Biz neyiz

İçerim boş görünür bağrı delik bir nâyım,
Mahrem-i sırr-ı ‘Ali bende-i Mevlâna’yım

mevlana_sems

Akarız nûr-i müselsel gibi aşkın seliyiz
Biz onun saçlarının bestedil-i sünbülüyüz
Gülşen-i vuslat içinde açılır bir gülüyüz,
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Işk içer, raks ile işretgehi âbâd ederiz,
Ney üfler, cünbüş-i cânânla dili şâd ederiz,
Gâh olur aşk-ı mücerred gibi feryâd ederiz
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Nur olur tâbiş-i dildâr ile bir gün tenimiz
Ki tecelligeh-i nûr oldu bizim meskenimiz
Gonce-i hüsn-i ilâhiyi açar gülşenimiz,
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Her nazar anlayamaz ehl-i dilin kıymetini
Sîmten sîneye sor, reng-i gülün zîynetini
Sor o Ferhâd’ına Şirîn lebin lezzetini,
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

Zülf-i dildâr açılup leyl nehâr olur bize,
Bir güneş yüzlü mehin aşkı şiar oldu bize
Feyz-i Pîrim ile bak, şimdi bahar oldu bize
Ne şuyuz biz, ne buyuz, bağ-ı Hûda bülbülüyüz
Mevlevîyiz, Alevî, Şâh-ı velâyet kuluyuz

ARUS
Pîşter â pîşter â cân-ı men
Peyk-i der-i Hazret-i Sultân-ı men
(Azrâil Aleyhisselama hitaben Hz. Pir’in son sözleri: Ey Sultanımın dergâhının habercisi beri gel, daha beri gel benim cânım…)

Vakt-i şerîf hayr ola, şeb-i arûs hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola. Leyle-i arûs-i rabbânî, vuslat-ı halvet-serâ-yı sübhânî, hakk-ı akdes-i Hudâvendigârî’de an be an vesîle-i i‘tilâ-yı makâm ve füyûzât-ı rûhâniyyet-i aliyyeleri, cümle peyrevânı hakkında şâmil ü âmm ola. Niyâzlarımız dergâh-ı izzette makbul ola, hayırlı muratlar hâsıl ola, Allah azîmüşşân ism-i zâtının nuruyla kalplerimizi pürnur eyleye,
Dem-i Hazret-i Mevlânâ,
Sırr-ı Şems-i Tebrîzî,
Kerem-i İmâm-ı Alî
Nur-ı Nebî
Gülbâng-i Muhamedî
hû diyelim hûûû

Zevki beden tuzağından kurtaranlara “şeb-i arûs” bir andır. Bir 17 Aralık’ta daha gün batmaya yaklaşırken (16:17) öl/düğün günü “düğün günü” edecek kadar “öl” şimdi… yaşamak ve yaşatmak için “ol” şimdi! Yananların ateş-i aşkı ziyade olsun efendim…

Reklamlar

Meded et bendene

Vuslatının 738. sene-i devriyesinde Hazret-i Pir-i Destgir-i münir-i Mevlânâ, masivâ perdesini aralayıp en yüce vuslat huzurunda… Aziz hatırasını yâd eyleyip Fatiha ihsan kılanlara aşk olsun, aşk bulsun ya huu


Ey nefha-i nây-ı Kibriyâ Mevlânâ

Sûz-ı dil-i ihvân-ı safâ Mevlânâ

Maksûd bize nây u nevâdan sensin

Âvâze-i Hak, bang-i Hudâ Mevlânâ

Aşk ocağında cân olası can,

Gül beslediğiniz gönle düşürene aşk olsun… Sizlere karşı da mahcubuz kaç zamandır hamuş olduk lakin sevgilinin hayaliyle, yarı meczub dolaştığımız günlerin üstüne bir sakin ol çağrısı eriştiğinden beri şifamız sükut oldu… 

Bi’l vesile Şeb-i arusunun dahi Hazreti pirin himem-i aliyyelerine sayebân, numune-i imtisal olan hayat-ı memat-ı güzidelerine namzet olmaklığımıza da vesile kılınmasını niyaz ederiz, aşk verilen ocaktan aşk dileniriz.

Ey geleceğinden şüphe olmayan günde cümle canları toplayacak olan Mevlam, fakirini de Hazret-i Pir Muhammed Celeladdin (ks) Efendimiz’e sema’ kapısından vâsıl eyle, himmetine, hizmetine lâyık eyle, sırr-i ilahisine âşina eyle ya huu…

Cümle dertlerin tabibi olan Mevlam, şu yaralı canlara da aşk kapılarını açıp mağfiretiyle misilsiz şifalar ihsan eylesin de iltimas edip cilalanalım ve ta böylece huzur bulalım ya huu… 

-Der-Medh-i Hazret-i Mevlânâ Kuddise Sırruhu’l-fettah

Sırr-ı aşkın dile etsin te’sîr

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Dil-i vîrânemi eyle ta‘mîr

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Şâh-ı aşkın dile etdikde cülûs

Cesedim oldu misâl-i fânûs

Kereminden beni itme me’yûs

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Cürmüm andıkça hele sultânım

Dem-be-dem arşa çıkar efgânım

Sen bağışla kerem et isyânım

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Câna kâr eyledi nâr-ı firkât

Firkatin çekmeye yokdur tâkat

Hâlime eyle nigâh-ı şefkât

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Eser-i aşkın ile şems ü kamer

Hep semâ’ın gibi devrân eyler

Merhamet senden olur eyle nazar

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Dîdeme hâk-i rehin et Hünkâr

Tutîyâ olduğuna şüphe mi var

Nâleler etmededir bu dîl-i zâr

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Gülmemiştir geleli dünyâya

Merhamet eyle kulun Leylâ’ya

Yüzü akıyla götür ukbâya

Meded et bendene yâ Hazret-i Pîr

Ey hazinenin üzerinde oturduğu halde dilencilikten ölen! Bu dünya, bir ağaç. Biz de bu âlemde yarı ham, yarı olmuş meyvelere benzeriz. Ham meyveler dala iyice yapışır. Oradan kolaykolay kopmazlar. Çünkü ham meyve, köşke, saraya lâyık değildir. Bu dünyadan başka bir hayat tanımayanlar da o ham meyve gibidirler. Dünyadan ayrılmak istemezler. Çünkü, sultanın sarayına, yani yüce Allah’ın cennetine çıkacak ne yüzleri, ne de olgunlukları vardır.

[Hz. Pir Mevlana]

 

Kendini beden hapishanesine hapsetmiş, gönül kuşunu beden kafesinde mahpus etmiş, ten ve dünyaperestlerin korkunç tasvirlerine inat Hz. Pir’in Hz. Azrail’e hitabı, hitam-ı misk olsun:

Pişiter â pişiterâ ey cân-ı men

Peyk-i der-i Hazret-i sultanı men

Beri gel biraz daha beri gel, Ey benim canımı hakiki sevgiliye götürecek olan sevgili daha beri gel

افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ

… Sana buyurulanı yap. İnşallah; sen beni sab­redenlerden bulacaksın.

[Sâffât, 102]

Zemzem ile midür gül-âb ile mi bilmediler

Ney ile yıkayalum Hazret-i Mevlânâyı 

Bedeninde kuru can taşıyanlar değil, şol can içre gönül taşıyanlarla, niyazımız o dur ki: Gönlümüzden gözümüze akan, halimizden ömrümüze sızan, söz olup âteşin bırakan aşk olsun yahuu, aşk bir durak menzil vuslat ise Mevlam bizi sevdiklerinden ve bizi kendinden ayrı komasın, vuslata erdirsin ya huu 

Kendin(e) ağla

Ey Şehid-i Kerbelâ’ya ağlayan,
… Namazı hakkıyla edâ edin; zekâtı verin; Allah’a ve Resûlüne itâat edin! Ey Peygamberin şerefli hane halkı, Ey Ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor. [Ahzâb, 33]

Ağladım yandım şehid-i kerbela’nın haline
Gevher-i aşkımla nakşettim kitabı sîneye
Bir Hüseynî nağme icâd eyledim Şâh-ı Necef
İnciler dizdirdi sertâpâ rübâb-ı sîneye

Sâkiya, sun bâde-i aşkından uşşaka şerab
Hasret-i lâ’lin ile bağrım yeter ettin kebâb

Hararetten kat’i susamışlara, bir cam dolusu şerbet niyetine Hafız Celal Yılmaz üstadın, 1992 Muharremi’nde Muhayyer makamında okuduğu mersiyeyi ikram edelim, akabinde gelen duaya cümlemiz âmin diyelim… [266. Mestmp3]

Yüksek müsaadelerinizle Mâh-ı Muharrem’de elimizden düşürmediğimiz bir güzel aşığın Hadikatussueda (Erenler Bahçesi) eserinden sızanları sunmak isteriz:

Geldi ol dem ki kılam cânımı cânâna fedâ
Eyleyem arz-ı mahabbet kılam izhâr-ı vefâ
Canımı cânâna feda etmemin, sevgimi belirtmemin, vefâmı açığa vurmanın zamanı geldi.

Her zamân uşşâkı bir derd ile devrân zâr ider
Bu çemen her lahza bir mihnet gülin izhâr ider
Derd ta’lîmin virüb gerdûn tarîkat tıflına
Bu belâlar dersidür kim-be-dem tekrâr ider
Devrân, her zaman aşıkları bir dertle inletir durur; bu yeşillik, her lahza bir mihnet gülü verir; felek tarikat öğrencisine derdi öğretir; ona belâlar dersini belletir durur.

Her kim ki zikr-i vâkı’a-i Kerbelâ ile
Bir nâ-tüvânın eyleye çeşmini eşk-bâr
Gül-zâr-ı izz ü câhini ser-sebz kılmağa
Ol çeşm-i eşk-bâr yeter ebr-i nev-bahâr
Kim Kerbelâ olayını anlatarak, bu konuyu bilmeyen birine bilgi verip, gözlerini nemlendirirse, onun gözlerinden akan yaşlar, olayı anlatan kişinin yücelik gül bahçesini bir ilkbahar bulutu gibi sulamaya yeter.

Zehrden telh olalı la’l-i şeker bâr-ı Hasan
Zehr kâmın hîç kim âlemde şîrîn görmedi
Olalı şemşirden pür-hûn ten-i pâk-i Huseyn
İstirâhat bulmadı şemşîr teskîn görmedi
Hz. Hasan’ın şeker saçan yakut gibi ağzı ağuyla acılaştığı günden bu yana, dünyada hiç kimsenin damağı tad alamaz oldu. Kılıç, Hüseyin’in güzel bedenini kan içinde bıraktığı günden beri, bir türlü kınına girip dinmedi, rahat yüzü görmedi.

Zillet ile lezzeti olmaz hayâtun dostlar
Nakd-i cân sarf eyleyüp dünyâda kâm almak gerek
Acz ile dönmek adûdan sehldür himmet dutup
Yâ şehîd olmak gerek yâ intikâm almak gerek

Ey dostlar! Zilletle yaşayarak bu hayatın tadı olmaz; can verip, dünyada kâm almak gerek. Acz içinde düşmandan kaçmak, oldukça kolaydır. Çaba gösterip ya şehîd olmak, ya da öc almak gerek.

Muharrem’dir gönül feryâda gel-âh eyle efgân kıl
Dem-â-dem çeşmini mazlumlar yâdıyla giryân kıl

Kadim zamanlardan Kerbela’ya, bir nice şühedayı anlatan eser sahibi bu güzel aşığın mahlası Fuzûlî adı Mehmed imiş (900) târihinde Hille’de doğmuş (963) de Kerbelâ’da Hakka yürümüş… Kitabında bir duası vardı. “Yâ Rabbî, beni dünyâda da Ehl-i Beytin gölgesinden ayırma!” diye… Şimdi Kerbelâ’da, Ehl-i Beytin Kubbe-i Saadetinin dışına sırlamışlar. Güneş, Türbe-i Saâdet’e vurdukça sabah ve akşam gölgesi mezarına düşer.

Aah erenlerim yara derinden, neresine parmak bassak, kan geliyor… Rivayet odur ki: Hz. Hüseyin(ra) efendimiz Kerbelâ’da aile efradıyla susuzlukla yanarken, güneş etrafı cehennem gibi, yaktığı bir öğle vaktinde çadırın önüne çıkar, kumları avuçlayarak ellerini yıkar. Bu sırada kendisine üzüntü ile bakan sâdık kölesinin: “Yezîd’e bîat etseydi de bu sıkıntıyı çekmeseydi acaba ne olurdu?” şeklindeki kalbî bir düşüncesi ruhuna akseder, manâlı manâlı kölenin yüzüne bakarak: “Muhakkak ki, bizim Yezîd’e bîat etmeyişimizin saltanat düşüncesiyle bir alakası yoktur. Babadan oğula kalan devlet, dedemiz Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gösterdiği yola aykırıdır. Biz Yezîd’e bîat edersek İslâm’ın en büyük direklerinden biri olan seçim yollu idareyi temelinden sarsmış ve saltanat sıfatını yaşatan idareye yeniden kudret kazandırmış oluruz. Halk seçsin, Yezîd değil kim olursa olsun itaat ederiz.” Der ve sonra ellerini yıkamak için avucunda tuttuğu kumları göstererek: “Kerbelâ’da her kum zerresi şahit olsun ki, her devirde bizim mücâdelemizi anlayıp ona katılan bizdendir.” diye yemin eder.

Kerbela’da şehit olanlar gerçekten şehit oldular, şahit oldular. Onlar o gün Kerbela’da, hakikat adına, hak adına, mevki ve makama dair esirlik bağlarını kopardılar, dünya ve masivaya ait zincirlerini kırdılar. Seher-i hilafete uyanmak yerine tam da bu günlere mümâsil şeb-i arûs’a girdiler.

Ve Aşkın Sultanı Hazreti Pir payımıza düşeni ne de güzel buyurmuş: Ey aşk Kerbelâsı çölünün belasını candan arayanlar, ey Allah yolunda şehit olan aziz varlıklar; neredesiniz? Ey benlik zindanının kapısını kıranlar, ey nefsin esaretine düşmüşlere rahmanî duyguları uyandıranlar, hapisten kurtaranlar; neredesiniz?

Körlerin gözleri bile o o faciayı gördü. Sağırların kulakları bile, Kerbela’da olup bitenleri işitti. Siz şimdiye kadar, uyuyor muydunuz? Faciayı yeni mi duydunuz ki, yas tutuyor, elbiselerinizi yırtıyorsunuz? Ey uyuyakalanlar, ey gaflet uykusuna dalanlar, Hz. Hüseyin’e değil, asıl siz kendinize yas tutun. Hz. Hüseyin’in ruhu, Hakk’a mensup olan o yüce ruh, beden zindanından kurtuldu. Ne diye elbiselerinizi yırtıyor, elinizi ısırıyorsunuz? Hz. Hüseyin ve etrafında bulunanlar, din-i mübînin en ileri gelenleri, hükümdarları idiler. Onlar esirlik bağlarını kopardılar. Zincirleri kırdılar. Onlar için matem değil, mutluluk, neşe, sevinç vakti geldi. Onlar zinciri koparıp attılar, devlet sarayına uçup gittiler. Onların halinden zerre kadar haberin olsaydı, bilirdin ki bugün, onların saltanat günü, güzellik günü, padişahların padişahı oluşu günü. Haberin yoksa yürü git! Kendi haline ağla, feryad et. Çünkü sen ahirete göçmeyi, dirilip haşr olmayı inkar ediyorsun. Kendi yıkık gönlüne, yıkık dinine ağla, feryad et! Çünkü senin gönlün şu eski ve köhne dünyadan başka bir şeyi görmüyor. Eğer gönlün iyi insanların öteki âlemde kavuşacakları devlet ve saadeti görüyorsa, neden o tarafa yiğitçe yürümüyor? Niçin Hakk’a itimat ve tevekkül kılmıyor? Niçin kendini ona vermiyor? Neden kalbini manen zenginleştirerek hırs ve tama’dan kaçınmıyor? Nerede imanın yüzüne düşürdüğü nur? Nerede dinin sana lütfettiği mutluluk ve huzur, Allâh’ın lütf ve ihsan denizine daldığın halde neden elin, avucun boş? Nerede cömertlik? [Hz. Pir Mevlana]

Aman Ya Rabbi, Dem-i Hz. Hüseyin hürmetine, kalplerimizi aşkınla, muhabbet-i Ehli Beyti Mustafa ile, vahdet nurun ile tezyin eyle

Aman Ya Rabbi, biz Ehli Beyti Mustafa’yı sevenlerdeniz ve Resulu Ekrem’in yoluna baş koyanlardanız, gerçi günahkârız ama yolunca gitme gayretinde olanlardanız, bu halimizi de kabul buyur ne olur, bize adlin ile değil afvın ile, layık olduğumuz şekilde değil, şanına layık olduğu şekilde muamele buyuruver…

Şüheda-i Kerbela hürmetine, yine böyle bir 10 muharrem’de ki:

Hz. Adem babamızın tevbesini kabul ettiğin gibi bizim de tevbelerimiz kabul buyur, affınla bizleri şâd eyle. Nasıl ki Hz. Nuh babamızı suya gark olmaktan kurtardın bizleri de günah deryasından muhafaza buyur, rıza ve teslimiyetinle necâta erdir. Nasıl ki Halilin Hz. İbrahim’e nâr-ı nemrud’u nûr eyledin, bizlerin de nâr olan nefsimizi nur eyle, ahir ve akibetimizi, içimizi dışımızı nurlandır, gönlümüzü aşk-ı Muhammedi ile sürurlandır ya Rabbi! Nasıl ki Cenab-ı Musa Hazretlerini Firavun’un şerrinden koruduğun gibi, bizleri de hain nefisten halas eyle, nefsimizi mutmainneye erdir, safiyye ulaştır, Habibinle buluştur, Ruh-u Muhammedî ile aşina eyleyip seviştir.

Aman Ya Rabbi! Gözlerimizden gaflet perdesini kaldır, basarımızı ve basiretimizi nurlandır ta ki senin cemalini görmeye layık hale gelsin. Dilimizden gıybeti, küfrü dedikoduyu al. Dilimizi senin adın ile süsle, aşkınla kalbimizi ziynetlendir. Kardeşlerimizi iki cihanda her halde aziz eyle. Bâtınlarımızı envar-ı tevhid ile mamur eyleyip zat cennetine dahil eyle Ya Rab, Ölüm acısı duymayarak ölüm korkusu bilmeyerek adını anarak emanetini teslim edenlerden eyleyiver Ya Rab!

Sûz-i dil-i ciğerpâre-i Zehrâ, Şâh-ı şehîd-i deşt-i Kerbelâ hürmetine Ya Rab!

Meded Ya Ciğerpâre-i Fâtıma
Meded Ya Evlâd-ı Zehrâ
Meded Ya Ceddel Hasaneyn
Meded Ya Sahibe’l Meydan

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Hazreti Pir’e bayram olan Şeb-i Arûs, Dem-i Hazreti Hüseyin,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle


Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Kendine gel ey yolcu!

Bir nasihat tâlibine,
Ben size iki vâiz (nasihatçi) bıraktım. Biri susar diğeri konuşur; susan nasihatçi ölüm, konuşan ise Kur’ândır. [Tirmizi, Menakib, 31]

Yeni bir yıl ile giderek yaklaşmakta olan, susan nasihatçimiz ölüm, taliplileri için ten kafesinden kurtulmak, Yusuf gibi kuyudan çıkmaktır. Kâfire idam sehpası gibi gözüken ölüm mü’min için ölümsüzlüğe açılan kapıdır. Hz. Pir Mevlana ölüm neşesini şöyle anlatıyor:

Kuşa, kafesini bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar hürriyete ait güzel güzel hikâyeler söylerler. Kafesteki kuş onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı ne de kararı. Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur, ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O kuşun gönlü de dışarıdadır, canı da. Böyleyken kafesi açıversen ne yapar?

Ey seher vakti esen, ötelerden gelen!
Ey hoş haberler getiren rüzgar! Müjdeyi ver de gönlümü al! Ey müjdeci! Elimde bir canım kaldı, o da sana feda olsun, onu da al!

Ey ısıracak dişleri kalmayan kahır!
Ey kötürüm olduğu için yanımıza gelemeyen gam! Ey yüzlerce defa güldükçe gülen lütuf! Canlar zafere kavuştuğu için can da gülmede, cihan da!

Gaflet gömleğini yırtarak dünyanın gerçek çehresini gören büyük ruhlar için hayat bir imtihan, ölüm ise bir şeb-i arus, yani “vuslat” tır. Hak Teala bu Şeb-i arûs ve yeni yılın ilk günü vesilesiyle amellerimizi ve ahlâkımızı yağmur gibi temiz ve berrak bir rahmet, bereket ve hidayet vesilesi eylesin! İçinde yaşadığımız dünyadaki kir-pastan arınarak semâlara yükselen su gibi rûhumuzu ve gönlümüzü de tertemiz olarak yüce huzûruna erdirsin.

Ey Hak âşıkı! Sen güzellik Yûsuf’usun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allâh’ın takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. [Hz. Pir Mevlana]

Mevlânâ Hazretleri de, ölümün eşiğinde yaşayan, buna rağmen günlerini; hem dünyâ ve hem de âhirette fayda vermeyecek boş işlerle hebâ eden insana şöyle seslenmektedir:

“Kendine gel ey yolcu! Kendine gel! Akşam oldu; ömür güneşi batmak üzere… Gücün kuvvetin varken; şu iki günceğizde olsun cömertlikte bulun, iyi işler yap… Elde kalan bu kadarcık tohumu, yani ömrünün geriye kalan son senelerini iyi ek, iyi harca da; şu iki nefeslik şu fânî dünyadan sonsuz bir cennet ömrü elde edesin… Aklını başına al da; bu işi yarına bırakma. Nice yarınlar geldi geçti. Hemen tövbe ve istiğfar ile işe başla ki, ekin mevsimi, iyilik günleri büs bütün geçmesin. Öğüdümü dinle, nefis güçlü bir bağdır. Bizi iyilikten alıkoyar. Hak yolunda sana engel olur. Yenileşmek, kendini tamir etmek istiyorsan, eskiyi çıkar at; bedene ait isteklerden vazgeç; rûhânî zevkleri, mânevî heyecan ve lezzetleri ara…

Her ihlâs sahibinin sevgisini perçinle,
Kalbinde âriflerin muhabbetini dinle…
Gitme ümitsizliğe; ümit kapısı vardır;
Güneşler parlıyor bak; karanlık kapı, dardır..
Gönlün seni çekiyor ârifler meclisine;
Bedeninse, seni sokar çamura yine..
Aklını başına al gönüldaş sohbetinde;
İkbâl sahibi verir bahşişi servetinden…
[223. Mestmp3 Gitme Ümitsizliğe…]

Mâdemki, her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda ölümü tadacağı muhakkaktır ve O’ndan kaçılacak hiçbir yer yoktur; o hâlde cümle canlar: “(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun…” [Zâriyât, 50] sırrından nasib alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak edinmelidir.

Bu gelen, yeni bir yıldır. Ya Rabbi, kovulmuş şeytanın şerrinden bu yıl muhafaza olmayı istiyoruz. Ve içimizde, bize kötülüğü emreden nefislerimizle mücadelemizde senden yardım diliyoruz. Bizi sana yaklaştıracak meşguliyetleri nasîb et, ey celâl ve ikram sahibi Rabbim. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl! Gönül âlemlerimizi, Hz. Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi Peygamber vârisi Hak dostlarının feyz,rûhâniyet ve irşadlarıyla âbâd eyle!

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma, Hazret-i Pir’e bayram olan Şeb-i Arûs
canları aşka vardıracak yeni bir yıl, ömür ve şahsiyetlerimiz
, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Canında cân olan bilir bunu


Ey tâlib-i esrarı Hû, Ey âşık-ı didârı Hû, Ey cân u dilden yâri Hu,
Ta ezel “kâlû belâ”dan, eyledim ikrâr-i aşk / Öldürürlerse beni, ben etmezem inkâr-i aşk,
Zâil olmaz haşra dek kalbimde bu efkâr-i aşk / Her nefes verdikçe, zikrim dâimâ ezkâr-i aşk

 

 


Her nereye başımı koysam secde edilecek illa Hu
Altı cihette ve altı cihetten dışarıda da ma’bud illa Hu
Bağ, gül, bülbül, sema’ hep birer bahâne
Bunların hepsinden maksat hep illa Hu

 

Hazır kurbanın gölgesi üzerimizde iken bir elimizi aşk ile
Hazreti Pire uzatıp Sema’daki manaları derelim:

Malumâliniz olduğu üzere kurban kesilirken 3 ayağı bağlanır bir ayağı serbest bırakılır. O ayaklarını çırpma, can cekişme acısından gelmez; bir balonu şişirdiniz sonra ağzını bağlamadan koyuverdiniz. Dışarıdaki hava basıncı balonun içindeki hava basınıcından daha fazla olduğu için balonun içindeki hava dışarı çıkarken yani balonun içindeki hava boşalırken

sabit durmaz sağa sola savrulur. Bir kasaplık hayvan boğazlandığında kanı ve nefesi onun bedeninden boşalır, bu esnada ayaklarını oynatması çırpması doğaldır, boşalmanın tesiridir, can acısının belirtisi değildir.

Manevi bakımdan ise kurban; ben öyle bir talihli hayvanmışım ki sıradan bir gıda olmanın ötesinde beni kesen zatın Allah’a yakin olabilmek için beni vasıta kılması benim şansımdır, oh ne ala ki böyle bir işe vasıta oldum diye bir müslümana kurban oldum, ona gıda oldum, fukaraya rızık oldum diye sevinçten el çırpması gibidir.

Vücûd âlemine geldikten sonra o rûhanî âlemden uzak düştüklerinden ne zaman güzel bir ses, güzel bir nağme işitseler mahzun gönülleri zevk ve şevkten çırpınmaya, coşmaya ve buna uygun olarak can veren kurban misali, bedenleri de harekete, semâ’a başlar. Lakin sema esnasında semazen ancak şeyhini selamladıktan sonra dönmeye başlıyor. İşte yaratılmış bir kul olan Hazret-i insan da ancak yegane yaratıcı olan Cenab-ı Mevla’yı sevdikten sonra O’nun izniyle alemde iş yapmaya muktedirdir. Ancak böyle bir iş, ilahi aşkın neticesi ve tecellisidir. Böylesi bir sema’, diri kişilerin canlarına rahattır, huzurdur; canında cân olan bilir bunu.

 

Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, uyanmayı ister.

Fakat zindanda uyumuş olan, uyanırsa zindana düşmüş olur.

Üzerindeki cevheri görmeyen, öylesine bin ayı gözüyle görmeyen kişi yok mu;

Böyle kişiye mûsiki ne yapsın, def ne etsin; sema’ gönüller alan sevgiliyle buluşmak içindir.Yüzlerini kıbleye dönmüş kişiler, bu dünyada da sema’dadır, o dünyada da; Hele halka olup semâ’ ederek dönüp duranların ortasında Kâbe de olursa. Bir parmak şeker istiyorsan zaten var, hem de bedava;

fakat şeker madenini istiyorsan o da burada!


Böylesi bir şeker madeninden nağmeler istiyorsanız “Beyati Post Taksimi” isimli 178. Mestmp3’ü istifadelerinize sunarken siz güzelim canlardan

minik bir de ricamız olacak;


Cenab-ı Pir’den kalma, Şeb-i Arus’un ünlü karpuz geleneği vardır. Hazret-i Pir son demlerinden ateşler içinde kıvranırken canı karpuz istemiş. Kış günü Konya’da bulup buluşturup getirmişler, bir kaç dilim tatmış. Bu sebepten Mevleviler bu tatlı hatıranın hatrına Şeb-i Arûs’ta karpuz yerler, ne dersiniz biz de Hazreti Pir’in aziz hatırasına, hazır bulanan ruhaniyetlerine bir bir gül serinliği olsun deyu, konu komşu, dost akrabaya gülbanklarla süslediğimiz KARPUZlardan  ikram edelim mi? Çerağ-ı rûşen-i fahr-i dervişan, ziyâ-yı iman,kanûn-ı merdân,dem-i Hazreti Mevlana Huu diyelim Hû…


Her türlü dünya düşüncesinden, gam ve talaşından hâlas olmuş
Kabiri can topluluğunun perdesi bilen Cenab-ı Pir’in


Pîşîter â pîşîter ey cân-ı men.
Peyk-i derî Hazret-i Sultân-ı men
(Beri gel, daha beri ey benim canım, Ey benim sultanımın habercisi!)
beytindeki “Dervişlik ölüme hazır olma sanatıdır” farkındalığı ile Azrail(as)’i
karşılamak nasip ola, son nefeste cümle canlara..

[Her Cuma, günü bayram bilip gönderdiğimiz bu mektubu,
Ölümü vuslat, perdelerin kalkması ile Hakka kavuşma bayramı bilen Hazreti Pir’in aziz hatırasına Şeb’i Arûs arifesinde göndermeyi münasip gördük.]


Vakt-i şerif, Şeb-i Arûs, Bayram, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim