Ahmet Remzi Dede aşkıyla

Rablerinden ittika edenler (bedenselliklerinden korunanlar) ise sınıflar hâlinde cennete sevkolunmuştur. Nihayet oraya geldiklerinde ve onun sekiz kapısı birden açıldığında, onun muhafızları hitap eder: “Selâmun aleyküm! Ne hoş olmuşsunuz. Sonsuza dek kalmak üzere girin!” (Cennetlikler) dediler ki: “Hamd o Allâh’a ki, vaadini gerçekleştirdi ve bizi şu arza (ortama) vâris kıldı.  Cennetten dilediğimiz makamda yaşıyoruz. (İmanın gereğini) uygulayanların karşılığı ne güzelmiş!” Melekleri de; Arş’ın (hükümranlık tahtının – El Esmâ özelliklerinin açığa çıkma/seyri makamının) her yanından kuşatmışlar ve Rablerinin hamdini, münezzeh oluşunu dillendirirlerken görürsün. Herkes hakkında Hak olarak hükmolunmuş ve: “Hamd, Rabb-ül âlemîn olan Allâh’a aittir” denilmiştir. [Zümer:73-75]

remzidede_2

Mevla bir kerre gönül gözünü açmaya görsün, öylesi canların dillerinden hikmet incileri dökülür de dökülür. Onları dinlemek gönle ferahlık verir. Peygamber aşıklarını dinlerken, kulağımıza mana aleminden kanat sesleri gelir. Yazımıza serlevha bildiğimiz ayetin tasviriyle sermest eyler. Kolumuz kanadımız kırık da olsa, uçmayı deneyen yavru kuşlar gibi içimizde mana iklimine doğru yükselme duygusu filizlenir. Onların Peygamber sevgisini terennüm eden sözleri ve şiirleri, günah ile gafletin bize ihmal ettirdiği zavallı kalbimize dönüp bakmaya ve onu yeniden canlandırmaya imkan verir. İşte bu sebeple, Allah ve Peygamber sevgisiyle dolu aşıklarından Remzî Dede’den bahsetmek dileriz.

Üsküdar Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Ahmed Remzi Akyürek Dedemiz (v. 1944) alim, şair ve pek faziletli bir güzel insan-ı kâmil idi. Yirmi’den fazla eserin sahibiydi. O’nun pek güzel na’tlerinden biri, gazel tarzında söylediği hayli uzun ve san’atkarane şiiridir. Ahmed Remzi Dede, kendisinin gönül zenginliği kadar Resûlullah aşkını da dile getiren bu na’tine, diğer gazellerde olduğu gibi sevgilinin yani Peygamber aleyhisselam’ın güzelliğini tasvir ederek başlıyor ve diyor ki,

Gördüm dolaşır nâz ile hûbân arasında
Mânend-i kamer encüm-i tâbân arasında

Hâbîde-nigeh çeşm-i gazâlânı süzüldü
Bir fitne uyandı yine müjgan arasında

Bir nîm tebessümle eder mürdeler ihyâ
Sor âb-ı hayâtı leb ü dendân arasında

Ey şâne ara hâtır-ı uşşâkı bulursun
Dil-beste bütün zülf-i perîşân arasında

Bir ân idi gördüm yüzünü vech-i sebeb ne
“Ve’ş-şems” okurum âyet-i Kur’an arasında

Bülbülleri mebhût ü gülü eyleme mehcûr
Ruhsârın açık gezme gülistan arasında

Setr etse ne mâni’ ruh-ı tâbânını gîsû
Hak zâhir iken küfr ile imân arasında

Ser-rişte-i irfân olarak mebhas-ı zülfün
Sohbet uzadı dün gece yârân arasında

O Güzeller Güzeli’ni diğer güzellerin arasında nazlı nazlı dolaşırken gördüm. Bu sırada o, parlak yıldızların arasında dolaşan aya benziyordu. İri ve güzel gözleri yarı uykulu şekilde süzülmeye başlamıştı. İnsanın aklını başından alan O şahane gözü kirpiklerinin arasında beliriverdi. O’nun küçücük bir tebessümü ölüleri diriltir. Eğer ab-ı hayat arıyorsan, ab-ı hayat O’nun dudağıyla dişleri arasındadır. Oradan çıkar hadîs-i şerifler nice yürüyen ölülere can veren hayat kaynağıdır. Ey sevgilinin tarağı! Aşıkların aklı fikri ve gönlü nerededir diyorsan, onları sevgilinin dağınık saçlarına bağlanmış vaziyette bulursun. Nasıl bir hal idi bilemiyorum ama, onun güneş gibi parlayan yüzünü bir an görüverdim. O zamandan beri “Ve’ş-şems” süresini okuyarak Kur’an ayetleri arasında O güneşi arıyorum. Gül bahçesinde yanakların açık vaziyette dolaşıp da bülbülleri şaşkın, gülleri, terkedilmiş bir halde perişan bırakma. Yüzüne dökülen uzun saçlar güneş gibi parlayan yanağını örtse de güzelliğini ne kadar gizleyebilir. Zira iman ile küfür arasındaki fark gizlenip örtülemeyecek kadar ayan beyandır. Dün gece dostlar arasında tevhid ilmiyle zevklenmeye dair bir sohbet uzadı da uzadı halbuki yüzünün iki tarafından sarkan saçlarından bahis açmak yeterdi irfân’a ermek için.

Aşkınla senin olmayan âşüfte vü hayrân
Âdem mi sanır kendini insân arasında

Adem ki henüz tîn idi ummân arasında
İsmin okudu sûre-i Rahman arasında

Aşkınla bulup Nûh nice feyz-i necâtı
Keştîyi halâs eyledi tufan arasında

Cibril ne bilsin ki Halîl ism-i celîlin
Yâd eyler idi ateş-i sûzân arasında

Ya’kub’a getirdi haber-i Yûsuf’u nâ-gâh
Aşkın eseri külbe-i ahzân arasında

Meftûn u harîdâr olarak hüsnüne Yûsuf
Mümtâz u azîz oldu o ihvân arasında

Dâvud’a safâ-bahş ederek sıyt-ı bülendin
Zikr eyler idi vasfını elhân arasında

İsminle münakkaştı meğer mühr-i Süleymân
Hükmü yürüdü ins ile dîvân arasında

Mihrâb-ı dü ebrûna teveccüh Zekeriyyâ
Etmişti ki nâm aldı şehîdân arasında

Ezkâr-ı salâtındı dil-i Yûnus’a mûnis
Ey bahr-i atâ zulmet-i ummân arasında

Ümmîd-i visâlinle edip sabr u te’ennî
Eyyûb ferahnâk idi kirmân arasında

Aşkın kelimâtı mı değil nüsha-i elvâh
Mûsa ile bir sırr idi Sübhan arasında

Bir müjde-ber-i Hazret-i Rabb zâde-i Meryem
Teşrîfini eflâke sürûşân arasında

Daha sonra şair yukarıda tasvir ettiği sevgilinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu açıklayarak onun aşkıyla deli divane olmayan, onu kendini kaybedercesine sevmeyen kimsenin insan sayılmayacağını belirtiyor ve O’nun aşıklarının Hz. Ademle başlayıp diğer peygamberlerle devam ettiğini söylüyor ve meâlen diyor ki, Adem henüz çamurken Rahman sûresinde senin adını okudu. (“O çok merhametli (Allah), (Resûlü’ne) Kur’an’ı öğretti.” ayeti) Nuh senin aşkın sayesinde kurtuluş imkanını elde etti ve gemisini tufandan kurtardı. Hz. İbrahim’in o yakıp kavuran ateş arasında senin mübarek adını söyleyip durduğunu Cebrail ne bilsin. Keder kulübesine çekilmiş Yakub’a, bir anda oğlu Yusuf’un haberini senin aşkın getirdi. O senin hoş sedân, çağlar ötesine yayılan şöhretin Hz. Davud’a neşe ve huzur bahşetti de nice nağmelerle, ezgilerle senin zikrinle seni vasfedip övdü. Hz. Süleyman’ın mührüne senin ismin nakşedilmişti işte bu sayede O’nun hükmü insanlara ve cinlere hakim oldu. (Mühür bir işin sonunda vurulur, Hz peygamber nübüvvet mührüdür) Hz. Zekeriyâ’nın niyaza durduğu mihrabı sana doğru döndüğünden, sana baktığından Şehitler arasında nâm saldı. Hz. Yunus’un dili, pek karanlık balığın karnında niyaz idereken hep seni andığından, lütuf ve ihsan denizinde kurtuluşa erdi. Hz. Eyyüb, işin sonunda, sana kavuşacığını ümid edip sabreyledi de canını öğüten değirmenden feraha erdi. Hz. Musa ile Rabbi arasındaki sır olan levhanın nüshaları da Habibi Kibriya Efendimizin aşkına dair kelimelerden ibarettir.Cebrail aleyhisselam Hz. Meryem’e oğlu İsa (as) vasıtasıyla Peygamber Efendimiz’in alemlere teşrifini melekler arasında müjdelemek için geldi.

Ey şâh-ı rusül vasf-ı hümâyûnunu bizzat
Derc eyledi Hak Hazret-i Fürkân arasında

Sıddîkin için etme bizi mahv u perîşân
Pâmâl-i gamız bir sürü düşmân arasında

Fârûkuna emr eyle bizi eyle tahlîs
Sell etmiş idi seyfini tuğyân arasında

Râzı değil ahvâlimize meşreb-i Osmân
Şermendeleriz bir nice isyân arasında

İmdâd heman Haydar-ı Kerrârına kaldı
Yok melce’imiz bir dahi şüc’ân arasında

Bir çâre Hüseyn aşkına ümmet zedelendi
Pür kerb ü belâ kıldı yezîdân arasında

Ashâbın için âlin için eyle inâyet
Tâ kalmayalım ye’s ile hırmân arasında

Madem nazmın içindeki sihri bozup cümleye çevirmeye yeltendik devam edelim: Ey resullerin efendisi, şâhı, senin yüceler yücesi hasletlerini bizzat Hak teala, Kuranı Kerim’in içine koymuştur. (Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. 68:4) Senin pek sâdık yârin Hz. Ebubekir hatrına, nasıl olmuşsa ayaklar altına alınmış, hor ve hakir duruma düşürülmüş nice düşman arasında bizleri perişan eyleme. Hz Ömer’ine buyurup da bizi kurtarıver ki o azgın, isyankarlar arasında kılıcını kınından sıyırıp adaletle hak ve batılı ayırıvermişti. Bizim bu hallerimiz iffet, haya timsali Hz. Osman’ın yoluna da mutabık düşmedi. Biz dahi nice isyanımızdan utanıp mahcub olanlardanız. Bize yardım eli ancak, döne döne düşmanla cenk eden Allah’ın arslanı Hz. Ali vesilesiyle gelir hem yürekli ve cesur yiğitler arasında sığınacak kimimiz var ki O’ndan başka. Hz. Hüseyn’in aşkına bir çare lütfet ki yezidler arasında ümmet parçalandı, alem bela yurduna döndü. Ashabı kiramın ve pâk ailen hürmetine lütf u ihsan eyle ki ümitsizlik, karamsarlık ile nasipsizlik, mahrumluk arasında kalmayalım.

Uşşâk der-i kûyına gülşen idi yer yer
Yüzler sürerek yerde mugaylân arasında

Mahrûm-ı ziyâret ne revâ bunca Müselmân
Eşvâk u tehassür dil ü vicdân arasında

İsyân-ı ferâvânımıza yoksa nihâyet
Bir şey mi acep afv ile gufrân arasında

Remzî kulunu eyleme mahrûm-ı şefâ’at
Mağlub-ı hevâ nefs ile şeytân arasında

Der-gâhına şâyeste değil gerçi salâtım
Reddetme selâmât-ı büzürgân arasında

Bâki Dede üstâd Emîrî gibi dahi
Kaldım bu iki şâ’ir-i zî-şân arasında

Mevzû’una hürmetle bu nazmım beğenilse
Tesbît ederim defter ü divân arasında

Osmanlı Târîh ve Edebiyyât mecmûasında münteşir sâhib-i mecmûa Ali Emîrî Efendi ile Yenikapı Mevlevîhânesi postnîşîni Abdulbâki Dede Efendi’nin gazellerine nazîreyi mutazammın na’t-ı şerîf ve istimdâddır.

Aşıkların, sana varan yollar üzerindeki dikenlere yüz süre süre, senin yurdunda gül bahçesine erdiler. (Burada Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin O yolların mugaylânı aşıkların gülistânı, Visâlin haccı lezzâtı ne güzeldir ne güzeldir beytini hatırlamadan geçmeyelim) Böylesi şiddetli arzular, yanıp yakan hasret ile gönlü, vicdanı arasında kalan bunca müslümanı ziyaretinden mahrum eylemek revâ mıdır? Gerçi bizim isyanımız da pek çoktur amma senin affedip bağışlaman arasında bir şey midir? Nefs ile şeytân arasında istek, arzu ve heveslerine yenilmiş Ahmed Remzî kulunu şefaatinden mahrum eyleme (Burada Remzî mahlasını günümüz Türkçesinde imâen, sembolik manasına alırsak beyit daha bir lezzetlenir) Gerçi O’nun bu duası senin dergahına lâyık değilse de yol büyüklerinin, kâmil mürşidlerin sağlam duruşlarına say da reddetme duasını. Gazellerine nâzire yazdığı Ali Emiri Efendi ile Abdulbaki Dede Efendi gibi şan sahibi iki şair arasında kalan bu şiir dahi konusuna hürmetle beğeniliverirse Hazretin defter, divanına kaydedilecektir.

remzidede

Öyle yazıldı, öyle oldu vesselam… Ahmet Remzi Dede ile ilgili deryâya dalmak için kütüphane‘ye bekleriz

Reklamlar

Şemâil-i Şerif

Öyle gönül okşayan kelimeler var ki, daha söylenir söylenmez, sımsıcak havasıyla insanın rûhunu sarıp kucaklıyıverir. Sultân-ı enbiyâ’nın âşıkları da, Şemâil-i şerîf ‘den söz açılınca, böyle bir duyguyla kanatlanırlar. Onun gül kokulu köyüne varabilme, yüce huzuruna erebilme ve güneşi aydınlatan mâh cemâlini görebilme arzusuyla tutuşurlar. Şemâil denince, Resûlullah (s.a) efendimizin hem bedenî güzelliği, hem ahlâkî yüceliği hatıra gelir. Onun bu eşsiz güzelliğini ve emsâlsiz faziletlerini gönüllerine nakşeden ashâb-ı kiram, bu göz kamaştıran parıltıları kendilerinden sonra gelenlere tasvir etmişlerdir.

Tirmizî’nin Şemâil-i Şerîfi

Peygamber aleyhisselâm’a dair bütün bilgileri en titiz bir şekilde derleyip rivayet eden muhaddisler, şu köhne dünyanın bir benzerini daha göremediği o emsalsiz güzelin bedenî ve ahlâkî üstünlüklerini, kitaplarında özel bir bölümde toplamışlardır. Bu bilgileri Kitâbü’ş-Şemâil adıyla müstakil bir eserde ilk derleyen Tirmîzi (v. 279/892) olmuştur. Şemâillerde önce Efendimizin mübarek vücûdu ve görünüşü ele alınır: Yaratılışındaki güzellikler, nübüvvet mührü, mübarek yüzü, gözü, saçı, sakalı, eli, ayağı, giydiği şeyler anlatılır. Sonra tavır ve davranışlarına geçilir: Yürümesi, oturup kalkması, yemesi içmesi, konuşması gülmesi, ibadetleri, ahlâkı ve benzeri halleri yâd edilir.

Bütün güzellikleri ve mükemmellikleri kendinde toplayan Güneş İnsan efendimizin her hali, her tavrı, her hareketi, her sözü ashâb-ı kiramı hayran bırakmıştır. Çünkü onun mübarek vücudu, Osman Şems’in (v.1893) dediği gibi, Allah Teâlâ’nın ne harikalar yarattığını insanlara göstermek üzere gökten yere indirilmiş bir ilâhî kitap gibidir:

Vücûdun bir kitâb-ı âsümânî ya Resûlallah
Ki tenzîl etti Mevlâ arza ânı ya Resûlallah
Tirmizî’nin Şemâil’i üzerinde şerh, inhisar, Türkçe’ye tercüme tarzında yüz kadar çalışma yapılmış olması, o gönüller mest eden konuya Ümmet-i Muhammed’in ne büyük önem verdiğini göstermektedir.
Kethüdâ-zâde Ârif (ö.1848) Peygamber âşıklarının onun şemâiline duyduğu hayranlığı ifade ederek diyor ki: Ya Resûlallah! mübarek özelliklerini duyunca aklım başımdan gitti; kendimden geçtim. Bu deli gönül ezelden beri sana hayrandır:

Senin vasf-ı şerîfinle ben oldum mest-i lâ ya’kil
Dil-i şeydâ ezelden böyle hayrân ya Resûlallah

Peygamber âşıklarının yanık gönüllerinde büngüldeyen aşk, hasret ve özlem duyguları kimi zaman kitap olup niyâza durmuş, kimi zaman şiir olup duygu semâsında kanat vurmuştur. O gözleri yaşlı, bağırları taşlı âşıkların on beş asırdır. Medine’ye doğru uçurduğu beyaz şiir güvercinleri, eminim ki Resûlullah efendimizin rûhânî semâsında hâlâ kanat vurmaktadır.

Süleyman Çelebi’nin “Geldi bir ak kuş kanadiyle revân” dediği gibi, bu ak kanadlı sevda güvercinlerinden biri, üç ayların bereketiyle olacak ki, birkaç gün önce gelip ellerime konuverdi. Sizin daha çok ilmî cephesiyle tanıdığınız bir gönül adamı, sevgili ağabeyim Prof. Dr. Hayreddin Karaman, 24 Ocak 1992 tarihinde Mekke-i Mükerreme’de tamamladığı ve “Allah Resûlü’ nün manzûm resmi” dediği Şemâil adlı şiirini bir dost meclisinde okumamı istedi. Derin bir haz duyarak okudum. Bizleri son derece duygulandıran ve âşık bir gönlün Resûlullah hasretini dillendiren bu teri henüz kurumamış ak kanatlı güvercini sizlerle paylaşmak için izin aldık.

Mâh-ı Nebî olan Şâban-ı Şerif’te, O’nun güzelliği güzelliğimiz olsun diye güvercini uçuranı ve onu tutup getireni dualarınıza mazhar etmeniz niyazıyla arzediyorum.
“Haddizâtında bendeniz şâir değilim ama Müslüman olup da Peygamber Efendimizi sevmemek herhalde mümkün değildir. Bir insanın dünyada en fazla sevebileceği bir varlık Allah Resulu sallallahu aleyhi vesellem’dir. Biz O’nu sevdiğimizde, O’nun muhabbetinin sırrına erdiğimizde, O’nu biraz tanıdığımıza Allah’ı tanır ve O’nu da sevmenin bahtiyarlığına erişebiliriz. Çünkü Allah tabii ki yaratılmış değildir, yaratılmışlara benzemez. O’nun sevgisine ulaşmak apayrı bir kemâl ister, apayrı bir nazar ister, gönül ister, ruh ister. O halde O’na ulaşabilmek için O’na hazır olabilmek için önce Resulullahı sevmek, O’nu tanımak lazım…Öyle bir nasip oldu Efendimizi ziyarete gitmiştik. Ziyaretine gitmiştik diyorum, Ravzasını, kabrini demiyorum çünkü biz mü’minler O’nun bir manada vefat etmediğime inanıyoruz. Çünkü kendisi: “Bana selam verildiğinde Allah ruhumu iade eder ve mutlaka selama selamla karşılık veririm” buyuruyor. Ben inanıyorumki O dar-ı bekâya intikal ettiğinden bu ana kadar bir saniye selamsız kalmamıştır o halde bir saniye O’nun ruhu kendisini terketmemiştir. Bu keyfiyetsiz hayat, bu berzah hayatı, bu hiçbir hayata benzemeyen hayat devam ettiği için O’nun kabrini demiyorum, O’nu ziyarete gitmiştik. Orada temam olan O’nun şemailini manzum tasvirini arz ederim”

(Allah Rasûlü’nün manzûm resmi… Salât O’na, selâm O’na) 

 

Ne uzun ne kısa kararında boy
Soyu İbrâhim’den ne asil bir soy!
Saçları hoş, siyah, dalgalı bir koy
Kemâlini giydir beni benden soy

Âlemlere rahmet cemâlin göster
Bu kul varlığından soyunmak ister

Ay, güneşten güzel söbüce yüzün
Nûrundan ışığı vardır gündüzün
Solmaz bir gül rengin ne kış, ne güzün
Tecelli ediyor yüzünde özün

Hasretim, yanarım yüzünü göster
Kölen bu devletle avunmak ister.

Simsiyah gözlerin âhû misâlin
Daim Hakk’a bakar her anın visâlin
Beyazı ölçüsü gözde kemâlin
Kaşların sureti gökte hilâlin

Râzıyım rüyâda yüzünü göster
Âşık mâşûkuna can sunmak ister

Omuzlar yapılı düzgün el ayak
Boynun da ne güzel, gümüşten berrak
Göğsünden zarifçe inen kıla bak
Benden mutlu sana sarılan toprak

Azatlık istemem cemâlin göster
Elim ellerine dokunmak ister

Bir tutam sakalın birkaçı beyaz
Göbeksiz vücudun serin kış ve yaz
Cânımı yoluna kurban etsem az
Dostlar defterine köleni de yaz

Açıver kapını yüzünü göster
Gönül hasretinden yakınmak ister

Duyular mükemmel dişleri inci
Kokusuna tutkun yaşlısı genci
Yürürken koşmadan önde, birinci
Kapına gelmiş bir garip dilenci

Açıver ne olur yüzünü göster
Garip ayağına kapanmak ister

Yukardan aşağı heybetle iniş
Yürüyüşünde var hep bu görünüş
Âdetin baktığın tarafa dönüş
Bize nasip olsun hayırlı bir düş.

Kerem et ne olur yüzünü göster
Kim böyle bir düşten uyanmak ister

Nübüvvet mührünün sırtında yeri
Mühürlemiş Rabbim eşsiz değeri
Görmesinde eşit ön ile geri
İpek mi, hayat mı bu nasıl deri

Bir dokunabilsem yüzünü göster
Kölen seyre dalıp bir kanmak ister

Seni ilk görenler korku çekermiş
Sonra ülfet eder hemen severmiş
Benzerini asla görmedim dermiş
Erenler yolunda giderek ermiş.

Benzeri bulunmaz yüzünü göster
Gönüller nûrunla yıkanmak ister

Zâtının nurundan vermiş sana can
Hilkate rûhunla başlamış Rahmân
Yûsuf’ta yok sende olan hüsnüân
Seni anlatıyor mucize Kur’an

Âlemlere Rahmet, cemâlin göster
Kölen rahmetine sığınmak ister

Ümmetin üstüne titreyen sensin
Müjdeci, uyaran, gel diyen sensin
Kulunu Allah’a sevdiren sensin
Geceyi gündüze çeviren sensin

Ey Hakk’ın şâhidi yüzünü göster
Kul şehadetinle tanınmak ister

Hakk’ın halîlisin, habîbi sensin
Gönüllerin eşsiz tabîbi sensin
En güzel hutbenin hatîbi sensin
Ümmetin en büyük nasibi sensin

Aşkımın Leylâsı yüzünü göster
Gönül seni gözden sakınmak ister

En güzel, en üstün ahlâk senindir
Cömertlikte kemâl elhak senindir
Şefâatte en son durak senindir
Miraç senin, Refref, Burak senindir

Sen gördün, bize de cemâlin göster
Pervâne şem’ine hep yanmak ister.