Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’

Tecelligâh-ı lâhûtî mutâf-ı âşıkândır bu!
Derûn-u ankâ-yı Pîrâna açılmış âşiyândır bu!

ABDURRAHMÂN SÂMÎ NİYÂZÎ SARUHANÎ HAZRETLERİ
Kaddesellâhü sırrahu’l âlî (v. 1934)

abdurrahman_sami.png

DER NAAT-I NEBEVΠﷺ
Fâ’ilâtün / fâ’ilâtün/ fâ’ilâtün /fâ’ilün

Ma’nâ-yı besmele ebrûyuna mâ-şâ’allâh
Zâta mir’ât-ı kemâl rûyuna mâ-şâ’allâh

Nûn, kalem çeşm-i femindir sadef-i dürr-i hikem
Şâz-ı hilkat ile ferîd hûyuna mâ-şâ’allâh

Nüh felek cezbe-i aşkınla esîr-i devrân
Zînet-i ‘arş-ı alâ mûyuna mâ-şâ’allâh

Zerre-i nûrun ile oldu mü’esses cennât
Neşr-i reyhân-ı cihân bûyune mâ-şâ’allâh

Sâye-bân oldu nebîler ezelî nûrun ile
Nisbet-i hârik-i dil-cûyuna mâ-şâ’allâh

Zâtın âyîne-i Hak’tır sıfatın vasf-ı Hudâ
Vahy olan mantık-ı hak-gûyuna mâ-şâ’allâh

Şeh-i levlâk olduğuna şakk-ı kamer imzâdır
«Mâ rameyte» mazharı bâzûyuna mâ-şâ’allâh

İftirâkın ile siyeh-câme büründü Ka’be
Tozları huld-i berîn kûyine mâ-şâ’allâh

Sûret ü ma’nâ-yı, Hakk mazharı zâtın aynı
Künh-i hüviyyette dâl hûyuna mâ-şâ’allâh

Hıl’at-i imkân ile zıll-i kemâlin görünen
Cümleye merhamet arzûyuna mâ-şâ’allâh

Harem-i hazret-i muhtasta mukîmsin dâim
Lâmekân ‘âric-i her sûyuna mâ-şâ’allâh

Eylesin Sâmî’yi hayrân şerer-i ‘aşkın ezeli
Kevser-i nûr-i lutf cûyuna mâ-şâ’allâh

sakk

Min ğayri haddin manay-ı münifi:
Besmele’ye mana olup çekilen kaşlarına maşallah. O’nun zâtına, (tam ve noksansız dereceye erişmiş) ayna olan yüzünün güzelliğine mâşallah.

Nice hikmet incisi saklayan sedef misali ağzından dökülenlerdir kalemin Kur’an-ı Kerim’de yazdı.rdı.kları…Yaratılıştan gelen müstesna, eşsiz, biricik mizâcına mâşallah.

Dokuz gök katı, senin aşkının çekmesinden doğan coşkunluk, kendinden geçme ve istiğrak hâliyle kendi yörüngelerinde dönmeye mahkûm olmuşlar. Bu göklerin üstüne, en yüksek derecede yer alan madde aleminin sonu maddesizlik aleminin başlangıcı, her şeyden daha saf ve nurlu olan, mahlukatın şereflisi arş-ı ala’nın süsü olan saçının teline mâşallah.

Senin nurunun zerresinden cennetler vücut buldu. Cihâna cennet rayihası yayan kokuna mâşallah.

Senin ezeli nurunun hâmisidir nebiler. Gönülleri tahrik ile kendine doğru çeken tenâsüp kıvâmına mâşallah.

Senin zâtın Hakk’ın aynasıdır, sıfatın Hudâ’nın vasfı. Hakk’tan sana vahy olunan kelâma mâşallah.

“Sen olmasaydın alemlerin yaratmazdım” kelâm-ı ilahisiyle övülen Sultân olduğunun imzasıdır, şakkı kamer  (göklerin süsü olan ayın yarılması mucizesi) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” (Enfâl:17) âyetinin tecelli ettiği pazuna mâşallah.

Hicret ile ayrıl.d.ığın hasretinden siyahlar giyindi Mekke’deki Ka’be. Tozu bile kadri yüksek, en yüce cennet olan, sevgilinin bulunduğu Medine şehrine mâşallah.

Mana tasviri itibariyle, Hakk, mazhar-ı zatın ile aynıdır. Hakikatın özüne yol gösteren, aslına erdiren huyuna mâşallah.

Sultân’ın giydirdiği mümkün olabilen en güzel kıyafet ile görünen, kemâlinin gölgesi
cümle mahlukata merhamet (alemlere rahmet) arzuna mâşallah.

Sana mahsus hareminde mukîmsin dâim. Mekansızlığa yükselen cihetine mâşallah.

Ezeli aşkının kıvılcımları Sâmî’yi hayran eylesin: Lütuf ve ikram nuru olan Kevser ırmağına mâşallah.

Yâ Rabbi! O Muhammedin’e ﷺ öyle bir salât eyle ki,
o salât sayesinde benim fer’im aslıma, cüz’üm küllü’me muttasıl olarak zâtım zât-ı Muhammed’le, sıfatım sıfat-ı Muhammed’le kesb-i ittisâl eyleye ve ayniyetiyle aynim mesrûr olarak beynimizde(aramızda) beynuniyet (fasıla, aralık) kalmaya.

Ey hicâbı nur ve hafâsı şiddet-i zuhûrdan başka birşey olmayan Allah’ım, her meşiyet ve irade ettiğin şeyleri işlediğin ve her teayyünden hâli kıldığın mertebe-i ıtlakda senin ile senden ve ilim nuru ile zâtına ait keşiften ve vücud-u sûrî ile suver-i esmâ ve sıfata tahavvülünden Efendimiz Hz. Muhammed’e ﷺ öyle bir salât ile salât eylemeni isterim ki o salât sayesinde ezel de reşş edilen(saçılan) nur ile basiretime(kalp gözüme, idrakime) kühl-ü hakikat (hakikat sürmesi) çekilerek tekevvüne düşmeyen şeylerin fenâsını ve senin bekây-ı ezelîni rü’yete kâdir olurum.

Ehli şuhûdu irfân ve ashâb-ı zevk ve vicdan olan aile ve ashabına da tam bir salât ve selâm eyle. Velhamdülillahi rabbil alemin ve selamün alel murselîn.

İşbu selâmın muhataplarını, Hak kendi bekâsı ile daima ihyâ eyler, kemâlini ihsan etmekle selamlar… SELÂM’ın hakikatini unutturmaz.

Aşk ile bir dahi (selâmün aleyküm)
Hakkı kabule mâni’ olan âfetlerden Allah size selâmet versin, bir vehim ve hayal olan nefsinizden, parça özelliklerinden arındırıp beden ve tabiat kayıtlarından kurtarıp bütüne, aslına, kendine vardırsın.
🍃
Bu cihanda, o cihanda DARÜSSELÂM (Selâm yurdu, hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuk mekânı) olan cennet boyutu halinin yaşamına erdirsin.

Reklamlar

Read Full Post »


Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…

Sâkiyâ bir cür’a sun ehl-i safânın aşkına
Sâki-i Kevser Aliyyü’l-Murtazâ’nın aşkına
kerbela_umutrehberi.jpgLâle öz başını yarmışdur Hüseynîler gibi
Kana boyanmış Şehîd-i Kerbelâ’nın aşkına

🔥 Yâ Hasan el-medet Yâ Hüseyin el-ihsân

Hüseyin(r.a) toprağa düştüğünden beri bir yanımız Fırat gibi küskün, bir yanımız çöl kadar suskun… Yüreğimiz iki kanatlı şimdi bir yanımız hicret, bir yanımız şehâdet…

O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim. Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde…

Hüseyin’in toprağa düşen mübârek başını her hatırlayışımızda taşa dönüyoruz. Toprak bu yüzden taşlıyor bizi masum kanı akarken…

Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden. Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden…

Hüseyin toprağa düştüğünden beri içimiz hep Kerbelâ bizim. Kardeşin kardeşle savaşı önce bizim içimizde kıyâmet koparacak, bizim yüreğimizi kanatacak. Dur diyemezsek eğer her zâlim önce bizim içimizde akıtacak masûm kanını…

Biz göz yumarsak bir kez daha kuduracak Fırat, usul usul kanayacak Resulullah’ın gelişiyle açan güller…

Kerbelâ’da söylenen yiğitlik türküsünü duymazsak eğer “Allah yapıcı olanı, bozguncudan ayırır” [2:220] ayeti mü’minlerin helâkı olacak!

Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın… Zorbalıkta adalet, zulümde hak arayanlara “DUR!” demediğimiz için…

Kerbelâ şehitlerinin başlarını vererek kaldırdıkları, ümmetin izzetini ve şerefini kendi ellerimizle yok ediyoruz. Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!

Anlayabilseydik oysa görürdük ki aydınlatmak için yanmayı seçenlerin diyârıdır Kerbelâ! “Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuz borcudur” diyerek birbir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu yerdir. Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir. Duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu… Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur.

“Ya Rab eğer sırtım toprağa düşecekse, düşüşümü ümmetin silkinip kalkmasına vesile kıl” diyen Hüseyin’i anlayabilmektir. Hüseyin’in düştüğü yerden ümmeti kaldırdığımızda, içi boşalmış barış ve kardeşlik sözlerini dirilttiğimizde yeniden Kerbelâ’nın belâsından ve hüznünden önce hikmetini ve hakîkatini taşıdığımızda çağlara, birlikte yürümenin anlamını öğrendiğimizde, müminlerin yardımına koşmanın hak olduğuna yürekten inandığımızda, “hüzünlerimiz, kederlerimiz ortaktır” demeyi bildiğimizde anlayacağız Hüseyin’i.

İçimizde adım adım büyüyen çölü, birbirimiz için akıttığımız gözyaşlarıyla suladığımızda çoğalacağız. Hem uğrunda ciddiyetle yaşanacak hem de uğrunda ömürden geçilecek davalarımız ve sevdalarımız oldukça anlayacağız Kerbelâ’yı…

Kıyıma değil kıyâma kalktığında yüreğimiz işte biz o zaman anlayacağız Kerbelâ’yı ve Hüseyin’i…

Bu toprakların baskın İslam formatı olan dergâhlarda, Bektaşi, Rifai, Nakşi ve Halveti dergahlarında o akşama mahsus belirli merasimler, belirli ritüeller uygulanırdı. Fakat günümüze gelince sanki Hz. Hüseyin’in yasını tutmak, onun için bir Fatiha, bir Yasin okumak veya mersiyeler okumak sadece Caferi kardeşlerimizin bir ritüeliymiş gibi addedildi. Oysa bu yeni bir zihniyet kırılmasıdır. Türkiye Müslümanlarının köklerinden koptuğunu gösteriyor… Hz. Hüseyin ve Kerbela deyince aklımıza sadece Caferiler ve İran geliyor. Onu sanki oraya atmışız, bizim değilmiş gibi bir yaklaşım var. Bunu son zamanlardaki Arap Selefiliğinin ülkemizdeki İslamcılık üzerindeki etkisi olarak görüyorum. Hz. Hüseyin’in başına gelenler neticede gavurlar, kafirler dediğimiz gruplar tarafından yapılmadı. Makam, mevki, aşiret, kabile, takım tutmak, mezhep tutmak gibi tamamen gelişmemiş yapıya sahip insanların, bir dine hakim olmak için içten içe savaş verdiklerini ve gözlerini kırpmadan bazı kamil insanların makamlarını fizik gücüyle ele geçirmeye çalıştıklarının bir dersidir. Hüseyin’in yanında bir çizgide yürümek ve Yezid’ten uzak durmak bizim tevella-teberra felsefemizde çok önemlidir. Tevella Hz. Hüseyin’in yanında olmak, teberra ona bu zulmü yapanlardan beri olmaktır. Müslümanlar böyle bir çizgi tutturursa, daha asil ve izzetli bir yaşam sergilerler…

Kâfir-i nefsin elinden gel oda gir ey gönül
Ger şehîd olmak dilersen çün Hüseyn-i Kerbelâ
🔥
Bunca asır geldi geçti, hiç ağarmadı Kerbelâ’ya vurulan o insanlık karası… Kanasın hiç değilse şu rahata alışmış tenimizde bir Hüseyin yarası…

Ok atmak Kurretül-ayn’e değil mi aslını imhâ
Sebepsiz mi bu gün hâlâ hakiki müslümân ağlar

Bir günün feryâd ü figânını, bir yılın sükûtunda sabır ateşiyle demleyen canlar var.
Ateş daha ne yapsın bana yanmadığım, âh etmediğim gün mü var!
Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir;

Âteş-i aşk ile âh eyle sen dem be dem,
Her Hüseynî meşrebe Kerbelâ’dır bu âlem

Ufuk açıcı bir okuma tavsiyesi:
Kerbela ve Mersiyeleri [Doktora Tezi]

Read Full Post »

Bir hedefte muvaffâk olabilmek için o hedefin Muhammedî olması gerektiği kadar, o hedefe varmak için kullanılacak metodun da Muhammedî olması gerekir.

Söze, ilâhî nizâmın, kâinatın gözbebeği olan insana ve onun hayatına verdiği değerden bahsederek başlamak dileriz: “Haksız yere bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir, bir insana da hayat vermek, bütün insanlığa hayat vermek gibidir” buyuran çağlar ötesi vahyin anlamı ne kadar kapsayıcı ve derindir. Hz. Peygamber’in yol ve gidişinde insan, ölüsüyle, dirisiyle sırf “insân” olduğu için hürmete ziyadesiyle lâyıktır. Bir gün Hz. Peygamber, bir cenaze geçerken ayağa kalkıyor. Sahabe, cenazenin bir gayr-i müslime ait olduğunu, ölenin bir Yahudi olduğunu söylüyor. Hz. Peygamber de ölümün düşündürücü olduğunu, kim olursa olsun ölenin bir insan olduğunu, saygı göstermek gerektiğini oradakilere telkin ediyor. Hz. Peygamber”in bu davranışı tarihte emsali olmayan ince bir duruştur.

Hz. Peygamber’in gönlü, kim olursa olsun, insan olarak dünyaya gelmiş birisinin inançsız ve müşrik olarak ölmesini de razı değildir. Nice eziyet ve hakaretlerini gördüğü azılı düşmanlarının bile imansız olarak bu dünyayı terk etmelerini istememiştir. Nitekim, Bedir savaşında ölen müşriklerin insan onuruna halel gelmeyecek şekilde gömülmelerini emrediyor ve müşriklerin gömüldüğü çukurun başına gelip, ölülerin ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek bir hitapta bulunuyor. Bu hitabında, herkesin beklediği ve diyebileceği bir söz olan “Cezanızı buldunuz, Allah sizi kahretti, sizi nasıl hakladık, oh oldu” gibi şeyler söylemiyor. Kendisinden çok çektiği İslam düşmanı Ebu Cehil’in de içinde bulunduğu bu müşrik cesetlere hitaben mealen şöyle buyuruyor: “Siz Allah’a ve Resûlullah’a itaat etmiş olsaydınız, itaatiniz sizi sevindirir miydi? (Elbette sevindirirdi) Ben size demedim mi? Keşke beni dinlemiş olsaydınız…. Müşrik olarak öldünüz de iyi mi oldu! Şimdi, Allah’ın ve Resûlünün size va’d ettiği şeyi hak ve gerçek olarak buldunuz mu?” O’nun bu hitabının, cihan tarihinde bir benzeri daha yoktur…

Açılan bu pencereden sonra, kimi zaman dinî değerlere yönelik aşağılayıcı nitelikte olan ifadelere karşı Müslümanların tepkilerine dair Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç hocamızla yapılan röportajdan bir bölümü sizlerle paylaşmak isteriz:

islam_sanati

– Bazı düşünce anarşistlerinin İslam’a ve onun değerlerine yönelik tahkir ve tahakkümlerine karşı Müslümanların tepkisi ne olmalı sizce?
– Her şeyden evvel Müslümanların tepkisel tavrı rahatsız edici. Müslüman, bir harekete dış tesirin tahrikiyle başlamaz. Ben varoluşumu ortaya koyarım, insanlar bundan hoşlanırlar veya hoşlanmazlar; ötekine bakarak kendini biçimlendirmenin ciddi bir hata olduğunu düşünüyorum. Bir karikatür dergisi sizin dininizle alay edecek ve siz onun üzerine ayaklanacaksınız, sokaklara döküleceksiniz, hatta bu tepkiyi dile getirirken birbirinize girip 40 kişiyi öldüreceksiniz! Bu tepkiyi dile getirişte ciddi bir sorun var. Demek ki biri bizi tahrik etmese bir şeyler söyleyecek değiliz. Başkasının müdahalesi olmadığı zamanlarda uyku modunda olan, “öteki”ne endeksli bir hareket hâline getirdiler İslami düşünceyi. Bu zihniyette İslam, ancak “kâfir”lerin zıttı olarak çalışan bir sistem. Biz böyle değildik, klasik İslam anlayışında küfre ve kâfirlerin yapıp ediş tarzlarına göre hareket etmezdik. Kendi eğitimimiz, felsefemiz, estetiğimiz, şiirimiz, edebiyatımız vardı; bunları ortaya koyardık. Şu an İslam dünyasının hatası bence kendi varoluşuna ait şeyleri ortaya koymaktan ziyade, “öteki”nden gelecek tenkidi bekleyip, cevap moduna girmek. Fakat siz her ne kadar bahsettiğim Müslümanca duruşu, bir medeniyet içinde estetize olmuş İslam’ı ortaya koysanız da, bazıları sizi tenkit etmeye devam edecektir. Verilecek en güzel cevap, dine hakaretin edildiği bu “değerler sistemi”nin açmazlarını göstermek ve bütün dünya insanlarının manevi bunalımlarına cevap verebilecek İslam maneviyatını ortaya koymaktır. Bir zamanlar ABD ve Avrupa entelektüellerini etkileyen bir İslam maneviyatı vardı, bu en güzel cevaptı Batı’ya. İhtida eden, eserler yazan, Müslüman olmasa bile İslam’a hayranlığını dile getiren insanlar vardı; bunun en güzel örneği Annemarie Schimmel… Schimmel son kertede Müslüman olmamış olabilir, Allah bilir, ama İslam kültürüne birçok Müslümandan daha vakıf, Allah’a imanının ve Hz. Peygamber’e saygısının yanında İslam maneviyatına, kültürüne, zarafetine iman etmiş bir insandı. Onu sıradan bir “kâfir” olarak tanımlayamazsınız.

– İslam geleneğinde dine hakaret nasıl karşılanmış, buna nasıl tepki verilmiştir?
– İlk dönemde Peygamberimiz yapılan hakaretlere hep merhametle mukabele etmiş ve hakaret edenlerin seviyesine inmemeye çaba göstermiştir. O mübareğin sırtına hayvan dışkısı koyduklarında, “Bir yumruk da ben çakayım!” demedi, aldı o pisliği bir kenara koydu. Taif’te taşladıklarında, “Onlar bilmiyorlar.” dedi. İlk dönemde Efendimizin çektiği eziyetlere, hep sabırla yaklaşması sayesinde kazandığı çok insan var. Onu öldürmeye gelenler onda dirilirdi, en başta Hz. Ömer Efendimiz… Hz. Peygamber için o kadar kötü düşünceye sahipken, Efendimiz Ömer’i kazanma yoluna gitmiştir. İslami tavır, son noktaya kadar merhametle yaklaşmaktır. Lakin bunun kırmızı çizgisi vardır. O da izzet ve vakarı müdafaa noktasıdır. Efendimizi merhametli yaklaşımına rağmen ömür boyu taciz ettiler. Israrla, ikazlara rağmen ve uzun dönem -20 yıl boyunca- melanetini kusmaya devam eden, sadece sözlü değil fiziki olarak da Müslümanların önüne çıkan, namaza gidenlerin yolunu kesen, tehdit ve hakaret eden insanlar oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Şu 10 ismi veriyorum, bu kişiler tövbe etseler bile yanınıza almayın.” demiştir. Bir diğer husus da şudur: Müslümanlar hakaret durumunda bireysel bir tavır alamazlar, yani 16-18 yaşında bir delikanlı, “Benim dinime hakaret edenleri gidip bombalayayım.” hükmünü veremez. Din ile ilgili gelişme ilgili merciye iletilir. O merci, -şeyhülislam mı ya da İslami temsil kurumu mu her kimse- ikazda bulunur. Fakat üç beş kişinin “Allahu ekber” diyerek bilet kesmeye soyunması İslam’a aykırıdır. Bir karikatür merkezine saldırıp, yanlı yansız herkesi öldürdüğünüzde İslam’ın muazzez yönünü kontrolsüz tavırlarla zedelemiş olursunuz. Yapılan saldırılar sonucunda Batı’da bütün düşmanlıklara rağmen varlığını sürdüren olumlu İslam imajının yerine “terörist Müslüman” imajı hâsıl oldu. Burada ben çuvaldızı biraz da kendimize batıracağım: Biz nasıl emredildiysek o şekilde olmak zorundayız, ama vakıaya baktığınızda ortada masum insanları İslam adıyla öldüren bir terör örgütü var. Bunlara düşünsel anlamda müsamaha gösterilmesi kabul edilemez. Müslüman cemaat bunlarla irtibatını kopararak, bu zihniyeti dışlayarak cezalandırmalıdır. 11 Eylül’e kadar sanatımızla, edebiyatımızla, sufi konserleriyle dünyayı kuşatmışken, şiddet yanlısı insanlar bu damarları kestiler. İngiltere, ABD ve Fransa’daki kitap evlerinin raflarında İslam tasavvufuna dair binlerce kitap varken, 11 Eylül’den sonra hepsi kesildi. O yüksek akım bu genç ve cahil arkadaşları kullanarak çok başarılı bir proje gerçekleştirdi, olumlu İslam imajını yıkmış oldu. Öte yandan Müslümanların hâlâ ciddi manada ortaya bir varlık koyamadığını görmekteyiz.

– İslam kültüründe hicvin yeri nedir?
– Hakaret içeren alaylar hiçbir gelenekte, dinde, kültürde uygun görülmemiştir. Kimse kendisiyle alay edilmesinden hoşlanmaz. Ama sert köşeli ifadelerin haricinde kırçıllı alanlar da var. Bu alanlarda insanlar birbirlerine latife yaparlar. Latifeli bir anlayış hayatı estetize eder ve bunun dinde de yeri vardır. Mesela Hoca Nasreddin bir fıkıhçıdır, ama mizahında derin bir felsefe yatmaktadır.

Hz. Peygamberin latifeleri bulunmaktadır. Sahabeden birine, “Gel buraya uzun kulaklı.” demiştir. Yaşlı bir kadını gördüğü zaman, “Teyze biliyor musun yaşlılar cennete giremeyecek.” demiştir. Üzülen teyzeye ise hemen ardından, “Çünkü cennete girdiğinde bu hâlinle değil, 33 yaşındaki hâlinle cennette olacaksın.” demiştir. Hz. Ebu Bekirle şakalaşmaları söz konusudur. Tasavvufta latife yapan şeyhler vardır. Bunlar güzelliktir; şahsiyet zedeleyici, tahkir edici ifadelere zaten şaka denemez. Saygı sınırını aşmayan, hakarete varmayan latifeleşme İslam’ın zenginliği, şu anki modern Müslümanların da eksikliğidir. Efendimiz’in İslam’ı alay konusu yapanlara karşı tavrında dönem dönem değişiklikler olmuş mu? Ben bir farklılık olduğu kanaatinde değilim. Güçsüzken “eyvallah” demek, güçlüyken başka davranmak peygambere yakışmaz. Onun asli tavrı her zaman için neyse oydu. Ama tekrar ediyorum, burada stratejik anlamdan ziyade, saldırının tahammül sınırlarının ötesine geçmesi ve ikazlara rağmen ısrarla devam etmesi şartı aranıyor. İnsan kızgınlık neticesinde bir hakarette bulunabilir. Bizim Adana yöremizin küfürlerinden birisi hâşâ Allah’a sövmektir. Oradaki yanlış kültür, zaman içerisinde bu cümleyi anlamından o kadar saptırmış ki 5 vakit namazında olup bu küfrü eden insan tanıdım ben. Bu durumlarda kişinin hiddetten çıkması beklenir. Sonra, “Kardeşim belki senin ağzından çıkanı kulağın duymuyor, ama sen az evvel şöyle bir cümle sarfettin. Bu çok büyük bir söz.” diye ikazda bulunulur. Hakaret edenin hemen biletini kesmek Peygamberi tavırla da uyuşmuyor. İlk çıkarılan kart hiçbir zaman ceza hukuku değil. Bazı dinî cemaatlerin kendi dinlerine yapılan hakaretler konusunda sessiz ve tepkisiz kalmayı bir strateji olarak belirlediklerine şahit olunuyor. İslam geleneği dikkate alındığında, “tepkisizlik” en büyük tepki olabilir mi? Tepkisizlik bir tepki olabilir. Tepkilerini ortaya koyanlar doğru tepki mi gösteriyorlar ona bakmak lazım.

hebdo

Karikatür Danimarka’da çizildi, Pakistan’da protesto eylemlerinde Müslümanlar birbirlerini öldürdü. Böyle tepki yerine tepkisizlik daha iyi. En güzel tepki düzgün, asil, vakur, ciddi, bireysel olmayan, felsefenle, medeniyetinle vereceğin tepkidir. Yaşadığın yere sanatını getir, edebiyatını getir; ancak yaşadığın yere Hafız’ı getirirsen Goethe’yi kaparsın. Ama getiremeyip üstüne bir de sürekli karşındakine “kâfir” dersen çatışma kültürünü beslemiş olursun sadece. Ben Müslümanların bu hakaretleri ciddiye almamalarını, onları kendi içlerinde mahkûm etmelerini öneriyorum. Charlie Hebdo 1 milyon baskı yaptı, kimse bilmezdi bu dergiyi, şimdi hepimiz Peygamberimize yönelik o pis karikatürü görmüş olduk. Kale almamak, hakareti kendi içine hapsetmek en güzel cevap. Bu cevabı Schimmel, Guénon, Martin Lings gibi insanlar verdi. Bizimse bir İslam şairimiz yok Avrupa’da, romancımız, filozofumuz, tarihçimiz yok. Bunları çıkarmadığımız sürece hayıflanmanın bir anlamı da yok. Tepkisel davrananlar, kendi varlıkları olmayanlardır.

***
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar ve onlar yalan yanlış söyler dururlar. [En’âm:116]

… Defalarca böyle tecrübelerden geçmiş olanların bildiği şeyi ben de biliyorum; bugün kim ok işaretlerine bakarak yön değiştiriyor ve sesini, öfkesini, nefretini şuursuzca yükseltiyorsa, bilsin ki, kendisini kimseye hayrı olmayan bir cepheleşmenin tahkimat malzemesi kılıyor. Bir gün onu orada bütün kullanılıp atılmışlığı ve kendini çoğaltan kalp kırıklıkları içinde bir savaş artığı olarak bırakıp gidecekler. Şuur, biriktirilmesi gereken bir şeydir, tarihsiz, derinliksiz, idraksiz olmaz. Rüzgar nereden ve hangi şiddetle eserse essin, örselenmek pahasına kendi öz duruşuyla karşısında durabilen, sürüklenmemek için ruh köklerine sıkı sıkıya tutunabilendir insan!

… Ve dedeme yazıyı okuyunca hışımla buyurdu:
Biz böyle değildik evlâdım… yahu ne ince adamlar gelip geçmişler biz nasıl kaybettik bu hazineyi ki neyi kaybettiğimizden dâhi haberimiz yok
Ef’î nigâh o sûfi-i nâ-sâf-tıynetün
Misvâkı ile başını ezsem ura ura
Engerek yılanı bakışlı, kötü, habis nazarlı, mayası saf olmayan sufinin, başını misvak ile vurarak ezmek gerek…
(Başını ezmek: Birini kımıldayamaz, canlanamaz ve kötülük yapamaz duruma getirmek)

Read Full Post »

İbâdeti gâye değil araç bilene,
Vay, o namaz kılanların haline ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar (namaza gereken ihtimamı göstermezler) [Mâ’ûn:4-5]

Savm ü salat ü hac ile
Sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmaya
Lazım olan irfan imiş 

Tasavvufta “salât-ı daimi” diye bir tabir vardır. Nedir salât-ı daim; kendi nefes alış verişlerimize dikkat edelim. İçe doğru çekiş, dışa doğru veriş (inhale-exhale). Bu belirli bir ritimde yapılıyor insan vücudunda. Bu ritmi hızlandırırsanız, o nefesinizin hızla alınıp verildiğini görürsünüz. Bu nefesi daha da hızlandırırsanız nefesin bir yerde donduğunu görürsünüz. Şimdi burada nefes alınıyor mu, veriliyor mu? Alınıp verildiğini takdir edemiyorsunuz. Aslında hem alınıp hem veriliyor. Donma anı. İbadetlere belirli vakitler veriliyor. Deniliyor ki sabah gel, öğle gel, ikindi, akşam, yatsı gel. Günde beş vakit buluşacağız seninle. Sonra git işine gücüne bak. Modern hayata hiç uygun değil aslında baktığımızda. Beş vakit namaz, tıpkı nefes gibi, geliyorsunuz gidiyorsunuz, tekrar dışarı. İşte o salât-ı daime ermek için önce o beş görüşmeyi gerçekleştiriyorsunuz. O dört beş kerelik görüşmeyi gerçekleştirenler, onu artık öyle bir hale getiriyorlar ki o nefesin donması gibi namaz dışı namaz içi onlara hep aynı haller oluyor. İşte ona salât-ı daim deniyor. Onlara hiç gitme yok, gelme de yok tabii ki. Onlar orada, namazda. Biz namazın dışına çıkıyoruz arada bir. Camiden dışarı çıkıyoruz, sonra tekrar geliyoruz. Nefes alıyoruz geliyoruz.

DAİMİ NAMAZDA OLANLAR VARDIR

Salat-ı daimi sırrına erenler ise, sürekli o makamda kalır. Bu makamlar gerçekten yüce makamlardan, bu makama eren kimsede ibadetin fiziki hareketleri sâkıt olur mu? Olmaz! Fiziki hareketlerle başlanılır, manasına erilir, fiziki hareketlerde incelmeler oluşur, başlangıçta çok dikkat vardır fiziki hareketlere. Sonra tadil-i erkanda bazı gevşemeler oluşur. Ama fiziki hareket beden devam ettiği sürece bedenin bir aksiyonu, bedene ait bir amel olduğu için devam etmek zorundadır. Uygulamada da bunun aksini görmüyoruz.

Hz. Peygamber, Hz. Ali, İbni Arabî, Hacı Bektaş-ı Veli ne kadar büyük zat geldiyse, salât-ı daimiyi o hareketler içerisinde yakaladıklarını söylüyorlar. Dıştan baktığımız zaman benim namazıma benziyor hareket olarak ama içten bambaşka bir namaz onlarınki. Bir ok saplandığı zaman Hz. Ali’ye namaza durduğunda çıkarılıyor. Bizde ise, geleneksel ilimlerde ise, namaza tapar hale geliniyor, namaz bir gaye oluyor. Namaz bir gaye değil. Namaz bir araçtır, ama sadece namazla olmaz. Öyle olsaydı Allah Kur’an-ı Kerim’de “yazıklar olsun o namaz kılanlara” demezdi, bakınız namaz kılıyor neticede, iyi ya da kötü ama Allah “yuh olsun” diyor. Neden? “O namaz ki onları şundan bundan alı koymaz” . Demek ki burada gaye değil namaz. Gaye olsa Allah’ımız derdi ki: “Namaz kıl, nasıl kılarsan kıl” Öyle demiyor, hayır. Namaz seni bir şeylerden alı koymalı. Namaz kılıp sen hala zulüm ediyorsan yuh olsun sana, diyor. Onun için namaz kıldım, cennet benimdir, diye düşünmek büyük hata ve edep dışı bir düşünce tarzıdır. Sufîler şöyle bir kıssa naklederler: Bir büyük zahit vefat eder, Cebrail (a.s.) onu alır, Allah’ın huzuruna götürecek, Cemal görüşmesi gerçekleşecek. Biraz gecikince sûfi “Ben namaza gidiyorum” der… Cemalle görüşeceksin sen burada namaz mı olur? Orada dahi ben namaza gidiyorum der. Çünkü namazda erdiği sırrın, Hâk Tela’nın kendisi olduğunu bilmiyor, namazın kendisine tapıyor. Onun için namaza tapanlar diye bir tabir vardır, bir de namaz kılanlar; namazda Allah’a tapanlar vardır; onların tadı bambaşkadır. Namazda kendilerinden geçer onlar.

NAMAZ MASKELERİ ATMAYI ÖĞRETİR

Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz,
Biz ehli harâbâtdanız, mest-i Elest’iz

Hâfız-ı Şirazî der ki: “Ey Hafız seccadeyi şaraba bulamadan hakiki namazı bulamazsın; namazın Rabbini bulamazsın” Seccade kuru bir mekândır, onu sen aşk ateşiyle şaraba batır, demek istiyor. Sarhoşluk terminolojisi İslam tasavvufunun çok sevdiği bir terminolojidir, bunu çok sık kullanır. Bir şeyi ifade etme zorunluluğundan yaparlar bunu. “Biz sarhoş olduğumuzda üzüm daha yaratılmamıştı”, der sûfîler. Onların sarhoşluğu başka bir sarhoşluktur yani. Gerçekten o da meyhanede sarhoş olana benzer. Bir meyhane, bir saki, bir şarap vardır. İçiyor, üst üste, kendinden geçiyor. Eskiden sarhoşluğun bile bir edebi varmış. Melek gibi olurmuş sarhoşlar. Sabah giderken gaddar olan adam, biraz aklını parlatınca eve gelince akşam salâvat getire getire dönermiş. Bizim bir tanıdığımız vardı; sarhoş olduğunda daha dindar olurdu. Neden? Fiziki kayıtlardan kopuyor. Devlet memuruydu, kaymakamlık sekreteriydi. Pırıl pırıl bir takım elbiseler giyen, pazar günleri bile kravatını çıkartmayan muntazam bir devlet memuru. Akşam Karagümrük tabiriyle “Yaradana yan bakıyor” dedikleri vaziyette evine gelirdi. Bu zat daha sonra emekli oldu, hacca gitti, çok güzel bir şekilde vefat etti, Allah rahmet eylesin diyelim. Burada bazı şeyleri meşrulaştırmak değil maksat. Terminolojinin birbirine benzerliğini vurgulamak istiyorum. Sarhoş olan kayıtlardan kurtulur. Biz maskeler kullanıyoruz. Beni şöyle görsünler, ben profesörüm. Bunların hepsi kayıt. Çıplak hakikattir önemli olan. Bunlar kayıtlar. Üzerime giydiğim her bir şey bana ağırlık veriyor. Sarhoşluk insanı bir takım kayıtlardan kurtarıyor. Sûfî de ilahi aşkla sarhoş olmuş bir insandır. O açıdan önemlidir. Buna sekre hali denir sekrin ardından da sahv hali gelir. Sarhoş olur önce, sonra artık sarhoş olmaktan da geçilir. Gerçek erenler o makamda olanlardır onlar artık yalpalamazlar. Onlar daimi sarhoşturlar, istikamet üzere giderler. Yine de sarhoş ifadeleri hoşumuza gitse de, mutlak kemâl o sarhoşlukta değildir. Çünkü sarhoşun dilinin intizamı yoktur, a yerine b der, düzen alt üst olur. Asıl olan sarhoşlukla gelen ebedi uyanıklık halidir. Her şeyi unutup Allah’ı hatırlama makamından her nefes Allah’ımızı hatırlama, zikretme makamına geçiştir bu.

YALNIZ ALLAH VARDI HÂLÂ DA ÖYLE

“Hatırlama”yı konuşmadan önce “unutma”yı konuşmak gerekir. Biz “unutma”yı bugün nerofizyolojik bir olay olarak, beynin bunaması şeklinde anlıyoruz. Değişik unutma şekilleri vardır. Şüphesiz beyindeki bazı kimyasal süreçlerin azalmasına bağlı olarak da unutma gerçekleşir. Sûfîlerin kastettiği ontolojik anlamdaki “unutma” ise farklıdır. Tasavvuf düşüncesi der ki: “Yalnız Allah vardı ve Allah’la beraber hiçbir şey yoktu”, Sûfîler hala da öyledir derler. Allah vardı Allah’la beraber hiçbir şey yoktu ve O’nun hüsnünden, cemalinden hilkat, yaratılış yaratıldı, bu yaradılışla beraber O, insana kendi ruhundan üfledi ve bir emanet verdi. O emanet o zarfın içine girmek sûretiyle beden âlemine, fizik âleme merhale merhale inerken, her bir inişinde oyalandığı yerlerin süsleri ilgisini çektiği için dikkati, asli anlamından başka yerlere kaydı. Dikkat kayması neticesinde arızi olarak o ruh perdelendi. İşte sûfîlere göre unutmanın kaynağı bu perdelerdir. Hatırlamak bir dersi çalışmak gibi değildir tasavvufta. Şu kitapları okuyayım da yeniden hatırlayayım; Öyle değil. Var ama sende perdelenmiş. Kaldır perdeyi hatırlayacaksın. Ben sizi yarattığım zaman buyuruyor Rabbimiz, tek tek herkese sorduğumda “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”, herkes “bela” demek sûretiyle o şeyin içerisine girmiş bulunuyor… Demek ki herkes tanıyor O’nu (c.c.) Herkes O’nu gördü. Şu anki merhalemiz, o “görme”yi yeniden hatırlamaya çalışmak. Tıpkı çocukluk zamanımızda bir şehri görmüşüz de şu an hatırlayamıyormuşuz gibi. Oradan bir müzik çalar, oradan bir koku gelir, oradan bir şeyler bazı şeyleri hatırlatır. Bazen biz çocuktuk, üç yaşındaydık, beş yaşındaydık, hatırlayamıyoruz ama birisi gelir bazı ipuçları verir, hatırla oğlum bak şöyle bir şey olmuştu hani. Zihni zorlamak sûretiyle hatırlamaya çalışırız. Aynı onun gibi. Biz O’nunlaydık. Ancak araya giren perdelerle uzaklaştığımızı zannediyoruz. İşte tasavvuf yavaş yavaş bu perdelerin kaldırılması sûretiyle o ontolojik hatırlanmayı tavsiye ediyor. O’nu unutmak bu manada. Yoksa o ontolojik anlamda O’nu unutmak, inkâr etmek anlamına gelmiyor. O var. Her yerde var. Uzaklaştığımız için hatırlayamıyoruz. Zat bizi unutmaz. Unutan biziz. Eşyanın hakikatini unutunca ayın göğün yıldızların toprağın ateşin havanın suyun da kıymet-i harbiyyesi kalmadı.

DOLUNAY GÜNLERİ ORUÇ TUTULUR

İnsanın bedeni bir anneden bir babadan bu fizik âlem içerisinde meydana geldiğinde, fizik bedeninde 4 unsur vardır; yani insan bir inşaatsa o inşaat malzemelerinin içerisinde 4 tane unsur var. İnsanda toprak var, insanda ateş var, insanda hava var, insanda su var. Bunların karışımından meydana geliyoruz. Âlemde her şey etkileşim ağı içerisinde. Bu âlem içerisinde her bir şey tesir alıyor, tesir veriyor. Hiçbir şey donuk değil. Bir etkileşim ağı içerisinde. Mesela bir çiçeği düşünelim: Ben ona karbondioksit veriyorum o bana oksijen veriyor. Bir ilişkimiz var onunla. Bütün eşya ile aramızda böyle bir bağ var. Bu ilişkiler ağını iyi bilmek lazım fizik âlemde. Allah âlemde felekleri, gezegenleri âşıklar akşamları çıksın yıldızlar altında dolaşsın diye yaratmış değil. Bir fiziği vardır bu işin. Âlemde her bir şey diğer bir şeylere etki eder. Yeryüzündeki suların idaresini aya havale etmiştir Cenâb-ı Allah. Bu, şirk demek değildir. Ay bütün sıvılardan sorumludur. Dolunay zamanlarında su seviyesi yükselmekte, dolunay olmadığı zamanlarda su seviyesi düşmekte. Bitkilerin uç noktalarına suyun yürümesi dolunay zamanlarında olur. Onun için herbalistler, yani bitkiyle tedavi yapanlar, bir bitkiyi toplamayı önemserler. Günün belirli saatinde, ayın belirli gününde toplanmış olmasını tercih ederler. İnsan vücudunun %70’i su ise ayla bizim bir etkileşimimiz vardır. Biz dolunay zamanlarında, en hırçın en kızgın, kan tepeme vurdu dediğiniz zamanlar oluyor. Bu, istatistik olarak kriminoloji dairesi tarafından Amerika’da ispatlanmış, kavgaların dövüşlerin, trafik kazalarının en fazla olduğu dönemler dolunay zamanları. Çünkü kan beyne sıçradığı dönemler. Hz. Peygamber (s.a.v.) der ki, nafile oruçların içerisinde “Her ayın 14-15-16’sı oruç tutunuz”. Niye 17-18-19 demiyor mesela? Peygamber (s.a.v) burada gizli astroloji kullanıyor.

ASTROLOJİ İSLAM’DA DA VARDIR FAKAT HARAMDIR

Ateş unsuru, toprak unsuru, bunların hepsiyle irtibat kurabiliriz. Bir bedenden bebek dünyaya geldiğinde, çıkar çıkmaz içine ilk çektiği nefesle yeryüzü taksimetresi başlıyor çalışmaya. Bakalım kaç km gidecek, ücretini ona göre ödeyecek sonra. Başlangıcı, içine çektiği ilk nefes anı. Onun için batıda elinde kronometre öyle dururlar. Bebek çıktı, çıktı, daha nefes almadı içine, onu çalıştırmazlar. Nefesi ilk çekti ardından ağlayacak çocuk. O nefesi içine aldığı anda hayırlı olsun dünya hayatı başladı. O nefesi ilk çektiği anda, imkânımız olsa gökyüzünde hareket etmekte olan tüm gezegenler, ay burada, derken mars şurada, hepsi hareket halinde, hangi toprak parçasında doğduysa orada o noktada o an için filmi durdurun, artık dünya dönmüyor, güneş hareket etmiyor, her şeyi dondurduğunuzu düşünün ve alın elinize o donmuş fotoğrafı, orada ay bir yerde, güneş bir yerde, Satürn bir yerde, birbirlerine açı içerisinde. Yaklaşık bir saniye sonra, hareket edecek olsa bu şekil değişecek. Bu fotoğrafta doğan bebeğin, aynı zamanda yeryüzünde kullanacağı bedenin, bazı özellikleri belirleniyor. Dolayısıyla, bu manada astroloji İslam’da da vardır, tasavvufta da vardır. Ama İslam’da astroloji yasaktır. Astrolojiyi talim etmek, astrolojiyi bilmek değil yasaklanan. Benim mesela, ilahiyat profesörüyüm ama astrolog diplomam var. Biliyorum. Yasak olan bilmek değil, tatbik etmek. Neden yasak? Şimdi ona baktık, ona baktık, “a bunlar birbiriyle uyuşamazlar!” Uyuşamazlar, evlenmişler, “ayıralım hadi”, veya “ben şimdi sokağa çıkacağım, dur bakayım eşref saatim mi, uygun saat mi değil mi?” desek, âlem birbirine girer. Bir ilim cahillerin ve simsarların eline geçerse, dünyanın düzeni altüst olur. Bugün bu ilim çığırından çıkmıştır. Verdikleri ilaçlarla çocuğunun doğumunu geciktirmeye kadar vardırıyorlar işi. “falanca burçtan doğmasın o burç çok kötü, hayatta para kazanamaz vs diye öbür burca transfer etmeye çalışıyor çocuğu. Takdire müdahale ettiğin zaman başka sıkıntılar çıkıyor. Hiçbir burç mükemmel değildir. Hiçbir burç mutlak kötü değildir. Gazete kupürlerinden okuyarak “sen şu burçsun, o burçların hepsi yalancı olurmuş zaten” demekten ibaret değil bu ilim.

PEYGAMBERLERİN BURCU OLMAZ

Buradaki esas mühim nokta şudur: Burçlar yalnız fizik âleme tesir edebilirler. Fiziği geçmiş insanlara burçlar değil, onlar burçlara tesir ederler. Onun için bazı arkadaşlarımız diyorlar ki “ Peygamber Efendimiz nisan ayında doğmuştur onun için benim burcumdandır”… Bu çok hatalı bir bakış açısı. Peygamberlerin burcu olmaz. Peygamberler bütün burçların özelliklerini üzerlerinde cem’ etmişlerdir. Tek bir burcu olmaz Peygamberlerin. Onlar fiziğe tesir eden kimselerdir. Bazı ham sofular “hocam İslam’da astroloji haramdır”, diyorlar. Doğru. Ben de öyle söylüyorum bir şeyin haram olması, kullanılmayacak kılınması onun olmadığı anlamına gelmez. Hayır, astroloji vardır. İslam’da büyü de haramdır. Yapan da yaptıran da cehennemdedir. Ama büyü vardır. İslam büyü yoktur demiyor ki ontolojik olarak. Böyle bir ilim dalı vardır. Ama onun tatbik edilmesi haramdır. Çok büyük mesuliyetleri var çünkü. Büyüyle bir şeyler elde edersin ama o faturayı ödemek çok zordur. Büyü, nizam-ı âleme müdahale etmektir. Âleme müdahale edilmez. Âlemde sakatı da seveceğiz, astrolojik olarak yıldızı düşük olanları da seveceğiz. Şimdi gen bilimde belirli bir ırkı üstün kılmaya çalışıyorlar; hiç sakat kalmayacak, ideal bir erkek tipi olacak, gözler şöyle kaşlar böyle olacak. Bu yaratılıştaki ihtişamı görmeyenlerin sapkınlıklarını ilim zannetmesidir. Bu âlemin her şeye ihtiyacı var. Zayıfı, uzunu, kısası, güzeli, çirkini; hepsinin bir yaratılış sebebi var. Şimdi şöyle düşünelim; astroloji bir din olsa, herkes astrolojiye inansa, herkes çocuğunu istediği burçta doğurmaya çalışsa tek tip insanlar oluşur; âlemde denge bozulur. Dengenin bozulmaması lazım, her bir burç diğer bir burca muhtaç. Bu devran, yüce yaratıcısı tarafından böyle tasarlanmış. Bunda görünmez hikmetler, hesapsız ibretler var.

ŞEYTANA DA İHTİYAÇ VAR

Bir arif, bir hikmet ehli, astrolojiyle ilim olarak ilgilenebilir ancak tatbikatı yasaktır. Eğitim anlamında kullanabilir, Ehlini iyâlini daha iyi tanımak anlamında istifade edilebilir. Çocuğun zayıf tarafları şöyle, kuvvetli tarafları böyle diye hesap edip düzenlemeler yapılabilir. Bir çocuğumun yapısı şöyle, bir çocuğumun böyle, şuna şu konularda fazla yüklenmeyeyim çünkü kapasitesi o yönde değil, öbürküsünün şu tarafı daha iyi demek sûretiyle, bir personel çalıştırırken tanımak açısından, bir yakınınızı tanımak açısından, faydalıdır. Fıtratlarına göre davranırsınız, onda olmayacak bir şeyi talep etmezsiniz. Ama bunun haricinde kalkıp hayatı astrolojiye göre tanzim etmeye çalışırsak, bilmediğimiz bereket kaynaklarını tıkamış oluruz. Çünkü âlemde her zaman bazı düzen dışı bereket kaynakları vardır. Senin sakat gördüğün yerden neler çıkar. Senin olmaz dediğin yerden neler çıkar. “Biz geceden gündüzü çıkardık, ölüden diriyi çıkardık” diyor Rabbimiz. Şerden, bir el gelir o şerre, ona şöyle bir dokunur, o şer birden hayır haline gelir. Ama bu şerri öldürürsen onun ileride hayr haline gelmesine de mani olmuş olursun. Dolayısıyla bu âlemde şer de hayır da olacaktır, beraber devam edecekler. Onun için imansızlık, imanın kalitesini belirler. Dolayısıyla şeytana da ihtiyaç var bu âlemde. Leyl Sûresinde “O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yaptığı iyiliği) ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar). Elbette yakında kendisi de hoşnut olacaktır.” buyrulur.

إِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلَىٰ وَلَسَوْفَ يَرْضَىٰ  [Leyl:20-21]

Bu sır, Allah’ı zikrede zikrede Allah’ımızın bizi zikrettiği makama gelindiğinde hasıl olan bir rıza makamına tekabül eder.

Read Full Post »

Görünmeyen UMMAN

ahmedavnikonuk

Ahmed Avni Konuk adını, eserlerini ve kişiliğini çok az kişi bilir. Hâfızdır, şâirdir, büyük bir müzik adamı ve mutasavvıftır. Mevlevîdir ve en kapsamlı Mesnevî şerhinin yazarıdır. Aynı zamanda önemli bir devlet adamıdır. Uzun yıllar PTT’nin genel müdür yardımcılığını yapmış, “Postacı Ahmed Avni” ünvânıyla anılmıştır. Çok yönlü, müstesnâ bir şahsiyet olmakla beraber bir o kadar da az bilinen Ahmed Avni Konuk hakkında önemli bir kitap yayımlandı:Ahmed Avni Konuk:Görünmeyen Umman (Klasik Yayınları;2009 Kitaptan sayfalar için tıklayınız ) Bu kitap, mahviyeti nedeniyle hakkında çok az bilgi bulunan Ahmed Avni Konuk’u günümüze ve geleceğe tanıtmak için, Konuk’un meşk silsilesine mensup olan Savaş Ş. Barkçin’in yürüttüğü uzun süren araştırmaların meyvesi. Görünmeyen Umman’da Barkçin, Konuk’un kişiliği, hayat çizgisi, yaptığı işler, içinde bulunduğu kurumlar ve ortaya koyduğu eserleri anlatıyor. Bunun yanı sıra onu çevreleyen insanları, üstadlarını, dostlarını, talebelerini ve gönül dünyasını da çok boyutlu bir çerçevede ele almaya çalışıyor. Savaş Ş. Barkçin’le kitabını konuştuk.


Ahmed Avni Konuk kimdir? Nasıl bir insandı, birazcık bahseder misiniz?
Ahmed Avni Bey’in ayırdedici özelliği bir ârif olmasıdır. Ârif nedir diye sorulursa, kendini ve Rabbini hakkıyle bilen demektir. Bu bilme, bugünkü entellektüelist okuyucuların ve Batılı yazar-çizer isimlerini sıralayarak edindikleri bilginin şıklığını göstermeye çalışan kompleksli dostlarımızın anladığı bir bilme değildir. Biliyorsunuz, “ârif” de, “irfân” da aynı kökten gelir. Ârif varlığı ile, varlığını katarak, hemhâl olarak, aslını unutmadan bilen, kılan, olan bir insan demektir. İşte bence Konuk hakkında söylenebilecek ilk ve son söz budur.

Konuk, hayatı boyunca Allah’ın kendisine bahşettiği bütün istidatları, yetenekleri çalıştırmış, her birinde eserler vermiş, her birinin hakkını vermiş bir insandır. Bize örnek olmasının bir yönü de budur. Benim için Ahmed Avni Bey’in en önemli bir özelliği de elbette bağlı olduğum İsmail Dede Efendi meşk silsilesindeki bir üstâdımız olmasıdır. O yüzden benim sadece zihin ve nağmeler dünyamda değil, gönül dünyamda da merkez olan yektâ, biricik bir insandır. Yaşamı ve yapıtları iç içe bir bütün olarak okura sunuluyor kitabınızda Ahmed Avni Konuk’un… Kitabınızı nasıl oluşturdunuz? Hayatın, uygarlığın üç temeli var: insan, zaman, mekân. Merkezde insan vardır. Kişinin kendisi, karakteri, şahsiyeti, dostları, üstadları, talebeleri… Bir insanı anlamak ve anlatmak için onun içinde yaşadığı zaman ve mekânı da anlamak ve anlatmak gerekir. O insanın ömrü, yaşları, geçirdiği yıllar ve o yılların bize hatırlattıkları zaman boyutunu oluşturuyor. Mekân da o insanın içinde bulunduğu coğrafya, şehir, medeniyet, okullar, dergâhlar, vb… Konuk’u hakkıyle anlatabilmek için kitabımı bu üç boyutta tasarladım. Ben “yapıt” demezdim. Çünkü “yapmak”tan türetilmiş bir kelime bu. Konuk’un eserleri vardır, yani tesir eden, etkileyen, bu âleme kalıcı sesler ve renkler taşıyan çabaları, semereleri, eserleri vardır. En büyük eseri elbette kendi irfânî, ilmî, gönül adamı kişiliğidir. Bize de buradan bir örnek çıkıyor elbette.

Kitabın dokusunu oluşturan belgeleri ve görselleri nasıl derleyip toparladınız?
Bu belgeleri iki senelik bir araştırma ile toparlamaya çalıştım. Ankara’da Millî Kütüphane’de, PTT arşivinde çalıştım. Meclis Kütüphanesi başka bir adresti. Biliyorsunuz memurum. O yüzden bu araştırmaları yaz tatillerinde, hafta sonlarında, akşamları, öğle aralarında yapmaya çalıştık. Kütüphane araştırmalarımda değerli Miraç Adanalı’nın büyük yardımı ve desteği oldu. Şifahi pek çok bilgiyi bana kendisine meşk silsilesinden geldiği şekilde musiki üstâdım Ali Sarıgül verdi. Muhterem Memduh Cumhur ile Mustafa Tahralı üstâdların da pek çok yardımını gördüm. Görsel malzemeyi ise ilgili mekânları ziyaret ederek kendim fotoğraflamaya çalıştım. Yine kendi arşivimin yanısıra, Ali Sarıgül üstadımın ve değerli kardeşim, musikişinas Timuçin Çevikoğlu’nun arşivlerinden derledim. Elbette hâlâ pek çok eksik var. Bunların önemli bir kısmı bizim çabamızın ve vaktimizin kısıtlılığından kaynaklandı. Diğer kısmı ise araştırmamıza rağmen bulunamayan bilgi ve belgeler…

Ulaşamadığınız belgeler hangileri?
En çok aradığım fakat sonuç alamadığım konu, Ahmed Avni Bey’in Robert Kolej’deki misyonerlerin sorularına verdiği cevaplar oldu. Bu rivâyet Halil Can merhumdan geliyor. Nitekim bu konuda Konuk’un Osmanlı alfabesiyle istinsah edilmiş bir risalesini bulduk ve kitabın sonuna ekledik. Ama Kolej’in bülteninde İngilizce yayınlandığı söylenen nüshayı maalesef mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi’ni ve Robert Koleji ziyaret edip sorup, araştırmama rağmen bulamadık. Nasip elbette.

Ahmed Avni Konuk’un çok yönlü bir kişilik olduğundan söz ediyorsunuz. Onun çok yönlülüğünde öne çıkan hususlar nelerdir?
Ahmed Avni bey çok yetenekli bir insan. Ve Mevlâ kuluna her yeteneği eser üretsin diye veriyor. İşte Ahmed Avni Bey, hem devlet hizmetinde, yani PTT’de genel müdür yardımcılığı yaparak, hem devâsâ tasavvufî eserleri tercüme ve şerh eden bir âlim olarak, hem bir Mevlevî ârifi olarak, hem çok büyük bir bestekâr ve musiki üstâdı olarak, hem de bir şâir olarak Allah’ın kendisine verdiği her potansiyelden en biricik, en özgün, en yetkin eserler ortaya koymuş. Hep kimsenin o devre kadar yapamadıklarını yapmış. Bu musikide de böyle, tasavvufta, şiirde de böyle… Tabii bir de Osmanlı uygarlığının çok boyutlu insan geleneğini unutmamak gerekir. Siz bugün liselerden besteciler çıktığını, büyük bestecilerin liselere gidip Allah rızası için musiki hocalığı yaptığını düşünebiliyor musunuz? Bir genel müdürün, bir bakanın sanat ile, gönül ile ilgilenmesi bugün nasıl karşılanır? Osmanlı’nın yetiştirdiği insan ise tek kelimeyle yekpâredir… Biz ise bugün kurak olmaktan, adımızın sadece maişet kazandığımız işle, unvanla anılmasından övünüyoruz. Uçurum budur.

Eserinize de ad olan “Görünmeyen Umman” metaforunu açar mısınız?
Ummân mecâzı hep derinlik ve enginlik için kullanılır. Ben de bunu kastettim. Bugün ülkemizdeki, yaşadığımız şehirdeki iklim, biz ne kadar görmesek ve bizden binlerce kilometre ötede de olsa, meselâ Büyük Okyanus’un etkisini taşır. O ummânı biz görmüyoruz, ama oradan gelen yağmurlar, rüzgârlar bize rahmet taşıyor. Ahmed Avnî Bey, bilinmeyi istemediği, bir ârif olarak kendini, kendi değerini gizlemeyi tercih etitği için görünmüyor. Yoksa var olmadığı için değil. O var ve hem de nasıl var, bir deryâ, bir umman olarak var. Ama mesele o ummânı da görünür ve bilinir kılmaktı. Vefâtından 70 sene sonra da olsa hamdolsun bu işi yapmaya çalıştık.

Ahmed Avni Konuk’u onurlandırmamıza gereksinimi yok, ama bizim ona gereksinimiz var, diyebilir miyiz?
Bütün büyük insanlar için bu söylenebilir. Fakat kendi özünü, tarihini, kültürünü, değerlerini bilmemeyi bir erdem gibi göğsünü gere gere söyleyebilen insanların yaşadığı bir ülkedeyiz. Travmatik bir toplumuz. Böyle bir toplumda ne mekânın, ne zamânın, ne de insanın künhü, değerleri, mirasları merak edilmez. Kimse öğretmez, öğretene ters bakılır. Modernliğini tek varlık sebebi yaptığımız Batı’da klasik musikiyi dinleyen insan sayısı azdır. Ama kimse dinlemese bile Mozart gibi, Beethoven gibi klasik besteciler hakkında ileri-geri konuşamayacağını bilir… Çünkü yaşadıkları ülkenin yapıtaşıdır onlar. Onlara bu saygı dayatılır, öğretilir. Bizim farkımız, pek çirkin farkımız bu ki, ne biliyoruz, ne de saygı duyuyoruz. Ahmed Avni Bey, bence eserlerini geleceğe vermiş bir insandır. İnsan olarak örnek almamız gereken pek çok yönü var.

Onu musikide zamanın Itrîsi olarak anılmasına neden olan çalışmalarından söz eder misiniz?
Bunlara kendi dilimizde “çalışma” demiyoruz. Çünkü eğer musiki faaliyetini sorarsanız o ilhâm ve ikrâmdan ibarettir. Yani eser gönlüne doğar, o da insanlara lütfundan onu aktarır, anlatır. Eğer eserlerini sorarsanız onlar da zaten “eserler”dir. Ona zamanın Itrîsi diyenler elbette çıraklarıdır ve muhabbet ile söylemişlerdir bu sözü. Fakat bunu söylemekte bir beis yoktur. Çünkü tam 119 makamı gösteren en kudretli musiki eserini besteleyen Ahmed Avni Bey Osmanlı tarihi içinde de bir elin parmakları kadar büyük musikişinas sayılsa elbette onların içinde yer alır. O üstâdı Zekâî Dede hazretleri gibi bir zirvenin sâdık talebesi olmakla bu olgunluğu elde etmiş. Sağa-sola bakmamış. Batı’daki gelişmeleri çok iyi bilmesine rağmen, tercihi hep kendi dünyasından yana olmuş. Zekâî Dedemizin çıraklarının bazıları Batı müziği ile uğraşıp, kendi geleneğimizi modernleştirme yoluna girmelerine rağmen, o kaynaktan ayrılmamış. İşte Rauf Yektâ Bey o sebepten Konuk için “biz hepimiz Zekâî Dede’nin çırağıyız. Ama onun izinden hiç şaşmadan giden bir tek Ahmed Avni Bey’dir” demiş. Bu bağlanma ile elde ettiği edebi ve gönül terbiyesi verdiği eserlerden hemen anlaşılır.

Peki Fihrist-i Makamat’ın önemi nedir?
Fihrist-i Makâmât bize bugüne dek ulaşan makâmları anlatan, gösteren didaktik, öğretici bir eserdir. Güftesini de Ahmed Avnî Bey yazmış. Her makâmın ifade ettiği his ve rûh âlemi bir beyit ile anlatılıyor. Buna “kâr-ı nâtık”, konuşan kâr diyoruz. Bu tarz eserler vardır. Makamları öğretmek için bestelenirler. Basit, fakat vurucu nağmelerden oluşan bestelerdir. Ama en fazla makâmı gösteren eser Konuk’un bu eseridir. 119 makâm anlatılıyor. Bazı makâmlar hiç bilinmemesine rağmen, Konuk eski edvâr, yani musiki teorisi kitaplarındaki tariflerden yola çıkarak bu makâmları da bize gösterebiliyor. Bugün bir makâmı hakkıyla öğrenmek isteyenler önce bu esere başvurmalı.

Ahmed Avni Konuk’un yaşamıyla ilgili tartışmalı, tam açıklığa kavuşmamış olaylara da değiniyorsunuz.Yakın ama aynı zamanda uzak tarihe ait bir portre olarak Konuk hakkındaki bu çelişkili bilgilerin nerden kaynaklanıyor?
Birinci sebep mahviyetidir. Yani bilinmeme isteği nedeniyle etrafına kişisel hayatıyla ilgili bilgiler vermeyen bir zattır Konuk. İkincisi onunla ilgili, mesela evli olup olmadığına ilişkin bilgi veren kişilerin onun hayatının farklı dönemlerinde onu tanımış olmalarıdır diye düşünüyorum. Konuk, Emine Hadiye hanımefendi ile hayatının geç yıllarında evlendi. Daha evvel evli değildi. Bu evliliği elbette onun son yıllarına yetişmiş olanlar biliyor, ama daha erkenden onunla irtibatı kesilenlerin bilmemesi tabii.

Siyasi iktidarlarla ilişkileri nasıl Ahmed Avni Konuk’un?
Batılılşma sürecinde nasıl bir konumu vardır Ahmed Avni Konuk’un? İslamcılardan farklılaşan ya da onlarla örtüşen yönleri hakkında neler söylersiniz? Ahmed Avni Bey’in bir ideolojik meşguliyeti olmadı. O muvahhid, mustakim, muhterem bir mü’min idi. O nedenle dini, dinin haricindeki modern kalıplara sokmanın bir çeşidi olarak yorumlarsak İslâmcılık ile irtibatı yoktur. O dönemin meşhur İslâmcıları olan Âkif gibi, Said Hâlim Paşa gibi zatlarla bir ahbablığı olmadığını sanıyoruz. Fakat bunu yanlış anlamamak lazım. Meselâ Tevfik Fikret’in o hezeyânlarla dolu Târîh-i Kadîm şiirine Âkif’in verdiği cevabı destekleyen uzun bir manzumesi var. İmanından kaynaklanan cesareti ve yiğitliği daima öndedir. Siyasi iktidarlar ile bir uzlaşma ya da çatışma halinde olmadığı, hayatı böyle anlamadığı açık. Öyle kabiliyetli ki, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet dönemlerinde vazgeçilmez birisi olarak makamında kalıyor. Hatta bütün devlet daireleri Ankara başkent olunca oraya taşınmasına rağmen, bir tek Ahmed Avni Bey’in birimi Istanbul’da bırakılıyor. Bir memur olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki böyle bir şey çok zordur. Kimseye istisna yapılmaz. Demek ki işinin ehli Ahmed Avni Bey üstâdımız. Onun işinin ehli olması da gönül ehli olmasından… Ne demek bu derseniz, izah edeyim. Bu dünya inanma ve yaşama yeridir. Kim gelirse gelsin yapılması gerekenler var, idealleri var, kişiliği var. Mevlevî bir zat. Sadece ibâdet ile yetinmeyip, nefsini olgunlaştırmaya da çalışan bir insan, bir ârif. Bu yüzden hayatını lâf ile değil, iş ile geçirdi. Buradan da bize bir ibret çıkıyor. İnsan işini de gönül ile yapmalı. İşi zenginleştiren ve topluma büyük bir katkı sağlayan işte bu bakıştır…

Peki Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan “müzik devrimi” karşısında nasıl bir tavır almış ya da tutum geliştirmiştir?
O dönemde kendi öz müziğimize karşı olumsuz tavırlar, bazılarının hoş gösterme çabalarına rağmen kasıtlı, tutarlı bir inkar politikasıdır. Bu sadece müziğe has değil, biliyorsunuz. Osmanlı’ya ait bırakın yazılı eserleri, semtler, şehirler bile yok edilmiştir. Bir Mevlevî ârifi olan Ahmed Avnî Bey’i düşününüz. Kendisi yüksek bir bürokrat. Geceleri sabaha kadar tasavvufî eserleri ya tercüme, ya şerh ediyor. Mevlevîhâne’ye mukâbeleye, âyin-i şerîfe katılmaya gidiyor. Beş vakit namazını kılıyor. Bir çoğu âlim ve mutasavvıf, hattâ şeyh olan dostları onun evine, meclisine gelip onun sohbetini dinliyorlar. Ve musikiyi zikir olarak gören bu anlayışın bu üstâdı sadece harflerin, Kur’an’ın, ilimlerin, tekkelerin değil, o seslerin bile yasaklandığını görüyor. Ama bunların hiç birisi onun şevkini kırmıyor. Kimse basmayacak olsa da eserler yazmaya devam ediyor, hem de Osmanlıca olarak… Musikimize saldırılmasına ve eğitiminin yasaklanmasına rağmen canla-başla musiki talim ediyor, meşk ediyor. Diğer arkadaşları özellikle Rauf Yektâ Bey merhûm gazetelerde bu yasakçılara karşı yazılarla mücadele ederken, Konuk sessiz ve derinden talebe yetiştiriyor. Yani cevap vermiyor, cevap inşâ ediyor. Burada da bizim için bir işaret var…

Konuk’un da okuduğu Daruşşafaka’dan bir çok müzik insanının yetiştiğinden söz ederken Zekai Dede’yi özellikle anıyorsunuz.Onun musiki alanındaki çalışmalarından söz eder misiniz?
Ahmed Avni Bey’i Zekâî Dede’yi anmadan ve bilmeden anlayamayız. Kişi üstâdından belli olur çünkü. Düşünün, ülkemizin ilk özel lisesinde Türk musikisi dersleri var ve hocası o dönemin en büyük bestekârı ve ve bütün zamanların en büyük bestekârlarından Zekâî Dede hazretleri. Sonraları Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiyye tarafında kurulan aynı Dârüşşafaka’da Türk musikisi yasaklanmıştır. Çok az bir ücret karşılığı, yaz-kış sektirmeden bu okuldaki yetimlere musiki dersi veren bu yüce zat Zekâî Dede’dir. Buradan da bir ibret çıkmaz mı bizlere? Onun en yetkin çırağı, yetim olup bu okula giren Ahmed Avni’dir. Zekâî Dede okulda kabiliyeti olduğunu gördüğü talebeleri kendi özel meşklerine davet ederdi. Böyle çok bestekâr yetiştirmiştir. Bugün musikimiz bütün tehditleri ve yıkımları atlatıp hâlâ varlığını devam ettiriyorsa, buradaki en büyük hizmet Zekâî Dede ve onun çıraklarına aittir. Başta Ahmed Avni Bey, sonra oğlu Hâfız Ahmed Efendi, Rauf Yektâ Bey, Muallim İsmâil Hakkı Bey gibi niceleri… Ahmed Râsim de meselâ Dârüşşafaka’dan onun çırağıdır. Zekâî Dede’yi Ahmed Avnî Bey’in anlatımıyla tanıtayım, yeter: “Ben öyle âşık bir zat görmedim.” Dedemizin ayırdedici özelliği asla saraya bulaşmaması, kendini asla geleneğin saf kaynağından koparmamasıdır. Onun bestesini dinlediğinizde, ona ait olduğunu önceden bilmeseniz bile hemen anlarsınız. Nerden mi? Eğer o eserden size oluk oluk aşk, şerhâ şerhâ muhabbet akıyorsa işte Zekâî Dedemizin eseridir o. Ahmed Avni Konuk’un nota öğrenmeyi de “Mûsikî edebim bozulur” düşüncesiyle reddetmiş olmasının yanında bu konuya farklı baktığını ortaya koyan yaklaşımları da var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Modern anlamda yazmak ve okumak ile, medeniyetimizdeki okumak ve yazmak aynı şey değil. Musiki alfabesidir nota. Bu yedi harften müteşekkil alfabeyi öğrenmenin ne mahzuru var diye düşünülebilir. Ama işin esası öyle değil. Çünkü bu cevabı veren âlim ve uzman bir kişi olduğuna göre mesele sadece okuyup, yazmak değil. Onun notayı öğrenmeyi reddetmesinin esasında, notayı musikinin bizim medeniyetimizdeki serbestliğini, açıklığını sınırlayan bir araç olarak görmesi yatar. Bir insanın kitaptan bir şeyi okuması ile, zihni ve gönlünden gelen kelimelerle konuşması arasında dağlar kadar fark olmaz mı? Nitekim bugün eserleri notaları olmayınca okuyamayan çok ehil musikişinas kardeşlerimiz var. Fakat üslupları, tavırları, edâları sadece okumaya odaklandıkları ve nota eserleri içselleştirmeye engel olduğu için asla arzu edilen derecede olmuyor. Mekanik, ruhsuz, kişiliksiz icrâlar ortaya çıkıyor. Hani çevremizde vardır, bazı dostlarımız sadece kitap açıp, oradan okuyabilirler, ama asla kendi cümleleri yoktur… Kitap gidince ilim de gidiyor böylelerinden. Halbuki anlam insanın içindedir, satırlarda değil sadırlardadır.

Bestekâr kimliğinin gerek dönemi gerekse günümüz için önemi nedir?
Beste, Farsça kökenli bir kelime ve “bağ” demek. Ahmed Avni Bey’in bestekârlığı da üstadlarına bağlanır. Zekâî Dede ile zevk olarak neredeyse hiç bir farkı yoktur. Üslup olarak elbette farkları olabilir. Çünkü ayrı bir şahsiyyettir. Kendi döneminde besekârlığı, aynen ilim adamlığı, şairliği, tasavvuftaki derin birikimi gibi çok meşhur değildir. Öyle olmasını istememiştir de ondan. 41 adet bestesi var. Bunların üçü âyin-i şeriftir. Biliyorsunuz musikimizde âyin bestekârlığı en üst seviyeyi ifade eder. Ayrıca sadece bestekârlık da yetmez, aşk ve vecd gerekir… Üç eserin hepsi de birer mücevherdir. Diğer sözlü eserleri de öyledir. Bu âyinlerden Dilkeşide ve Bûselikaşîrân âyinleri geçen yıllarda albüm olarak yayınlandı. Bugün onun bu sınırlı sayıdaki eserlerini iyi inceleyen kişi, musikimizin ana damarını keşfedecektir. O kadar sağlam, kurallara uygun, fakat aynı zamanda her nağmesinden “aşk, aşk” diye sesler gelen bir insandır.

O’nun tasavvufla ilişkisi nasıldır? Bu konudaki tercümelerinin tasavvuf literatüründeki yeri hakkında neler söylersiniz?
Amed Avni Bey’in tasavvuf yönü tabiidir ki diğer yönlerini, bu arada musiki yönünü de belirlemiştir. Genç iken Selânikli Mehmed Es’ad Dede merhuma intisab etmiş, Mevlevîlik yoluna girmiş. Yenikapı Mevlevîhanesi’ne bağlı. Aynen üstâdı Zekâî Dede hazretleri gibi… Bütün zevki, şevki, gayreti bu yolun erkânı üzerindedir. Dostları arasında Mevlevî dedegânından ayrı olarak, başka tasavvuf meşreplerinden mutasavvıflar da vardır. Arif bir zattır. Mevlânâ hazetlerinin âşığıdır. Aynı zamanda İbni Arabî hazretlerinin de müştâkıdır. Bu sebepten belki bir ilke imza atarak, bu iki zatın eserlerini tercüme ve şerh ederken birbirileriyle konuşturmuştur. Tasavvufî eserlerinin tamamı büyük eserlerdir. Bu tür eserleri şerh etmek büyük ilim ve ihata, kuşatıcı bilgi ve bakış ister. Ahmed Avni Bey hazretleri bunları hakkıyla başarmış. Mesnevî şerhi bugüne kadarki en kapsamlı şerhtir. İbni Arabî hazretlerinden de Fusûs ve Tedbîratül İlâhiyye adlı eserleri şerh etmiş. Bugüne dek Latin harfleriyle basılan eserlerinin dışında çok önemli eserleri de var. Merhum Selçuk Eraydın gibi Mustafa Tahralı ve Mahmut Erol Kılıç da bu konuda büyük gayret sarfediyorlar. Ben de eski alfabedeki eserlerinin tamamının günümüz okuyucusuna ulaştırılmasını candan arzu ediyorum.

Tasavvuf bağlamında yaptığı tartışmalar nelerdir? Buradan hareketle onun tasavvuf anlayışının belli başlı özellikleri hakkında neler söylersiniz?
Bir kere vahdet-i vücûdun Oryantalistlerin tanıtmaya çalıştığı ve bizdeki bazı kişilerin de anladığı gibi panteizm olmadığını açık ve net bir şekilde ortaya koyar. Çünkü Batılı sınırlı kafa benzeterek mahkûm eder. Burada vahdet-i mevcûd yok ki, bu yakıştırma haklı olsun. Yani mevcudun birliği değil, Varlığın birliği esas. Buna vahdet-i şühûd olarak yapılan itirazları da telifçi bir anlayışla reddeder. Ona göre esas olan tevhid-i mutlaktır. Bu iki tez de aynı gerçeğe, Gerçek olan Hakk’a işaret ederler. Kişiler hangi tezi ileri sürerlerse sürsünler, mihenk Kur’ân’dır, sünnettir, sadece akıllarıyla değil gönülleriyle de âlim olmaya hak kazanmış ilmî birikimdir. Bakın Robert Kolejdeki misyonerlerin İslâm ile ilgili verdiği cevaplara… Kitabımızın ekinde yer alıyor. Göreceksiniz ki her cevabında tevhid esastır. Her bir cevapta önce Kur’an’dan, sonra hadîslerden, sonra da Mesnevî’den mesnedler getirir. Zaten tasavvuf da bu demektir. Ayrı bir kavram olması ayrı bir gerçeklik olduğu anlamına gelmez. Bu aynen “elma” demek ile, “elmanın tadı” demeye benzer. “Elmanın tadı” dersek, “elma”dan bağımsız bir şeyden bahsedebilir miyiz? Elmanın tadı, elma olmadan mümkün olur mu? Kısacası ona göre Kur’ân’a, sünnete uymayan bir şey, adı ne olursa olsun merduddur. Reddedilir, güzelleştirilmez, meşrulaştırılmaz… Ahmed Avni Bey, inanca, tarihe, geleneğe, bizi biz yapan her şeye karşı açılan saldırılara gönlüyle, gönül yoluyla, geleceği inşa ederek cevap vermiştir. Bugün ondan bir ummân olarak bahsediyorsak, bu lâfa değil, işe eğilmesi yüzündendir. Bizi besleyen ama pek azımızın bildiği bir çok ummândan birisidir. Hakk’a dost olduğu gibi, Hakk’ın kullarına da hâdim olmuş, hizmet etmiş. O yüzden rahmet ile yâd edilmeye, örnek alınmaya lâyık bir değerdir.

 

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: