23. Mektup

23. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmi üçüncüsüdür.

1mursidinmektuplari

Kâinatı murâd-ı ilâhîyesiyle halkeden, halkı henüz kendisini taleb etmeye müdrik ve muktedir olmazken onlara esmâ’ını, sıfatını, ef’alini ve Zâtını bilebilme kuvvesini bahşeden, her şeyin kendisini zikre mecbur ve mahkûm olduğu ve varoluşun ancak O’nun zikriyle dâim olduğu, zikrinin ve fikrinin insanlığı zulmetten nura ve sırat-ı müstakime hidayet eylediği, esmâ’ı güzel, sıfatı ve ef’ali güzel, zü’l-Celâl ve’l-Kemâl Hazret-i Mevlâ- yı Müteâl, Kuddûs, Kadir, Kavî, Raûfu’r-rahîm ve Erhamu’r-rahîmîn ve Rabbü’l-âlemin, Sultan, Sübhân, Deyyan, Burhan, Kâdir-i mutlak, Hâlık-ı mutlak, Allah Teâlâ’ya adetsiz ve hesapsız namütenahi hamd ü sena olsun.

Sebeb-i hilkat-i âlem ve mefhar-i benî Âdem, ekmel-i mahlûkat, eşref-i mevcudat, enbiyânın şevkinden murâd, abdiyyetin şahekası, abd-i hâs-ı Mustafa’sı, insanların hem mükemmeli hem mükemmili, şemsü’d-duhâ, bedru’d-düca, Ahmed, Ahyed, Hamîd, Sadullah, Sıratullah, Minnetullah, Nimetullah, Hazret-i Resûlullah Efendimiz(sav)’e mahlûkat-1 ilâhîyenin adedince ve ilmullah-ı Teâlâ’nın mânâsınca salât ve selâm olsun. Salâvât-ı şerîfenin esrar-ı ve envar-ı ilâhîyesinden âline, evlâdına, ezvâcına, ashabına ve etba’ına dahî îsal olunsun.

Allah’ın rahmeti, selâmı ve saadeti üzerine olsun İhsan Efendi oğlum,

Evlâdım, Cenâb-ı Hakk sıhhat ve afiyette dâim eylesin, sırat-ı müstakiminde sabit kadem eylesin. Hayırlı hizmetlerinde muvaffak, maddî ve mânevî rızıklarıyla merzûk eylesin. İhsan Efendi oğlum, bazı rüyalar seneler geçse de henüz yeni görülmüş gibi unutulmaz. Bilhassa seyr u sülûktaki dervişler husûsî tecellîyatı ve kendilerine verilen mânevî emanetlere vesile olan rüyaları hiç unutmazlar. Hak Teâlâ’nın izniyle ileride mürşid olacak ve mürebbi-i hakîki ve seyr u sülûkta dervişlerine yolun remzini tâlim edecek, şeyh olma hali kendilerinde bulunan zevât bu rüyaları ve o rüyaların kendilerindeki ahvâlini unutmazlar. İşte size bundan evvel gerek biatınızda gerekse ders değişikliklerinde gösterilen rüyaları berrak şekilde hatırlamanız bundandır. İnşâallah sabreyler ve hizmetinde mukîm olmaya gayret edersen ileride bu dersleri verebilecek kemâle vâsıl olursun. Evlâdım, zât-ı âlinize şeyhiniz tarafından beşinci esmâ telkin edilmesi seyr u sülûkun ikmali açısından ve bu esmâ’ın dervişteki tecellîsi açısından fevkalâde mühim bir hâdisedir. Biat, kişinin dünyadan âhirete doğmasıdır. Üçüncü esmâ’ın telkiniyle âhirete doğan bu çocuk âdetâ bulûğa erer. Bu sebebden esmâ’ın hakikatinden ve müsemmasından feyz alan derviş bu makamda dervişliği fehmeder ve müşahede eder. Dördüncü esmâda âlem-i lahût ile nikâh vuku’ bulur. Bu nikâhtan zuhûr eden ma’rifetin meyvesi beşinci esmâda vücûd bulur. “Nâsût” denilen âlem ve veled-i kalbin sahası bu âlemde dervişe açılır. “Hayy” ism-i şerîfi, âhirete doğup dervişliği idrak ettikten sonraki cemâle doğuş gibidir. Biat bu âlemde kişiyi derviş olarak bildirir. Üçüncü esmâ dervişliğin âhiretteki kabulüdür. Beşinci esmâ “Hû” ism-i şerifinin bâtındaki zuhûru Allah âşıklarının Cenâb-ı Hakk’la hayat bulması halidir. Galiba burada biraz hurda-i tarîkten ve seyr u sülûkla alakalı bâtına işaret eden zâhir ilimden haber vermek îcab edecek.

Evlâdım İhsan Efendi, şu satırları biz göçtükten sonra da bir kenarda duracak şekilde muhafaza et. Zîrâ insan seyr u sülûkunda müşahede etmekle öğrenir amma bazı müşahede ettiklerini idrak yine ilme’l-yakîn ile olur. Derviş yani mürîd bu yolun mânevî zevkiyle meşgul olmalı amma irşada kabiliyetli olan bazı zevâtm mürşidlerinin işaretiyle müşahede ettikleri haller hakkında ma’lûmâtı da olmalıdır. Mühim mes’ele, dikkat et ki Hak Teâlâ bu âlemi muhabbetiyle varetti. Yani bu âlemi yaratmayı murâd etti. Mecburiyetten değil muhabbetten hasıl oldu. Kün emrinden evvel ve bu iradesini ilanından evvel muhabbeti vardı yani. Muhabbetiyle halkettiği cümle âlemi yani kevniyyatı ilmiyle kuşattı. İlmini; merhameti, rahmaniyeti ve rahîmiyetiyle örttü. Cümle âlemler Erhamu’r-rahîmînin merhametiyle kaplanmıştır amma hepsini ihâta eden (kaplayan, kuşatan) ilm-i ilâhî yani ilm-i ezelî ve ebedîdir. Suâl vâki’ olsa, denilse ki; merhametin ilimle ne alakası var? Herkes suâl eder. Câhili de sorar, âlimi de sorar. İnsan hatırı ve hafsalası hiç boşalmaz. İşte böyle bir soruya şöyle cevap verilir: İlimsiz merhamet felakete götürebilir. Bir anne düşün, çocuğuna merhameti var lâkin çocuğun hayatiyetinin bekâsı ve kemâle erebilmesi içün hiçbir ilim kendisinde yok. O anne çocuğuna sadece merhametiyle ne yapabilir? Hayvanda bile çocuğu büyütmek için bir ilim vardır. Amma onlardaki ilim fıtratlarından ve Allah Teâlâ’nın sevk-i ilâhîyesindendir. İnsan, ilmini, iradesini kullanarak kesbetmek zorundadır. İşte cümle kâinata nazar ettiğinden Allah Teâlâ’nın merhametini görmen Cenâb-ı Hakk’ın ilmiyle onları kuşattığına işarettir. Bu sebebden Cenâb-ı Hakk’ın merhametini anlamayanlar merhametsiz olarak vasıflandırılmaz, câhil olarak tavsif edilir. Zîrâ onlar, esasında Allah’ın ilminden mahrum kişilerdir.

Şimdi burada söz çok uzar, biz seyr u sülûkun bazı tafsilatından ve zâhir ilminden bahsetmeye dönelim. Nefis mertebelerinin Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıyye, Mardiyye ve Sâfiyye olduğu hem sohbetlerimizden hem de okumaya gayret ettiğin eserlerde ma’lûmun olmuştur. Daha evvel zât-ı âlinize gönderdiğim mektûblarda Emmâre’nin îmân, Levvâme’nin İslâm, Mülhime nefis derecesinin de velâyete işaret ettiğini yazmış idim. Mülhime makamı, “ism-i Hû” ile ceberût âlemine sevkolunmaktır. Ruh mertebesinde hakikati müşahede makamıdır. Aşk bu makamda zâhir olur. O sebebden ism-i Hû’nun cezbesinde kalanlara yani Hû zevki ile zevkiyab olanlara âşık denir. Size mânâda gösterilen şekliyle dördüncü esmâ’ın nuru ma’lûm, beyazdır. Burada müşahede son haddindedir. Yani kişinin dervişliğe kabul olduğu vücûdu son zerresine kadar müşahede zevkiyle nurlanır, saflaşır. O sebebden Şühedâ makamı burada zâhir olur. Aşk-ı ilâhî güneşin en tepedeki hali gibi gölge bırakmayacak ve her yeri aydınlatacak bir hal alır. “Hak” ism-i şerifinin zikriyle bu zikre hizmet eden melâike-yi kirâm ordusu dervişin tüm a’zâlarını nur-i ilâhî ile münevver kılar. Sâlikin bu mertebede Şemseddîn isimli müekkil meleğin idaresinde hâdimleri bulunur. Derviş bu nuru müşahede ettiği şeylerle meşgul olur. Müşahedesine mâni olacak şeylerden dûr olur. Sükûnet ve sekînet makamıdır Mutmainne makamı zîrâ sâlik lahûtî âlemde Allah’da ifnâ olma yani “fillah” makamındadır. Kalb gözü cilalanır. Kalbinde fısk u fücûra mahal bulunmaması îcab eder. Zîrâ kalb gözden ibaret bir hal alır. Hakîkat bu dördüncü makamda ma’rifet meyvesini verir ve vuslat zevki işte bu makamda evvelki müşahede ettiği zevklerin ötesinde zâhir olur. Ruhen yakınlaşmış olduğu Hazret-i Fahr-i âlem cismanî ve ruhanî nüfûzuyla dervişte kâim olur. Hatta Efendimiz (sav)’i hariçte değil içinde müşahede eder. Bu mertebede sâlikin daha evvelden kendisinde bulunan yanma halinden yanışın şiddetini hissedemeyecek ve aldığı zevkin vuslattan mı yoksa yanıştan mı olduğunu farkedemeyecek bir hali vardır. Onun için derviş dördüncü mertebede esmâ’ın müsemmasına ve nuruna mazhar olur ise de ifadeye sığmayan zevkler onu kuşattığından söz söylemesi, meramını anlatması halk tarafından sû-i zanna sebeb olur. Ateşe sürülmüş demir gibi kor halini almış, ne demir olduğunu farkeder ne ateş olduğunu ikrar eder vaziyettedir. Öylece bekler ma’lûm olan vakte kadar. Kabiliyete göre zamanı gelince bir mahalle sevkolunur.

Beşinci esmâ dervişin seyr u sülûkundan sonraki hizmet sahasını, istidadını ve derecesini tefrik(farketme) makamıdır. Mürşidler bu sırrı bilir, amma bazen mürîdlere de ma’lûm olur. Yani mürşidi tarafından bildirilir. “Hayy” ism-i şerifinin nuru sarıdır. Derviş Allah ile bakî olma makamına, sırat-ı müstakimin hidayetine nâil olduğu gibi o yolun nuruyla aydınlatmaya ve Efendimiz’in nurunun içinden dışarıya doğru taşmasına da nâil olmuştur. Bu esmâ’ın melâike-yi kirâm hizmetlilerinin kumandanı, Nureddîn ismindedir. Peygamberân-ı izâm ve rütbeli evliyâullah ile perdesiz görüşme makamıdır. Allah Teâlâ’nm Kur’ân-ı Kerîm’ini okurken nurunu müşahede veyahut kâinatı seyrederken Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinin müşahedesi makamındadır. Kur’ân’ın enfüsî tefsirine âşinâ olmak veyahut seyrettiği hâdisatın tefsirini Allah’ın kelâmıyla müşahede edebilmek makamıdır. Yani rüya tâbir eder gibi yaşadıklarını tâbir eder ve bu tâbiri Cenâb-ı Hakk’ın âyetleriyle ve ilhâmıyla tefrik eder. İş böyle olunca her şeyin yerli yerinde ve ilâhî kudretin şevkiyle olduğunu görür, ellerini açıp hâcet ve niyâz edecek cüz’î iradenin talebi kendisinden alınır. Neye dua etmesi, kime hizmet etmesi, nerede bulunması îcab ediyorsa Allah Teâlâ’nın şevkiyle ve zevkiyle yapar. Sevabından bîhaber olarak dâimâ taat ve ibadet üzredir. Fenafillah zevki öyle nüfûz eder ki ibadetinden ve hizmetinden hâsıl olan sevabı mâledecek bir vücûd bulamaz. Kendisini himmete mazhar olmamış, henüz ma’rifete ulaşamamış, Allah Teâlâ’nın kulları içerisinde de en günahkâr kulu, cennete liyakati olmayan, kurbiyyete de asla haddi bulunmayan kişinin halinde görür. Biçare halinden şikâyet etmeden emrolunan hizmetlere hapishanedeki kişiler gibi mahkûm yaşar ve cümle kulları kendisinden âli görüp onlara şefkat nazarıyla bakar. Halbuki o, sıdk mertebesindedir. Her ne görürse görsün Allah’ı tasdik eder. Cenâb-ı Hakk’tan tek niyazı kulların tasdikine mâni olmamak, Allah Teâlâ’nın kulluğunu idrak etmekten uzaklaşanların afv ü setr olması ve kendi değersiz vücûdunun onlara bir siper olmasını niyâz makamıdır.

Onun için bu mahâlle Sıddıykiyet makamı denir. Sıddıyklar enbiyânın arkadaşıdır. Sıddıyk dâimâ enbiyâyı tasdik eder. Allah Teâlâ peygamberinden, peygamberler de sıddıykândan kendisini gösterir. Sâdıklar ve sıddıyklar olmasa insanlık helâk olur. Görmez misin Efendimiz(sav)’in yanından Hazret-i Ebu Bekir hiç eksik olmaz. Sebeb sadece çok iyi arkadaş olmaları mıdır zannedersin? Hazret-i Ebu Bekir cümle ümmet-i Muhammed için bir siperdir. Peygamber konuştuğunda veyahut bir emir buyurduğunda hiçbir kimse onu dinlemeyecek olsa ya kavim helâk olur yahut nebî âlem değiştirir. Ol sebebden Hz. Sıddıyk hep yanındaydı, dâimâ Allah Resûlü’nü tasdik ederek hem ümmet-i Muhammed’e siper oldu hem de Fahr-i âlem Efendimiz’in sıfatlarının kemâl derecesinde zuhûruna vesile kılındı. Sıddıyklar ezelden seçilir. Sıddıykiyet mertebesine seyr u sülûkda yol bulan sâlik, enbiyânın hizmetinde ve ezelden seçilen sıddıyklerin ruhaniyetiyle alışveriştedir. Sâlik, ism-i Hayy’la âb-ı hayattan yani Kevser şarabından kabiliyetine göre muhakkak surette içer. Bu feyizle artık havf u recâdan geçer. Cüz’î iradenin küllî iradeye tebdili(dönüşümü) vücûd ikliminde zâhir olur. Kudretini farkeder, lâkin o kudretini mahlûkatın hizmetine sevkeder. Mahviyet makamıdır. Mahviyet tevâzu’dan farklıdır. Tevazu’, kendi varlığından haberdâr olarak başkasına karşı tekebbür etmemektir. Lâkin mahviyet kendi varlığından ve muktedir olduğundan bile haberdâr olmamaktır. Çünkü fakir derviş, Allah’ın ganî sıfatıyla her şeyin ganîsi olur. Sâlik bu mahâllin zevkinde uzun bir müddet kalsa hatta mürşidinin sözünü teslim etmeyip bu zevk ile meşgul olsa cazibesiyle etrafındakileri kendisine çeker. İnsanların altına hücum etmesi gibi. Yani derviş beşinci esmâ’ın dairesinde bulunduğu vakit belki Mülhime’deki gibi ayağı kaymaz amma halkın meşgul etmesi neticede onu Hak taatından alıkoyabilir. Bu hususa çok dikkat edesin. Halini saklamak ve temkin üzre olmak seyr u sülûkunun ikmali için pek ziyâde ehemmiyetlidir. Deryaları içsen bir kâse içmemiş gibi duracaksın. Çemende ötmek olmaz. Bülbüle gülistanda nâme eylemek yakışır.


İhsan Efendi oğlum, Hz. Yusuf(as)’un hal-i sabâvetinde gördüğü rüya gibi kişi bazen seneler sonra gelebileceği makamın hallerini müşahede edebilir. Bizim de burada size arzettiğimiz ahvâl belki şu an müşahede edemediğiniz fakat bir şekilde ve kabiliyetiniz miktarınca ileride sizde zuhûr edecek ahvâldir. Hem söylüyoruz ya tarîkat müşahededir. Elbet mürşidiniz haktır. Kendisi bu menzilleri nasıl gördüyse size de bu hal üzre esmâ telkininde bulunmuş. Bunların zuhûru muhakkaktır. Şunu da arzedeyim; hatırlarsanız bazı kokuların zuhûru hakkında konuşmuştuk. İşte bu beşinci esmâ’ın bir husûsiyeti de koku hassasının bâriz bir şekilde artmasıdır. Teninizin de kokusu değişecektir. Size mahsus bir koku ihsan edilecektir ve bu hal tiryakilik yapacak derecede sizi kuşatacaktır. Yaptığın işleri, konuştuğun kişileri kokusundan tefrik edeceksin ve vücûdunun kokusundan bulunduğun durumu farkedeceksin.

Sâdık refikim İhsan Efendi oğlum, gözüne görünen o yağmur danesi gibi inen ışıklar yahut arada bir zuhûr eden renkli nur topları melâike-yi kirâm hazerâtınm hizmetleri esnamda vücûda gelen şeylerdir. Size rüyada gösterilen o nuru takip etmeniz ve o nuru müşahede ettiğiniz makamlarda temkinli olmanız ve pirinizle râbıta eylemeniz yerinde olacaktır. Ayrıca bahsettiğiniz; karşınızdaki konuşurken sizden konuşanın, o sözler hakkındaki ikazlarına kulak verin lâkin etrafınızdaki insanlar bu halinize muttali olmasın. Yani içinizdeki konuşanı dinlerken dışarıdan konuşulanları ve konuşanı birbirine karıştırmayınız, halinizi de belli etmeyiniz. Size birisi bir şey sorduğunda henüz sırrınızdan bir cevap gelmediyse susup bekleyiniz. Fakat bu sükût haliniz başkalarının nazar-ı dikkatini çekmesin. Alelâde bir meşguliyetle bu halinizi perdeleyiniz. Anlamış olsanız da tecahül yapınız.(Bilmiyormuş gibi durunuz.)

İhsan Efendi oğlum, bu kâğıt parçası hafif, satırlar da birkaç satır. Lâkin bu mektubun muhteviyatı ve satırlar arasındaki mânâsı pek ağır. Ne kendime ne sana daha fazla külfet olmasın inşâallah. Bu mânâları fehmetmeyi Cenâb-ı Hakk sana ihsan eylesin. Hak Teâlâ seni iki cihanda aziz eylesin. İlminle âmil, ilm-i ledünle kâmil olasın. İsm-i Hayy sırrıyla hayat bulup envar-ı ilâhîyeyle münevver olasın. Cenâb-ı Hakk, rızası için konuştuğun kavlini te’sirli eylesin. En büyük düşmanın olan nefsinin şerrinden seni muhafaza eylesin. Erenlerin himmeti dâimâ sizlerin ve bizlerin üzerlerine olsun. Gelişi sıdk, gidişi sıdk, sözü sıdk ve makamı sıdk olan kullar zümresine dâhil buyursun.

Allah’ın rahmeti, inayeti ve saadeti dâimâ üzerinize olsun. Fi emanillah.

24. mektupta görüşmek üzere…

Reklamlar

17. Mektup

17. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onyedincisidir.

1mursidinmektuplari

Hamdden âciz olduğumuz Mevlâ-yı müteâl kendi zâtını nasıl teşbih ediyor, takdis ediyor ve kendi zâtını nasıl ta’zim ediyor ise biz kulların tahmid, tehlil, tekbir ve teşbihlerini öylece kabul buyursun. Cenâb-ı Hakk’ı hamdetmek ve teşbih etmek davamızdan tenzih ederiz. Hamdden âciz olduğumuzu idrak ile Rabbü’l-âlemîn’e hamd ü sena ederiz. Kabul eyle yâ Rabbî.

Allah Teâlâ ve meleklerinin bizzat salât ü selâm eylediği o Nebîy-yi zîşan’a salât ü selâm etmek davasından hicab ederiz. İlâhî yâ Rabbî, senin salât ü selâmını ve meleklerinin ta’zimat ü tekrimatını lütfen ve keremen nam-ı hesabımıza yazıver ve bizleri böylece salât ü selâm etmiş kabul ediver. Günahkâr ümmetleri ve liyâkatten uzak bendeleri olduğumuzu idrak ile Fahr-i âlem’e salât ü selâm ederiz. Âline, ezvâcına, evlâdına ve ashâbına hürmet ve ta’zimimizi bu salât ü selâmlar vesilesiyle tecdid ederiz. Bunları da kabul eyle yâ Rabbî.

Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn vessalâtü vesselâmu alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve ashâbihî ve etba’ihî ecmâin âmin.

Esselâmu aleyküm İhsan Efendi oğlum,

Derviş İhsan Efendi oğlum, sohbet edeb üzeredir. Edeb yolunun meşki sohbetledir. Bu sebebden sohbetteki edeb, şeyhe mukabelede bulunmak, ihvanla hemmeclis olmak husûsî dikkat ister. Sohbet meclisinin sahibi Hazret-i Allah’tır. Allah için sohbete oturuldu mu artık onun falancası filancası olmaz. Cenâb-ı Hakk’m nazar ettiği, hatta o meclistekilerle beraber oturduğu, Efendimiz(sav)’in ruhaniyetinin o sohbet halakası üzerinde olduğu bir an bile unutulmamalıdır. Zaten bu nev’î nisyan(unutmak) kişiyi sohbetten ve huzurdan düşürür. İnşâallah sohbet hakkında tafsilatlı malûmatı sizlere bilâhare arzedeceğiz. Şimdi sana lâzım olan, bu mevzu’yla alâkalı, şeyhe yani mürşide rüya arzetme bahsidir. Çünkü mânânın mürşide arzedilmesi de sohbet kabilindendir.

Nefsanî tarîklerde yani hem nefsi hem ruhu terbiye dairesine alan ve o şekilde kalbin tasfiyesini ve ruhun tahliyesini, yakîn derecede sâliklerine gösteren tarikatlar rüya ilmine ve tâbirine çok dikkat ederler. Rüya sâlikin durumunu çok bâriz bir şekilde ortaya koyar. Bu ortaya çıkan ahvâlden şeyh de, mürîd de kendince alması gerekeni almalı, işaret edilene âgâh olmalıdır. Mürşide mânâyı arzetmek hem sohbete dâhildir, hem sohbetin mahsulüdür. Bir derviş hem esma tâlimini, hem zikrini, hem sohbeti hem de şeyh ile arasındaki ülfet ve terbiyeyi bu mânâların zuhûruyla hangi derecede olduğunu anlar. Rüyayı şeyhe arzetmenin en başta zâhirî şartları vardır. Bu zahir edebe riayet fevkalâde önemlidir. Bir kere şeyh, rüya dinlemek için bir vakit ta’yin ettiyse ol vakte mülâzemet etmeli. Sâir vakitte rüya arzetmeye kalkışmamalı. Eğer husûsî bir vakit ta’yin edilmemiş ise kendisinin teklifi üzere yani “Rüyanız var ise dinlerim.” gibi bir söz sarfetmesi üzerine diğer mecliste bulunan zevatı ve şeyh efendinin halini gözeterek yapmalı. Bu ikisi haricinde eğer bir vakit ta’yin olunmamış lâkin münasib olduğu kanaati sizde uyanmışsa usulcacık şeyh efendinin yanma, belki bir hizmet vesilesiyle de olabilir, yaklaşıp “Efendim, bir şey gösterildi.” veyahut “Rüyalarım var, arzedebilir miyim?” gibi izin alarak şeyh efendinin müsait olup olmadığı anlaşıldıktan sonra mânâlar arzedilmeli. Lâkin dervişe lâzım olan irfandır. Şeyh efendinin hem lisânından hem de simasından bu destur alınmalı, “Olur.” dediği halde çehresi o desturu vermez ise “Başka bir zaman anlatsam fakîr için daha uygun olabilir, fakîr için hiçbir mahsuru yok.” gibi gönlü hoş tutan sözlerle mürşidin rızası tahsil edilmeli. Bundan sonra eğer mürşid “Anlat” derse sözü çok uzatmadan hemen rüya arzedilmeli. Mürşid ile konuşurken hatta dervişân arasında “ben” sözü mümkün mertebe telaffuz edilmemeli. Ya “bendeniz” yahut “fakîr” kelimesi isti’mâl olunmalı. Husûsiyle rüyada “ben” tâbiri hiç kullanılmamalı. Hatta “Gördüm, yaptım ettim.” gibi ta’rifler yapılmamalı. “Gösterildi, yaptırılmış, olmuşum, ağlamışım.” gibi rivayet eder tarzda tavsif edilmeli. Bir başka husus, rüyayı anlatırken tâbir eder gibi konuşmamalı. Diyeceksin ki, bu nasıl olur? Oluyor efendim, bal gibi oluyor! Meselâ adam geliyor, “Efendim, ben gündüz şu şu şu işi yapmıştım, akşam da şunu okumuştum, geceleyin de şu rüyayı gösterdiler.” diyor. Şimdi ne oldu? E rüyayı zaten kendin tâbir buyurdun mübarek! Bunun mânâsı bundan ibaret deyiver de bize de hâcet kalmasın, diyoruz içimizden. Amma ne yaparsın, bu sahada adam yetişecek diyerek îkaz etmekle iktifa ediyoruz. Bazen ikaz da yetmiyor artık onlar da kuru kuruya gelip rüya tâbiri bekliyorlar.

Evlâdım, mürşidlik ve bu yolda şeyhlik rüya tâbir etmek demek değildir. Bazı şeyh efendiler rüya tâbirinde de meleke kesbetmişler, her nev’î rüyayı etraftan gelen her nev’î müracaatı tâbir ve tefsir ederek şöhret bulmuşlardır. Mürşid yolda lâzım olan kadarıyla dervişin rüyasını tâbir ve tefsir eder. Yoksa her görülenin muhakkak bir mânâsı vardır. Ama dervişe ne lâzımdır? Rüya dinlenildiğinde ibadet taatmdaki çirkinlik, güzellik, gerek iyi gerek kötü düşünceler hatta midendeki hazım sıkıntısı bile farkedilebilir. Sana gösterilen o mânânın bir tefsiri ve şerhi olabilir. Amma bunların içinden sana lâzım olanı mürşid ayıklar, senin düşündüğünü değil kendisine ilham olanı o mânâ üzre söyler. İşte bu sebebden şeyhleri rüya tâbircisi zannetmek çok büyük bir hatadır. Muabbirlik ayrı, şeyh mesleğinden dolayı hâdisatı ve rüyayı te’vil etmek ayrıdır.

Güzel İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk seni kemâl ve cemâl üzre terbiye eylesin. Şunu unutmayasın ki: Şeyhe sen gidip rüyam anlattığında esasında kendini anlatır ve arzedersin. Şeyhe rüya arzetmeden evvel sendeki mânâ zaten mürşide yansır. Senden dinlenilen rüya mürşidin indinde(katında) ma’lûm olan halin sana nasıl aktarılacağının mürşide bildirilmesi demektir. Yani mürşid bilir ki falanca zât şu haldedir. Sonra o zât gelir, ona rüyayı arzeder, rüyayı arzetmeden evvel onun mânâsı zaten arzedilmiştir. Ama mürîd bunu bilmez. Sonra o rüyayı konuşurken sen idrak dereceni, seviyeni mürşidine arzetmiş olursun. Mürşidin de senin o anlayışına göre kendisine daha evvel ma’lûm olmuş hali senin mânânın tâbiriymiş gibi sana arzeder. Yani rüya en ziyâde müride kendisini bildirmek içindir. Ayrıca mürşid o derviş üzerindeki terbiyenin, sohbetten aldığı feyzin ve idrakin ne seviyede olduğunu dervişinin rüyalarım dinleyerek yakînen anlamış olur. Bundan dolayı tâbir edilmeyen her rüya şeytanî demek değildir. Bazı mânâlar da vardır ki, sadece mürşide aittir. Sâdık ve hâdim dervişlerin mânâlarında mürşidlerine havadis verilir. Mürşid onları alır “Bu bize aittir.” der ve tâbir eylemez. Tâbir olunmadığı zaman “Efendim, iyi mi oldu yoksa şer mi oldu, başka bir şey daha söyler misiniz?” gibi lüzumsuz lakırdıdan uzak durmalı, şeyh efendi ile rüya arzı hususunda konuşurken simasına aval aval bakılmamalıdır. Çünki lüzumsuz mimikler, yüzdeki ifadeler ve boş sözler şeyhe gelen ilhâmât durumuna mâni olmasa da rahatsızlık verir. Bu sebebden, husûsî konuşmalarda, duyabileceği şekilde olmak şartıyla şeyh efendinin birazcık uzağında, baş öne eğik, o konuştuğu zaman susmak ve dinlemek üzere rüya hemencecik arzedilmeli sonra da ayrılırken ya eli ya dizi öpülerek hafif bir şekilde geri çekilmelidir. Mürşidin oturuşu müsait değilse illa el diz öpmeye gayret etmek de irfansızlıktır. Yani evlâdım, illa şu kalıp olacak diye bir şart yoktur. Kalıplar belli beyândır. Lâkin nerede hangisinin yapılacağı irfanla ma’lûm olur ve o ilim üzre amel olunur.

Rüya anlatılırken ifade şekline çok dikkat etmeli, mümkün mertebe görüldüğü şekil üzere anlatılmalı, nezaket göstereceğim derken mânânın şekli değiştirilmemelidir. Mânâda menfî ve çirkin bir halde gösterilen bilindik bir şahıs varsa ilk önce o şahsın adı söylenmemeli, mürşid sorarsa ismi söylenmeli, onun haricinde gammazlarmış gibi konuşulmamalıdır. Rüyanın tâbiri veya tefsiri yapıldıktan sonra hemen tutulmalı, tebşirât verilirse etrafa anlatmamalı, bir îkaz olur ise üzüntüye kapılmamalı. Zaten derviş ona derler ki, müjde alsa da korkutulsa da büyüklerine karşı ve yolundaki hizmetine karşı asla kendinde bir değişiklik olmaz. Hatırlarsan zât-ı âlinize demiştim ki derviş şeyhi tarafından övülse de, zemmedilse de(kötülense de) i’tikadı hiç değiştirmez, muhabbeti ne artar ne eksilir. Bu hal bilmeyenlere çok acayip gelir. Lâkin erbabına malûmdur ki hakikattir.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, hem sorduğun sorulara cevap hem de kalbine safa olsun diye evliyâullah nutkundan ve o nutkun ruhundan size bir şeyler yazmayı muvafık gördüm. İstersen kıt’a kıt’a yazayım, lâkin aralarda mensur olarak biraz da şerh yapayım. Bu ârifâne ve zarîfâne nutuk şudur:

Zâhid bize tan eyleme
Hakk ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazrete varır yolumuz

Zâhidlik, tarikatta yüksek bir mertebedir. Bir halkın bildiği zâhid vardır, bunlar âhiret için dünyayı boşayanlardır. Bir de bazı ulemânın bildiği zâhid vardır. Bunlar da dünyayı ve âhireti Allah için terk edenlerdir. Bir de bu ikisinin haricinde, halkın zâhid diye bildiği lâkin aslında taklidde kalan, millete riyakârlık içinde olan sahte ve ham sofular vardır. İşte burada zâhid diye geçen bu nev’î şahıstır. Diyor ki: Ey zâhid, ham sofu! Tasavvufun zâhirini biliyorum zannedip de bâtınından dem vuran ahmak! Sakın bizim halimize bakarak yanlış şeyler söyleyip sû-i zan etme. Zîrâ biz Hak ismini okuruz. Yani Kur’ân ve sünnet üzere yaşar, hakke’l-yakîn mertebesinde müşahede ettiğimiz usûl üzre gideriz. Bizlere böyle hak kokusu olmayan haksızca müdahalelerde bulunma ki efsaneyle amel edilmez. Bizim Cenâb-ı risâlet penahî Efendimiz’e nisbetimiz vardır. Sonra hesabı oraya vermek zorunda kalırsın. Bir mânâsı da şudur ki: ‘Sakın efsane söyleme’ demek “sakın bizim âyet ve hadîslerimize efsanedir, deme; sonra yevm-i mahşerde Hazret’in huzuruna çıktığında mahcub olursun.”

Halvetî yolun güderiz
Çekilir Hakk’a gideriz
Gazâyı ekber ideriz
İmam Ali’dir ulumuz

Efendimiz(sav) buyuruyorlar ki: “Sizin en büyük düşmanınız, iki yanınız arasındaki nefsinizdir.” Bir gazâ dönüşü de buyuruyorlar ki: “Küçük gazadan büyük gazaya doğru gidiyoruz” Ashabı soruyor: “Ya Resülallah, bu çetin gazadan daha büyük bir gazâ, çarpışma mı var?” Efendimiz saadetle buyuruyor ki: “Evet, sizin için büyük gazâ nefsinizle cihâd etmektir.” İşte bu mânâya işaret ederek dervişlerin dâimâ gazâ-yı ekber üzere olduğunu ve bu nefisle cihâdın İmam Ali Efendimiz’in usûlüne ve âdâbma göre yapıldığı beyân ediliyor. Zîrâ daha evvel de arzettiğimiz gibi dört büyük halîfe aynı zamanda dört büyük tarîkin pîridir. Yukarıda beyân edilen “Hazrete varır yolumuz.” sözünün de bir açıklaması, bir îzahıdır bu mısralar.

Her kim bu tarîka girdi
Hasanü’l-Basrî’ye irdi
Her seher okunur virdi
Seyyid Yahya’dır pirimiz

İmam Ali Efendimizin dört halîfesi vardır. Bunlara çâr yâr-i Ali denilir. Hz. Ali kerremallahu vechehu, kendisinden evvelki üç büyük halîfenin(ki onlar Hz. Ebu Bekir es- Sıddıyk, Hz. Ömer el-Faruk, ve Hz. Osman Zinnureyn Efendilerimizdir) halîfelerinin kendisine bia- tma müsaade etmiş, böylece bu üç halîfenin halîfeleri de Hz. Ali’ye intisab etmişlerdir. Hz. Selmân-ı Farisî, Hz. Kümeyi, Hz. Abdullah el Ensarî üç halîfeden kendisine intikal eden tarîkat halîfeleridir. Lâkin İmam Ali Efendimiz’in bizzat halîfesi olan Hasanü’l-Basrî’dir ve Tâbi’i’nin en büyüklerinden kabul edilir. Aynı zamanda hattatların silsilesinde de İmam-ı Ali’ye dayanan icâzenâmelerde Hasanü’l- Basrî Efendimiz’in ismi geçmektedir. İşte Halvetî tarikatında da ve İmam Ali Efendimiz’e dayanan birçok tarîklerde de Hasanü’l- Basrî Efendimiz zikredilir. Arada bir şahıs daha vardır. O ancak erbâbına malûmdur. Silsilenâmeye yazılmaz. Hazret-i Pîr Seyyid Yahya Şirvanî Efendimiz’e gelince; bu zâtın, Halvetîye’nin tüm kollarına te’sir etmiş ‘Vird-i Settar’ isminde, kendisine verilen meşhur evrâd-ı şerîfesi tüm Halvetî kollarında halîfe menzilinde olanlar tarafından okunmaktadır. Halvetîlik, Hazret-i Pîr Ömerü’l-Halvetî Efendimiz’den neş’et etmiş, lâkin Seyyid Yahya Şirvanî Hazretleri Halvetîye’de ikinci pîr olarak kabul edilmiştir. Kabr-i şerifi Bakü’de kal’a içindedir. İşte nutukta ol sebebden her seherde evrâdının okunduğuna işaret ediliyor.

Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli
Ko desinler bize deli
Usludan yeğdir delimiz

Evet, erenlerin yollarına biz ‘eyvallah’ dedik. Hepsini bilcümle kabul ettik. Bizim bu halimizi delilik zannedenler çıkabilir. Fakat bizim bu meşrebin delileri, bu muhabbeti anlamayanlara nisbetle çok daha akıllıdır. Ayrıca burada nazar âyeti olarak da bilinen Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet-i celîleye işaret vardır. Cenâb-ı Hakk, Efendimiz’in zikrini gören fâsıkların ona ‘mecnûn’ dediklerini yani deli diye vehimde bulunduklarını beyân eder ve akabinde “ve ma huve illâ zikruıı lil âlemin” diyerek bu zikrin faziletine ve bu zikre müdâvemet edenlerin bizzat kendisine ait olduğuna işaret etmektedir. Üzerinde düşün, tefekkür et! Ebu’l-Hakem yani Ebu Cehil kendini akıllı zannediyordu. Bu âyette işaret edilen hal üzere durumu kıyas eyle. Mânevi zevk alacaksın.

Tevhid iden deli olmaz
Allah diyen mahrum kalmaz
Her seher açılır solmaz
Bahara erer gülümüz

Bu dünya imtihanına gelmemizden murâd tevhîdden ibarettir. Herkes bu âlemde derecesine göre tevhid edecek ve bu tevhîd merâtibine göre âkıbet menzilini bulacaktır. Bu âlemi böyle fehmeylemeyen isterse dünyaya sahib olsun, idraksizliği hasebiyle deli mesabesindedir. Tevhîd edenler deli değildir ve asla mahrum ve mahzûn olmayacaklardır. Gayba îmân ederek hazır bil-meclis olmuşlar ve bu dünya gecesinde cemâlullah zevkiyle gül goncaları gibi sabaha doğmuşlar ve vuslat zevkiyle ebedî güzelliklere nâil olmuşlardır.

Sayılmayız parmak ile
Tükenmeyiz kırmak ile
Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez ahvâlimiz

Bu sırra erenler hariçte görülseler bile sırla sırlandıklarından halleri Allah Teâlâ’ca malûmdur. Şeyh efendi bu nutkunda parmakla gösterilecek kadar güzel olana da işaret ediyor. Bu zevât-ı kiramı takdir ederek parmağınla göstersen yine kadrini ve kıymetini bilemezsin. Niteliğini bilemediğin gibi(keyfiyetini) niceliğini de bilemezsin. Yani hem bu sırra erenler çoktur amma insanların ekseriyetinin bundan haberi yoktur. Haberleri olsa da hallerine erişemediklerinden takdir etmeleri bile zahirdir. Son güne kadar bu sırra nâil olacak zâtlar gelecektir. Düşmanlık yapılsa da bu zâtlar katledilse de muhakkak bu mânevî yolun yolcuları hep gidenin yerine gelecektir. Dışarıdan bakanlar seyr u sülûkun zevkini yaşayanın halinden anlamayacaklar, ya taş atarak anlayışsızlıklarını gösterecekler yahut dışarıdan gördükleri güzellikle yetinip mânâyı fehmedemeyeceklerdir.

Âşık isen cana minnet
Muhyi ola sana himmet
Elif Allah mim Muhammed
Kisvemizdedir dalimiz

Bu kıt’ada zikredilen mânâyı bundan bir ay evvel âlem-i mânâda zât-ı âlinize gösterdiler. Bunu o mânânın zuhûratı kabul edin. İrfanınıza terk ediyorum.

Cenâb-ı Hakk müşkillerinizi âsan eylesin. Vâhid ü Ehâd, Ferd ü Samed Cenâb-ı Mevlâ’ya ülfeti ve ef’alinden razı olmayı nasib eylesin. Âmin bihürmeti seyyide’l-mürselin. Ha Mim ve bihürmeti Yasîn velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

18. mektupta görüşmek üzere…

Ol Karanlık Geceler

Müridin biri, gün gelmiş, intisab ettiği şeyhin, gerçekten de “hak bir şeyh” olup olmadığından kuşkuya düşmüş. Uzun bir müddet tereddütler geçirdikten sonra, ‘istihare’ye yatıp şeyhinin hak olup olmadığını (düşünde vâki olacak bir işaret aracılığıyla) anlamak istemiş. Hemen o gece istihareye yatmış. Rüyasında bir de ne görsün, şeyh efendi, cehennemin ortasında, alevler içinde, hem de cayır cayır yanmakta!  “Eyvah!” diye inlemiş; “güya bu şeyh bana cennete gidecek yolu gösterecek idi; göstermek ne kelime bizatihi götürecek idi. Oysa kendisi ateşler içerisinde yanıyor.” En nihayet, “Kendisine yararı olmayanın bana olmaz? En iyisi, yarın yanına gideyim, kendisinden izin isteyip ayrılacağımı söyleyeyim” diye karar almış.

Kararını uygulayıp ertesi gün mahzun bir halde tekkeye gitmiş. Şeyh efendiyi avluda dolaşırken görmüş. Yanına yaklaşınca, şeyh efendi, bakmış, müridin yüzünden düşen bin parça. Hemen anlayıvermiş neler olduğunu… Tebessüm edip “Ne o!” demiş, “yoksa sen de mi o rüyayı gördün?”  Mürid, mahçup mahçup, “evet’ mânâsında başını sallayınca, şeyh efendi şöyle buyurmuş:  “Evlâdım! Ben de yıllardır düşlerimde kendimi o hâlde görüyorum. Lâkin, bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten gayrı yapabileceğim hiçbir şey yok!”

Hakikatin bilgisi peşinde geçirdiğim koca bir ömrün ardından geriye dönüp baktığımda, ne zaman ye’se düşecek gibi olsam, bu menkıbede sözü geçen şeyh efendinin dediğiyle temessül etmekten gayrı çıkar bir yol bulamadım kendime. Her yol ayrımında, önümdeki en makul seçenek, hep bana, yaptığımı yapmaya devam etmek olarak göründü: aramak!  Evet, sadece aramak… her hâl u kârda, hem de ne pahasına olursa olsun, aramaya devam etmek…

Aramak, aradığımı bulmak anlamına gelmedi hiç. Gün oldu, ne aradığımdan emin olamadım. Gün oldu, doğru yerde arayıp aramadığımdan kuşkuya düştüm. Gün oldu, bulduğumun, bulduklarımın gerçekten de aradığım şey olup olmadığına bir türlü karar veremedim. Yakîn sahibi olmaya çalıştıkça, yakîn’in yakınına geldikçe, yakînim olandan uzaklaştım. Yaklaşan ben oldum; uzaklaşansa o! Kimbilir, belki de o yakınlaştığında, ben onun yanından uzaklaştım da bilemedim.

Hâsılı bazen terkettim, bazen terkolundum. Lâkin hep aradım; inadına aramaya devam ettim. Buldukça, bulduğumu zannettikçe, hep daha ilerisine geçmek için yürümeye devam ettim. Aradıkça, bulacağımı değil, olacağımı düşünüp müteselli olmaktan geri kalmadım. Ne buldum, ne oldum ve fakat bulmaktan da, olmaktan da vazgeçmedim.

Çaresiz, ânı geldi, şu nefîs nefese kulak verdim:

Ey gönül, kendini vezn etmeye kantar ara bul!
Yürü git, kantarına halis olan a’yar ara bul!

Bezm-i elesten beridir kulaklarımda çınlayan dost vasiyetini ciddiye alıp araya araya nice kantar buldum, lâkin bir türlü a’yarını bulamadım. A’yar bulduğumu, a’yarını bulduğumu zannettiğimdeyse, civarda tartılacak bir kantar bulamadım.

Nereden bileyim, nefes’in devamı da varmış, ben de çaresiz devamına kulak verdim:

Kapatırlar seni bir hâl-i haraba yalınız;
Ol karanlık geceler kendine bir yâr ara bul!

Ol karanlık gecelerde yâri bulmak için, gitmem değil, gittiğim yerden bir an evvel gelmem gerekiyormuş. Bilemezdim. Nasıl bileyim? Geldiğim son noktanın, gitmek için yola çıktığım ilk nokta olduğunu görünce, aynı daire içre devran etmek yerine özgürlüğü seçtim. Dairemi tamamlar tamamlamaz, dışına çıktım. Nâ-mütenahi dairelerden müteşekkil koca bir daire içinde daireler çize çize aramaya devam ettim. “Harabîyim, olsun ne çıkar?” deyû hâl-i haraba yalınız başıma kapatılmış olmaktan gocunacağıma yâr uğruna ağyardan yüz çevirmeyi nimet bildim.

Güya “kimi gülistanda gonca gül olur” imiş. “Kimi gonca güle hâr [diken] olur gider” imiş… Bense, ne gonca gül oldum, ne de gonca güle hâr; hâmuşanda bülbüllere yalnız bir hâdim olmayı seçtim.

Oldum ama olduğumdan memnun kalmadım. Buldum ama bulduğumu kâfi görmedim. Zamanı gelip ölünce, bildim ki aramak, araya araya daireler çizmek imiş asıl kemâl. Ben de çaresiz “arayanlar” arasında saklanmak suretiyle “olup-olmamayı”, “bulup-bulmamayı” bir diğerine müsâvi addettim.


6. Mektup

6. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların altıncısıdır.

mektuplar

Hamd ü senâyı kullarına bildirip bunu dahi kendi muhabbetini vermeye vesile kılan Cenab-ı Hakk’a bînihâye hamd ü senâ olsun. Nuru evvel ba’si sonra, evvelki ümmetlerin ve bu ümmetin Efendisi, Mahbûbu’l Kulûb Habîbullah ve Rasûlullah Efendimiz’e en güzel salât ve selâmlar muhabbetle arz olunsun.

Aşkımı, muhabbetimi ve hatta hasretimi meşkettiğim, aydınlık gönlüyle gözümü, gönlümü aydınlattığım Hakk yolundaki kıymetli kardeşim, Allah’ın lütfu ve ihsanı, İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hüdâ’nın selâmı, bereketi senin ve hidâyet üzere olanların dâim üstünde olsun.

Sıhhat ve selâmet haberlerinizi aldım. Her geçen gün muhabbetinizin, hikmetinizin ve irfanınızın ziyâde oluşuyla mesrûr oldum. Bize yazdıklarınız satırlardan öte, sadırlardan neş’et eden inci mercan gibi gözümde canlandı. Ve benim de gözlerimden muhabbetle inci mercan gibi gözyaşları döküldü. Cenâb-ı Hakk seni iki cihanda azîz eylesin. Bu muhabbet ve dua faslından sonra beyan ettiğimiz meseleler hakkında yine âdetimiz olduğu vech ile birkaç satır yazmaya gayret edelim. İnşallah Cenâb-ı Hakk bizi râzı olduğu şekliyle anlatmaya, sizi dahi bu rızâya uygun anlamaya muvaffak kılar.

Gözümün nuru İhsan Efendi; mürşîdine ve o silsileden birbirini takip eden büyüklerine muhabbetinin her geçen gün ziyadeşliğini (arttığını) beyan ediyorsun. Lâkin bazı dervişlerin bu sevgi hususunda seni kınadıklarını, kendilerinin de tâbiri câiz ise lenger-endaz (çok rahat, lâubâlilik derecesinde geniş meşrepli olmak) tavır içerisinde olduklarını hatta o derece ki seni kendi muhabbetinden şüpheye düşürecek bir lâubâlilik içersinde bulunduklarını ifade ediyorsun. Bu durumun senden evvel derviş olanlarda gözükmesinden dolayı da; Acaba bu işin kemâle kavuşması bunlar gibi mi oluyor? Makbul hâl bu mudur? Ben mi hata ediyorum? düşüncesini doğurduğunu söylüyorsun. Güzel evladım, bu hâl sadece bizim meclislerimizde olmayan, bu nevi muhabbet halkalarında dâima gözükegelen ahvâldendir. Müşkülünü çözmek gerekirse can kulağını bizden yana ver ve dinle.

Evladım, sevgi ve muhabbet bizim meşrebimizde tabiî ki hürmet ve saygıdan evvel gelir. Bizler aşk u muhabbetle pişer kemâle ereriz. Gıdamız aşk, cevherimiz aşk, her hâlimiz aşk u meşk üzeredir. Amma, şunu unutmayasın ve asla ihmâl etmeyesin ki sevgi ve muhabbet, hürmet ve saygıyla devam eder. Saygı ve edeb terkedildikçe kişide uyanan aşkın ve muhabbetin, âşık ve mâşuk alâkasının çökmesi, kaybolması muhakkaktır. Gerçek âşıklar, ne kadar mâşuklarına yakîn olsalar da asla edebi aşmayanlardır. Ümmet-i Muhammed’in aşkı Hazreti Peygamber’in meşk ettiği bu aşk hâlidir. Necm suresinde Cenab-ı Hakk, Hazreti Peygamber’in mi’râcında bu edebe de işaret buyurmuşlardır. Öyle ki bu muazzam tecelli karşısında dahi Hazreti Peygamber’in görmesi gerektiği gibi gördüğünü ve mübarek nazarının asla haddi aşmadığını ayetlerle övmüşlerdir. Bu dahi göstermektedir ki Allah’ın râzı olduğu yakınlıklar ve muhabbetler Cenab-ı Hakk’ın tecellilerine kişi mazhar kılar. Fakat bunun olabilmesinin şartı ve dahi devamının şartı edeb, saygı ve hürmet, hâsılı ciddiyettir. Seyr u sülûk eden kişi, her geçen gün mukaddesâtını daha azîz görür ise yaşadığı muhabbete ciddiyetle bağlanır ise o kişi feyizlidir ve her geçen gün menzile ulaşmaktadır. Sohbetlerinde veya mürşîd huzurunda veya hâllerinde veyahut rüyalarında bazı güzelliklere ve iltifata erişen kimseler, şımarmaya meylederler. Bir mürşîde niçin gönül bağladıklarını unutur, bu ikramlarla lâubâli olup nefis mücahade ve mücadelesinde rehâvete kapılırlar. Zaten bir çok insanın seyr u sülûka girdiği halde bu sülûku tamamlayamamışları bu nevi edepsizlerdendir. Bunlarla oturup kalkma. Daha evvel tembihlediğim gibi adı, vasfı, ünvanı, rütbesi, kıdemi ne olursa olsun bunlarla ülfet etmeyesin. Muhabbetini dahi bunlardan saklayasın. Lakin onları da küçük görüp kınamayasın. Zira kişi neyi kınarsa başa gelegen olur.

Sana lazım olan mürşidâne sohbettir. Muhabbetle hizmete devam ederek tesbîhâtına vesâir vezifelerine muhabbetle müdâvim olasın. Zamanı geldikte bu kimselerin dahi niye mürşidin huzurunda hâlâ bulunduklarını ve ayıklanmadıklarını elbet anlayacaksın. Şimdi sana lâzım olan kendini bütün mahlukattan daha düşük görüp Azîz olan Allah ve Rasulüne ve sana bu izzeti bildiren, şerefi bahşeden Allah ve Rasul aşkına sımsıkı tutunasın.Öyle ki bu muhabbetten uzaklaştığında nefesin kesilmiş gibi, havasız kalmış gibi kayıp içerisinde olduğunu hem fehmederek hem de ayne’l-yakîn görerek daima dikkat sahibi olasın. “Gayrıdan ümidi kes, Allah bes, bâkî heves” diyerek vaktini nakde çeviresin.

Kıymetli evladım, güzel koku meselesine gelince, Allah mübarek eylesin, pek çabuk menzillere ulaştırılıyorsun. Dervişânın namazla, Kur’an’la ve tesbihatla meşgul olduklarında, bazen güzel kokuların kendilerine ikram edildiği yine büyüklerimiz tarafından bildirilmiştir. Sizdeki bu hâl dahi beyan edilen seyr u sülûkta bu esma zikrinde ve mertebesinde gayet tabii bir hâldir. Yine ileride bu güzel kokuların tiryakisi olacak şekilde mazharı olacaksınız. O kadar ki o kokuları duymadan rahat edemeyecek, dâima Şemme-i Muhammedî’yi (Rasulullah Efendimiz’den neşet eden güzel kokuyu) arar, özler bir vaziyette ve bu kokuyla bilişir, görüşür, buluşur bir hâlde olacaksınız.

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül

Hatırlarsanız bu güzel sözleri başka vesileyle size yine yazmış idim. Şimdi icab etti bir daha zikrettik. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, saâdet membaı olan evlerine geldiklerinde az evvel oradan ayrılan Hazreti Üveysü’l Karani’yi kastederek; “Burada bir Allah dostunun kokusunu almaktayım.” buyurdular. Fakir dahi buna işaret etmek isterim ki, siz bu kokuyu aldığınızda, o koku karşıdan size ikram edilen bir ihsandır. Bilişmek, buluşmak böyle olur.

Hazreti Yakub Aleyhisselam, Hazreti Yusuf’un gömleğini getiren kervan yola çıktığında nasıl kokuyu almıştı; fehmet, düşün… Yani demek isteriz ki ibâdât ve tâatta bazen sohbette, bazen rüyada ve zikir tesbihâtta neş’et eden güzel kokular en büyük ikramdandır. Zira yakınlaşmaya işaret eder. Allah bu yakınlığınızı hakka’l yak’in mertebesinde eyleyerek Cemâl’ine ve Cemâl-i Rasulüne sizi âşinâ eylesin.

Pek kıymetli evladım; yolumuzun bir sırrını dahi size ifşâ edeyim ki, bazen evliyâullah hazerâtından bahsederken veyahut türbelerini ziyaret ettiğinde güzel bir koku zuhûr ederse hemen Fâtiha-i Şerife okuyarak nimetin şükrünü edâ edesin. Ve bu hâli etrafına ifşâda bulunmayasın.

Muhabbetli evladım İhsan Efendi; Cenab-ı Hakk’ın ve Fahr-i Âlem Efendim Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiklerine tâbi olan dörtyüz küsur tesbit edilmiş tarikat vardır. Tabiî bunlar içersinde bıraktığı eserlerle va’z u nasîhatlarla iştihar etmiş (şöhret bulmuş, ünlenmiş) kıymetli zevât vardır. Onların güzel eserlerinden istifâde edip okumak, hangi meşrepten olursa olsun, bir dervişe mümkünse lazım olan vasıflardandır. Vaktini boş geçirmeyesin. Bazı tembel, fodul dervişler, kendi tembelliklerine bir kisve bulmak ve yaptıkları mâlâyaniyi (boş ve faydasız işleri) örtmek için; “Bize yolumuzdaki sohbet ve çektiğimiz tesbih yeter” diyerek güyâ sözümona teslimiyet gösteriyorlar. Ancak yerlerinde sayıp duruyorlar, hep aynı yerde otluyorlar. Daha evvel de beyan ettiğim gibi, hakiki dervişe lazım olan fiil, balarısı gibi olmaktır. Balarısı, bal yapmak için yüzlerce binlerce çiçeği dolaşır, fakat getirir en sonunda balını özünü kendi peteğine koyar. Kur’âni ilimlerden, Hadîs-i şeriflerden feyiz almaya çalışmayan, kendinden evvelki büyüklerin sözlerine ve eserlerine itibar etmeyen, kaşarlanmış dervişler, kovanında bal yapmaktan âciz, bal yapan arılara da düşman, eşekarıları gibidir. Seslerinin çok çıkması, iş yapan o kadar arı içersinde böylesi yabanilerin az olmalarına rağmen çok ses çıkarmaları dahi bu nevidendir.

Hâsılı sen, sana bahşedilen mürşidinin muhabbet nazarıyla ikram edilen irfanından şaşmayasın. Nazarın hep kemâle, kalbin de hep rızâya mâtuf olsun. Öğrendiğini yapmak için öğren. Yaptığını da sadece ihlas üzere Allah için yapmaya gayret edesin. Dervişlik dediğin nedir? İşte dervişlik zaten budur…

Kıymetli İhsan Efendi oğlum; mürşidinin sana verdiği Kur’ân-ı Kerim derslerini tam vaktinde okumaya gayret et. Ancak ziyâde uyku veya misafirlik gibi şeyler zuhûr ederse mürşidinin izniyle Kur’ân dersini ileriye veya geriye, durumun icabına göre icra edersin.

Şimdilik size beyan edebileceğim malûmat bundan ibaret. Bu meyânda mektubumun gecikmesinden dolayı sizi üzdüysek affediniz. Zira bu aşk yolunun yolcularından kimin baş kimin ayak olduğu belli değildir. Hepsi bir vücuttur. Sizin üzülmeniz, bizim mahzuniyetimiz, bazen bizlerin üzülmesi Hakk’ın üzülmesi şeklinde tezâhür eder. Bu nevi hallerden Cenab-ı Hakk’ın merhametine ve Cemâl’ine sığınırız.

Hakk Teala sizleri hayırlı işlere vesile kılsın. Ve bu hayırlı hizmetlerde sizleri muvaffak eylesin. Muvaffakiyet ihsan ettikleri gibi, bu tevfikin Cenab-ı Hakk’ın kendisinden olduğu şuurunu da her zaman size ihsan ederek, nefsani ve şeytani benlik iddiasından muhafaza buyursun. Allah ve Rasul aşkını öğrenmek için kaleme sarılıp yazdığımız bu satırları rahmetine, aşkının meşkine, rızasına ve Cemâl’ine vesile kılsın. O kalem tutan ellerinizi Cenab-ı Hakk, nâr-ı cahimden, kabirde çürümekten hıfz u himâye eylesin. O güzel ellerimiz Rasulullah Efendimiz’in yed-i saadetinden (saadetli elinden) âb-ı kevseri içerek O’na, sevgiliye kavuşsun. Allah’a yakîn olan kulların himmetleri ve nazarları daima senin üzerine olsun. Selametle…

7. Mektupta görüşmek üzere…