Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Savaş Ş. Barkçin’

Ancak Mekkî ayetlerde bahsi geçen bir Celal tecellisi olarak  el-Kahhâr

O gün, onlar (herkes, bütün sırlarıyla birlikte kabirlerinden) meydana çıkacak kimselerdir. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz! (Allah:) “Bugün mülk (hâkimiyet)kimindir?” (diye sorar). (O günün dehşetinden kimse cevab veremez de yine kendisi cevab buyurur:) “Vâhid (bir olan), Kahhâr (herşeyi kahra gücü yetici) olan Allah’ındır!” [Mü’min: 16]

kahhar

Kahr, bir şeye onu hor, hakir veya mahv ve helak edebilecek surette gâlib olmaktır. Lisan-ı Arabî’de kendisini kırmak için inen balyozu kıran sert kayaya, taşa da bu ismi verirler.

Kahr odur ki, rubûbiyyet da‘vâsında olanları helâk eyleye. Rubûbiyyet da‘vâsı da üç türlüdür. Biri; külliyyet ile Firavun, Şeddâd, Nemrûd misillilerin da‘vâsı gibi. Biri de ba‘ziyyet ile ki, anlar tanrılık da‘vâsında  değillerdir velâkin işleri onlara benzer. Zâlim pâdişâhlar ve beyler, paşalar gibi. Biri de temerrüdlük edenlerdir ki, bir işde “ben şunu şöyle  ederim, bunu böyle ederim” diye, hattâ “şu işi şöyle işlerim” dedikde inşâallâh demekde temerrüdlük, da‘vây-ı rubûbiyyetdir. Onun gibileri de Allâh te‘âlâ kahr edüb murâd etdiği işi nasîb etmez. Bu üç tâifenin üçü de makhûrlardır.  Da‘vâları mikdârı, aza az çoğa çok yine herbirisine kahr bir mahlûk yüzünden zuhûr eder, yoksa kahr eden mahlûk değildir.

Hak kulundan intikâmın yine ‘abd ile alır
Bilmeyen ‘ilm-i ledünnü anı ‘abd etdi sanır

İmdi bu kahrdan hiç kimse hâlî değildir. Her ne vakit ki kişi kendi nefsinde veya gayrıda bu sıfât-ı kahrı müşâhede ede, o kimse, Hakk  te‘âlâyı el-Kahhâru ismiyle zâkir olmuş olur, gerekse dili sâkit olsun.

El-Kahhâr olan Allah, varlığa boyun eğdirendir. O’nun ayet-i kerimeleri de (gerek satırda gerek kainatta yazılı olsun) Allah’ın akıllara boyun eğdirdiği, aciz bıraktığı yani El-Kahhar isminin tecellisi olan aletlerdir… Acz-i mutlakın idrakindeki insan da,  nefsine hoş gelse de Allah’ın yasakladığı durumlardan kendini korumak için bu isme muhtaçtır.

Eyle bu ismi vird subh u mesâ
Kahr ola sana ki kasd iden a’dâ
Hubb-ı dünyâ gide derunundan
Nefs-i emmare geçmeye sana fen
Sâlim ol mekr-i cinn ü şeytandan
Hisse al hâtem-i Süleymân’dan

Ey kulum nice bir düşmanın elinden bana ağla ve inle! Zira onu kahretmek mutlak bir iktidar sahibi olan benim elimden gelir. Benden başka kimse birşey yapamaz. Yanlız şu kaideyi koydum: Ey kulum! âciz olmana rağmen, onun kahrı için çalış ve onunla barışma, daima mücadelede bulun. Ben Allah’ım; onun kahrı için benden saygıyla ve inleyerek yardım dile. Can ve gönülden, tam bir sadakatla istersen, kendi kuvvetimi senin ellerine veririm ve senin elini, onun kahrından kuvvetli ve cesaretli yaparım. Nihayet, sen benim kuvvetimle, sıdk kılıcıyla düşmanı alt edersin. [Maarif-i Sultan Veled]

Herkesi kahrı lütuftan ayırt eder, anlar. İster bilgili olsun, ister cahil, ister aşağılık! Fakat kahır içinde gizli olan lütfu yahut lütuf içinde gizlenmiş bulunan kahrı az kişi anlar. Meğer ki gönlünde bir can mihengi olan ehlullahtan bir er olsun. [Hz. Pir Mevlana]

Tama’ ve hırsa uyup nefs ile makhûr olma
Rahatın zâil olur nâm-ı meşhûr olma
Sohbet-i ârif-i billaha eriş, dûr olma
Saltanat-ı mesned-i dünya ile mağrûr olma

El-Kahhar ismi-i şerifi sâfiyye makamının esrarıdır ve ism-i Kahhar’ın nuru hâlis siyahtır. “Ettim havâle nefsimi Kahhâr-ı âdile” deyip niyaza durduk Ey Allahım, bizleri bu siyah nurun esrarı ile zevklendir ve manasından hissedâr eyle…

Ya ilahi! Sensin Allah, ben Senin bir bendenim
Bismi Allah der ve zikreyler Seni ruh u tenim.
Abd-i acizim, düşerim gaflete her bir nefes
Mağfiret etmezsen ey Rahman boğar insanı nefs

Başka gâlib var mıdır, Sensin o kudret ey ilâh
İsteğin mutlak olur, Kahhâr‘sın elbet ey ilâh
Zulmetinden nefsin artık görmez gönlüm nesneyi

Nûr olan Allah ışıt nurunla şol harâbeyi
Rahmetin örter gazabın, ört günahım Sen dahî
Senden elbet himmet ey Settâr, sevindir ebedî
Ya Vedûd aşk ver şu taştan kalbe kim envâr dola
Ol muhabbetten Resûlün nisbeti vâsıl ola
Ey Mucîb sensin kabul eden niyâzım, hem duam
Bendenem, arzûm icâbet et, Sana kurbân olam

Reklamlar

Read Full Post »

Aşka müşteri olana,
(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan, pişmanlık duyan kimse hakkı için… [Kıyâmet, 2]

Gelmişem vahdet elinden aşk ile dîvâne ben
İçmişem câm-ı ezelden olmuşam mestâne ben

Ey aşk, benim bütün ayıplarımı, kusurlarımı gördüğün halde yine beni satın aldın. Bu ne kusurlu, ayıplı metâ, bu ne kusur görmeyen lütuf sahibi bir alıcı? [Hz. Pir Mevlana]

Eskimeyen Musikimizde “Beyâtî” aşkı terennüm eyleyen bir makam diye bilinir. “Geceye has” mânasındaki kelimenin aslı Arapça “beyt: gecelenen yer, ev”. Beyâtî âlemi, bize aşığın uykusuz gecelerini, yâd-ı hayal-i yâr ile geçirdiği gündüzlerini anlatıyor. Neyzen Hacı Emin Dedemiz, o olgun ve saf aleminden mektubumuza Beyâti nağmeler taşıyor. Gayet revnaklı, vurucu, nârin nağmelerden oluşan eserimiz sizi bu aleme girmeye teşvik edecek… Beyati peşrev, kendi başına bir âyin gibi derin ve pek mânidar bir eser; hele bir kulak verin; her dinlediğinizde yeni mârûzatlar, yeni niyâzlar işiteceksiniz. Sizlere asla yabancı olmayan halleri göreceksiniz…

Mutrıba sevdâsını halkın, Beyâti tâzeler,
Âteş-i aşkı devâm-ı şevk ile yelpâzeler.
[246. Mestmp3]

Daha yola çıktığımız ilk haftalarda [14. Mestmp3] bu eseri sizlerle paylaşmıştık, yeni şeyler söylemek lazım derken, tekrara mı düştük ne? Durun hemen ayıplamayın; Sohbet açalım, nefisten kaçalım, Hak nurunu saçalım.

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Yolumuzun büyükleri “Ayıp eden bizden, ayıp gören bizden değil” buyurmuşlar değil mi?

– Gözümün nuru Resulu Kibriya Efendimiz: “Kendi ayıbı, insanların ayıbını görmekten alıkoyan kimseye müjdeler olsun” buyurmuş daha ne diyelim… Hem bak giriş kapısına kocaman yazdık: Ancak kendini ayıplayan, kınayan nefse, yani insanın kendi kusurlarının ve eksikliklerinin farkında oluşunu bildiren “Nefs-i levvame” ye dâir ayet-i kerimeyi…

AZBÎ küstâhlıklar sende ayândır
Sen ben deme, daim hâl-i şeytandır
Ahde sabit kadem ehl-i imandır
Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

– Hz. Pir Mevlana buyuruyor ki: “Allah bir kimsenin ayıbını yüzüne vurmak isterse, o kimseye başkalarının ayıbını söyletir.” Bu ne demektir?

– Demek oluyor ki ayıplı kimsenin ayıbını söylemek, yâ Rabbi benim ayıplarımı da yüzüme vur, benim ayıplarımı da fâş et, ortaya dök diye hal diliyle temenni etmektir. Mânayı muhâlifinden bakarsak “Ya huu, başkasının ayıbını görme sen, denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar, kusurlar arasında olur.” buyuruyor.

Bak sana bir de Hâtem-i Esam Hazretleri’nden bahsedelim: Günlerden bir gün, zayıf, dertli ve perişan bir kadınla konuşuyordu. Kadın büyük bir heyecanla derdini anlatırken, kendisinden -gayr-i ihtiyârî- çirkin bir ses duyuldu. (Bırt sesi) Kadın, mahcûbiyetten bir mum gibi eridi, ezildi, mahvoldu. Şeyh Hazretleri ise, hiçbir şey duymamış ve fark etmemiş gibi muazzam bir vakarla kadına baktı ve elini kulağına götürerek:

“–Söylediklerinizi duymuyorum, çok ağır işitiyorum, yüksek sesle konuşunuz, bağırınız! Ben sağırım!” dedi. Kusurunun gizli kaldığını zanneden kadıncağız, bir anda hayâta avdet etmiş gibi ferahladı. Hiçbir milletin muâşeret adabınde bir benzeri daha görülmemiş olan bu nezâketi, Hâtem Hazretleri’ne “Esam: Sağır” lâkabını taktırdı. Zira bu hâdiseden sonra da Hâtem Hazretleri, o kadın duyup da mahcup olmasın diye halk arasında kendini sağır olarak gösterdi. Ancak kadının vefâtından sonra etrafındakilere:

“–Artık kulaklarım işitiyor; normal sesle konuşabilirsiniz!” dedi.

İşte böyledir Hak Dostlarının halleri…

Bir kul bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde, Allah da onun ayıbını örter. [Hadis-i Şerif, Müslim, Birr-72]

– Cenâb-ı Hakk’ın bilhassa rûz-i mahşerde bizim ayıplarımızı örtmesini istiyorsak, biz de bugün O’nun kullarının ayıplarını örtüp onların mahcup ve rencide olmalarını engellemeye çalışmalıyız.

Ey Hak aşığı, sen de, insanların ayıplarını gören iki gözü kapa da, öteki alemi (gayb alemi) gören gönül gözlerini aç! Gözünü Hakk uğruna harca, herkesi kötü görme, görmediğini de söyleme, söyleme de gözüne bir başka göz, bir başka görüş verilsin. Şu halde madem ki kendinde bir dert, bir pişmanlık görüyorsun; bil ki bu, Hakkın yardımına, sevgisine delildir. Kardeşinde bir ayıp görüyorsan o ayıp, sendedir de onda görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü “inanan, inananın aynasıdır.” O ayıbı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden inciniyorsun demektir. [Hz. Pir Mevlana]

– Hem Rabbimiz ism-i Settâr’ı hürmetine, biz kullarının nice günahlarını örtmüş ve onları kalpte gizli siyah noktalar kılmıştır. Bu da O’nun sonsuz yüceliğinden, merhamet ve lûtfundandır. Zira işlenen günahların eseri kalpte değil de alında kara bir leke sûretinde zâhir olsaydı, muhakkak ki hiç kimsenin bir başkasına bakacak yüzü olmazdı. Allah’ın kullu ve halifesi olan Hz. İnsan’a düşen de O’nun haliyle hallenmektir.

Büyük bir insan olan şu suret sahnesi alemde gece nasıl bütün renkleri örtüyorsa, küçük bir âlem olan “hazreti insan” için de gereken ayıp ve kusurları örtmede gece gibi olmaktır…

– Hastanın, misafirin duası makbuldur, hem icabet vaktidir, niyaz buyursanız da cân-ı gönülden amin desek olmaz mı?

– Sanadır niyazımız; Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh olan El-Kuddûs, Kulları mahcubiyette kalmasınlar diye ayıp ve kusurları örten Es-Settâr:

Ey affetmeyi çok seven El-Afuvv olan Allah’ım! Bizi affet. Ey eski ve karanlık dertlerimizin tabibi! İsyan derdimize de bir çare sun. Doğu ve batıyı uzak eylediğin gibi bizleri hata ve günahlardan uzak eyle. Ey ayıpları örten Allah’ım! üstümüzdeki bizim günahlarımızı gizleyen perdeyi kaldırma! Kaldıracağın bu perdenin arkasından, bütün çirkinliği ile görünecek iç yüzümüzü görme ve gösterme! Bizi bu hallerimizden kurtar, bize katından bir nûr ver, bu nurunla ruhumuzu senden gayrı olanlardan temizle! İmtihan zamanında bize acıyıp, katından bir destek ikram eyle! Başkalarında ayıp ve kusur gören gözlerimiz kapat. Bizlere Hakkı duyan kulak; hakikati gören göz nasip eyle.

Allâh’ım yazmak söylemek kolay; hatalarımızın yangınını yürekte hissetmeyi lutfeyle! Gözyaşlarıyla günah yangınlarını söndürüp kalp bahçemizi yeşertmeyi ikram eyle! Günahımız çok nisyânımız haddi aştı… Lâkin ümidimiz rahmetindir! “Ârif olan kusur ve kirlerini kişinin önüne sermez.” diyor bir velî kulun! Yâ Rab âriflerinde tecellin bu ise Zât’ındaki “es-Settar” sıfatının gölgesi altına al bizleri… Hani çocuk hatasını anlar da dudağını büker bakamaz annesinin yüzüne; bizim de yüzümüz yok… Lâkin: “- Ben, kulumun zannı üzereyim!..” buyuran Yâ Rahmân Yâ Settâr! ve Rahîm olan Allâh’ım îmansızlara dahî merhamet edip cömertçe nîmetler lutfeden Allâh’ım!.. Zâtından rahmet ümidi bekleyen şu âciz kullarını mahzûn eyleme, senin ayın olan Receb-i şerif’in bereketiyle bütün günahları affolunmuş olarak, Şaban’a, Ramazan’a ve bir bayram sabahı vuslatıyla Zatı ilahi’ne kavuştur…

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, mağfiret vesilesi Receb-i şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: