33. Mektup

33. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların otuzüçüncüsüdür.

1mursidinmektuplari

Cümle mahlûkatına varlık zevkini tattırıp bu âlemde var eyleyen ve fakat kendi âlemlerin Rabbi, yegâne Mürebbi-yi hakîkî’si, insanı Hak suretinde, Hakk’a âşık ve Hakperest olarak yaratan, kerramnâ tâcını giydiren, ahsen-i takvîm üzere sırat-ı müstakime hidayet eyleyen Hâdi-ı hakîkî, Cenâb-ı Zü’l-Celâl, ve’l-Kemâl ve takaddes Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâ olsun.

Âlemlere rahmet olarak gönderilmesi hikmetiyle benî Âdem’in esfel-i safilîne ve ahlâk-ı rezileye düşmemesi içün, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıyla sevkedilen hidayet burcunun mahı, mahbûbu’l-kulûb, mürebbi-i vicdan, Hak Teâlâ’nın ismiyle beraber ismini vaz’ eylediği ve bu ismin zikrini de tevhide, hidayete, cennete ve cemâline yani kurbiyyete vesile eylediği güzeller güzeli beşerin efendisi ve mefhâr-i benî Âdem, hazret-i insan, insan-ı kâmil-i mükemmil Efendimiz’e(sav) sonsuz salât ve selâm olsun. O’nun âline, ashâbına, etba’ına dahî salâvât-i şerifenin nâmütenahî ecrinden ikram ve ihsanda bulunulsun. Kusur u küsürumuz, hamdele, sâlvele ve Allah için, birbirimiz için duyduğumuz muhabbet dolayısıyla afv ü setrolsun. Hak celle ve âlâ bizden râzı, Efendimiz’in(sav) ruhu bizden hoşnud u razı olsun

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû, İhsan Efendi evlâdım,

Cenâb-ı Hakk sıhhat ve âfiyette dâim eylesin. Hak celle ve âlâ sizleri ve bizleri halktan şikâyetten ve dertlerini halka anlatmak mecburiyetinde bırakacak musibetlerden muhafaza eylesin.

İhsan Efendi oğlum, bugün söylediklerimi kaleme alacak olan hattat kardeşimiz galiba epeyce yorulacak. Herhalde ihtiyarlıktan olacak ki asabî mizaçlı olduğumu hissediyorum. Her ne kadar hizmet eden karındaşım şikâyetçi olmasa da ma’lûm, insanın yaşı ilerledikçe mizacı da inhirafa uğruyor (Tabiatında bazı değişiklikler ve kayıplar başlıyor.). Şikâyet değil hâşâ, durumumu hikâyet etme kasdıyla bunları size arzeyliyorum. Birikmiş olan mektûblarma cevaben, muhteviyatı hacimli olmasına rağmen gene de muhtasar olarak hepsini câmi bir mektûb yazmak gayretinde olacağım. Hak Teâlâ muvaffak eylesin.

Ârif kardeşim İhsan Efendi, şimdi suâllerini tek tek burada zikretmektense bendeniz doğrudan cevap mahiyetindeki mevzu’u arzedeyim. Bak güzel evlâdım, Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir sıfatı ve esmâ’ı birbiri üzerine tekaddüm etmez ve muattal(âtıl vaziyette bekleme) olmaz. Biz bazı esmâ’ı evvel, bazısını sonra yahut şu şundan evvel bu bundan sonra diye vasıflandırırız. Lâkin bu bizim âlemimize göre bir takdim tehirdir. Cenâb-ı Hakk’a nisbetle hiçbir şekilde şu esmâ’ı bundan sonradır, falanca sıfatı da şundan evvel gelir denilmez. Avâm böyle söylese de sen kulak asma. Bu kaba ve galat bir lakırdıdır. Lâkin âlemlerdeki tecellî edişi, şekli ve bu âlemlerdeki mahlûkun da tezahür ediş şekline göre bizler önce şu oldu sonra böyle oldu daha sonra da şöyle tecellî etti.” deriz. Bu bizim müşahede veya idrakimizle alakalıdır. Yoksa Allah Teâlâ’nm zâtı için bu nev’î öncelik ve sonralık yoktur. Hak celle ve âlâ Hazretleri esma, sıfat ve ef’aliyle cümle âleme muhittir. Âlemlerle kayıtlı değildir, hatta kendi esmâ’ı dahî olsa o zâtî tecellî-i âlâyı ihâta edemez. Ancak işaret eder. Binâenaleyh “O Evvel’dir, O Âhir’dir, Zahir ve Bâtın’dır.” denildiğinde, bize bildirdiği ilim nisbetinde bir mânâ ve mevhuma ulaşsak da O’nun zâtını, evvel ve âhirliğini zâhir ve bâtınlığmı idrak asla mümkün değildir. Esmâ-ı ilâhî ve sıfat-ı Rabbanî’yi idrak yahut bunları bilmek bizi Hakk’a bağlar. Amma O bu bağ ile mukayyet değildir. O ilimle Cenâb-ı Hakk’ı ihâta etmek mümkün değildir. Başka bir deyişle Hak Teâlâ’nm bu “esmâ”dan murâdı kendi zâtınca ma’lûmdur. Kâmil bile olsa insanın buna vukûfiyeti muhaldir.(Düşünülemez bile, imkânsızdır.). Hulâsa bir kişi en yüksek kabiliyette olsa ve kulluk makamında en âli menzile ulaşsa Allah(cc) o kulun dahî zikrinden ve tavsifinden münezzehtir. Nerde kaldı ki cehalet, gafletle Hakk’a yakınlıktan dem vurula. Şu sözümü çok dikkatli dinle: İhsan Efendi oğlum, zaten kulluktan murâd aslına bakarsan Cenâb-ı Hakk’ı layıkıyla zikretmek ve ibadet etmek değildir. Layıkıyla zikir yapmak Allah Teâlâ’nm muradı ve kendi zâtına nisbetle O’nu anlamak mânâsına gelir ki, bu îmânın ne zâhiriyle ne bâtınıyla örtüşür. Peki kulluk nedir? Kulluk zikir, ibadet ve taatı kendi kuvvetin nisbetince mükemmel îfâ eylemeye çalışmak ve ancak bundan sonra Hak Teâlâ’yı her türlü noksan sıfattan tenzih etmektir. Bu tenzihe yani münezzeh kılma işine kulun yaptığı ibadet dâhildir. Bu taat ve ibadet olmasa kişinin tenzih etmesi hiçbir değer ifade etmez. Câhil kimsenin teşbihi, gâfil kişinin ibadeti zaten zikir makamında değildir. İdrak ve şuur sahibi olan insan zikir makamındadır. O bu idrakle ve farkedişle kullukta yükselir. Yoksa hayvanlar vesair mahlûkat dâimâ zikirdedir. Ama onların teşbihi şuursuz olması hasebiyle zikir makamında değildir. Dolayısıyla insanın gafletle vâsıl olması, bu halden kurtulmadan kurbiyyete nâil olabilmesi, tekrar söyleyeceğim ama asla mümkün değildir. Ancak agâh olan kimselerin Cenâb-ı Hakk’ı tenzih etmeleri kıymet ifade eder ve hilkatten(yaratılıştan) murâda hizmet eder.

Misal vererek ufak lokma yapalım ki belki bu vesileyle aldıklarını başkalarına da ikramda bulunursun. Hazır karşımda bir hattat varken hat sanatından misal vereyim. Şimdi düşün ki, hüsn-i hattan(güzel yazıdan, hat sanatından) hiç anlamayan, eline kalemi alıp hiç tecrübe bile eylememiş biri, hat sanatında şahika(zirve) olmuş birinin yazısına baksa ve “Ben böyle güzel yazamam, bu zât çok güzel meşk eylemiş, her şeyi yerli yerince tanzim etmiş, ne mükemmel yazmış.” dese, Allah rızası için söyle, şöyle insaf ile düşündüğünde bu takdirin kıymet-i harbiyesi var mıdır? Hatta sözüne devamla bu kişi “Ben yazsam da bu zât gibi yazamam, ben kimim ki senle bu fende(sanatta, ilimde) yarışayım, bu ilmi gerçekten sen biliyorsun,” deyiverse, bu idrakten uzak ve câhilene takdirin her ne kadar zahiren bakıldığında hakaret gibi olmasa da kıymeti veya değeri var mıdır? Alelade bir durumdur. Herhangi bir fevkalâdelik arzetmez. Mamâfih, şunu da söyleyelim ki: Kendisi bihaber olduğu halde bu nev’î ilimleri toptan inkâr edenler de yok değildir. Ancak bu mevzu’muz değil, çünkü bu nev’îleri odun cinsindendir. Misalimize dönersek, şimdi bir de düşün ki hüsn-i hattı tâlim etmiş, güzelce meşk etmiş ve böylece kemâle ve mükemmel bir üstad haline gelmiş kişi o yazılmış olan eseri görse ve “Ben böyle güzellik karşısında ancak baş keser niyâz ederim, kalem oynatmaktan hayâ ederim, bu sanatı bildiğimi söylemekten, bu eser karşısında tenkide kalkışmaktan değil; elimi, dudağımı oynatmaktan dahî hazer ederim(utanırım).” dese bu takdirin derecesi evvelki ham kişiyle mukayese kabul eder mi? Asla etmez. Bu fevkalâde bir durumdur, hatta harikulâdeliğe işaret eden bir vaziyettir. Anlatılmak isteneni anlatmak isteyenden daha iyi farkettiğiniz kanaatindeyim. Lâkin bu misalle şunu beyân etmek istediğimi söylemeden geçmeyeyim: İşte kulun mücahede, muhasebe, zikir, riyâzat yani tüm gayretiyle kullukta dâim olmakla çıkabildiği, yükselebildiği makam ancak Allah Teâlâ’yı teşbih ve tenzih makamıdır. Yâ Rabbî, Sen her şeyden münezzehsin demek için, Yâ Rabbî, Sen her şeyi ne güzel eylemişsin, bizler kullukta âciziz, Sen bizim kulluğumuzdan, ibadet ve taatımızdan dahî münezzehsin demek için, daha doğrusu bu sözümüzün şâhidlik mertebesinde kabulü için, Hak Teâlâ’ya kul olmaya gayret ederiz. Mahkemede şâhidlik için bazı vasıflar lâzımdır. O vasıflar olmazsa şâhid olunmaz. Şâhidlik vasfında olduktan sonra da şehâdet ettiğine uygun konuşmak lâzım, bu olmazsa yalancı şâhidlik olur, değil Hak katında halk nezdinde bile bu hal asla tasvib edilmez. Gerek bu dünya âleminde gerek rûz-i mahşerde acizliğimize şehâdet edebilmek için kullukta sabit kadem olmaya gayret etmek îcab eder.

Can yoldaşım İhsan Efendi oğlum, şimdi bu beyân etmeye gayret ettiğim mânâyı fehmederek sizi bir daha insaf ile düşünmeye davet ediyorum. Kul bu kadar acz içindeyken, her şeye muhtaç bir şekilde ihtiyacını görme zaruretinde iken “ganiyyun li’l-âlemîn” yani âlemlerden müstağnî olan Hazret-i Allah’ı nasıl kendi kulluk idrakinin içine hapsetmeye kalkar? Evet, zikrin, riyâzatın, birçok tecellîyâtın insanı kendi varlığından soyacak dereceye çıkaran manevî zevkleri vardır. Hatta bu tecellîler içerisinde zatî tecellîler olduğunu düşünürsek kişinin zevk-i mânevisini anlatmaya imkân bile yoktur. Amma burada mühim olan şudur: Kişi bu halleri yaşadığında kendi bulduğuyla Allah Teâlâ’yı mukayese etmeye kalkmasın. İşte o zaman yolunu şaşırır. Bırak böyle manevî zevkleri tattıktan sonra yanlış söz sarfetmeyi, günümüzde bazı sofi bozuntuları hiçbir şey tatmadan yanlış okudukları kitaplardan edindikleri yanlış hayaller neticesinde serhoş olmadan nara atıyor ve sözler sarfediyorlar. Daha evvel de söyledim ya “Pes ene’l-Hakk nice desun, kişi Mansûr olmadan”, bu hazeleler Hallâc-ı Mansur’un mestaneliğine sanki erişmiş gibi yok vahdetten, yok vücûddan, yok ene’l-Hakk’tan dem vurup duruyorlar. Hak sillesinin ne sedası, ne, devası, ne de dâvası olur. Ey oğul, sen onlan zaten çarpılacak diye bekleme böyle sahtekârların konuşması zaten çarpıldıklarının alâmetidir. Allah Teâlâ’dan ve mânâ ehlinden uzak kalmaktan daha büyük tokat olur mu? Hayvanı bile kıymetli yapan insana yakın olmasıdır. İnsandan uzak olan hayvanlara vahşi hayvan denir ki insana hizmetten mahrum kaldıkları için izzet ve şerefleri kalmaz. Fefhem(düşün).

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, “Pekâlâ burada şimdi bize ne düşer?” diye sorabilirsin. Bu soruyu sorduğun için üzülme. Koca Âşık Yunus bir nutkunda diyor ki:
“İster idim Allah’ı; buldum ise ne oldu,
Ağlar idim, dün ü gün, güldüm ise ne oldu.”

Şimdi zât-ı âlinizi bu nutukla biraz teselli etmiş olayım. Ondan sonra da esas düşünmeniz gereken mes’eleyi şöylece beyân edeyim. Güzel evlâdım, bir düşün. Bu fânilikle bizi halkeden, ezelden bizi vareyleyen, tekrar fâni âleme sevkedip fakat bizim ebediyete, eşrefiyete ve ulya derecelere gitmemiz için vesileler halkeyleyen, mahlûkatı kendisine vesile eyleyip, hallâku’l-alîm olan Hazret-i Allah ne kadar merhametli, şefkatli ve muhabbetlidir. Kendisi âlemlerin ganîsi olduğu halde hiçbir mahlûka ve hatta hiçbir kula ihtiyacı olmadığı halde kuluna bu kadar muhabbet eyleyen Hazret-i Allah’ın zikri, ibadeti, fikri neyle ölçülebilir? Bunun zevki ve tadı hangi nesnede olabilir. Bizler O’na muhtacız ama O bizlere muhtaç değil. Biz O’nu idrak edemesek de bizim zikrimiz ve fikrimizle kendi muhabbetini yine bizlerden seyretmekte olan Allah Teâlâ’yı nasıl bir derecede sevmemiz ve rızasını nasıl bir kullukla taleb etmemiz gerektiğini tefekkür eyle, bir düşün. Bizim zâtımıza uygun olmayan, kendi seviyemize, seciyemize yakıştıramadığımız, bir nisbetle kendimizden düşük gördüğümüz bir şeye bizler bile tenezzül etmezken Hazret-i Allah’a karşı şuyumuz var diyebileceğimiz ve gösterebileceğimiz hiçbir şeyimiz yokken Allah Teâlâ’nın kuluna bu kadar muhabbet etmesi tüm bir hayatı secdede geçirmeye kâfi gelmez mi?

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî buyuruyor ki: “Bir meyva vardır, meyvanın kabuğu vardır, kabuğunu geçersin kendisi vardır, tadı vardır, kokusu vardır, onu yersin hazmı vardır, lezzeti vardır, sonradan sende vücûd bulan kuvvesi vardır, bunu anladın mı? Anladıysan dinle beni. Esmâ, sıfat, ef’al, idrak, bunların hepsini kâmilen yapsan bile Allah Teâlâ bunun da ötesindeki varlıktır. Yani kabuk değil, kabuğun altındaki değil, öz değil, ondan da ötedir. Hatta Lâtif diye senin isimlendirdiğinden de öte olan işte o “Ganiyyü’l- âlemîn” Hazret-i âlemîn’dir.” Meâlen söylediğim bu sözü fehmettiysen şimdi Allah Teâlâ’mn zâtı hakkında bu ilimlerden uzak lakırdıların sahibine ve dinleyenlere ne kadar zarar verdiğini ve nasıl gaflete sevkettiğini anlamışsın, demektir. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin bir başka sözüyse dertlere derman olabilecek mahiyettedir. Mesnevî-i Mânevî’sinde buyuruyor ki: “Yâ Rabbî, biz yoktuk Sen bizi vareyledin ve fâni olarak halkeylediğin bir âleme sevkettin, kendinden haberdâr ettin, gene fâni olmak üzere, bir seyir içerisindeyiz ve hızla bu fânilik üzerimizde işini görmektedir. Lâkin Yâ Rabbî biz bu arada tüm bunlar olurken Sana âşık olduk. Bize merhamet eyle Yâ Rabbî, bizi dûr eyleme Yâ Rabbî. İlle de fâni olacaksak Senin cemâlinde ifna eyle hatta cemâlinde bizleri kâim eyle…” Bak evlâdım, âşıklar ve Hakk’a yakîn olan kullar sözlerindeki Allah aşkının rayihasıyla nasıl kendilerini belli ediyorlar. Hazret-i Pîr’in şu son sözünü biraz mütalaa ile meşgul olursan hemen kendinde, çekişmeden uzak, Hakk’a teslim olmuş ve manevî neş’e ile nizadan arınmış, fikir yürütmekten azâde olmuş bir halin vücûd bulduğunu farkedersin. Akıldan tulu’ eden mânâ benzeri hikmetli sözler insanda nizâyı bitirmez, çekişmeye ve tefrikaya sebeb olur. Amma kalbe Cenâb-ı Hakk îmân nurunu indirir, o nur kalbi tamamen ihâta eder ve ondan sonra sadırdan çıkan sözler muhatabın sadrına inerse bu aşk ile söylenmiş kelâm, tefrikayı ve çekişmeleri sulha ve tevhide sevkeder. Zîrâ kâinat tevhîd üzredir. Tevhîd üzre olan bu âlemîn menbaı nur-i ilâhî, nur-i ilâhînin de zuhuru Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetidir. O sebebden bu muhabbetin nuruyla tevhîd mümkün olur. Tevhîd edebilmek için şartları yerine getirmek îcab eder. Meselâ idraksizlik, gaflet ve bunların neticesinde zuhûra gelen günahlar hep Hak ile aramızda perde mesabesindedir. Bunlar zulmanî perdelerdir. Nuranî perdeler ise kendi yaptığımız kulluk, taat ve ibadetten kendi varlığının vehmine kapılmaktır. İşte tam bu noktada yapılan teşbih ve tenzih, hakîkî kurbiyyet ve vuslat kapılarını açar, ondan sonraki âleme kişi doğmaz, o kişide ma’rifet-i Hakk doğar. Yani kişinin kendisinden ma’rifet-i Hakk kendini gösterir. Güneş doğduğunda yıldızları görür müsün evlâdım? Şems-i hakîkat de doğduğu zaman sadece o varlık kendisini gösterir, diğerlerinin, yani aslında varolmayan diğer benliğin esamesi bile okunmaz. Bakmaz mısın ki dünyevî aşklarda bile şöhret bulmuş olanların haline, onlarda bile isimler unutulmuş, aşkları ve mâşuklan kalmıştır. Leylâ ile Mecnûn’u küçük çocuklar bile bilir. Mecnûn deli demek, üst üste gelen perdelerle aklı örtülmüş kişi, demektir. Mecnûn’un esas ismi Kays’tır, baksana adamın ismi bile unutulmuş. Sadece Leylâ’sı ve onun iştiyakı anılır hale gelmiş, esamesi bile okunmamıştır. Dünyevî aşk kişiyi tamamen ihâta ettiğinde bile onun benliğinden eser bırakmıyorsa bakî aşkın insanı nasıl bir hale sokabileceğini artık gel de insaf ile sen düşün. Bizler Cenâb-ı Hakk’ın mestanesiyiz, yolunun kurbanıyız, ruhumuz dahî o aşka kurban olsun. Yeter ki bizi kendisinden dûr eylemesin. İsterse niyazımız, duamız, haykırışlarımız, feryadımız bile O’na feda olsun. İsterse hiçbiri duyulmasın. O nasıl isterse öyle olsun. Maksûdumuz O’dur, matlûbumuz nzasıdır, O emir buyursun bizler gayret edelim. Gayret ederken bile bizi bize bırakmasın, şu kısacık ömrümüz O’nun muhabbeti zevk-i ilâhîsiyle geçiverip gitsin, vuslata mâni olan günler birer birer takvim yapraklanndan düşüversin. İşte dâima Allah’ın dergâhında ve O’nun kurbiyyet kapısının eşiğinde başımızı secdeye koyup bekleyen kişileriz. O’na muhtaç olarak yaşarız, O’nsuz gani olmayı istemeyiz. O’na muhtaç olduktan sonra O’nun fakîri olmaya râzıyız. Kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç hissettirmeksizin Hak Teâlâ gönlümüzü muhabbetiyle doldursun. Efendimiz(sav) başı aşk, sonu aşk olan sırat-ı müstakimde dâimâ rehberimiz olsun. Efendimiz’in ruhaniyetine ve nazar-ı iltifatına erişebilmek için o nura erenlerin ve o huzurda bulunanların himmetleri ve nazarları ve arkadaşlıkları dâimâ üzerimize olsun.

Yazdırmak istediğim çok şey vardı, yazan hattat yorulmadı amma evlâdım müsadenle bu niyâzlardan sonra bendeniz bir müddet dinleneyim. Söz burada hitam bulsun, lâkin şu mektubun son satırlarındaki dualarımız dergâh-ı ilâhîyeye, nzasını tahsile vesile olacak şekilde arzolunsun. Yaratmış olduğu kulların en hakiri ve zelili olsak da bu kadarcık olsun kendisini bize bildirdiği ve “Allah” deme zevkini verdiği için Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ olsun. Ümmetinin en günahkârı olsak da onun ümmeti olmamız hasebiyle Resûl-i Ekrem Efendimiz bizlerden şikâyetçi olmasın, âciz ümmetleri olarak Livâü’l-hamd’ı altında toplanmak ve o güzel cemaate bir şekilde dâhil olmak müyesser kılınsın. Zât-ı âlinizi Cenâb-ı Hakk’ın emânına ve muhafazasına havale ediyorum. Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû.

34. mektupta buluşmak üzere…

Reklamlar

16. MEKTUP

16. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onaltıncısıdır.

1mursidinmektuplari

Ezelin ezelinde bilinmekliği ve sevilmekliği murad ederek muhabbetiyle âlemleri halkeden ve bu muhabbetle âlemleri muhît ve cami olan muhabbetinin cazibesini ve zevkini âlemlerin bekası içün kuvvet eyleyen, beşeriyeti muhabbetle îmâna sevkedüp İslâm ile müşerref kılan, ihsanıyla dünya ve ahiret nimetleri lütfedip kullarına va’dettiği nimetleri asla değiştirmeyen kelâmı güzel, kendisi güzel, cemâliyle güzelliğinden cümle âlemi nasibdâr kılan Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Cemâl, ve’l-Kemâl ve tekaddes Hazretleri’ne aşk u şevk ile hamdolsun.

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetinin mazharı, resüllerdeki nurun menbaı, lî meallah tahtının şâhı, sübhânellezi esra biabdihî’nin mazharı, mahbübu’l-kulüb, mürebbi-i vicdan, ekmel-i mahlûkat ve beşerin yani benî Âdem’in mefhari Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’e, muhabbetle halkolunan âlemler adedince muhabbetle salât ü selâm olsun. Cenâb-ı Hakk’ın kabul eylediği bu hamd ü senâ ve salât ü selâmdan Allah Resülüne tâbi olan cümle ehl-i îmâna, hassaten ehl-i beyt-i Mustafa’ya, ashabına ve etba’ına en güzel şekilde ikram ve ihsan olunsun.

Oğlum İhsan Efendi, esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû.

Güzel evlâdım, Allah seni iki cihanda azîz eylesin. Maddî ve manevî müşkillerini hail ve âsân eylesin. Halini ahsenü’l-hal ve ekmelü’l-hal üzere dâim eylesin.

Tarikatın sırr-ı sâdık bendegâna meftuhtur(Sadâkatle yola devam edenler için tarikatın incelikleri ve güzellikleri kendini gösterir, onlara açılır.). Zîrâ sırra mahrem olmak bir haneye veya kişiye mahrem olmak gibidir. Aşinalık akrabalığı, akrabalık da mahremiyeti celbeder. Mahremiyetten öte kişiye lâzım olan muhabbettir. Nasıl ki kişi bir aile edindiğinde o ailenin kendi içindeki zâhirî şartlarını yerine getirir. Yuvalarında huzur olur mes’ud olurlar. Mahremiyet muhabbete mâni değildir, muhabbet ise mahremiyet hususunda kişiyi laubaliliğe sevketmemelidir. Aile içinde bunu teessüs edenler saadet ma’rifetine erişirler. Aynı bunun gibi kişinin ibadet ve taatmda ilk önce o mahrem hudutları yani zâhirî çerçeveyi bilmesi ve bu hudutlara ta’zîm göstermesi îcab eder. Ancak bu kâfi değildir. Hürmetle riayet ettiği bu hudut içerisinde muhakkak muhabbet neş’esini tahsil etmelidir. Muhabbet olmazsa ne hâsıl olur? Hiç. İbâdat u taat, kulluk haddini bilmek Allah Teâlâ’ya kurbiyyeti(yakınlığı) tahsil etmek ve muhafaza etmek içindir. Cenâb-ı Hakk âdem sûretimizde cevherini sırladığı gibi bu sır dahî muhabbet eseridir. Muhabbetini de ibâdât u taatın zâhirînin içerisinde sırlamıştır. Ol sebebden Cenâb-ı Hakk’ın şeriatını tahrif, tezyif, tahrib ederek ve bu hususta lakayd olarak muhabbetin sırrını ve Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyeti bulmak mümkün değildir. Bir şeyler bulsa da, bu bulduğunda muhabbet eseri olsa da hududa riayet etmediğinden bu muhabbeti muhafazası da mümkün değildir. Kişinin Allah Teâlâ’nın emirlerine ve nehiylerine meyletmesi, hürmetle, ta’zîmle bunları yerine getirmeye gayret etmesi doğru bir halde olduğuna işarettir. Sevdiğinin izini süren âşık gibi ilk önce kulda, Cenâb-ı Hakk’a muhabbetin şevkiyle O’na kulluk etme zevki başlar. O zevk kişiyi o sahanın ilmiyle ve ilm-i haliyle meşgul eder. Amma işlediği güzel amellerin içinde saklı olan bir sırr-ı muhabbet vardır ki işte onun tadına doyum olmaz. Ol sebebden din-i mübîn-i Ahmediyye yaşanınca anlaşılır, anlaşılınca yaşanmaz. “Ben hele iyice bir hikmetini öğreneyim de sonra kulluk yaparım.” diyen hiçbir kimse muvaffak olamamış, sâlih âmel işleyemeden göçüp gitmiştir. İşte tarîkat, öğrendiğini hemen hayata tatbik etmektir. Evvelce söylediğim gibi hikmet değildir, lezzettir. Tasavvuf erbâbının hikmetleri bu lezzetten sonra gelen hikmettir.

İhsan Efendi oğlum, sofilerin tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb diye beyân ettikleri usûlü tahfif ederler(hafife alırlar). Halbuki cümle ibâdât u taat tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb içündür. İslâm beş esas
üzere bina olunmuştur. Binayı niçün yaparlar? Öylece dursun diye mi? Binanın inşaında bir maksûd vardır. Lezzetle müşahede edildiğinde bu beş esasın tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb için olduğu ârif olanların ve birazcık insaf sahibi olanların nazarından kaçmaz. Bu beş esasın ilki şehâdettir. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû… Yani şehâdet ederiz. Ne deriz, “Yâ Rabbi, ben kendi benliğim vehmindeydim. Amma ruhlar alemindeki sözümü hatırladım ve bu nefis benliğinden sıyrıldım. Bu zevk ile Senin birliğini müşahede ettim. Ben yokum Sen varsın Allah’ım. Buna şahidim ve benim kendi şeraitim, kendi aklım ve fikrim Sana kulluk etmek üzere kurban olsun. Ben bu zevk ile Senin gönderdiğin Resûlünü tasdik ettim. Kendi yoluma değil, kendi nefsimin çektiği yere değil, Resûlünün yoluna gitmek zevkine eriştim ve ona tâbi oldum. Benliğimi Muhammed’in yolunda sarfettim, hakîkî kulluğu onda müşahede ettim, diyerek şehâdet etmez miyiz? Bak gördün mü, şehâdet bizlere tezkiye-i nefsi ve tasfiye-i kalbi nasıl işaret ediyor. Cenâb-ı Hakk son kelâmlarımızı kelime-i tevhîd, son nefeslerimizdeki müşahedemizi de o kelime-i şehâdetin şehâdet mertebesinde eylesin. Âmin.

Savm yani oruç, nefsi Allah Teâlâ’nın rızası için helâlden dahî alıkoymak değil midir? Nefsin iştihasım Allah Teâlâ’ya kurbiyyet için tehir eder, rahmanî hudutlar içerisinde rahîmiyyet kokularını alırsın. Hal sahibi zâtlar mâsivaya oruçludurlar. Şöyle beyân edelim: Nasıl ki bir insan oruçlu iken iftar vaktine kadar kendisini nimetlerden alıkoyar, hâşâ nimetlerden alıkoyar dedim fakat esasında en büyük nimet îmândır. Fâni olan ikramları bakî olan ikrama değişmeyeceğini fiilen gösterir. Amma düşün ki bir adam imsak ettiği vakitte ağzıyla bir şey yemese de iftar vaktine kadar hep “Ah keşke yemek olsaydı, ah keşke şunu yeseydim, şunu işleseydim, şöyle etseydim.” dese o orucun feyzini alabilir mi? Alamaz. Demek ki kalbindeki niyetle başladığı o amel ifsad olmasın diye o niyete uygun amel ve ahvâl içinde olmalı. Peki bir kişi Allah Teâlâ’ya muhabbet ve kurbiyyet niyetindeyse artık mâsivaya(Allah’m gayrında olan şeylere) meyleder ve yalanıp durursa kalbindeki bu imsak layıkıyla iftara erişir mi? Erişmez. Amma biz sözün başına dönelim. Oruç ibadeti de gösterir ki, bu nefis tezkiye edilmeli ve kalb tasfiye edilmelidir.

Zekât, nefsimizle kazandığımız ve nefsimize ait olduğunu zannettiğimiz şeyleri Allah için infaka sevkederek bu evhamdan kurtulmamızın ilacı değil midir? Yani zekât benliğimizi kırar, emanet olan nefsimizi ve bu emaneti haiz diğer nefis sahiplerini müşahede imkânı vermez mi? Adı üstünde zekât. Zekât, temizleyen demektir. Neden temizleniriz? Haramla kazanılanın zekâtı olmaz ki. Demek ki bu temizlik derunîdir. Helâlden kazandığının zekâtı olur. Bu dahî gösterir ki nefsin tezkiyesi ve tasfiyesi lâzımdır.

Gelelim hacca. İşte Allah nasîb etti, sen de o mübarek topraklara gittin ve haccın topraktan ibaret olmadığını, Harem hudutlarının insanî ve rahmanî hudutlarla nasıl birleştiğini ve kesiştiğini müşahede ettin. Harem hududuna girdiğinde kendi kılına bile dokunmaktan alıkonuldun. Değil kılma dokunmak, Harem hudutları içerisinde bir dikenli ağacı bile kırmak cinayet sayıldı. Ben bana ait değilim Yâ Rabbi, “lebbeyk allahümme lebbeyk” diyerek dünya üzerindeki küçük bir parça gibi olan o mahrem hudutlar içerisinde dünya sahasında bulunman gereken kulluk merkezini müşahede ettin. “Benim canım yok, tenim yok, evim yok, mekânım yok, hepsinin sahibi Sensin, ben bunları kalbime koymayacağım, Senin Kâbe’ni tavafa ve Habîbini ziyarete geldim, şehâdet cümlemi hayatımda fiilen göstermeye geldim.” diyerek telbiye(lebbeyk) getirdin. Fesübhânallah, yâ hû bu tezkiye-i nefis değil tasfiye-i kalb değil de nedir? Tasavvuf erbabı şehâdette, oruçta, zekâtta ve hacdaki hali tüm hayatımıza kâim kılmaya çalıştığı için mi istihzayı hak ediyor? Fesübhânallah. İşte bu mânâyı anlayamayan kimseler, sofilere bühtan ediyor. Lâkin birazcık onların haline nazar edilirse ibadet taatların künhüne(özüne) vâkıf olamadıkları hemencecik anlaşılıyor. Gerçi şunu da söylemek lâzım; bazı sofiyim diyen sahtekârlar savm u zekâtı, hacc u salâtı ya tamamen ya kısmen terk ediyorlar. Neyse ki şehâdeti zahiren inkâr etmiyorlar. Ama bu halleriyle yalancı şâhid oluyorlar. Sözleri yalan, söyledikleri doğru münafıklar gibi oluyorlar. Amma bu kötü hal üzre olmayan sofilerin tenkid edilmesi ve muhabbetleriyle istihza edilmesi fevkâlâde elîm(çok acı) bir durumdur ve gaflet alâmetidir. Allah’a muhabbet edenlerden gafil olmak, bir nev’î Allah Teâlâ’dan gafil olmaktır. Vesselam

İhsan Efendi oğlum, salât yani namaz ma’lûmun ki hepsinden ziyâde ehemmiyeti hâizdir. Bir kişi namaz için niyet edip abdest almak üzere hareket ettiği andan i’tibaren namazın fazileti ve mânâsıyla haşr ü neşr olur. Bir kişi abdest almak üzere ayağa kalksa ve o anda ecel erişse namazdaymış gibi muamele görür ve haşr gününe kadar bu hal üzere kalır ve öylece kıyamet meydanında isbat-ı vüçûd eder. Ol sebebden namaza Allah u Ekber diye dururuz. Canımızı Allah’a kurban ettiğimizi, mâsivadan geçtiğimizi, dünyayı elimizin tersiyle ittiğimizi ve Allah katındaki mânevî hüviyetimizi tasdik eder gösteririz. Yüzümüz kıbleye döner. Ellerimizin içi de kıbleye döner. Zîrâ avucun içi bâtındır. Ve cümle işler elimizin dışıyla değil içiyle yapılır. Dünya sahnesinde hep ellerimizin üstünü görürüz. Fakat mânâ penceresine açılan ve böylece o pencereden Cenâb-ı Hakk’a varlığını ısmarlayan kişi avucunun içini kıbleye açar. Bu iftitah tekbiriyle ve bu açılışla maddeye kapanırız. Maddî âlemden sırlanırız. Mânâya doğarız. O andan i’tibaren artık vücûd bize ait değildir. Hak Teâlâ’nın emrettiği vakitte mecburiyetle değil severek, isteyerek, kendi ihtiyarımızı(seçme hakkımızı) rızamızla sevkederek bu ihtiyarımız elimizden alınmadan evvel huzura dururuz. Tercihimizi haktan ve mânâdan yana kullanırız. Dolayısıyla namazda dışarıdan ses duysak da bakmayız, âzâlarımızla oynayamayız. Kolumuzu, başımızı, elimizi ayağımızı o namaz hududunun dışına çıkacak şekilde oynatamayız. Emrolunduğumuz gibi ve Efendimiz’den gördüğümüz gibi namazımızı edâ ederiz. “Huzuruna geldim yâ Rabbî.” diyerek kıyam eder, el bağlarız. Bu âlemdeki asıl vazifemizi yani hamdetmeyi Fatihâ-i şerîfi okuyarak tasdik eder, tahmid ederiz. Üzerimizdeki kulluk emanetiyle iki büklüm olur, tevâzu’yla ve bu emanetin azametiyle rükû’a varırız. Ol sebebden “Subhane rabbiye’l azîm” diyerek azamet sahibi Hazret-i Allah’ı teşbih ve tenzih ederiz. Onun azameti karşısında eğilmemizden dolayı Allah Teâlâ bize kendi lisanıyla konuşmaya müsaade eder ve “Semi’ Allahu limen hamideh-Allah hamdedenin bu hamdini duydu.” dedirtir. O, Cenâb-ı Hakk’m bizi duyduğunun lisânımızdan zuhûrudur. Bu sözü hariçte söylesen boynun vurulur, elinde delilin mi var, derler. Şâir yerde söyleyemezsin ama Hakk’a ta’zîm ile rükû’ eden kişiye ve kendi benliğini Allah Teâlâ’ya verene Allah, konuşma selahiyetini bir anlık da olsa verir. Kıyama durduğunda kulun Allah’a yaklaşması, rükû’dan sonra kıyama durduğunda Allah Teâlâ’mn kuluna yaklaşması vardır. Düşün, tefekkür et. İşte ol zaman kul bu hal üzre secdeye kapanır. Cenâb-ı Hakk’m hamdimizi duyduğunun tasdikini kendi ağzımızdan yine bize duyurduğunu farkettiğimizden mahviyetle secdeye kapanırız. Allahu Ekber diyerek bu âlemde şahsiyetimizin nişânesi olan yüzümüzü yere sürer, kendimizi kaybeder, Allahımızı buluruz. O secdeden ancak tekbirle kalkılır. O’nun izniyle secdeden kalkınca bir defa daha bu secdeden mahrum olmamak için Allahu Ekber diyerek gene secdeye kapanırız. Sonra kıyama kalkar, artık o tevhîd merâtibini ve îmân derecelerini, mi’râc sırrını her rekâtta adım adım farkeder ve namazın nihayetinde Ettahiyyatü okuyarak sidretü’l-mühteha’dan öte Cenâb-ı Hakk’m mahrem hudutlarında ve huzur-i Rabbanî’de oturarak karar kılarız. Sonra selâm eder, husûsî halden umumî hale geçeriz. Namazda konuşamayız, selâm verdikten sonra tekrar bu âlemde konuşmaya hak kazanırız. Ne buyurmuş Efendimiz: “Esselâm, kable’l-kelâm- Konuşmadan evvel selâm vardır.” Namazda huzur zevkini tatmayan kişilerin kelâm etmeye hakları yoktur, vesselâm. Çok kısa olarak lâkin müşahede makamında namazın hallerini sana arzettim. Şimdi îmân nuruyla ve irfan nazarıyla baktığında bu halin tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb olduğunu farketmez misin? Nasıl farkedilmesin ki, başka bir şey yoktur. Tamamıyla bu halin ayân beyân meydana konulmasıdır namaz.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, evliyâullah hazerâtının evrâd ve ezkârı hep namazlarla beraber, ya onlardan evvel yahut o namaz vakitlerinden sonra olmak üzere ta’yin olunmuştur. Evvelce arzettiğim gibi namazsız değil derviş keşiş bile olmaz. Zîrâ keşişlerin bile tahrif olunan din üzere namaza benzer kendince ibadetleri vardır. Bizim Balkanlar’da, namazsız, Halvetiyim, Bektâşîyim, şuyum buyum diyen bir sürü kabak dolaşmaktadır. Bunlar kendilerini dine uyduracaklarına dini kendilerine uydurmaya çalışan ahmak deyyuslardır. Allah şerlerinden cümle ümmet-i Muhammedi muhafaza eylesin. Kendilerini ve yanlış fikriyatlarını ebter eylesin, ıslahları mümkün değilse zâlimler elinde maskara ve soytarı olarak helâk eylesin. Bu sözlerimin ağır olduğunu düşünenleri de Cenâb-ı Hakk müşahede sahibi eylesin. Eylesin ki onlar da felaketin insanları ne denlü bir yola sevkettiğini görüp bu densizlere kalben buğzeylesin.

Velhâsıl İhsan Efendi oğlum, Allah’ın emirlerine ta’zîm ve hürmet etmeyen yani ibadet ve taattan nasîbdâr olmayan kişiler bu muhabbeti tahsil edemez. Lâkin ibadet ve taattan murâd, Cenâb-ı Hakka kulluk, Cenâb-ı Hakk’a kulluktan murâd da ona kurbiyyet ve muhabbet, neticede vuslattır. Kul kendinde zerrece olan muhabbeti taata sevkederse bu taatın içerisinde muhakkak o zerrenin sahibi olan zâtın muhabbetini müşahede eder. Tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb hep bu muhabbetin ziyadeleşmesi ve Allah Teâlâ’ya kulluğun kişinin istidâdına göre en güzel şekilde îfâsı içündür. Allah Teâlâ sadece bizim ibadet vaktimizde hâzır olan Allah değildir. Zaten kulluk da belli vakitlere hasrolunmuş fiillerden ibaret değildir. Husûsî vakitlerdeki bu hal hayatımızın son nefesine ve ânına kadar şâmil olmak içün bize bahşedilmiş güzelliklerdir. İşte tasavvufun hikmeti ve beyân etmeye gayret edilen muhabbeti bu mânâyı hâvidir.

Cenâb-ı Hakk zâhir ve bâtınlarımızı nur eylesin. Kendi zâtının harem hudutlarına riayet ederek kendi cemâline ve güzelliklerine mahrem eylesin. Hürmetimizi muhabbeten hürmet, zikrimizi ve fikrimizi ihsan derecesinde ülfet, cümle ahvâlimizi Kur’ân ve sünnet üzre dâim eylesin. Bu âlemdeki mahrumiyetimizi cemâlullahıyla ve cemâl-i habîbullahıyla, Efendimizle memnuniyetimize tahvil eylesin. Kusur ü küsûrumuzu hasenâta tebdil eylesin.

Subhâne rabbike Rabbi’l-izzeti amma yasifûn, vesselâmun ale’l-mürselîn, velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn. Dua ve niyazlarımızın kabulü içün, zikre ve beyâna gayret ettiğimiz şu mânânın bizlere fetholunması içün el-Fatihâ meassalâvât.

17. mektupta görüşmek üzere …

Kelime-i Tevhid

… Tarikatın sırrı, sâdık bendegâna meftuhdur ve bil cümle ibâdât u taat tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb içindir. İslam beş esas üzere bina olunmuştur. Binayı niçun yaparlar? Öylece dursun diye mi? Binanın inşasında bir maksûd vardır. Lezzetle müşahede edildiğinde bu beş esâsın tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb  için olduğu ârif olanların ve birazcık insaf sahibi olanların nazarından kaçmaz.

Bu beş esâsın ilki şehâdettir. Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu… Yâni şehâdet ederiz. Ne deriz, “Ya Rabbi, ben kendi benliğim vehmindeyim. Amma ruhlar alemindeki sözümü hatırladım ve bu nefs benliğinden sıyrıldım. Bu zevk ile Senin birliğini müşahede ettim. Ben yokum, Sen varsın Allah’ım. Buna şâhidim ve benim kendi şeriatim, kendi aklım ve fikrim sana kulluk etmek üzere kurban olsun. Ben bu zevk ile senin gönderdiğin Resulunu tasdik ettim. Kendi yoluma değil, kendi nefsimin çektiği yere değil, Resulunun yoluna gitmek tercihine, zevkine eriştim ve O’na tabi oldum. Benliğimi Muhammed’in (sav) yolunda sarfettim, hakiki kulluğu onda müşahede ettim.” diyerek şehâdet etmez miyiz? Bak gördün mü, şehadet bizlere tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalbi nasıl işaret ediyor.

Mevlam sizleri iki cihanda aziz eylesin, maddi ve manevi müşküllerinizi hall ve âsân eylesin. Cenâb-ı Hakk son kelamımızı kelime-i tevhid, son nefeslerimizdeki müşahedemizi de o kelime-i şehadetin, şehâdet mertebesinde eylesin.