit]

Zâtına mir’at edindim zâtını
Bile yazdım, adım ile adını
[Süleyman Çelebi Dede]

… İşte böyle efendim. Muhabbet, Mevlâ ile rekâbete(sümme haşa) yegâne açık saha. O sahada muvaffak olmak ne mümkün lâkin onlara karîb olsak bile ne güzel olur!

El-aman yâ Vedûd

Read Full Post »

yolda_uyu

Cana can bildiğimiz aşkımızın Leylâ’sına tutulup girmiştik yola, sonra canan dilinden bir ihtâr ile kendimize geldik: “Benim Leylâlığım bir ism-i şahsî-i mecâzîdir. Taayyünden geçince ruh-i leylâ, nur-i Mevlâ ayn-ı gevherdir” ve sonra yolun büyüklerinden bir nefes ümidiyle kapıda bekledik:

Erenler nefesidir devletimiz
Anunçün fitneden olduk selâmet

Tut ki yoldan uzaktayım, uykudayım, gafletten uyanamamışım; ama uyuyanlara da gizli bir seyir bağışlamaz mısın Sen!” böyle buyurmuştu âşıkların sultânı efendimiz; bu müjdeden cesaretle araya dünyanın girdiği koca bir ihmalle titredi, elini eline alıp biat ettiğinde verdiği sözün ateşiyle yanıyordu.

Hatırımdan çıkmaz asla ahd-ü peymânın senin
Âşıkı mahveylemek mi lûtf û ihsânın senin

Hazreti azîzin öperek yüzüne gözüne sürdüğü zeytin tesbihi kaç zamandır sakladığı derviş çeyizinden çıkardı; târif edildiği üzre, gül bahçesinden derin bir soluk devşirdi, başını sağa doğru çevirdi: “Laaaa ilâhe…” ahenkli bir edâ ile yavaşça sola doğru salındı, “illallaaah” ve hapsettiği son nefesi de kalbin üzerine sapladı. Tâ böylece 165 gürz darbesi indirip başını ezdiğini hayal ediyordu, nice bin günaha salan nefs-i emmareyi; kahr u perişân olması niyyetine…

Nîce mecrûh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikr ile döğ başına eyle kısâs

Elinde silahıyla harp meydanındaydı, sulhü olmayan bir savaşta… Düşmanın sâkin duruşuna aldanmayıp başını ezmeye devam etti;
Ejderhâdır nefs kim demiş öldüğünü
Ortam müsait değil ondan bu ölgünlüğü

Her bir darbede Hakkın hatrını yıkıp ettiği hatalar, unutuşlar, eksik ve kusurlar, isyan ve günahlar gelip geçti gözünün önünden, “o sözü nasıl söylemişti, o zehirli bakış kimeydi, elini kaldırdığı çocuğun suçu neydi!” cümlesi bir bir ezildi tevhid kılcıyla, yıkandı sonra pişmanlık yaşıyla…

Tesbih boşalıp ateşi sönen zikrin lezzeti damağında kaldığında, deprenmeden dil dudak, dilber perdeyi kaldırıp cemalini arz-ı didâr ile fısıldadı:

“Şol birliği hürmetine seni de BiR eylesin Ya Vâhidû Yâ Kahhâr!”


[UMUTREHBERİ KİTABI’ndan]

Read Full Post »

Sır evliyânın nimet Hûda’nın
Şükrü bu hânın Elhamdülillah
Sofraya himmet kân-ı mürüvvet
Gönderdi nimet Elhamdülillah
Muhammed(sav) erdir nûru’l-beşerdir
Sahibi zaferdir Elhamdülillah
Hak tâlibi ol nefsine bul yol
Hak’ta kerem bul Elhamdülillah
Geldi Muhammed(sav) olduk biz ümmet
Yeter bu devlet Elhamdülillah
Şeyhî nice demler, çekerdi gamlar
Ettin keremler Elhamdülillâh

sukr3

Sabahın nuruyla, indinden müsaade, fazlından müşahade buyruldukça, yakın bildiğimiz dostlara gönderdiğimiz mesajları paylaşmamız murâd olundu, cümle ihvana ziyade hasret ve muhabbetle arz ederiz.

Her biri mühlet-i ömrün kudret suyunda mücerrep hikmetlerin, sözün süzülüp de mananın inci gibi dizilip de söylendiği meclislerde yerli yerince kullanılıp muhatabı aslına mayalaması niyetiyle, Hak Dost’tan tesirini halk, tevfîkini refik eylemesi niyâzıyla…

pbreak1Teslimiyet pazarlıksızdır. İhlas endişesizdir. Samimiyet gösterişsizdir.
page_break
Bu ülkede insanlara din yerine kültürü, ahlak yerine bilgisi, öğretildi.

pbreak1İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır.
page_break
Satın alınabilen her şey değersizdir.

pbreak1Günah, “senin” varlığından! meydâna gelir.
page_break
Güneşe arkasını dönen gölgesinin peşinden yürür.

pbreak1Neyin peşindeysen zamanla ona benzersin.
page_break
Huzur mu istiyorsun; az eşya, az insan!

pbreak1Yavaşla, bu dünyadan bir defâ geçeceksin…
page_break
Emanete ihanet etmeyen herkes güzeldir.

pbreak1Zayıfının, güçlüsünden hakkını alamadığı bir millet Allah’ın himâyesinde olamaz!
page_break
İyilik yapar gibi görünme, iyilik yap, görünme!

pbreak1Tevâzu göstermek de ne oluyor, mütevâzı ol, görünme!
page_break
Ölmek istemeyeceğin yerde bulunma.

pbreak1Başkalarının hayatından ders alın.
İnsan, bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor.
page_break
Ne mutlu insanım diyene, insan kalabilene!

pbreak1Bölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.
page_break
Biraz âşık olmak “biraz hamile kalmak” kadar saçmadır.
pbreak1Sözümüzün değil, nazımızın geçtiği insanlar dostlarımızdır.
page_break
Bu dünyaya “cemâl” görmeye, “kemâl” bulmaya geldik,
görenlere ve bulanlara selam olsun!

pbreak1Hiçbir şey yozlaşmadan popülerleşemez!
page_break
Kendini gören Allah’ı göremez!

pbreak1İnsan Hakk’ın zâhiri, Hakk insanın sırrıdır.
page_break
Kader, gayrete âşıktır.

pbreak1Uçmak istiyorsan, seni aşağı çeken herşeyi bırak.
page_break
Amelde temenninin ilâcı ümit, ilimde hüsrânın şifâsı irfândır.

pbreak1Lokma, geldiği yere hizmet eder!
page_break
Kendinden başka eksiğin yok!

pbreak1İnsan yanındakinin kıymetini bilemiyor; gözün gönle ihânetidir alışmak!
page_break
Aşk ateştir; eritir, kavuşturur, bütünleştirir; birleştirir!

pbreak1Halvet der encümen: çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!
page_break
Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.

pbreak1Gözler sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.
page_break
Gündemi takip ediyorum ama içime çekmiyorum!

pbreak1Unutma her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır, hâle bakıp yargılama!
page_break
Hased, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir.

pbreak1Her şey olmaya çalışmak, bir şey olabilmenin önündeki en büyük engel!
page_break
Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız.

pbreak1Göz açıldıça ruh perdelenir.
page_break
Allah, uçamayan kuşa alçacık dal verir.

pbreak1Herkesin bir mesleği olmalı, bir de meşgâlesi.
O meşgâle bütün kültürümüzdür.
page_break
Vicdân, Allâh’ın kalbimizdeki sesidir.

pbreak1Kurtuluşunu hangi ele bırakmışsa insan, mahvının da aynı elden geleceğini bilmelidir.
page_break
Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder. Sevgili Dost! Gel ve YÜKSEL!

pbreak1Allâh, insanı iddiâsından vurur.
page_break
Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız.

pbreak1Mezara girmeden gerçeği görmeye çalış, karanlıkta gözü açmak bir işe yaramaz.
page_break
En son, acele etmeden, hayret içerisinde, gökyüzünü ne zaman seyrettiniz ?

pbreak1İnsan için önüne çıkan bütün yollar “yürünebilir” ise o insan artık kaybolmuştur.
page_break
Gelenek küllere tapmak değil ateşi korumaktır…

pbreak1Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur. Testide ne varsa dışına o sızar.
page_break
Sabır, hîlesi olmayanların hîlesidir.

pbreak1Ümit, fitili yanan sabırdır.
page_break
Dalında güneş görmeyen yemişin, dilinde hiç tadı olmaz.

pbreak1Meğer yiğidin hası tenhada beyaz baldırla ya sarı mangırla
başbaşa kalmadan belli olmaz imiş.
page_break
Dinleyen susuz ve talepkâr olursa vâzeden ölü bile olsa söyler.

pbreak1Allah’ı kendinden ayrı gören, nefisten başkası değildir.
page_break
Utanmadıktan sonra dilediğini yap!

pbreak1Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün!
Eğer o sözü söylemediğinde mesûl olacaksan söyle. Yoksa sus!
page_break
İnsan zor zamanlarda kötümser bir haklılık yerine, iyimser bir yanılgıyı tercih eder.

pbreak1Doğallığın verdiği huzuru doğal olmayan yollardan arama. Sadelik, sahtelik sevmez.
page_break
Derdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.

pbreak1Kötülükleri bitiremeyiz ama iyilikleri çoğaltabiliriz.
page_break
Burası dünya, burada işler hep yarım kalır.

pbreak1Bâri sen, kendi güneşini gölgeleyen bulut olmayasın!
page_break
Öyle güzel ol ki… Söz söylediysen, “Ne güzel söz!” desinler;
söylemediysen, “Ne güzel sükût!”

pbreak1İnsanda var olan sonsuzluk duygusu gökyüzü, çöl ve denizi seyretme ihtiyacı hâsıl eder.
page_break
Hiç olurken duyduğum yüksek acı beni iyileştiriyor!

pbreak1Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.
page_break
İnsanın kusursuz şekilde yaptığı tek şey; kendini kandırmaktır.

pbreak1Yarım kalmışlık yaşamın özüdür, telafi edilemez.
page_break
Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?

pbreak1Güven duygusu bir kere kaybedilir, sonrası hep… şüphedir.
page_break
Her aklıma geleni yapmama izin verseydin helak olurdum.
Sakın beni bana bırakma ey sevgili!

pbreak1Gam yeme seni ölümden ecelin; kederden de kaderin korur.
page_break
Sizden birinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini biliyorsanız onu söyleyiniz.
Kimsenin eksiğiyle uğraşmayın rahat edersiniz.

pbreak1İnsanlardan beklentiyi azaltmak demek dertleri azaltmak demektir.
Çünkü dert tuzağının lokması talep etmektir.
page_break
Madenleri tanımıyorlar. Bitkileri tanımıyorlar. Hayvanları tanımıyorlar.
İnsanı tanımıyorlar. Güyâ Allah’ı tanıyorlar. [51:20-21]

pbreak1Sen susturmayı bilmezsen hayat seni hep lafa tutar.
page_break
İnsanı düşkünlüğe uğratan dört şeydir: Çok düşman, hesapsız borç, sayısız iş, kalabalık aile.

pbreak1Ey Rabbimiz! Dinidarlarımıza din ve irfân nasip et.
page_break
…İtâati öğren. Yalnız kendinden yüksek tempoya uyan kimse hürdür.

pbreak1Bir hakikati yok etmek istiyorsan ona “iyi” saldırma, onu “kötü” savun!
page_break
İçimizdeki ses sustu, tüm bağrışımız bundan!

pbreak1 Hak’tan adâlet değil, rahmet, kullardan rahmet değil, adâlet istenir.page_break Kelime, Arapça “yara izi” demektir. Ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, yara açar. Kelimeyi süz de söyle!
pbreak1
Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır.page_breakAz olup kâfi gelen, çok olup da oyalayan(nimetin şükrünü unutturan) şeyden daha hayırlıdır.
pbreak1Yaradanın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir.page_breakYazışmak, kavuşmanın iki türünden biridir.pbreak1İyilik yapma fırsatı olmuş da yapmamış insan, kötülük etmiştir.page_breakÖlüm, biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak olmalı…pbreak1Sütten çıkınca bütün kaşıklar aktır, mühim olan çıktığın sütü ak bırakmaktır.page_breakAllah’ın verdikleriyle değil, vermedikleriyle meşgulüz. İşte budur çektiğimiz çilenin sebebi…pbreak1Adamın çirkinliğini, yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir, çünkü ancak onun yüzü serttir.page_breakİhsan ve nimetleriyle Allah’a yönelmeyen kişi imtihan zinciriyle O’na doğru çekilir.pbreak1Güzel deyince aptalın aklına kadın gelir, abdâlın aklına güzel!page_break“Ne derler acaba?” diye kahrolası bir put vardır.pbreak1Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!page_break“Aslı” olanın tekrarı olmaz, devamlılığı olur.pbreak1Ey tâlip, senin O’ndan istediklerinin en hayırlısı, O’nun senden istedikleridir.page_breakKendini görmediğin her yerde Allah’ı görebilirsin!pbreak1Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna derken “ömrü” tükettik bir hiç uğruna!page_breakİnsan kalbini koyduğu yerde, kalıbını koyduğu yerden daha fazla vardır.pbreak1Az bilmek için çok okumak gerekir!page_breakYalnızca durgun sular yıldızları yansıtır o halde durul artık.pbreak1Dünyada her şeyin bir ölçüsü vardır, sevginin ölçüsü de fedakarlıktır. Fedakarlık yapmayanın sevgisine inanılmaz.page_breakBölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.pbreak1Her varlığın bir gıdası vardır. Muhabbetin gıdası izhârdır. Sevdiğini göstermek, ortaya koymaktır.page_breakDerdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.

pbreak1Olmuş olan, olacak olanlar arasında en hayırlı olandır.page_breakKuş kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.pbreak1Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.page_breakNefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!pbreak1Doğa gibi teknoloji de asıl gücünü, nimetlerinden yararlanıldığında değil, mahrum kalındığında gösterir.page_breakBütün gelişler fânidir, gidişler zamansız, sonsuz… meğer mutlak olan hasret imiş.pbreak1İçinde bu kadar çok nefret biriktirme! Bil ki nefretin bütün uçları keskindir ve iç kanama diye bir şey var!page_breakİnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise o insan artık kaybolmuştur.pbreak1Tövbeni bozmaktan vazgeçerek bir daha tövbe et; arayanı bulurlar elbet…page_breakKalbinizi ve sesinizi yumuşatın.pbreak1İnsan ancak anladığı şeyi duyar.page_breakVücudun rahatı az yemekte, ruhun rahatı az günahtadır.pbreak1Sünnet olan, “hiçbir çamurun üzerimizde iz bırakamayacağı kadar emîn insan olabilmektir” Kendimizden emin miyiz?page_breakAşk dediğin çiftleşmek değil “tek”leşmektir…pbreak1Kaybettiğin takdirde üzüntüsünü çekeceğin şeylerin arayışı içinde olmayasın!page_breakGölgeler gözünden kaybolduğunda gölge sahibi gözüne görünür olur.pbreak1Neyi arıyorsan osun sen; insan, zamanı durdurmak istediği yere aittir.page_breakYa gel, ol ve git ya git, ol ve gel…pbreak1Öfkeyi yutmak özür dileme zilletinden daha iyidir.page_breakNe garip üstteki taşı koyarken alttaki taşı küçümsemen; o olmasaydı çökerdi kulen!pbreak1Az yemek lâzım… Ecük yersen o seni taşır, ecük fazla yersen sen onu taşırsın!page_breakAllah’la bağlantısız her şey tüketilir; tüketilen her şey ise sıkıcıdır.pbreak1İnsanın kalbine sığabilene “kâinat” denir, kâinata sığamayana ise “insan”page_break“Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!”pbreak1Gerçekte kim olduğunuzu bilmek isterseniz; dilinizden düşürmediğiniz büyük iddialara değil, gelip geçerken günler, habersizce çekilmiş bütün o fotoğraflarda neyin parçası olarak göründüğünüze bakın!page_break Bir kehribar tesbih dedi meczûb beni sürekli kendine çekiyor… Câzip insan olasın ya huupbreak1 Kur’an’ın, doğanın, yaşamın, tarihin özü hep tekrardır; doğruyu, iyiyi, güzeli tekrarlamaktan çekinme. Güneş kendini tekrardan çekiniyor mu?page_break Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden, işitilir.pbreak1Âşık olmak değil olmamak hastalıktır.page_break
Herşeyin birşeyini birşeyin herşeyini bileceksiniz!
pbreak1Bilinçsiz eylem âdettir, ibadet ile âdeti ayıran niyettir; unutma niyetin kadar varsın!page_break Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek isteyişi bir düş uğrunaydı, düşün yoksa o bıçağın elinde işi ne?pbreak1 İşinde tedbirli davranmayanın gönlüne ağırlık çöker.page_break Hak varken haksızlık yapamaz kimse. Yaptığını zanneder o kadar!pbreak1Elma çürüyor, yaprak sararıp dökülüyor, çiçek soluyor, vadesi dolan gidiyor. Her şey, hayatın gidişatının ne tarafa doğru olduğundan bir haber…page_break Ömür; insan, kalıbının içini insanlıkla doldurabilsin diyedir…

pbreak1 İnsanlar sevilmek, eşyalar ise kullanılmak içindir. Huzursuzluğun nedeni; eşyaların sevilmeleri, insanların kullanılmalarıdır.
page_break
Yaşamın gizemi yalın oluşundadır. Bu yalınlığı din kutsar, bilim sınırlar, sanat betimler, felsefe yorumlar.

pbreak1Ne garip bir idraksizlik! İnananların çoğu Allah’a inanmıyormuş gibi umursamazlar, inanmayanların çoğu Allah’a inanıyormuş gibi rahatlar.page_break
Uyanık olasın; tecrübe zamanla birikiyor, enerji zamanla azalıyor. Tecrübe yavaş birikiyor oysa zaman gittikçe hızlı akıyor.

pbreak1Yalnızken ne kadarsak o kadarız aslında. Gerisi bize ait olmayan teferruatlar…
page_break
Mutluluğun önündeki en büyük engel: çok fazla mutluluk beklentisidir.pbreak1 Durduğunuz pozisyonun doğruluğunu veya yanlışlığını anlamak istiyorsanız, yanınızdakilere ve karşınızdakilere bakınız.
page_break
Eğer kısa cümleler kuruyorsa insan, uzun yorgunlukları vardır sadece…

pbreak1 Kırılmak istemiyorsan kimseye “ayna” olma!
page_break
Aşıkların sözlerini alıp satan aşık mıdır? İçini görmez sarayın vasfeder duvarını…

Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada asla barınamazlar.
page_break
Namaz camiden çıkınca, Hac Kabe’den dönünce, Oruç Ramazan bitince başlar.

Melekler uçabilirler çünkü kendilerini hafife alırlar.

page_break
Denizde dalga, dünyada dert bitmez. Sen rahatı iç dünyanda ara. Dışardaki çalkantıya aldanmayıp içine bak! Saklı inci, kendi derinliklerinde…

Kanıta ihtiyacı olmayan doğallığın adıdır içtenlik. Biraz samimiyet lütfen…

page_break
Allah deldiği boğazı aç komaz! Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap. Her tencereye köz, her pencereye göz olma!

Gece uzundur, uykunla kısaltma onu; gündüz ışıktır; günahınla karartma onu.

page_break
İnsanın iç acılarının toplamı, Yaradana uzaklığı kadardır!

Müslümanlık ince insanlık, dervişlik ince müslümanlıktır.

page_break
Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele bir derdinizin olmasıdır.

İlkin gezginliğe çıkman gerek ancak sonra yurduna dönebilir o zaman da ötekileri anlayabilirsin. Öteki gören gözle en uzun yoldur insanın içi…

page_break
Hayatın ayarlarıyla oynamalı diyenlere not: “Yavaşlayarak önce hızdan, sonra hazdan vazgeçilecek…”

Allah insanı ümit diye yarattı; Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne Allah’tan ümidini keser.

page_break
Ey tâlib-i canan, bu yoldan nasibin: zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlub olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak kadarıncadır.

Madem insan kulağından beslenir ve kainat asla boşluk kabul etmez. Sen de vücudun ülkesini boş bırakmayıp ateş-i aşkla âh eyle dem be dem: atesiask.com

page_break

Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur, güzelliği kaybolur.

İnsanların, diğer insanları ancak kendi menfaatlerine uyacak kadarıyla anladığı zamanlarda siz öyle bir kazanın ki kimseyi yenmiş olmayasınız.

page_break

Zenginliğin çok vermekde olduğunu unutan birine rastlarsan sual basit: Ne yapmış da zengin olmuş? Zengin olmuş da ne yapmış?

Hata suya benzer, yayılmaya hazırdır. Gerçekler kaya gibidir ayağına gidilmeyi bekler. Oysa tesiri su gibi temizleyicidir.

page_break
İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir, içildi mi varlığından geçer, işte o zaman tesir eder, kelimeden, ahvale aşk ile şifa bulasınız ya huu

Ey can! Kimi, nerede aradığına dikkat et; zirâ kendinde olanı aramak, kendinle arana mesafe koymaktır. Kaldır perdeyi aradan ya huu

page_break
Tut ki yoldan uzaktayım, uykudayım, gafletten uyanamamışım; ama uyuyanlara da gizli bir seyir bağışlamaz mısın Sen!

Dervişlik, ölüme hazır olma sanatıdır.

page_break
Kurt kuzuyu yerken tarafsız kalmak, kurdu tutmaktır.

Her insan mutlu olamaz çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç haketmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü!

page_break
Sadece her şeyi kaybettikten sonra özgür olabilirsin.

Hastalıktan dert yanma! Hak seni kayırıyor, günahtan uzak tutuyor, nefsi azgınlıktan, ömrü israftan koruyor. Şükret ki musibet nimet olsun!

page_break
Vakit her zaman saatle ölçülmez. An gelir tesiri başka başkadır. Vuslatı bekleyen aşığa, sabahı bekleyen hastaya, ölümü bekleyen yaşlıya sor

Derviş, kendi hazzından fâni olandır. Sofrada bulunması dâhi ailesi fertlerini iştaha getirmek içindir, işkembeyi şişirmek için değil ya huu

page_break
Hayat seni güldürmüyorsa espriyi anlamamışsındır demektir. Rıza mazharıyla hoş olam dersen; dilin tut, sözün yut seyretmeye bak

Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da; herkes biraz var o kadar…

page_break
Sürahi eğilir, bardak değil. Derin olan, dolu olan, usta olan boyun büker, çırak değil.

Derdini sıkı tut. Şikayeti bırak. Alıştığın derdi alır yenisini verir hepten berbat olursun… Verdiğine razı eyle ya huu
page_break
Aşk yolunu seçtik sanırdık meğer yolun sahibi layık bulduğunu tercih edermiş. Akansu gayriyatları kenara atarmış. Katremiz ummana erdir ya huu

 Ölümden şüphen mi var? Uyuma! Öyleyse uyku gibi ölüme de mahkumsun. Dirilmekten şüphen mi var? Uykudan uyanma! Demek uyandın; dirileceksin!
page_break
Doğan, isterse sütbeyaz ve eşsiz olsun; fare avladıktan sonra bayağıdır. Dön bak aynaya neyin peşindesin; unutma talebin ne ise o’sun sen! Tut ki beklemiyorum seni, vuslat ümidiyle yanmamış buluşma özlemiyle ölmemişim; fakat her taşın güneşten bir payı yok mu?
page_break
Aklına gelen bütün ihtiyaçlarını bir alışveriş merkezinde giderebilen bir insan, Kafdağı’nın ardında neyi arasın?Dervişlik, hoşgörü yoludur; ama neyi hoş görelim? Ne hoş ne değil? Nefse hoş gelenlerin hoş görmek değil Hakkın hatrını hoş tutmaktır yolumuz.page_break
Âlemden maksat: bir kâmil insanı meyve vermesi, insan’dan maksat ise o demin gelmesidir. Hakikat sancısı çekenlerin demleri ziyâde ola ya huuCihad, beden ülkesine ruhu hakim kılmak içindir. Cihandaki savaş ise delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere! farz olmuştur.

page_break
Ey can, gönlünden aşka bir yol aç. O bahar gibi su gibi hoştur. Duru su, aya ayna tutar.  Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır.

 * * * * *

Hâmiş: Madem buraya kadar zahmet edip sabır gösterip okudunuz bir de sır verelim: “Slogan, cahillerin dizginidir” biliriz ancak kelimelerden hakikate yol bulmaktır niyyetimiz. Lûtfen siz de bu yemi yutup fikir sahibi olmadan hüküm sahibi olmayınız. İşbu mânânın tamamı ve devamı için twitter üzerinden vâsıl olalım erenlerim huu

Read Full Post »

Sevap için çalış, yorul ki; günah işlemeye dermanın kalmasın. [Prof.Dr. Mahmud Es’ad COŞAN]

calismak_gerek

Üşenme, erteleme, vazgeçme; bizi ancak çalışmak kurtarır. [Ş. Rado]

Biriktirdiğimiz suallerle başlamak isteriz söze; “Bu dünyada Allah’ı neden göremiyoruz?”

“El-muhît” ismine ters gelir de ondandır. Zira bu dünya gözüyle ru’yetullah olması lazım gelse, Allah’ın kuşatılan olması lazım gelir, halbuki Allah muhittir, çepeçevre sarıp kuşatandır, muhat, kuşatılan olamaz!

Sonra geçmiş zaman radyo programlarından birinde Üsküplü Şevket Rado (v. 1988)’dan dinlediğimiz bir hatıra vardır:

“Bir gün hattat, Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey, iki elinde iki büyük paket olduğu halde Karaköy’den vapur iskelesine doğru gidiyordu. Hemen yanına yaklaştım, paketlerden birini ben taşıyayım dedim. Tereddüt etmeden “Al..” dedi. Bu sefer Kadıköy İskelesi’ne değil de Karaköy Muhallebicisi’ne doğru yürüdü. İçeri girdik. “Hocam, hani iskeleye gidiyordunuz?” Cevap vermedi, muhallebici çırağına: “Evlat, bir limonata bir de muhallebi!” dedi. Sonra kendi kendine söylenmeye başladı: “Allah insanı karısına, evladına, talebesine muhtaç etmesin. Benim eşyamı taşıyorsun, onun hakkını ödemeliyim.” “Üstadım, dedim, asıl biz sizin hakkınızı ödeyemeyiz, hocalık hakkınızı. Senelerdir sizden feyz aldık, bunu nasıl unuturuz?” Cevabıyla irkildik: “O başka, onun karşılığını maarif vekaleti bana ödedi…”

Bir sohbetle devam etti, uyandırma servisi: “… Ama diyoruz ki, “Hasbünallahu ve ni’mel vekîl!” Yâni, “İnsanlar toplandılar, silahlandılar, size geliyorlar!” denildiği zaman, has mü’minler ne dediler?.. (Hasbünallah, ve ni’mel vekîl!) “Allah bize yeter, o ne iyi vekildir.” dediler. “Hasbünallah!” diyoruz, “Allah bize yeter!” diyoruz ve yetiyor hakîkaten… Fakat Allah’ın çalışma yaptığınız zaman, (Ve en leyse lil insâni illâ mâ saâ. Ve enne sa’yehû sevfe yürâ.) Allah-u Teâlâ Hazretleri insanlara sa’yine göre mükâfat ve sonuç veriyor, muvaffakıyet veriyor. (Ve en leyse lil insâni illâ mâ saâ) ifadesi, “İnsanoğlu için, sa’yü gayret ettiğinden başka bir mükâfat verilmez.” demek… Leyse, olumsuzluk fiilidir. (Ve en leyse lil insâni) İnsan için yoktur, (illâ mâ saâ) ancak sa’yü gayret ettiği kadarı vardır. Cümle yapısı bakımından “Lâ ilâhe illallah” gibi bir cümledir bu… Kuvvetli bir cümledir, sa’yin önemini göstermektedir. “Hiç bir ilâh yoktur, ancak Allah vardır.” denildiği gibi, “Hiç bir sonuç alamazsınız, ancak sa’yiniz kadar sonuç alabilirsiniz. Sa’yederseniz, gayret gösterirseniz alırsınız.” demektir bu…

“Ben sizi seviyorum, siz benim sevgili kullarımsınız. Ben size havadan, cabadan şöyle muvaffakıyet veririm.” demiyor Allah-u Teâlâ Hazretleri… “Ancak sa’yederseniz veririm!” diyor. Ama, şu incelik vardır bu işte: Sa’yeden mü’min kullarına Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin mükâfatı çok çok büyüktür. Ama sa’yetmek şartına bağlı… Durduğu yerde, durmak şeklinde değildir, uyumak şeklinde değildir… Tenbellik tarzında değildir, ihmal tarzında değildir… Vazifesini yapmamak üzerine değildir. Vazifesini yapmayan insana Allah, yapmadığı halde mükâfat vermez; yapmadığı için cezâ verir, mü’min kulu olduğu halde… Osmanlı’nın yıkılışının sebebi budur. Şâir ne güzel söylüyor:

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!..

(Allah’a dayan,) Tevekkül et, (sa’ye sarıl,) çalış, –işte şu bizim işlediğimiz konu– (hikmete râm ol) ilmin peşine düş demek… Hikmet, ilmin, bilginin, doğrunun; akla, mantığa ve şeriate uygunluğun sembolü olan bir kelimedir. Ona râm olacaksın, ona tabi olacaksın. Bu Konyalıların iyi bildiği bir şeydir. Çünkü, imam-hatibin kapısının üstüne yazılıdır. Ali Ulvi (Kurucu) Bey’in mısralarıdır. Ali Kemal (Belviranlı) Bey de bestelemiştir bu şiiri… Onun için, sa’yetmeniz gerekiyor muhterem kardeşlerim!.. Bu ciddî bir iştir.

Hatta bu sa’y ü gayreti zahiren şer üzre bilinenlere dahi vaktiyle gösterilen müsamahaya dair anlatılır:
“… Allah’ın bir velîsi idi. Lakin halk-u alem başına Üşüşüp ahvâl-i ma’neviye ve telezzüzat-ı rûhaniyyesini yağma etmesinler diye, bazı evliyaullahın adeti olduğu gibi kendilerini melamet perdesiyle gizlerdi. Güzel ahlak sahibi olan Hoca Efendi’ye gelen bir misafir kitaplarından birisini çalmış, o da bunu gördüğü halde uyarmamıştır. Aksine hırsızın peşinden hizmetçisi Seyyid Ağa’yı göndererek sattığı sahaftan para vererek geri aldırmıştır. O’na göre; İmam-ı Azam bile “hırsızlık yapmak için derse gelen bir kimseyi sabahtan beri fırsatını kollarken emek harcadığını” düşünerek kırklar makamına katmıştır”

Meşahir-i ahissa-i zaman ve cihanın kötü ünlülerinden bahilliğiyle meşhur olmuş bir cimri, kahvede otururken bir dilenci gelip “yoğurt alacağım” diyerek iki akçe ister. Cimri, şimdikilerin “Allah versin” dediği gibi “İnâyet ola” der, sâil gitmez, yine ister. Cimri yine ‘İnayet ola’ der, dilenci gitmez, istemeye devam eder, en sonunda bıkan cimri cebinden iki akçe çıkartıp yere atar; ‘Al yıkıl, defol!’ der. Dilenci iki akçeyi yerden alır gider, bir çanak yoğurt alır ve yer. O gece bu cimri rüyasında Cennet’e girer, bakar; Cennet geniş bir çayırlık alan, içinde ulu ulu ağaçlar, hoşlanır; içinde bir hayli gezer dolaşır, yorulur ve acıkır. Neden sonra karşısında bir insan yaratılır. Cimri: – ‘Arkadaş bu nasıl Cennet? Hani kuş kebapları, hani o nimetleri? Ben bu Cennet’te açlığımdan öleceğim, böyle Cennet mi olur?’ dedikten sonra karşısındaki: – ‘Haa! Evet bu akşam bir çanak yoğurt gönderdiniz’ der, yoğurdu getirir. Cimri, ‘Hani ekmek . . . ?’ der, – ‘Ekmek göndermediniz.’ – ‘Aaaa … buraya gönderirsen mi oluyor, biz kendi kendine oluyor biliyorduk.’ – ‘Hayır, kendi kendine hiçbir şey olmaz. Eğer bir şey gönderirsen o gönderdiğin şey gelir, burada hazır bulursun; zira “Ed-dünya mezraatü’l-ahirati'” hadis-i şerifi bunun üzerinedir’ der, (Dünya, ahiretin tarlasıdır) kayıp olur. Cimri uykudan uyanır; kan-ter içindedir. Kendisi zaten zengin olduğundan ailesini çağırmış, ”Aç şu sandıkları, çıkart şu altınları” demiş. Ardından çeşitli misafir odaları yaptırmış. Her gün kendisinin yediği yemeklerden gelene, gidene, yolculara yedirmiş. Bundan Sonra mutluluğu ve eli açıklığıyla meşhur olmuş. Belki o soydan hala vardır” buyurdu…

Allah’ın bir çeşit cömertliği, fukarayı meydana çıkarır, bir başka cömertliği de cömert kulları vasıtasıyla onlara bol bol ihsanda bulundurur. Şu halde yoksullar, Allah’ın cömertliğine aynadırlar. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamıyla geçen hakiki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır. Cömertler cömerdi Peygamber (sav): “Hamd ve cömertlik, dünyaya uzanmış cennet dallarıdır” buyurmadı mı? Cimrilik, şükürsüzlük ve gerçek körlüktür. Cimri, nehir kıyısında olduğu halde, suyu başkalarından esirgeyen ve önündeki ırmağı görmeyen kör gibidir.  [Hz. Pir Destgir-i münîr]

Eh sözü bu kadar dolaştıktan sonra, yazının başlığı ile barıştırmanın vaktidir; mesâiye nasıl devam edelim? Nasıl ölmek ve dirilmek istiyorsanız öylece yaşamalı… Hz. İsa aleyhisselâm ile ilgili meşhur hikâyedir: Pek sevdiği eşeğini, bulurum ümidiyle bir ömür arayıp can veren bir adamın kemiklerine, “İsm-i A’zâm” nefes buyurunca adam ayaklanıverir. İlk sorduğu soru “eşeğim nerede?” olur. Nefsinin istekleri peşinde hayat sürersen, öylece ölürsün…

– Nasıl ölürüm çok merâk ediyorum
– Uykudan önce son yaptığın şekilde ölür uyandığında ilk yaptığın şekilde dirilirsin; sürpriz final bekleme!

yeni6

… Önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir. [Bakara:110]
O gün geldiğinde, sorular soru üstüne, insanlar: “Geride ne bırakmış?” (Geride kalanlar için neyi var) melekler “önden ne göndermiş?” (sonrası için önceden neyi var) Bir gün daha yaklaştığını bilene, bir gün öleceğini, hayatın bir gün olduğunu, o günün bugün olduğunu bilene, mucibince amel edene aşk olsun

Read Full Post »

Hz. Ali efendimiz (k.v.) zamanında Basra valiliği de yapan Ebû Amr Osmân ibn-i Huneyf (v. 661), Ensâr’dan sabırlı, cesur, âdil; bir mübarek sahâbî. Resul-i ekrem hazretlerinden sadece bir hadis-i şerif nakletmiş, işte o kutlu sözler:

İki gözü görmeyen a’ma bir zat,  huzur-u saadete gelerek Peygamber Efendimiz’den (aleyhi ekmelittehaya) istirhamda bulundu: “Ya Resulallah! Sen Allah’a dua ediver de, Allah benim gözümün a’malığını, körlüğünü açsın, gözüm görsün. Benim körlüğüm, a’malığım gitsin. Dua et de gören bir insan olayım ne olur ya Resulallah!”

rahmetpeygamberi

Peygamber Efendimiz saadetle buyurdular ki:
Yoksa başka bir şeye mi dua etsem sana?… Bu haline dua etmesem de, a’malık konusunun dışında başka bir şeyle mi dua etsem? Nasıl istersin?”

Yani, “Allah seni cennetlik etsin, afiyet versin filan mı desem?.. (Aslında, O bize hakikatte neyi istemenin isabetli olacağını da öğretecek susup tâbi olmayı öğrenebilsek)

Dedi ki: “Ya Resulallah! Gözümün görmemeğe başlaması, a’malık bana çok ağır geldi. Sen benim gözümün açılmasını iste, ona dua et!”

Risaletpenah hazretleri buyurdu ki: “Madem öyle, git evine sonra abdest al sonra iki rekat namaz kıl! Sonra şöylece dua ediver:

hadis_metni

(Allàhümme inni es’elüke ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh… Ya muhammedü inni eteveccehü ila rabbi bike en yekşifeli an basari… Allàhümme şeffi’hü fiyye ve şeffi’ni fi nefsi…)

Duayı okudum, manasını söyleyeyim, herhalde manasını merak ediyorsunuzdur:
(Allàhümme inni es’elüke) “Ey Allah’ım, ben senden istiyorum ki, (ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh..) rahmet peygamberi olan Peygamberim Muhammed-i Mustafa’nın aşkına, hatırına senden istiyorum ve sana yöneldim. Onun hatırını öne sürerek sana yöneldim ya Rabbi!..”Sonra duanın öbür tarafında, evinde diyecek ki: (Ya muhammedü inni eteveccehü ila rabbi bike en yekşifeli an basari) “Ya Muhammed! Ben Rabbime senin adını öne sürerek, senin aşkını söyleyerek teveccüh ettim, yöneldim, yakardım. Gözümün körlüğünü gidermesi için seni öne sürdüm.” Sonra yine Allah’a yönelecek, diyecek ki:(Allàhümme şeffi’hü fiyye) “Ya Rabbi! Şu Muhammed-i Mustafa’nı benim hakkımda şefaatçi eyle… (ve şeffi’ni fi nefsi) Kendimi kendim hakkında şefaatçi olarak kabul eyle…”

Böyle demesini tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz. Anladınız mı ne dediğini?.. Türkçe olarak yeniden söyleyeyim:
“Ya Rabbi! Ben senden habibin Muhammed-i Mustafa aşkına diliyor ve dileniyorum, sana rahmet peygamberi Muhammed-i Mustafa’nın adını öne sürerek teveccüh ediyorum, sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Ben Rabbime senin adını söyleyerek teveccüh ediyorum, gözümün körlüğünü gidersin diye… Ya Rabbi! Bu Muhammed’ini benim için şefaatçi eyle, beni de kendim için şefaatçi eyle…

Dua bu… Böyle dua etmesini söylemiş. “Git evine, abdest al, iki rekat namaz kıl, bu sözleri söyle!” demiş.

Râvi diyor ki: “Adam Peygamber Efendimiz’in yanına, gözü gören bir kimse olarak, a’malığı gitmiş bir kimse olarak geri döndü.”

Allah’ın kudretine bakın, Resulallah’ın Allah indindeki kıymetine, şefaatine bakın; Resulallah aşkına dua edilince, Allah’ın nasıl kabul ettiğini anlayın!

Ey göz ve gönül aydınlığımız, ya biz kime gidelim ey Nebi, kimsesiz kaldık sana uzak bırakıldığımız çağlarda… kanadı kırık kuşlar gibi döner dururuz seni beklediğimiz mânâ kapında… ne olur bizim de can gözlerimizden gaflet perdelerini aç, kalplerimizi senin kalbinle aşina olacak ayarda tut, ömürlerimizi, hallerimizi, şahsiyetlerimizi daha dünyada senin yol ve gidişinle bir eyleyiver…

Gözünden perdeyi kaldır; mucize bir andır!
Ey çalgıcı akort et bıçaklarını, düşlerimiz kalındır

Read Full Post »

Serîr-i bezmgâh-ı fakrı her bir câna vermezler Değil her cânâ yâhû, belki cânâna vermezler Efendi, umma sen âb-ı hayat-ı bâdeden hisse, Anı insana tahsis ettiler, hayvana vermezler Kadem rencîde kılma, zahmet etme zâhidâ, zîrâ, Sımat-ı bezm-i irfânı kuru unvâna vermezler Gidip beyhûde bâr olma miyân-ı cur’a-nûşâna, Bu işretgâh-ı mânâda sana peymâne vermezler Vücudun hâk-ı hırmen etmeyince seng-i ğam, Fahrî! Hakîkat hırmeninden kimseye bir dâne vermezler

kabe_kadim

Meâlen izah edersek: Fakr meclisinde, baş köşeyi sıradan insana vermezler, her insana değil, belki sevgiliye bile vermezler. Ey efendi! sonsuz hayatın kapısı olan fakr bâdesinden bir hisse bekleme, çünkü o kâmil insanların hakkıdır. Onu, nefs-i emmâre seviyesinde, hayvan gibi yaşayanlara vermezler. Ey zahîd! sen ayağını yorma ve zahmet edip o meclise gitme! Zira, irfan sofrasına oturmayı, kuru unvana vermezler. O mânâ şarabından içenlerin yanına gidip boş yere onlara yük olma, o mânâ meclisinde, sana bir yudum bir şey vermezler. Ey Fahrî! gam değirmenin taşı, senin benliğini öğütüp yok etmeyince hakîkat harmanından kimseye bir dane vermezler.

Hadi ey âb-ı hayat, bir nağmeye başla da döndür değirmen gibi beni… Şu varlık buğdayı tezce un olsaydı, halkın varlık metâsı şu değirmenden dışarıda kalırdı. [Hz. Pir Mevlana]

Bir değirmen metaforudur gidiyoruz günlerdir, sadece başımız değil ömrümüz dönüyor andıkça değirmen misalini… Önce Cahit Zarifoğlu’nun bir denemesini koyalım sofraya:

Adaşım Cahidî Ahmet Efendi’nin bir beyti var, şöyle:

Akil isen can gözün aç, tut kulak bu sözüme Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi

Elbistanlı Muzaffer Hoca’yla konuşuyoruz. -Dünya bir evcik’tir. Esas ev ötede, diyor. Bir ağabeyimiz, kendisine servetini çoğaltmasını ve saklamasını telkin eden bir rüya görüyor. Ve kendi kendine: -Herhalde bir kıtlık, bir afet, bir yokluk meydana gelecek. Zor günler gelecek. Bunun için de böyle bir rüya gördüm. Bari bundan böyle hesabımı bileyim, israfta bulunmayayım, malıma sahip olayım da zor günlerde zorluk çekmeyeyim, diyor. Ancak rüyasını ulu bir zata tabir ettirmenin daha isabetli olacağını düşünerek, böyle bir zata gidiyor ve rüyasını anlatıyor. O mübarek zat şöyle diyor: -Güzel bir rüya görmüşsün. Elbette servete sahip olmak, onu çoğaltmak gereklidir. Serveti çoğaltmak demek ise onu tasadduk etmek, muhtaçları arayıp onlara dağıtmak ve sevdiklerine hediyeler vermektir…

Bu mübarek sözlerden de anlaşılmalı ki servet, insanı bir değirmen gibi öğüten bu evcik için değil, ötedeki esas ev için. Selef-i salihîn Allah’a yalan olmakta birbirleriyle yarış ederlerdi. Cennet ve cehenneme ve bunların el’an yaratılmış olduğuna inanır ve ayet gereğince “cennete girmek için yarışırlar”dı. Kalbinde “zerre miktar iman” olan kişi, Peygamber Efendimiz’in müjdesi ile, cehennemde kalmayacağım, öte dünyada, o büyük ve esas evde cennete dahil olacağını umabilir. Evcik’te nasıl yaşanması gerektiğinin binlerce tarifinden bir tarif, bir yol, tek başına bir ışık, bir kurtarıcı olan hadisi şerif şöyle: Buyuruyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: -Kalbinde zerre miktarı iman olanın cennete gireceği umulur. Bu müjdeyi duyan sahabe sorar: -Ya Resulallah, zerre miktar iman nedir? -Bir Müslüman vakit namazlarından birini elinde olmadan kaçırır, bir sonraki namazın vakti girdikten sonra hatırlar da, bundan dolayı kalbine şiş saplanmış gibi olursa, onda zerre miktar iman vardır.

Evcik, güzel, doyumsuz, ama meşakkat ve görevler dolu. Evcik sevimli bir kelime. Muzaffer hoca bu küçültme takısı ile onu sevimli gösteriyor, onun lanetlenmemesi konusundaki, gereği gibi sevilip değerlendirilmesi konusundaki görevleri hatırlatıyor. Ancak bir yandan da her şeyin iyisini ve büyüğünü isteyen insana (bize), evin de, malın da, sevabın da en çoğunu isteyeceğimizi düşünerek, evcik’le büyük ev’den söz etmeye bir yol açıyor, bize asıl menfaatin büyüğünü işaret ediyor. Gönlünüzü, enerjinizi, dikkatinizi, bu küçük kulübe ile bu evcik’le fazla eğleştirmeyin demek istiyor. Zira bu evcik, bu sevimli ve tadı şey insanları dişlileri arasına alıyor ve bağırıp çağırmalarına aldırmadan kanını kemiğine katarak öğütüp bir gün toprağa atıveriyor.

Dünya var olduğundan bu yana değirmen misali dönmekte, insanlar da iki taşın arasında öğütülen buğday tâneleri misali hayatın acı tatlı olaylarıyla ömrünü geçirmekte…

Gerçek âşık Dost yolunda ün eyler Darb-ı tevhid ile bağrın hûn eyler Değirmen daneyi döner un eyler Derviş hu der döner kâfir mi olur?

Değirmen taneyi döne döne un eylerken tavaftaki müslüman her bir devirle özünde olmayan kirleri atıp aslına dönüyor; Lebbeyk, lebbeyk ey kerem sahibi, başımda senin sevdan var, senin suyunla değirmen taşı gibi dönüp durmadayım…

yurukdegirmen

devran

Sultânü’l-âşikîn Yûnus Emre [v. 1320] (kuddise sırruhu) hazretleri bir nutk-ı şerîfinde haremdeki tavaf manzarasını anadolu insanı gözünden ne de güzel resmediyordu… Sözcükleriyle sanki kalbime doğru sızıyor, içinden kavrayarak yüreğimi avucunun içine alıyor, beş asır sonrasından İsmail Dedemin Hicaz’daki şehnaz bestesini de alarak el ele verip devrana kalkıyoruz:

Yürük değirmenler gibi dönerler El ele vermişler Hakk’a giderler Gönül Kabesini tavaf ederler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Semâda melekler kanat açarlar Önde bir kılavuz Hakk’a uçarlar Müminler üstüne rahmet saçarlar Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar Kanadıyla halka rahmet saçarlar Ab-ı kevser şarabından içerler Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Derviş Yunus ider görün n’oldu bana Aşkın muhabbeti dokunur cana Aklını başına devşir divane Muhammed’in kösü çalınır bunda Ol serverin demi sürülür bunda

Buradan sonra sus yol almaya bak, bunu da iyiden iyiye bil ki su garibin başını değirmen gibi döndürür ha döndürür… Bir teferrüc eyleyip baktım cihânın yüzüne Her neye baktım ise ibret göründü gözüme Âkil isen cân kulağın aç nazar kıl sözüme Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Alt taşı değirmenin yeryüzün tutmuş karâr Göklere kılsam nazar nicedir leyl ü nehâr Nice yüz bin enbiyâ toprağa kıldı karâr Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Âline aldanma sakın mekr ile hîle kılar Verdiğini geri alır sanma kim bâkî kalır İki taşın arasında dânenin hâli n’olur Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni Halk edipdir kudretinden kâr-âgâh ol Hudâ Çark içinde dânesin ömrü ona oldu gıdâ Bulmadı iflâh ecelden enbiyâ şâh u gedâ İki cihânın güneşi fahr-i âlem Mustafâ Bir değirmendir bu dünyâ un ider bir gün bizi Câhidî geç bu hayâlden bakma dünyâ malına Zehr olur her kim ki yerse sunma onun balına Âkil isen kıl seyâhat, gir Rasûlün yoluna Bir değirmendir bu dünyâ öğütür bir gün seni

Rûhu’l-Beyân’da; “Beyt’in Rabbine kulluk etsinler” ifadesindeki “Beyt”den maksat kalptir ki o, Kabe-i Hakiki’dir. Vâridât ve ilhâmâtın metafıdır (tavaf alanıdır)” buyrulur. Şimdi Kabe-ı Muazzama’ya ziyaret farz-ı ilahidir. Nedir O? Taştan yapılmış bir binadır, O’nun şerefi yerindedir. Bina olmasa da orada yine de yeri tavaf olunur. Asıl o yerdedir mukaddeslik ama yeryüzü topraktır. Cenab-ı Hak efdal-i mahluk olarak insanı yaratmıştır. Mü’minin kamili, meleklerden de üstündür. Asıl kabe, kabe-i hakiki insan-ı kamildir… Burada gidip dönüyoruz o dönmek zahiridir. Asıl düşünen insanlara lazım olan insan-ı kamili bulup da etrafında dönmesi, hizmetinde bulunmasıdır. Bir taş binanın etrafında dönmek kolaydır, imkanı olan herkes yapar onu. Fakat kamil mümini bulup da O’nun etrafında dönmek, sohbetine nail olup sözünü dinlemek, hizmetinde bulunmak, insanı kemale o ulaştırır işte.

Peygamber efendimiz’in asr-ı saadetinde müslüman olmuş, O’nu tanımış, O’nun çevresinde dönen müslümanlara sahabe diyoruz. Sahabe-i kiram Peygamber SAS Efendimiz’i nasıl dinlermiş? Tasvir, anlatım, ta’rif şöyle: “Sanki başlarının üzerine ürkek bir kuş konmuş gibi… Sanki kıpırdandıkları zaman bu kuş ürküp kaçacakmış gibi… O kuş kaçmasın diye, hiç kıpırdamadan, nefesini bile dikkatle alıp vererek, Peygamber Efendimiz’i öyle dinlerlerdi.” Evladını gömen insanlardan asr-ı saadet içre ashab-ı kiram yapan işte Hazreti Peygambere olan tabiyetin, hizmetin, muhabbetin mükafatıdır. Nitekim Resuli Kibriya hazretleri bir gün ashabına: “Kalkınız ve savaşınız” buyurduğunda Sa’d bin Ubâde’nin “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki atlarımızla birlikte denize dalmayı emretsen hiç tereddütsüz denize dalarız” demesinde bu adanmışlık duygusu, bu hizmet aşkı vardır.

Peygamber-i ahir zamana varis olanlar kıyamete kadar eksik olmayacaktır. Kabe-i hakiki olan O varisleri bulup onların etrafında belki peyklerin döndüğü gibi dönmek, O’nun hizmetinde bulunmak, sözünü dinlemek, gösterdiği yoldan dışarı çıkmamak gerektir. Hal böyle olunca Kabe-i hakikiye götürecek olan yolları aramak her mü’min-i muvahhidin boynunun borcu olsa gerektir.

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: