Korkma

Düşünceleriniz dışında hiçbir şey sizi bağlamaz ; korkunuz dışında hiçbir şey sizi sınırlamaz ve inançlarınız dışında hiçbir şey sizi kontrol etmez.
[M. Williamson]

Hayatta kalma ve bunu devam ettirme dürtümü sürdürebilen şey, benliğimi kaybetme korkumdur. Hem en çok özlediğim hem en korktuğum şey yine benliğimin yokluğudur ve gerçekte kim olmadığımı anlayana kadar hayatım, korktuğum şey tarafından yönlendirilir.
[T. Parsons]

Tüm Korkuların Altında Yatan Korku Üstüne…

– Benim suâlim korku ve endişeyle ilgili. Şimdi ben, farklı şekillerde gizlenmiş aynı temel duygunun, tüm hayatım boyunca sahip olduğum acı veren bir his olduğuna şahidim. Bir anda telefonumda beliren bir metin mesajı kadar küçük bir şey bile, duyguya kendisini bir nesneye bağlama şansı ve gücü veriyor ve beni korkutabiliyor gibi görünüyor. Aklım daha sonra en kötü durum senaryolarını hayal etmeye başlıyor. O anlarda kendimi öyle bir kaptırıyorum ki sorunun dış nesne olduğuna tamamen inanıyorum.

Evet, korku ya da kaygı kendini mevcut duruma fenâ halde bağlamış.

– Bunun “ayrı benliğin var olmayı bırakacağı korkusu” olabileceğini düşünmeme neden olan birkaç deneyimim oldu. Bir zamanlar çocukken uykuya dalıyordum ve “Bütün bunlar var, oluyor işte ve ben yokum” diye düşünüyorum, bu çok dehşet verici… İkincisi, sohbetlerinizden biri esnasında  bizi ‘benliğimizin sınırlarını bulmaya’ davet ettiğinizdeydi. Herhangi bir sınır bulamadım ve bunalmış, korkmuş, sıkışmış hissettim.

Bu, görünüşte ayrı benliği karakterize eden, varlık komasındaki kişi için tipik vâroluşsal korkudur.

Aslında, ayrı benliği oluşturan iki varoluşsal duygu vardır – daha doğrusu ayrı benlik olan aktivite, eylem. İlki, olana direnç ve olmayanı arayış diğeri de korkudur. Bu aslında ölüm korkusudur: fiziksel ölümden değil, inandığımız ve olduğumuz gibi hissettiğimiz psikolojik varlığın ortadan kaybolmasından. İkincisi, kaçınılmaz olarak ona eşlik eden eksiklik duygusu ve arayıştır. Kısacası, direniş ve arayış, egoyu oluşturan yani görünüşte ayrı benliği oluşturan iki etkinliktir.

Senin durumunda korku daha güçlü. Dediğiniz gibi, korkuya neden olan durumun kendisi, bu durumda dışardan gelen metin değil. Aksine, metne (ya da başka bir dış koşula) tutunan, böylece kendisini destekleyen ve meşrulaştıran varoluşsal korkudur.

Bu varoluşsal korku, diğer tüm deneyimlerinizin (düşünme, hissetme, hareket etme, algılama, ilişki kurma vb.) arka planında yatar; tıpkı ekran koruyucunun bilgisayarınızda açık olan tüm programların arka planında olması gibi.

Belgelere ve resimlere bakmaya alışmış biri açısından boş ekran sıkıcıdır. Bu nedenle, ekran koruyucunun amacı, üzerinde başka hiçbir belge veya resim açık olmadığında sıkıcı ekranı gizlemektir. Bir ekran koruyucu gibi, deneyiminizin arka planındaki varoluşsal korku, gerçek doğanıza geri dönmenizi, basitçe var olmak ya da farkında olmak gibi engeller. Gerçek doğanıza bu dönüş, görünüşte ayrı olan benlik tarafından, kendisinin çözülmesi olarak hissedilecektir. Bu çözülmenin korkusu, bu haliyle, ayrı benliğin son dayanağıdır; bu sayede hayali varlığını sürdürür. Bu yüzden bir adım daha geri, ekrana, varlığın olan ve korkunun ardında yatan farkındalığın varlığına gitmelisin.

– Sanki korku, ayrı benliğin bir savunma mekanizması gibidir. Bu doğru mu?

Evet! Ayrı benlik bir varlık değildir; arama ve direnme, arzulama ve korkma eylemidir. Yani bu aktivite azalırsa, ayrılık duygusu da çözülür. Ayrı benliğin bakış açısından, bu bir tür ölüm olarak deneyimlenir. Bahsettiğiniz iki deneyimde (çocukken ve daha sonraki bilinçli farkındalık anlarında), kısaca gerçek doğanıza dokundunuz veya geri döndünüz ancak görünüşte ayrı olan benlik hemen ayağa kalktı ve kendi kendine şöyle dedi, ‘Bu yönde daha ileri gidersem. Ben yok olacağım; Öleceğim’. O anda tekrar bir sözleşme yaptın, sahte akdini yeniledin.

– Evet. Bazen sabah ibadetleri yaptığımda, yaklaşık beş dakika gerçekten iyi geliyor ve sonra o korku geliyor. Düşünce akımlarıyla meşgul olmazsam, endişelenmezsem korkunç bir şey olabileceğine inanmaya başlıyorum.

Bu yüzden ilk korku ortaya çıktığında, ‘Oh hayır, ibadette çok huzurluydum ve işte yine bu eski korku geliyor’ diye düşünmek yerine, ‘Güzel, korku geri döndü; ritüel çalışıyor’. Neden? Niye? Çünkü görünüşte ayrı olan benliğin özünü oluşturan direnme etkinliği teşhir edilmiştir. Aslında, görünüşte ayrı olan benlik, yakın ölümünü sezerek intikam duygusuyla geri döndü.

Şimdiye kadar, korkunun verdiği rahatsızlıktan, ruhsal olarak kabul ettiğiniz nesnelere, maddelere, faaliyetlere, ilişkilere veya özel ruh hallerine kaçarak korkudan kaçınmaya çalıştınız. Bunların hiçbiri mevcut değilse, sadece sürekli düşünerek kaçtınız. Bununla birlikte, korkuyla ilgili bir gündeminiz olduğu anda – onu kontrol etmek, ondan kaçınmak, onu yargılamak, ondan kurtulmaya çalışmak – onunla işbirliği yapar ve böylece özünde yaşayan görünüşte ayrı benliği sürdürürsünüz.

Korkunun büyüsüne kapılmayın. Ondan uzaklaşmak yerine, ona doğru dön. Korkunun içinizde hoş karşılandığını hissedin, yani aslında olduğunuz farkındalığın açık, boş, dirençsiz mevcudiyeti içinde. Bu muhtemelen korkunuza karşı asla almadığınız tek tutumdur.

– Korkunun var olması gerekiyor mu? Bunun sadece ayrı bir benliği savunmaktan başka bir nedeni var mı?

Bunun tutarlı bir gerekçesi yok ama bir nedeni var. Görünüşte ayrı olan benliğin kendini sürdürmesinin iki yolundan biridir -arzulamak ve korkmak veya aramak ve direnmek-.

Unutmayın, ayrı benliğin kendisi arayan ve direnen bir varlık değildir; arama ve direnme eyleminin ta kendisidir. Arayış ve direnmenin olmadığı yerde ayrı bir benlik yoktur.

Gerçek doğanıza tekrar tekrar dönmeye devam edin. Zamanla arama ve direnme faaliyetleri azalacak ve kendi doğal haliniz olan huzur içinde kalacaksınız.

Böyle bir zevkimiz olmuştu vaktiyle korkuyu korkutmak üstüne, biz yine lügate dönelim hemen:

Korku: Bir tehlike veya tehlike ihtimâli karşısında, sahip olduklarını kaybetmekten duyulan, çâresizlikle büyüyen ürkütücü duygu:

Hadi hemen cümle içinde kullanalım:

Ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, korkudan büzülürdüm, rengimin uçtuğunu hissederdim. [P. Safâ]

Mâdem zihin bedeni idâre eder; ucuna bir de deyim bağlayalım:

(Birinin) Korkusunu basmak: Korkudan ileri geldiği sanılan hastalıkların geçmesi için hastanın çenesini ve başını üç defa yukarı kaldırmak veya karnını açıp kasıklarını ovuşturmak sûretiyle yapılan bir halk hekimliği tedâvisi için kullanılır.

Nihayetinde kendini ayrı ve yalnız sanan, kişisel hayatını yaşadığına kanan biz insanlar korkuyu seviyoruz. Korkunun sonu ölümdür ve ‘bunun’ olmasını hiç istemeyiz. Korkunun ölümü tek ölümdür!

Mind Made Reality
Zihinde inşa edilen bir gerçeklik
Âh ki korku nasıl bir cehennem, ateşten duvarları insan yapımı

Artık acı çekmeye ihtiyacımız olmadığı tam anlaşıldığında
Varlığın Sevinci’nin rahmet yağmuru düşüyor kuruyan toprağımıza:
Kimseler cehennemden (ikilik-ayrılık) geçmeden cennete (birlik) giresi değil…

Ne var ki insanların söylediklerinin, düşündüklerinin veya yaptıklarının çoğu aslında korku tarafından motive edilir, bu da elbette her zaman geleceğe odaklanmanız ve Şimdi’den kopuk olmanızla bağlantılıdır. Şimdi’de problem olmadığı gibi, korku da yoktur. Geleceğin olmadığına ikna olursan, hiçbir korkun da kalmaz.
[E. Tolle]

Onca şiddete, işkenceye, acıya rağmen kara gözleri parlıyordu. Zira insanın canını yakan şiddet değil çaresizlik ve derin yalnızlıktı.

O ise bir nefes bile yalnız kalmamıştı.
Varlığın akışı büsbütün ve tek işte…

“Ehad” ne demek kendinden biliyordu

“Ehad, Ehad, Ehad” diyor ve gülüyordu.
[A. Kadrî Nefesleri’nden]

Âgâh olunuz onlar için hiçbir korku yoktur…
[Yunus:62’den]

Yürü bre yalan dünya

Dünya dediğimiz kişisel algıdan ibaret mukayyet bir yorumdur, mutlak değil zira algı bir aynadır, gerçek bir durum değil. Görünen ve olanın gerçekte hiçbir ilgisi yoktur.
[Abdal Kadrî]

“Ben” deneyimini keşfetmek

İlk önce en tanıdık hikâyeden yani kendimizden başlayalım:
“Ben”, kendimiz, özne, deneyimi bilen birine dâir kesinkes ne söyleyebiliriz?

Şüphesiz kendimle ilgili söyleyebileceğim ilk şey, apaçık mevcut olduğumdur;
“Ben varım işte”. Eğer vâr olmasaydım, bu sözlerin nasıl farkında olabilirdim ki?

Ve kendimizle ilgili ikinci aşikar gerçek şu ki “Ben farkındayım veya biliyorum” Hem bu doğru olmasaydı, düşüncelerin, duyumların veya algıların farkında olamazdım değil mi?

Başka bir deyişle, ben varım ve olduğum bu ‘ben’, vâr olduğumun farkındadır.

Kendi varlığımızın bu bilgisi – onun kendini bilmesi – her deneyimin en tanıdık, en içkin ve apaçık gerçeğidir ve bu gerçek vâr olan herkes tarafından paylaşılır.

Bu mevcut ve farkında olan ‘ben’ bazen ‘farkında olanın mevcudiyeti’ anlamına gelen ‘farkındalık’ olarak adlandırılır. Kendimizin iki temel niteliğinin – var oluş ve bilişin – bir ve bütün olarak kabul edildiği mutlak bir kelimedir.

Kendimize dâir deneyimlerden kesin olarak başka ne bilebiliriz?

Düşüncelerin, duyumların ve algıların farkındayım ama bir düşünce, duyum veya algıdan oluşmuyorum. Ben saf varlıktan ve bilmekten ibâretim.

Bu itibarla, ‘Ben’ zihin, beden ve dünyanın (düşünceler, duyumlar ve algılar) nesnelerinin ya da içinde göründüğü açık, boş bir uzaya benzetilebilir.

Ve göreceli olarak konuşursak, boş alan, içindeki herhangi bir nesnenin görünümüne veya faaliyetine direnmediği veya olan her neyse ondan rahatsız olmadığı gibi, açık, boş farkındalık alanı da özel nitelikleri veya durumları ne olursa olsun, zihnin, bedenin veya dünyanın herhangi bir görünümüne direnmez veya rahatsız edilemez.

Bu doğal direniş yokluğu, mutluluk deneyimidir; bu bozulmayan bir huzurdur. Bu mutluluk ve huzur, zihnin, bedenin veya dünyanın durumuna bağlı değildir ve her koşulda, farkındalığın içindedir ve temel doğası olarak mevcuttur.

Bu nedenle, mutluluk ve huzur, aynı zamanda varlık ve bilme, gerçek doğamız için esastır.

Ayrı benliğin doğuşu ve ölümü

Farkındalığın gerçek ve tek benliğinin bu görünür perdesine rağmen yine de ayrı, sınırlı bir benlik ortaya çıkıyor gibi görünüyor, tıpkı ekran gözden kaçırıldığında gerçek bir manzaranın ekranda ortaya çıkabilmesi gibi.

Ve gerçek doğamızın görünen perdesi ile, tüm deneyimlerin doğal koşulu olan huzur ve mutluluk da perdelenmiş (bâtına çekilmiş) gibi görünüyor.

Bu nedenle, kendini ayrı ve yalnız sanan benliğin kalbinde her zaman derin bir acı vardır; varlık komasındaki ben-im ayrı varoluşunun sancısı…

Çoğu insanın hayatı, maddeler, nesneler, faaliyetler ve ilişkiler yoluyla bu ayrılığın acısını hafifletmekle veya bu acıyı uyuşturmaya çalışmakla geçer.

Kısacası, hayâlî ayrı benlik her zaman dışarıdaki bir nesnede, başka bir deneyimde veya dünyada huzuru, mutluluğu ve sevgiyi arar.

Ancak ayrı benlik (nefs-ego) huzuru, mutluluğu ve sevgiyi bulamaz zira onun sözüm ona öyle görünen (zahiri) varlığı onun perdesi, örtüsüdür. Aynı zamanda kendi doğal varlığında içkin huzuru, mutluluğu ve sevgiyi de ayrıca dışarda bulunacak bir şey sanıp bir ömür yok yere arar durur.

Ayrı benliğin bu özlemi, edebiyattaki “şem’ ve pervane” yanmak için ateş gözeten kelebek benzetmesi gibidir. Alev, kelebeğin istediği tek şeydir ve sahip olamayacağı tek şeydir de. Pervane, ateşe dokunduğunda ölür. Bu, onun alevi deneyimleme şeklidir – onun içinde ölerek. Ve bu, ayrı benliğin huzuru, mutluluğu ve sevgiyi deneyimleme şeklidir, içinde çözülerek veya ölerek.

Tüm ayrı benlikler yalnızca arayışın sonunu arar; hepsi ayrı benlikler sadece hasretin sona ermesini ister; tüm ayrı benlikler yalnızca çözülmeyi veya ölmeyi arzular.

Bu ölüm – ayrı benliğin ölümü – huzur, mutluluk ve sevginin deneyimidir, temel doğamızın örtüsünün açılması, kendini ‘hatırlaması: zikrullah’dır.

Bir hayalet apaçık yokluğu görülene dek sürekli avlanır…

Ancak gördüğümüz gibi, ayrı benlik hayalidir ve yalnızca kendi yanıltıcı bakış açısından gerçek bir benliktir.

Başlangıçta bir gerçekliği yoksa bir yanılsama bir hayalet nasıl ölebilir?
Bu mümkün olamaz! Ancak tâ en başından beri hiç var olmadığı bizzat görülebilir.

Yaşayan hiçbir ayrı “kişi” olmadığının bizzât farkına varmak, aydınlanmadır.
[E. Tolle]

Eğer ayrı benlik gerçek olsaydı ondan kurtulmak imkansız olurdu çünkü gerçek olan ortadan kalkamaz, var olan yok olamaz. Allah’tan ayrı bir benlik, nesne, öteki ya da dünya gibi gerçek olmayan şeyler asla gerçek olarak ortaya çıkamaz.

Bu nedenle, zihnin hiçbir faaliyeti veya bir faaliyetinin durması bu anlayışı meydana getiremez. Tek gereken, bakma cesaretine, dürüstlüğüne ve sevgisine sahip olmak, bir kez açıkça görmek ve keşfettiklerimizin sonuçlarını yaşamaktır.

Farkındalığın gerçek ve tek benliği, kendi içinde herhangi bir sınır veya kısmî yazgı bilgisi yoktur. Sonsuz ve ebedi olduğunu bilir. Aksini söyleyen sadece düşünceler ve duygulardır. Bu düşünce ve duyguların derinlemesine araştırılması, deneyimlerimizin gerçek doğasını yansıtmadıklarını ortaya çıkaracaktır.

Benliğimiz, görünüşte örtüldüğü eksiklik ve sınırlamaya dair kuru inanç ve ezbere duygulardan kurtulduğunda, her zaman var olan ve sınırsız farkındalığın gerçek ve tek benliği olarak ortaya çıkar.

* * *

İçinde derin bir hipnoz kaptığımız kültürümüzün (sorgulanmamış atalar dini) temel varsayımının diğer yanını keşfedelim; bağımsız olarak var olan dış nesne, öteki, başka veya dünya.

“Yalan Dünya” hakkında tek deneysel bilgimiz algıdır; görünüşler, sesler, tatlar, dokular ve kokular.

Aslında hiç kimse dışarda, gözlemleyenden bağımsız olarak var olan bir nesne ya da dünya bulamamıştır; şimdiye dek bulunan tek şey algılardır.

Bu nedenle, dünya hakkında algılarımız olduğunu bile söyleyemeyiz çünkü o dünya hiçbir zaman bulunmamıştır. Sadece algıları bildiğimizden emin olabiliriz ve algılar, farkındalıktan bağımsız olarak asla bilinemez.

Bu, ana akım kültürümüzün henüz yüzleşmediği şaşırtıcı ama basit bir deneyim gerçeğidir: bağımsız olarak var olan evrenin kendisinden meydana geldiği varsayılan ölü durağan şey olan madde hiçbir zaman bulunamadı.

Evet her şey maddedir ama madde bir şey değildir, boştur.
[Lütfi Şuşud]

Madde bir kavramdır, bazı durumlarda çalışan bir model olarak faydalı olan değerli bir kavramdır, ancak yine de sadece bir kavramdır gerçek değil zira hiç bulunamadı! Ve de asla bulunamaz zira bulunan her şey, tanım gereği, farkındalıktan bağımsız olarak asla bilinmediği için asla bulunmayacaktır.

Aslında, farkındalıkta ortaya çıkan düşünce, duyum ve algı modeli bile deneyimin detaylı incelenmesine dayanamaz.

Maddenin ve zihnin bağımsız gerçekliğine olan donmuş inancı çözen ve farkındalığın varlığını ve önceliğini tesis eden bir yarı-aşamadır.

Ancak bu bir zihin faaliyeti bir felsefe olarak değil de doğrudan deneyimimiz içinde bir kez tesis edildikten sonra, bu model de deneyimin gerçekliğini daha doğru yansıtan bir model lehine terk edilmelidir. (Terk-i terk)

Bir düşünce hakkında bildiğimiz tek şey düşünme deneyimidir, bir duyumla ilgili bildiğimiz tek şey algılama deneyimidir, bir görüş hakkında bildiğimiz tek şey görme deneyimidir, bir ses hakkında bildiğimiz tek şey işitme deneyimidir ve bu böyle sürüp gider.

Düşünmek, hissetmek, görmek, duymak, dokunmak, tatmak ve koklamakla ilgili bilinen her şey onların bilgisinden ibarettir. Peki bu bilişi bilen nedir? Sadece kendi, kendinden bilme kapasitesine sahip olan bir şey, diğer her şeyi bilebilir. Yani her şeyi bilen, mutlak bilişin bizzat kendisidir.

Bilinen her şey saf bilmek, biliş ve kendisidir. Ve bu bilmek senin benim, sensiz-bensiz öz benliğimizdir. Bilinen tek şey farkındalığın kendini bilmesidir, benliğin kendini bilmesidir.

Bensiz sensiz dolu cihân, bilmeyendir ben ve sen;
Bilinmedi kişi kimdir? Geldi ben, gitti sen
[Abdal Kadrî]

Yalnızca benliğiniz vardır ama herhangi bir nesneye ya da kişiye ait olan bir benlik değil çünkü onun ait olabileceği hiçbir müstakil varlık, nesne veya kişi yoktur. Bu bilme yalnızca kendisine aittir. O, kendisidir ve yalnız kendini bilir. Orada başkaları ya da nesneler, iç benlik ya da dış dünya yoktur.

Ve bu ötekilik, uzaklık, ayrılık ve nesnelliğin yokluğuna genel olarak verdiğimiz ad nedir? Ne olacak güzellik veya aşktır. Güzellik, nesnelerin (ne ise ne) nesne olmadığının keşfidir; aşk, başkalarının başkaları olmadığını keşfi, öteki, başka ve ayrının silinmesidir.

* * *

Gerçek doğamızın olduğu gibi açığa çıkması, hayatımızın bir bölümüne, bir dünyada doğan, hareket eden, değişen, yaşlanan ve ölüme mahkum olan ayrı benlikler olduğuna inandığımız bir bölüme son verir.

Ama bu sadece başka bir bölümün başlangıcı…

Bir sonraki bölüm (âhiret), bu anlayışın hayatımızın değil hayatın tüm alanlarında, sadece düşünme biçimimiz değil, aynı zamanda hissetme, algılama, hareket etme ve ilişki kurma şeklimizde gerçekleştirilmesi, zuhura geçmesidir.

Bu, deneyimin her yönüne, 360 derece bir açıklıkta, gerçek doğamızın huzurunun yavaş yavaş nüfuz ettiği hiç bitmeyen bir süreçtir. Sondan başa, çevreden merkez noktaya, spiral kesintisiz bir döngü…

Cahiliye devrinde – deneyimimizin gerçek doğası göz ardı edildiğinde – öz-benliğimiz, farkındalığımız, zihnin, bedenin ve dünyanın kesintili, sınırlı niteliklerini üstleniyor gibi görünüyordu. Başka bir şeye dönüşüyor gibi görünüyordu.

Öz-Benliğimizin anlayışıyla, farkındalığın, bir şeyden yapılma değil, görünen her şeyi bilen açık, boş bir deneyim alanı olarak sezilir. Bu haliyle hiçbir şey (nothing) değil yani bir şey (no thing) değil.

Aşkta, zihin, beden ve dünya yavaş yavaş farkındalık niteliklerini üstlenir – gerçek doğamız olan huzur ve mutluluk tarafından açık, boş, şeffaf, ihata edilmiş ve doygun, mutmain hale gelirler.

Bu haliyle benliğimiz, farkındalığın açık, boş hiçliği, her şeyin gerçekliği veya özü olarak deneyimlerimizde yaşar.

‘Ben bir şeyim’den ‘Ben bir hiçim’e giden yol bir ayrımcılık veya dışlama yoludur – ben bu değilim, şu değilim, o değilim. (Lâ-inkâr-neti neti)

‘Ben bir şeyim’den ‘Ben her şeyim’e giden yol, bir kapsayıcılık, kabul veya sevgi yoludur. Ben buyum, hem de bu hem de bu.

Bilgi ve sevgiyle varlığın kalbine…

Gerçek bilgi, yalnızca her zaman vâr olan, sınırsız farkındalık veya bilmenin mevcudiyetine dair doğrudan deneyimsel anlayıştır. Bir zihin, beden ve dünya biliniyor gibi görünse de bundan başka hiçbir şey bilinemez. Sadece kendi varlığımızın yakınlığı olan bu her zaman mevcut, sınırsız farkındalık, görünüşte içsel benliğin ve onun doğal sonucu olan, görünüşte dışarıdaki nesnenin, diğerinin veya dünyanın temel doğasıdır.

İşte insana kendini hatırlatan kurumsal işaretler olarak bütün dinler bu anlayış üzerine kurulmuştur. Hristiyanlıkta “Ben ve Babam biriz” şeklinde ifade edilir. Yani ben, farkındalık ve evrenin nihai gerçekliği bir ve aynı gerçekliktir. Budizm’de ‘Nirvana ve Samsara özdeştir’. Yani, herhangi bir şeyden -hiçbir şeyden- yapılmamış şeffaf, latif, açık, boş farkındalığın ışığı, nuru tüm görünüşlerin özüdür – her şeydir. Her şeyin şeklini alabilen hiçbir şey değildir.

Hinduizm’de ‘Atman ve Param-Atman birdir’. Yani, bireysel benlik, üst üste bindirilmiş inançlardan ve sınırlama duygularından sıyrıldığında, ebedi, sonsuz farkındalığın gerçek ve tek benliği olarak ortaya çıkar. Ve İslam tasavvufunda, ‘Göz nereye düşerse, Allah’ın yüzü oradadır’. Görünen her şey Tanrı’nın yüzüdür ve onu gören Tanrı’dır.

O’na bakar görmeden! Nereye dönse nazar
“Fe-eynemâ tuvellu fesemma vechullah” yazar
[Bakara:115’den]

Bütün bu ifadeler, ortaya çıktıkları kültür tarafından koşullandırılmıştır ancak yine de hepsi aynı koşulsuz gerçeğe, tüm deneyimlerin gerçekliğine işaret etmektedir.

Bu gerçeğin idrak edilmesi aradaki mesafe, ayrılık ve ötekilik inançlarını çözer. Bu uzaklık, ayrılık ve ötekilik yokluğuna verdiğimiz ortak isim aşk ve güzelliktir.

Aşkest tarik-i rah-ı peygamber-i ma
Ma zade-i aşkim , aşkest mader-i ma
Bizim Peygamberimizin yolu aşktır
Biz Aşkzâdeyiz ve anamız aşktır
[Cenâbı Mevlevî’den]

Herkesin özlediği, yana yakıla aradığı şey budur – sadece dualitesizlikle ilgilenen bizler değil, yedi milyarımız da bunun peşinde, parça bütünün derdinde…

Bu ince kavrayışta, gerçek bilgi ve sevginin bir ve aynı olduğu ortaya çıkar; görünüşte içsel benliğin ve görünüşte dış dünyanın gerçek doğasının, farkındalığın şeffaf ışığından, latif nurundan yani kendi varlığımızın yakınlığından yapılmış tek bir gerçeklik olduğunun bizzat deneyimsel, doğrudan farkındalığı.
* * *

Anlayış ve sevginin bu ifşası, dünya kültürümüzün üzerine kurulduğu temel varsayımın, ikilik varsayımının kalbinden vurur; ben, ayrı iç benlik ve siz ya da o, ayrı dış nesne, başka ya da ayrı dünya.

Kendi içimizdeki ve bireyler, topluluklar ve uluslar arasındaki tüm çatışmalar, yalnızca bu ayrılık varsayımına dayanır ve tüm psikolojik ıstıraplar bundan kaynaklanır.

Yaman ayrılık…

Bu çatışmalara dair, meselenin özüne inmeyen herhangi bir yüzeysel yaklaşım, çatışma ve ıstırap sorununu erteleyecek ancak çözmeyecektir. Er ya da geç bireyler, bir kültür olarak bu gerçekle yüzleşecek cesarete, alçak gönüllüğe, dürüstlüğe ve sevgiye sahip olacaktır.

Bütün sanat, felsefe, din ve hatta bilimlerin en yüksek amacı, kültürümüzde tüm bu disiplinler bunu geçici olarak unutmuş olsa da, bu gerçeği deneyimsel bir şekilde ortaya çıkarmaktır.

Bir bulut, güneşi örtse örtse ne kadar uzun süre örtebilir ki…

Bir güzel ressam Paul Cézanne’dan sızdığı gibi:
“Yeni gözlemlenen, tazecikten hayretle fark edilen tek bir havucun bir devrimi tetikleyeceği bir zaman geldi, geliyor”

Bu tek gerçek devrimdir, gerçekliğe dair sahte görüşümüzün alt üst olduğu devrimdir. Farkındalık – saf bilgi – sadece deneyimin tanığı değildir. O, onun özüdür, onun kendi doğasıdır.

Bu bakış açısıyla yaşamaya başladığımızda her şey değişir; hayatım biter, büsbütün hayat başlar…

Hayatta hep özlediğimiz şeyin, varlığımızın derinliklerinde hep var olduğunu anlarız.

Her zaman mevcuttur ve asla gerçekten örtülmemiştir. Başlangıç ​​olarak genellikle, deneyimin arka planında tatlı bir huzur olarak hissedilir ancak kontrol altına alınamaz ve çok geçmeden dünyaya sebepsiz neşe, özgürlük, aşk ve yaratıcılık olarak akmaya başlar, akıp durur…

Bilincin Doğası

BİLİNCİN RÜYÂSI’NA DÂİR
New York’ta yaşayan Mary adında bir kadın hayâl edin. Bir gece Mary uyur ve rüyâsında Londra’nın sokaklarında dolaşan “Jane” olduğunu görür. Bu örnekte Mary’nin zihni “mutlak bilinci” temsil eder. Mary’nin zihni sınırsız zenginliktedir yani olabilecek tüm olası rüyalar onun zihninde potansiyel olarak mevcuttur.

Amsterdam’daki Sophie, Münih’teki Katie, Roma’daki Chloe veya Türkiye’deki Fatma olduğu rüyasını da görebilirdi ama bu gece Mary Londra’daki Jane olduğunu görmektedir.

New York’taki yatağında uyurken Marie, fiziksel olarak Londra’yı ziyaret edemez. Mary’nin zihni doğası gereği sınırsız olsa da o, bu sınırsız zihnini Jane’in sınırlı zihnine bilinçli bir şekilde indirgeyerek o olmayı seçer ve Londra’nın sokaklarını öğrenir, böylece içindeki sınırsız potansiyelinin bir kısmını gerçekleştirir.

Amsterdam, Berlin, Tokyo, Viyana ve Roma’nın her biri Mary’nin zihninin potansiyeli dahilindedir ama bu şehirlerden birini deneyimlemek için o diğer tüm olasılıklardan vazgeçmek zorundadır. Onun sınırsız zihni, Jane’in sınırlı zihnine dönüşmelidir zira sadece Jane’in sınırlı zihni sayesinde Mary Londra’nın çeşitliliklerini ve farklılıklarını yaşayabilir.

Yani Mary için Londra’nın sokaklarını dolaşmak bir çeşit vazgeçiştir. Kendi zihninin sınırsız doğasını unutmalı veya görmezden gelmeli ve Jane olabilmek için kendini sınırlandırmayı, özgür iradesiyle seçmelidir.

Mary’nin bakış açısından bakıldığında Jane de Londra’nın sokakları da onun kendi zihni içinde yer almaktadır. Ama Jane’in bakış açısından, onun düşünceleri ve duyguları zihninin içinde yer almaktadır ve gördüğü dış dünya Londra’nın sokakları, zihninin dışında yer almaktadır. Londra’nın sokaklarını bilebilmek için, Mary dünyayı kendi içinde yani rüyasında görmeli, sonra o dünyadaki bir kişi olmalı ve böylece o kişinin perspektifinden algılamayı sürdürmelidir.

Aynı şekilde, bilinç dünyayı kendi içinde yaratır ve aynı zamanda, o içinde yarattığı dünyada ayrı bir “deneyimleyen” özne olur ki o kimsenin gözlerinden görüp bilebilsin.

Sınırsız olan sınırlı olanı bilemez; bu sebeple sınırsız bilinç kendi sınırsız haliyle nesnelerin çokluğunu ve çeşitliliğini bilemez. Sınırsız bilinç, nesnelerin çokluğunu ve çeşitliliğini bilip bizzat deneyimleyebilmek için bir aracıya, bir mekanizmaya ihtiyaç duyar tıpkı Mary’nin Jane’in zihni aracılığıyla Londra’nın sokaklarını bilmesi gibi.

Sınırsız bilinç kendi sınırsız doğasındaki formları algılayabilmek için ayrı bir benliğin ya da sınırlı zihnin aracılığına ihtiyaç duyar.

New York’ta uyumakta olan Mary ile bilinç arasındaki fark şudur ki Mary bir seferde sadece bir rüya görebilir -Amsterdam’daki Sophie, Münih’teki Katie ya da Roma’daki Chloe olmalıdır- ancak bilinç aynı anda sınırsız sayıda rüya görebilir.

Her birimizin zihni bilincin sınırsız zihninin birer rüyasıdır. Böylelikle de herbirimizin zihni, bilincin kendi sınırsız potansiyelinin bir kısmını idrak ettiği aracılardır.

***

Mary’nin zihni, her zaman bölünmez bir bütündür. Onun rüyasını oluşturan kişilerin ve nesnelerin hiçbiri onun bir bütün olan zihnini, çokluğa ve farklılaşmaya (kesret) götürmez. Aynı şekilde bizlerin her birinin de sınırlı zihinleri sınırsız bilinç değildir ve bizlerin zihinlerinin algıladığı şeylerin hiçbiri de bölünmez bilinci nesnelerin ve kişilerin ikiliğine indirgemez.

Ancak Jane, nesnelerin ve kişilerin çokluğunu ve çeşitliliğini deneyimler ve bunların hepsi onun dışında yer alıyor gibi görünür. Duyularının kesinliğine dayanarak Jane şöyle düşünür:

“Dünyayı kendi aracılığıyla bildiğim bilinç zihnimin içinde yer alıyor.” Gözlerini kapadığında Londra’nın sokaklarının yok olduklarını gözlemler ve gözlerini açınca onlar yeniden ortaya çıkar ve haklı olarak Londra’nın sokaklarının gözlerinin arkasında yer aldığını düşünür.

Aynı şekilde, kulaklarını tıkadığında, trafiğin sesi yok olur ve kulaklarını açtığında sesler geri gelir ve bu da ona duyduğu her ne varsa kulaklarının gerisinde olduğunu düşündürtür.

Bu şekilde duyularından bilgiler içeri akmaya devam ettikçe Jane, zihninin beyninin içinde olduğu sonucuna varır. Bu düşünce şeklini takip ederek, Jane hislerinin ve bedensel duyularının özel ve sadece kendisine ait olduğu sonucuna varır ki bu da öz varlığının zihninin ve bedeninin bir bileşimi olduğu düşüncesine varmasına sebep olur.

Bedenine ne olursa kendisine de o olduğu sonucuna varır. Bedeni yaşlanıp hastalandığında, kendisinin yaşlandığı ve hastalandığını hisseder; bedeni ölüp yok olduğunda, kendisi de ölüp yok olacağına inanır.

Jane deneyimlerini bilişinin içeriden kaynaklandığına inanır ve bedeninin sınırlarını ve kaderini yaşayacağına inanır. Ancak Jane’in deneyimlerini bilişi içeriden kaynaklanmaz. New York’taki Mary’nin zihninden kaynaklanır! Aynı

şekilde, her birimizin hâlihazırdaki deneyimlerimizi bilişimiz kendi bedenlerimizin içinde bir yerden kaynaklanmaz. Kaynak Saf Bilinç’tir. Belirli bir yeri ve sınırları olmayan Bilinç!

Ve tıpkı Mary’nin zihninin Jane’in deneyimlediği an ve yerde olmayışı gibi, Bilinç de bizlerin uyanık hâldeki zihinlerimizin penceresinden gerçek gibi görünen yer ve zamana bağlı deneyimlerimizin olduğu yerde değildir. Tıpkı Mary’nin uyuyarak kendi zihninin sınırsızlığını görmezden gelmesi sayesinde Londra’nın sokaklarını vücuda getirip bilebilmesi gibi, bilinç de kendi sınırsız zihninin hakikatine karşı uykuya dalmalıdır ki her birimizin sınırlı zihinlerinin şeklini alabilsin ve ancak o noktadan sınırlı deneyimleri bilebilsin.

Sınırlı zihin tarafından çeşitlilik ve farklılık olarak algılanan “madde” dediğimiz aslı ölü ve hareketsiz olan şeyden vücuda gelmiş olan dünya “Bilinç” ancak kendi hakikatini örttüğünde âşikâr olabilir ve Bilinç kendi hakikatini kavradığında dünya da yok olur.

Mary uyuduğunda Jane uyanır ve Mary uyandığında Jane uykuya dalar. Jane’in sınırlı deneyimini yaşayabilmek için Mary kendi zihninin sınırsız doğasını unutmalı ve görmezden gelmelidir, yine Mary’nin tek bildiği, Jane’in sınırlı zihni durumuna indirgendiğinde bile kendi sınırsız ve bölünemez zihnidir.

Benzer şekilde Bilinç de kendi doğasını unutmalı, görmezden gelmelidir ki dünyayı bilebilsin, hoş böylece bildiği dünya, sınırlı zihnin gözlerinden görülse de yine de kendisinden başka bir şey değildir.

Ancak Jane’in bakış açısından işler böyle değildir. Gerçekte -Mary’nin bakış açısından- sadece Mary’nin bölünmez zihni olsa da, Jane’in bakış açısından deneyimleri kendisi dışında var olan çeşitli ve farklı, ayrı nesnelerden ve kendi zihninde gerçekleşen düşünce ve hislerden oluşmuştur.

Jane, kendi zihninin sınırları çerçevesinde deneyimlerini yaşar ve her şeyi bu yanıltıcı mercekten izler. Benzer şekilde, sınırlı zihin hakikatin üzerine kendi sınırlandırmalarını yapıştırır ve onda kendi sınırlamalarının yansımasını görür, bu yansımaları hakikat sanır halbuki hakikat, bilincin “sınırsız ve bölünemez” doğasıdır.

Zihin kendi sınırlandırmalarını hakikatin üzerine örter dediğimde bu sınırlandırmaların bilincin dışından geldiğini söylemiyorum. Zira bilincin dışında olan hiçbir şey yok! Sınırlı zihin olmayı seçen de yine Bilincin kendisidir böylece Bilinç kendisini açar ve deneyimler.

Böylece, her ne kadar zihin tıpkı bir resmin üzerinde gösterildiği ekrandaki gerçeği parçalara bölüp çeşitlendirmesi gibi hakikati parçalara bölüp onu çeşitlendiriyor gibi görünse de kendisi de o gerçekliğin kendisinden başka bir şey değildir.

Bu sebeple diyebiliriz ki hakikat bu etkinliği ile hem kendisini perdeler hem de yine aynı etkinlikle kendisini ifade eder.

“Zihin” Jane’in kendi nesnel deneyimini -düşünceleri ve hisleri- oluşturan şeye verdiği addır. “Madde” ise Jane’in kendi nesnel deneyimini -dünya, nesneler ve tüm ötekiler- oluşturan şeye verdiği addır.

Dolayısıyla, Jane’in bakış açısından deneyimi iki ana şeye bölünmüştür, içeride zihin ve dışarıda madde. Dahası Jane’in bakış açısından, vücudu ve vücudunun içinde olduğuna inandığı zihni, içinde yaşadığı dünyanın birer ürünleridir.

Bu sebeple zihninin maddenin bir alt ürünü olduğunu düşünmek onun için çok mantıklıdır. Duyularının ona verdiği kesinlik ve rüyasında gördüğü insanların çoğu bu inancını pekiştirir. Beynin zihnin bir deneyimi -bir düşünce, his ya da algı ile- olduğunu gözden kaçırır ve bu şekilde de zihninin ve zihniyle algıladığı dünyanın doğasına dair önemli bir detayı kaçırır.

Aynı şekilde, ayrı benliğimiz yani egomuzun bakış açısından, deneyim iki temel unsura ayrılmış olarak karşımıza çıkar: madde, zihnimizin dışında olan her şey olarak kabul edilir ve o maddeden zihnin de meydana geldiği düşünülür. Diğer bir deyişle, madde öncül zihin artçıldır ki bu deneyimimize ters düşer.

Dünya ve vücutla ilgili bilinebilecek ne varsa zihinde bilinebileceği ve zihnin tek bileşeninin de bilinç olması zihnin doğası hakkında önemli bilgi verir. Ancak zihin kendi yaratıcılığı ile o kadar hipnotize olur ki unutkanlığı öyle çoktur ki, zihin bu bilgiyi kaçırır ve madde denen, aslında hiç deneyimlemediği o malzemenin gerçekte vâr olduğunu sanır.

***

Jane kimdir? Jane bir varlık, bir kişi veya bir benlik değildir. Mary’nin zihninin sınırlanmış ve böylece sadece kendi illüzyon dolu ve son tahlilde gerçek olmayan bakış açısı kapsamında belirginleşmiş hâlidir.

Jane’in bakış açısından o bir bireydir, bir kişi, bir varlık, bir vücuttur. Ama bu sadece bir inançtır! Jane düşünceleri olduğuna inanır, ne var ki asıl kendisi zihinde tutulan bir düşüncedir! O bir düşüncedir ve Mary’nin gerçek varlığının sınılandırılmış halidir.

Bu, Jane’in gerçekdışı veya yok olduğu anlamına gelmez. Bu sadece, gerçekten var olan “tek-bütün” Mary’nin gün yüzüne çıkan fakat özünde gerçekliği bulunmayan sınırlı hâli olduğu anlamına gelir.

Mary’e göre, Jane ayrı bir benlik, ayrı bir kişi değildir. Mary’nin bakış açısından nesneler ya da benlikler yoktur, rüyasındaki hiçbir şey gerçek değildir, onlar isimlerle nitelendirilebilen kendi müstakil oluşları olan varlıklar değildir. Olan biten sadece kendi zihninin aktiviteleridir ve bu aktiviteler en iyi fiillerle ifade edilir. İkiliğin olmadığı bu yeni durumda isimler yoktur. Her şey bilincin kesintisiz bir eylemi (şe’n) olarak algılanır.

Jane’in âşikâr olan varlığı aslında Mary’nindir. Jane’in “Ben” dediği aslında Mary’nin gerçek ve hakiki “Ben”inin hayâlî biçimde sınırlandırılmış versiyonudur. Jane’in sınırlı görünen benliği veya varlığı, Mary’nin sınırsız varlığına -gerçekten var olan tek şey olan- hayâlî bir sınırlanma gelmesiyle ortaya çıkar.

Ama bu sınırlandırma, Jane kendini ayrı ve bağımsız var olan bir varlık olarak görmediği sürece bir hata değildir. Bu ayrı ve bağımsız var olan, ‘Ben’ gerçekçi değildir, çünkü gölge hiçbir zaman kendiliğinden var olamaz.

Ancak tüm illüzyonlar gibi onun da içinde gerçekten bir pay vardır. Bir vahadaki suyun hakikati sudur, tıpkı bir filmdeki manzaranın ekrandaki bir görüntüden ibaret olması gibi.

Jane’in sınırlı zihninin hakikati Mary’nin sınırsız zihnidir. Jane bir süreçtir, bir varlık değildir. O, kendisi aracılığıyla Mary’nin zuhur edip dünyayı bildiği şeydir. Ego, kendini ayrı sanan benlik veya sınırlı zihin, Saf Bilinc’in sonsuz potansiyelini zuhur ettirdiği bir aracıdır.

Bir aracı olarak ego bir hata ya da problem değildir; yaratımın mekanizmasıdır. Ama varlık olarak bir problemdir. Bizlerin ayrı, bağımsız varlıklar olduğumuz inancı tüm dünya kültürümüzün üzerine inşa edildiği varsayımdır.

Bu ayrı benlik ya da ego kendisinin bir parça olduğuna inanır ve öyle hisseder. Bir parça olarak hiçbir zaman kendisini bütün olmadığı yanılgısıyla görür ve bu yüzden tamamlanma ihtiyacı hisseder; kendini korunaksız hisseder ve bu sebeple korumaya ihtiyaç duyar.

Ayrı benlik her zaman mutsuz ve korku doludur ve bu ayrı benliğin tüm eylemleri bu rahatsızlığı ya da ızdırabı dindirmeye yöneliktir. Böylece, ayrı olduğumuz inancı içimizdeki mutsuzluğun ve bireyler, toplumlar, ülkeler arasındaki çatışmaların nihai sebebidir.

***

Jane, Londra sokaklarındaki herkesin kendisiyle aynı dünyayı yaşadığını fark eder ve bundan yola çıkarak herkesin aynı dünyanın belirli kısımlarını gördüğü sonucuna varır. Aynı zamanda, herkesin aynı dünyaya erişimi olduğuna inandığı gibi, herkesin kafaları içindeki zihinlerinde kendi ayrı düşünce ve hisleri olduğuna da inanır.

Jane, kesin gerçeklik olarak düşündüğü şeyin yani diğerleriyle paylaştığı dünyanın kendi zihninin sınırlandırmalarının bir yansıması olduğunu fark edemez. Aynı şekilde, her birimizin sınırlı zihinlerinin bildiği ve deneyimlediği dünya kendini algılayan zihnin sınırlarını yansıtır. Ancak, tıpkı Jane’in dünyasının -Mary’nin zihninin- yadsınamaz gerçekliği olduğu gibi bizlerin de ayıkken algıladığımız dünyanın da bir gerçekmiş gibi görünmesi söz konusudur.

Algıladığımız dünya gerçektir ama onun gerçekliği sınırsız bilinçtedir. Bilinç zihnin sınırlandırmalarının filtresinden geçtiğinde kendisine dünya olarak görünür. Dînî terimlerle ifade edecek olursak, dünya Tanrı’nın sınırsız zihninin (akl-ı küll) ayrı deneyim nesneleri tarafından görülmesidir. Madde, Bilincin sınırlı zihin süzgecinden yansımasıdır.

Şimdi Mary’nin rüyasındaki Jane’in Peter’ı, Clare’i ve John’u akşam yemeğine davet ettiğini düşünelim. Mary’nin zihni tüm akşam yemeği partisine dönüşür: ev, oda, görünüm, yemekler ve Jane, Peter, Clare ve John olur. Dört arkadaş deneyimlerini paylaşırlar. Masanın ortasında bir kâse meyve vardır ve onun hakkında görüş paylaşımı yaparlar. Hepsi de beyaz bir kâsenin içinde altı elma ve sekiz portakal olduğunda hemfikirdir. Her biri de, zihinleri birbirlerinden ayrı olmasına rağmen – hiçbiri bir diğerinin ne düşündüğünü ya da hissettiğini bilmemektedir -hepsi de aynı meyve kâsesini görmekte ve deneyimlerini kesin bir biçimde ifade edebilmektedir.

Bunun, kendi bilinçleri dışında, maddeden oluşmuş ortak bir dünyada olduklarına yeterli kanıt olduklarını düşünürler. Neden Jane, Peter, Clare ve John aynı nesneyi görmektedir? Nesnenin onların bilincinin dışında ve bağımsız, kendiliğinden bir varoluşu olmasından ötürü mü?

Hayır! Aslında bu, her birinin sınırlı zihinleri Mary’nin bir bütün olan zihninden yapılmış, ondan türeyen ve onun içinde yer alan zihinler olmasındandır. Tüm zihinlerin aynı dünyayı görmelerinin nedeni Mary’nin zihninin – birbirinden ayrı gibi görünen sınırlı zihinlerin kaynağı- bir bütün olmasıdır.

Aynı şekilde, hepimizin aynı dünyayı görmemizin sebebi, her birimizin sınırlı zihinlerinin aynı Bilincin içinde ve aynı Bilinç’ten kaynaklanıyor olmasıdır. Bilincin aynı olması ortaya çıkan dünyanın da aynı olmasını doğurur.

Jane, Peter, Clare ve John, kendi deneyimlerini bilişlerinin Mary’e ait olduğunu bilmez. Olan biten ne varsa Mary’dir! Hepsi de deneyimlerini aynı biliş kaynağından alırlar.

Meyve kâsesi bir potansiyel olarak Mary’nin zihninde yer alır. Kendi sınırlı zihinlerine göre ortak dünyadaki tek bir nesne gibi görünen meyve kâsesini, sınırlı zihinleri farklı parçalar olarak ortaya koyulmamış (bâtın) Bilinç’ten zuhûra getirir.

Mary’nin rüyasında Peter’ın, Clare’in ve John’un öznel deneyimi olmadığı doğrudur – sadece Jane’in öznel deneyimi vardır – ama bu metaforu normal uyanık hâl için de kullanmayı düşünürüm yani karşılaştığımız diğer insanların da kendi deneyimleri olduğuna inandığımız durum için.

Aslında, tıpkı Jane’in sınırlı zihninde beliren düşünce ve görüntülerin çokluğu ve çeşitliliği onun zihnini parçalara bölmediği ve özündeki homojenliği bozmadığı gibi, sınırsız bilincin içinde beliren sınırlı zihinlerin çokluğu ve çeşitliliği de sınırsız bilinci birçok parçaya bölmez ya da onun birliğine leke sürmez. Ayrı zihinler olduğu görüşü sadece sınırlı zihinlerin son tahlilde hipnotik bakış açısından doğrudur.

***

Jane’in, Peter’ın, Clare’in ve John’in paylaştıkları dünyadaki meyve kabının tek olması Mary’nin zihninin dışında bir dünya olduğunun kanıtı değildir, tıpkı bizlerin de her birimizin gördüğü dünyanın Bilincin dışında var olabildiğini göstermediği gibi. Tam aksine, paylaştığımız ve sınırlı zihinlerimizin ayrılmış algıları ile gördüğümüz dünyanın tek bir sonsuz Bilinçten kaynaklandığını gösterir bu.

İki seçenek arasında nasıl seçim yapabiliriz? Occam’ın jileti ve deneyimin barizliği bize olan biten her şeyin Bilincin içinde olduğunu gösterir. Jane ‘Meyve kâsesini görüyorum’ dediğinde, gören ve bilen bir ‘ben’ den bahseder ve o ‘ben’in bedene ait olduğunu ve bedende var olduğunu düşünür. Ama Peter’deki ‘ben’, Clare’deki ‘ben’ ve John’daki ‘ben’ -her birinin deneyimlerini deneyimledikleri o varlık- aynı ‘ben’dir, bilen tektir, Mary’dir.

İşte bu bilen tek ‘ben’dir kendisini dört ayrı sınırlı zihne bölen. Jane, Peter, Clare ve John ‘ben’ diye düşündükleri şeyin kökenini araştırmak isteseler, ‘deneyimlerimi deneyimlediğim ‘ben’in öz doğası nedir?’ diye kendilerine sorsalar, zihinleri geriye doğru, daha doğrusu içeri doğru dalga dalga derinleşen bir yolculuğa çıkacaktır.

Bu yolculuk sonunda yavaş yavaş zihinleri sınırlandırmalardan kurtulacak ve bir noktada kendilerinin Mary’nin tek, bölünemez ve sınırsız zihni olduklarını bulacaklardır.

Yavaş yavaş yitip giden bir resmin arkasında sadece arka fonun kalması gibi, kendi benliklerinin kökünü araştıran zihinleri de kendi tabiatlarının sadece sınırsız Bilinç olduğunu görecektir.

Sınırlı zihin, sınırsız Bilinç hâline dönüşmez. Sadece, sınırlandırmalarından kurtulur, ve sonuç olarak her zaman olduğu tek şey olan sınırsız bilinç olarak âşikâr olur.

Sadece sınırlı bir zihin sınırlı nesneyi, bir öteki’yi ya da dünyayı görebilir; sadece sınırlı bilinç sınırsız bilinci bilebilir. Yani Jane, Peter; Clare ve John kendi zihinlerinin doğasını bilmek isterlerse, herbiri kendi kökenlerini araştırmalıdır, bunun için de sınırlandırmalarından kurtulmalıdır.

Şunu iyi bilmek gerekir ki, Jane, Peter, Clare ve John kendi ayrı zihinleri olan ayrı varlıklar değildirler. Sadece bir tane sınırsız zihin vardır -Mary’nin zihni- ki onun kendini, her biri kendi bakış açılarından dünyayı -Mary’nin zihnini- gören sınırlı zihinler olarak var olma özelliği vardır.

Aslında onların zihinlerinin bir bakış açısı da yoktur; onların kendileri birer bakış açısıdır. Onların zihinleri, Mary’nin sınırsız zihninin kendisini belki bir akşam yemeği partisi olarak deneyimlediği geçici olarak sınırlandırılmış halleridir, tıpkı her birimizin sınırlı zihinlerinin, kendileri aracılığıyla ve kendileri olarak Bilincin kendisini dünya olarak bildiği bakış açıları olması gibi.

Sınırsız bilinç kendi içinde sayısız geçici ve lokal bilinç noktası barındırma özelliğine sahiptir ki bunların her biri bireysel ve sınırlı birer zihne tekabül eder. Her zihnin yapısı ve şablonları o zihnin deneyimini belirler; eğer sınırsız zihin bir insan zihni şeklini alırsa, o zihin bizlerin bildiği haliyle dünyayı algılar ya da diyebiliriz ki onun şeklini alır.

Bir köpeğin, balinanın, serçenin veya örümceğin zihninin şeklini alırsa o zihne göre bir dünya algılar. Ama her iki durumda da algılanan dünya sınırsız bilincin dışında bir şey değildir. Ne var ki bilincin içindedir de diyemeyiz. Zira Bilincin kendisidirler!

Jane’in, Peter’ın, Clare’in ve John’un algıladıkları dünyanın onların zihinlerinin dışında olduğu gerçektir ama o dünya Mary’nin zihninin dışında değildir. Aslında herbirinin algıladığı ‘dış’ dünya kendi içsel duygu ve düşünceleriyle aynı malzemeden yapılmıştır.

Her ne kadar, bu dört arkadaşın bakış açısından deneyim zihin ve onun dışındaki madde olarak bölünmüş gibi görünse de ve zihni, maddenin meydana getirdiği sanılsa da aslında içte ve dışta olan şeyler aynı sonsuz ve bölünmez aynı malzemeden yaratılmıştır. Tek bir gerçek vardır -Mary’nin zihni- ve zahir olan her şey onun fonksiyonlarıdır.

Olan biten sadece, kendini bütün deneyimler şeklinde ifade eden tek bilinçtir. Her bir dünya, tüm deneyimlerin görünmez hakikati olan bilincin kendi sınırsız doğasının bir yüzü, bir kısmıdır.

Geçici bir zihnin ya da geçici bir farkındalık noktasının odaklanması sınırsız bilincin bir kısmını gerçek kılmasıdır.

Diyelim ki Mary’nin rüyasında Jane ve Peter partner olsunlar, öyle ki birlikte oturdukları masada birbirlerine bakarken birbirleri için büyük aşk hissetsinler. O duygu nedir? O duygu aslında en derin bir boyutta bir olduklarından gelmektedir.

Aşk, ortak olan varlığımızın sınırlı zihinler aracılığıyla sızmasıdır. Jane ve Peter haklıdır; her birinin deneyimlerinin kendileri tarafından bilinebildiği ve kendilerinden meydana geldiği iki sınırlı zihin de ortak bir kaynağa sahiptir. İki sınırlı zihin de Mary’nin tek ve bütün olan zihninin yüzeyleri, anlık odaklanmalarıdır.

Onların iki zihni aslında hiç ayrı değildir. Zihinler arasında görülen ayrım sadece bu zihinlerden her birinin sınırlı perspektifince gerçektir. Sınırsız bilincin bölünemezliği sadece bu dört arkadaşın meyve kâsesi hakkındaki algılarının ortaklığından değil, onların aşk ve dostluk deneyimlerinden de sorumludur.

Paylaştığımız dünyanın bilincin dışta bütünlüğünü ifade etmesi gibi aşk da bilincin içte bütünlüğünden ileri gelir. Dînî şekilde açıklarsak, aşk kalpte Tanrı’nın ayak izidir. Ortak benliğimizi deneyimlemektir.

Aynı şekilde “ben” düşüncesi de Tanrı’nın zihindeki imzasıdır. “Ben”lik, sınırsız ve bölünemez bilincin âşikâr olan benliklere ya da zihinlere bölünmüş ışığıdır. Bu sebeple ruhsal yollar iki ana yol üzerine kuruludur: sevgi yolu (aşk) ve ilmin yolu (irfan).

Aşk’ın ya da adanmanın yolunda her şey kendi kaynağı olan aşk’a dayandırılır; ilmin yolunda ise her şey kaynağı olan sınırsız bilince dayandırılır. Her iki yol da aynı aşk’a-ilme açılan giriş kapılarıdır.

***

Günlük hayatımız zihnin normal çalışmalarının kesintiye uğrayarak zihnin kendi hakikatine açıldığı anlarla doludur.

Yoğun korku, şaşırma, huşu, kalp kırıklığı, neşe, acı, aşk duygularını duyumsadığımız anlar, normal gören-görülen ilişkisini aşarak her ikisi için de ortak olan derin ortak hakikate geçebildiğimiz anlardır.

Ancak bu geçişleri yapabileceğimiz daha basit bir yol daha vardır ve bu yol her durumda ve herkes için mevcuttur. Basitçe bu yol, kendimize “bütün deneyimlerimin farkında olan kim?” sorusunu sormaktır.

Bu soru ile, normalde kendisinde uzaklaşarak düşüncelere, hislere, duyumlara ve algılara yönelmiş olan biliş yeniden kendisine yönlendirilir.

Zihin dış dünya yerine kendi öz doğasını araştırır bir hâle gelir. Buna meditasyon, öz-araştırma, murakabe veya ibadet denir.

Bu Jane’in kendisine ‘kendi deneyimlerini kendisi aracılığıyla bildiğim bilişin doğası nedir?’ sorusunu sorması gibidir.

Eğer zihin bu şekilde kendi doğasını keşfetmeye çalışırsa, kendi öz, bölünemez, koşulsuz doğasının farkındalığın, kendini fark etmesi olduğunu anlar.

‘BEN’, zihnin kendi doğasını deneyimlemesine verilen isimdir ve bu deneyim derinleştikçe ‘ben bedenim’ algısından ‘ben bilincim, farkındalığım’ algısına geçiş olur. Zihnin hakiki, bölünemez ve koşulsuz doğası bilinç olarak âşikâr olur.

Jane’in sınırlı zihninin ardında Mary’nin sınırsız zihni keşfolur.

***

Beni tanıyıp kulluk etsinler diye yarattım!
[Zâriyât:56’dan]

Kendini bilen, derhal rabbini bilmiş olur
[Hadîs-i Kudsî]

Kendi kendin bilmek oldu mârifet
Kendi kendin bilmemektir mâsiyet

Can, bahçedir ve marifet de sudur. Susamış bahçeye su ne yaparsa, marifet de (kendini, rabbini bilme) cana onu yapar. İlk farz marifetullah’tır.
[Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî]

O’nu “zâtıyla kâim ve bâtın, vücûduyla mevcûd, sıfatıyla muhît ve mütecellî, esmâsıyla ma’lûm, kudretiyle fâil, fiiliyle zâhir, eserleriyle meşhûd, batını ile sır” olarak bir bilene, bir görene bir bir selâm olsun...