Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Semih Sergen’

… Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur, kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur… [5:32]

İnananlar, birbirini sevmek, birbirine acımak ve birbirini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve hastalığa dûçar olur. [Buhârî, Edeb, 27, Müslim, Birr, 66]

un_sadi_gulistan

The children of Adam are limbs to each other, having been created of one essence and soul, If one member is afflicted with pain, The other members uneasy remain. If you have no sympathy for human pain, The title ‘human’ you cannot claim.

Yukarıda gördüğünüz levhada yer alan ibâre, Gülistan sahibi Şeyh Sâdi-i Şirâzî Hazretimin (v. 1292) vuslatından altı asır sonra  United Nations binasının giriş duvarında ancak yerini buluyor; 1945’te güyâ dünya barışını, güvenliğini korumak ve milletler arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüt BM diye bilirsiniz hani…

Yazıyı önce asli hâliyle okuyalım:

Beni âdem aza-yı yek-digerend
Ki der-âferineş zi-yek gevherend
Çü uzvi be-derd âvered ruzigar
Diger uzuvhâ ra nemaned karar
To ki ez mihneti digeran bi ğami
Ne şayed ki named nehend ademi
“Tüm insanlar bir beden ve her insan bu bedenin organı gibidir. Çünkü insanların hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Eğer bedendeki bir organ hastalanırsa diğer organlar da rahatsız olurlar” biraz daha lezzetlice söylersek  “Âdem oğulları bir vücudun âzaları gibidirler. Çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmışlardır. Vücudun bir yerinde bir dert, bir ağrı hâsıl olursa diğer âzanın kararı kalmaz. Onlar da rahatsız olurlar. Sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsun, sana insan adını vermek yakışmaz.”

“Bir elin incitirse diğer elin incinir hem tokat atınca elin de acıyorsa vücûdun aynı olduğunu duy diyedir!”

Bütünün bir parçası olarak sen de aynı vücudun bir a’zâsı hükmündesin. Diş ağrın varken ayakların umarsızca yürümeye devam eder mi? Ya eline diken batmışken dilin bir türkü tutturup keyiflenir m hiç! O halde eğer insansan bütünün diğer parçalarının acısına ilgisiz kalamazsın!

Buradan bir ibret alıp (tabir ile aynı kökten: yorumlama, dönüştürme, derinlik kurup BİRLEME) medeniyetimiz köklerinden alarak ilhâmı, mânevî “BİRlikten” beşerî “BİRliğe” doğru ilerlemeye devâm edelim.

Benim tek bir canım, yüz bin tenim var. Binlerce insan gördüm ki ben onlar olmuşum sanki. Onların arasında yalnız kendimi göremedim. [Rûmî]

Eserlerinin tamamı için “BİRlikten gayrı, ne görüyorsan, bil ki o puttur” penceresi açan bir yüce Sultân, Monla-i Rûm Hz. Pir Mevlana Celaleddin (ks) sanki bir nây-i şerif olup âdetâ inliyor, inletiyor asırlar ötesinden:

Her insan, bir ucu bu dünyada, öteki ucu ise “Mutlak Varlığın (Hak)” dudağında bulunan bir “ney” gibidir. Her şey Allah’a kulluk eder… Evet, biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, Sendendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı Sendendir. Ey bizim cânımıza cân olan Rabbim! Biz kim oluyoruz da Sana karşı, ‘biziz’ diye ortaya çıkalım. Allah’ım, bizim varlığımız aslında yoktan, ‘gerçek varlık’ ise ancak Senden ibarettir.

Her şey sevgiliden ibarettir, âşık ise perde
Diri olan sadece sevgilidir, âşık ölüdür yerde

İnsan da dâhil gelmiş ve gelecek, olmuş, olan ve olacak her şey tek BİR BÜTÜNün parçasıdır ve beşer ancak bu kâinatın ulvî ahengi ile BİR olduğunda insan.lığını bulur.

Aynı anne babadan gelen insanlığınarın birliğine ve sürekliliğine dair neler söylendi neler: Bakınız Ali Aşık Paşam (v. 1332) Garîbname’sinden neler fısıldıyor:

Bu insanlık bir vücud ise Hz. Âdem ayak, gemi yapan Hz. Nuh el, Hak ile konuşan Hz. Musa dil, dağların zikrini duyan Hz. Davut kulak, Her baktığında Hakkı müşahade edeb Hz. İbrahim göz, her dilden anlayan Hz. Süleyman gönül, ölüleri dirilten Hz. İsa ruh, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhi ekmelitehaya efendimiz ise başı temsil eder.

Turûk âliyye’nin Vefâiyye kolundan, Kırşehirli Hz. Aşık Paşamızın, bu benzetmelerden asıl amacı insanın bir parçası olduğu insanlık ailesine karşı görevlerini hatırlatmaktır. Meselâ insanda iki göz vardır fakat bunlar birlikte bakarlar bir görürler, birlikte uyurlar, birlikte gülüp birlikte ağlarlar. İnsan da böylece başkalarının acısına sevincine ortak olmalıdır tıpkı bir vücud gibi.

Peki bunca bedene bürünmüş çokluk içinde(kesret) birlik (vahdet) nasıl mümkün olur? Mezkûr büyüğümüz, tam da burada insana, “kendi eline” dikkatle bakıvermesini tavsiye eder; eldeki bütün parmaklar tek bir bilekten, aynı kökten çıkmış ve farklılaşmıştır. Görünüşte hiç biri diğerinin aynı değildir. Ama bu farklılık yanıltıcıdır. Zira bir iş söz konusu olunca bunların hepsi aynı gaye etrafında kenetlenirler. Bir kökten gelen ama daha sonra meslek ve meşrepçe farklılaşan Hz. Âdem ve Havva’nın çocukları da elin bu yapısını model almalı ve ortak insanî gayelerde tekrar birleşmelidirler.

Hak Dili’nin Türkçe söyleyen Derviş Yunusumuz, Bizim Yunus (ks) durur mu?

Sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer var ise

Gördünüz mü bu birlik dört bir yanı öyle bir kaplamış ki ayıran ancak kendini ayırır!
Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem BİRdir bize

Bunca mânâ yüküyle yokuşları çıkmada zorlanır gibiyiz. Burc-u belâ’da bir merd-i Hüdâ olan Niyazi Mısri (v. 1694) hazretim alıversin aklınızı:

Anla hemen BİR söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû BİR yüz dürür gören anı hayrân imiş

Kendini bir eyleyenlerin dilinden okudukça canımıza okunuyor, hayretimiz arttıkça artıyor değil mi? Ki onlar da kendiliğinden söylemiyorlar bu aşk destânını:

Aşkın ile ben beni mahveyleyip
Senin ile sen oluben söylerim
Tâ elestten aşkının mesti idim
Şimdi nevbet değdi destân eylerim

Bu cümbüş-ü ilâhi ile bir hoş olmuşken bir de lâtife dinleyelim mi ehlinin dilinden:

[Nev-Niyâz ve Dedesi]
– Nasılsınız, ne hallerdesiniz cânım efendim ?
– Lîsânım yağma olsun!
– Tam anlayamadık?
– Ben demeden diyelim o vakit: Bu dünyadaki bütün işleri, kendi istediği gibi olan biri nasıl olursa öyleyim.
– Aman efendim, hanigimiz her dileği makbuldür ki?!
– Her sabah güneş benim istediğim gibi doğup batmada. Gece yıldızlar benim isteğime göre parlamada, nehirler benim istediğim yere akmada. Hayat, ölüm, hastalık, sağlık, bunların hepsi tam benim gönlümün muradı üzere. Daha nasıl olayım!
-Nasıl her şey senin isteğin üzere oluyor, bize de öğretiverseniz?
-Değil mi ki bütün bunlar Hakk’ın irade ve isteğiyle olup bitmekte. Ve mademki ben de Hakk’ın takdirine razı olmuş, O’nun isteğini istek edinmişim. O halde her şey tam olması gerektiği gibi. Hz. Yunus’un dilinden söylendiği gibi:
Benden benliğim gitti
Hep mülkümü Dost tuttu
Alan veren Dost oldu
Lîsanım yağma olsun

Kâinat, insan için hazırlanmış bir kitaptır. Heceleyin, okuyun. Bütün mevcudat kelimelerinden cümleler, satırlar çıkar. Hepsi de birliğin ana dilini söyler ve sizi tevhide çağırır. Aslında, bütün o perakende görünen mevcudat kelimeleri, hep vahdeti söylemek için yekpareleşmiş, tek mânâ haline gelmişlerdir.

O âlem birliğe işaret olduğundan dolayı böyle olur. “Kırkların birinden kan akınca diğerlerinden de akmaya başlarmış” denmesindeki hikmet, hepsinin O birlikte yek vücut olmalarıdır.

Tevhid-i muhabbetle bini hep bir olunca
Bir özge sefa sürmededir cümle erenler

Bu ne güzel koku böyle… Bu güzellik nereden geliyor demeyesiniz. BİR olan Hak o taraftan yeşertmese biz nereden okuyacaktık BİRlik destanını…

Kâinatı yaratan ve yöneten üstün bir kudret sahibinin varlığını kabul etmek, hepimizde saklı, korunmuş fıtratın değişmez bir özelliğidir. Bu özelliğin, ruhlara yaratılış sırasında verildiği Kur’an’ın ortaya koyduğu açık bir hakikattir. Tevhidin, birliğin, yaratılıştan geldiği fıtrîliği ilkesi sadece insanlar için değil, var olan her şey için geçerlidir:

Yedi Semâ, arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar zâten, esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)… Hiç bir şey yok ki O’nu Hamdı olarak tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Hâlîm’dir (Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip, açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendiren), Ğafûr’dur. (Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken. Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahîmiyetin nimetlerine erdiren) [17:44]

Bu ayet-i kerîme’den anlaşılıyor ki Hakkı inkâr ve şirk insan tabiatında ortaya çıkan arızî bir bozukluktur. Bu sebeple tevhid akidesini yitirmiş olan atalarının yolunda gitmiş olmak insan için mazeret olmayacaktır. BİRLİK elçisi olan kainatın, birliğin varoluş sebebi Efendimiz’in hayat-ı saadetlerindeki duruşu da burdur BİRden gayrısı yok! “Lâ!” dedi. “Hayır, olamaz!” dedi. Sadece “Lâ!” değil, “Lâ ilâhe!” “Hiçbir ilah, put ya da mabut yoktur!” dedi.  İşbu “Lâ!” harfi, Arapçada “cinsini nefyeden” bir “Lâ!” idi. Arapçayı bilen herkesin bildiği gibi bu, “ilâh” cinsinden her ne varsa, put, mabut, otorite vb. hepsinin reddedildiği, yoksayıldığı anlamına gelmekteydi. Buna göre, ister Kâbe’nin çevresinde olsun, ister Hicaz Yarımadası’nda olsun hiçbir puta bundan böyle bırakın tapınmayı, saygı duymayı, hayat hakkı tanımamaktaydı. Söz konusu “Lâ!”, yalnızca taştan, tahtadan yapılma heykellerin reddi anlamına gelmiyordu. Bu, aynı zamanda o putperestlerin inanışlarının, hurafelerinin, zihniyetlerinin, ibadet ve yaşam tarzlarının, tevarüs ettikleri geleneklerinin, gurur duydukları geçmişlerinin, putları hakkında ezbere okudukları, Kâbe’nin duvarlarına astıkları şiirlerin kısaca tüm kültür ve sermayelerinin reddi demekti. Şayet Hz. Peygamber işe “Lâ!” diyerek değil de, “Allah vardır, birdir!” diyerek başlasaydı, belki de bu kadar gocunmayacaklardı. Mekkeliler. Kim bilir belki de bu kadar sert bir tepki vermeyeceklerdi. Neticede Allah’a onlar da inanmaktaydılar. Gelin görün ki Rasûl “Lâ!” dedi. Ve böylece Tevhid mücadelesi, “Birlik gayreti” denilen şanlı mücadelenin meşalesini de ateşlemiş oldu. Aslında bu mücadele, geçmiş bütün peygamberlerin ortak davası olan tevhid mücadelesinden başka bir şey değildi. Babası İbrahim’in Nemrut’a karşı, kardeşi Musa’nın Firavun’a karşı giriştiği mücadelenin bir benzeri şimdi Mekke’de başlamıştı.

“Ben ve benden önceki peygamberlerin en önemli ikrar ve çağrısı, ‘bir olan, eşi-ortağı bulunmayan Allah’tan başka tanrı yoktur’ sözüdür” Muvatta, Kur’an 32, Hac 246, Daavât 122.

İlk insandan itibaren, birlik ve süreklilik vurgusuyla Mekke-i Mükerreme’den atılan bu tohum meyvaya duracaktı elbet.

Peygamberler tarihinde olduğu gibi irfân geleneğinimiz de tevhîd esaslıdır, bir merkezlidir. Bu merkezi, yani kalbi tevhide hazırlamak için dağınık ilgi ve düşüncelerin BİR’e indirilmesi gerekir. Çünkü himmet ve kaygının dağınıklığı BİR’in önünde engeldir. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in “Kaygılarını teke indirenin diğer kaygılarına Allah Teâlâ’nın kefil olacağına” dair hadisi (İbn Mace, Mukaddime, 23) “BİRlik” düşüncesine zemin hazırlamaktadır. Bu hadiste dağınık dünya ilgilerini, uçsuz ahiret hayallerini HAK ile BİR eyleme vurgusu vardır. Çünkü kaygı ve düşünceleri BİR’e indirmek; daima ‘Bir’i görmek, ‘Bir’i mülahaza etmek ve ‘Bir’ ile cem’ olmak demektir.

Bu birliğe zarar verenler, birliği tesis edenin diliyle uyarılır:
Hakîkat, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. (Şu tevhîd ve İslâm dîni, bir tek dîn olarak, sizin dîninizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin.(kulluğunuzun bilincine erin!) Onlar aralarında birliğini, işlerini (din – sistem anlayışlarını) paramparça ettiler… (hem de) sonunda topluca Bize dönecekler(ini unutarak). [21:92-93]

bir_ol.jpg
Vâr ol, olmak dilersen olmak oldur,
Yok ol, bulmak dilersen bulmak oldur
BİR ol, varmak dilersen yol oldur

Bütün mensuplarının birbirini dost ve kardeş tanıdığı bir birlik; bu rüyâ bizim…

Tevhid tebliğcileri ve vahdet önderleri, aleme birlik sırrın yayanlar olarak gönderilmiş bütün peygamberlere selâm, “Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Birbirinize kin tutmayınız. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinizle dostluğunuzu kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” buyurarak en hakir insanı bile kardeş tutan o ruhun sahibine, bize kardeşliği, birliği öğreten, vücudun aynısı hükmünde, mevcudâtın sebebi, gözümüzün nuru, kutlu Nebî’ye en kâmil tahiyyat ile arz-ı muhabbet, cümlesini böylesi bir kılavuzlukla görevlendiren, âlemlerin rabbi BİR Allah’a hamd olsun.

Rabbimiz! Bizi ve imân ile (arınıp hakîkatına dönmede) öne geçmiş olan kardeşlerimizi mağfiret et, kalblerimizde imân etmiş olanlar için bir ğil (kin, sevgisizlik; ayrı-gayrıya sebep olan düşünceler-arzular) oluşturma… Rabbimiz! Muhakkak ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin. [59:10]

Ma-bera-yı vasl kerden amedim
Ne bera-yı fasl kerden amedim
Biz fasl’a yani bölmeye, parçalamaya gelmedik, vasl için; yani ayrılanları buluşturmaya, düşmanları dost etmeye, uzak düşenleri buluşturmaya geldik.

Alın benden size
Yeni bir iz
Biriz biz

Lâ ile illâ arasında kul vasıflarında fâni olmuşken hiçbirşey kalmaz Hakk’tan başka… Söz, dilden gönüle indiğinde ihsan sırrı ile BİR olmuşken damla deryâya kavuşur…

Şu beş duyudan, altı yönden
Varını yoğunu birliğe çek, birliğe
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur
İnsanlara katıl, insanlara
İnsanlarla bir ol
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane

Dünyada nice diller var, nice diller
Ama hepsin de anlam bir
Sen kapları, testileri hele bir kır
Sular nasıl bir yol tutar gider
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir

Sen bensin işte, ben senim işte.
Gel de birbirimizle candan konuşalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleşelim! Gül bahçesi gibi dudaksız, dişsiz gülelim, düşünce gibi dudaksız, dilsiz görüşelim! Akl-ı evvel mertebesinde Hakk’ın varlığının idraki içinde, dünyanın sırrını ağzımız kapalı olarak ta sonuna kadar söyleyelim! Hiç kimse, kendi kendisiyle apaçık sesle konuşmaz. Mademki hepimiz biriz, dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim! Sen, nasıl olur da eline tut dersin? O el senin midir? Mademki elimiz bir gönüllerimizin de bir olduğundan bahsedelim. El, ayak gönlün hareketini bilir, dilimiz susarak, gönlümüz titreyerek söyleşelim.

Tenden ve nakıştan doğan fikirler yok mu, işte suyu kirleten süprüntüler onlardır. Su, bu pisliklerin altında örtülü kalır. Birliğe mâni böyle fikirleri gönlünden sök at! Canın cemâli tertemiz olarak görünsün. Ne mutlu o cana ki bunu dinledi ve kendini artık eksik şeylerden temizledi, nihayet, kendini örtüsüz olarak seyretti. Kendini bir testi su farzet! Fakat ırmağa testisiz gel, karış ki kendini bulduğunu açıkca göresin, can arışını (çözgü) gönül argacından (atkı) anlayasın. Bu ve bunun gibi nice huy senin huylarındandır, senin saf denizinden bir damladır. Bundan sonra kendi hâlini dinle, kendi saf suyundan iç ve içir!

Ey aşk! O gönüller sana mâl oldular artık;
Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!
Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

Read Full Post »

İnsanda zâhir olduğum gibi hiç bir şeyde zâhir olmadım. [ALLÂH]
Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım. [HABÎBULLÂH]

ondan

İnsan, gönül sahibi olduğu için Allah’ın en sevgili mahlûku olmuştur…
Kâinat bu sırrın açığa çıkması için yaratıldı. Allah da insan gönlünde, insan sesi şeklinde kelâmı ile tecelli etti.

O halde bu beden de mukaddeslerin mukaddesi ilâhi bir lem’a var… Vücud, beden işte bu nûr’un muhafazasıdır. Vücudunu temiz tut o halde!

İçini demiyorum. Allah, insanın ruhu ile meşguldür. Cesedi ile değil. Ruh, cesedde muvakkat durduğu için cesede temizlik emrolunmuştur.

Benim iltifât edeceğim, ancak emrimden olan Ruh durur. [17:85]
Şimdi O’nun bulunduğu yeri temiz tut!

İbâdet, insanı bulunduğu halden başka bir hale sokmaz, değiştirmez; var olan bir Nûr’u ortaya çıkarır.

Sen dere içinde birikmiş pisliği temizle suyun tertemiz aktığını göreceksin. [RÛMÎ]

Sen içini süsle, sendeki gizli kokular elbet dışına sızar. Sana senden yakın olan, yalan, haset, gıybet, şehvet perdelerinin altında gizlidir. Kendi güneşini perdeleyen bulut sensin. Bu perdeleri yırt. Bu huyları kaldır kendinden…

Vücûd bir mâbeddir. Elini insan vücûduna uzattığında kendini gökyüzüne dokunmuş say! O mâbedin içinde sana senden yakın olan var. Nûr-u Resûlullâh var. Bunların arasında bir de sen varsın güyâ! Ne makamda olduğunun farkında mısın? Kıymetini bil. Kendini temiz tut!

Gönül, Allah’ın bir ucunu tuttuğu merdivendir, tarife gelsin diye uzak söyledik gerçi…

İnsan bir mekândır, hiç aklından çıkarma. İnsan dünya mekânındadır amma aslı “Lâ mekân” illerin.de.n.dir.

Ayna yalnız sûreti gösterir. Gönlün sırrını göstermez. Kâmil insanın yüzüne bak, O Allah âyinesidir kadrini dilber bilir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” buyurmuş aynayı tutan Sultân amma hangi mü’min? İşte söylediğim Mü’min O…

Hasta bir doğana benziyorum; hastalıktan yeryüzünde kalmışım; ne yerdekilerle aynı cinstenim, ne de uçmama imkan var. [RÛMÎ]

Olduğum gibi kim görebilir beni?

Ancak O sultânın mârifeti ile arınan kişi fıtratına erişir, aslını bulur, garip kaldığı bu ilden bu fenâ yurdundan kurtulur!

Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder.
Sevgili Dost! Gel ve YÜKSEL!

Read Full Post »

Aşka bak, âşıklara karışmış, birleşmiş; cana bak, toprak yurtla bir olmuş. Niceye bir şunu-bunu, iyiyi-kötüyü göreceksin? Bir(e) de bak da gör, bununla o, nasıl da karışmış, birleşmiş gitmiş. Ne vakte dek bu dünya, o dünya deyip duracaksın? O dünyaya bak, bu dünyayla karışmış gitmiş. Gönül bir padişaha benzer, dilse tercümanıdır onun; fakat padişaha bak ki tercümanla bir olmuş.

cocukluk_hatirasi

Karışın, katılın birbirinize çünkü şu yeryüzüyle gökyüzü de bizim için karışmış, birleşmiş. Suya, ateşe bak; toprağa, yele dikkat et; birbirine düşman bunlar fakat dostlar gibi birbirleriyle birleşmişler gitmiş. Kurtla kuzu, arslanla ceylan, dört zıt fakat kahramanın heybetinden birbirlerine katılmışlar. O Padişaha bak ki lûtfuyla gül bahçesinde dikenle gül birleşmiş. Seyret, öylesine bir bulut ki feyziyle bunca olgun suyu birleştirmiş, birbirine katmış. Eserde tecelliyi seyret birleşmeyi, birleştirmeyi bil artık; ilkbaharla güz de birbirine katılmış bir olmuş gitmiş. Birbirine aykırı, birbirine zıt amma okla yay gibi birleşmiş gitmişler.

Hiç kimse yoktur ki bir olma ümidiyle, aşk bahçesinde iki üç adım atmasın ki o bahçıvandan ona yüzlerce selam gelmesin

Artık sus bir ümitle… Bir olanla bir oldun mu ağzını kapat da ağzı yaratan anlatsın bunu; öylesine bir anlatsın ki senin diline gelemez, öyle diyemezsin sen:

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. Başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye? Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane. Ama sen canı da bir bil, bedeni de, yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine, hani bademler gibi, bademler gibi. Ama hepsindeki yağ bir. Dünyada nice diller var, nice diller ama hepsinde mânâ bir. Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir…

Read Full Post »

Rablerinden ittika edenler (bedenselliklerinden korunanlar) ise sınıflar hâlinde cennete sevkolunmuştur. Nihayet oraya geldiklerinde ve onun sekiz kapısı birden açıldığında, onun muhafızları hitap eder: “Selâmun aleyküm! Ne hoş olmuşsunuz. Sonsuza dek kalmak üzere girin!” (Cennetlikler) dediler ki: “Hamd o Allâh’a ki, vaadini gerçekleştirdi ve bizi şu arza (ortama) vâris kıldı.  Cennetten dilediğimiz makamda yaşıyoruz. (İmanın gereğini) uygulayanların karşılığı ne güzelmiş!” Melekleri de; Arş’ın (hükümranlık tahtının – El Esmâ özelliklerinin açığa çıkma/seyri makamının) her yanından kuşatmışlar ve Rablerinin hamdini, münezzeh oluşunu dillendirirlerken görürsün. Herkes hakkında Hak olarak hükmolunmuş ve: “Hamd, Rabb-ül âlemîn olan Allâh’a aittir” denilmiştir. [Zümer:73-75]

remzidede_2

Mevla bir kerre gönül gözünü açmaya görsün, öylesi canların dillerinden hikmet incileri dökülür de dökülür. Onları dinlemek gönle ferahlık verir. Peygamber aşıklarını dinlerken, kulağımıza mana aleminden kanat sesleri gelir. Yazımıza serlevha bildiğimiz ayetin tasviriyle sermest eyler. Kolumuz kanadımız kırık da olsa, uçmayı deneyen yavru kuşlar gibi içimizde mana iklimine doğru yükselme duygusu filizlenir. Onların Peygamber sevgisini terennüm eden sözleri ve şiirleri, günah ile gafletin bize ihmal ettirdiği zavallı kalbimize dönüp bakmaya ve onu yeniden canlandırmaya imkan verir. İşte bu sebeple, Allah ve Peygamber sevgisiyle dolu aşıklarından Remzî Dede’den bahsetmek dileriz.

Üsküdar Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Ahmed Remzi Akyürek Dedemiz (v. 1944) alim, şair ve pek faziletli bir güzel insan-ı kâmil idi. Yirmi’den fazla eserin sahibiydi. O’nun pek güzel na’tlerinden biri, gazel tarzında söylediği hayli uzun ve san’atkarane şiiridir. Ahmed Remzi Dede, kendisinin gönül zenginliği kadar Resûlullah aşkını da dile getiren bu na’tine, diğer gazellerde olduğu gibi sevgilinin yani Peygamber aleyhisselam’ın güzelliğini tasvir ederek başlıyor ve diyor ki,

Gördüm dolaşır nâz ile hûbân arasında
Mânend-i kamer encüm-i tâbân arasında

Hâbîde-nigeh çeşm-i gazâlânı süzüldü
Bir fitne uyandı yine müjgan arasında

Bir nîm tebessümle eder mürdeler ihyâ
Sor âb-ı hayâtı leb ü dendân arasında

Ey şâne ara hâtır-ı uşşâkı bulursun
Dil-beste bütün zülf-i perîşân arasında

Bir ân idi gördüm yüzünü vech-i sebeb ne
“Ve’ş-şems” okurum âyet-i Kur’an arasında

Bülbülleri mebhût ü gülü eyleme mehcûr
Ruhsârın açık gezme gülistan arasında

Setr etse ne mâni’ ruh-ı tâbânını gîsû
Hak zâhir iken küfr ile imân arasında

Ser-rişte-i irfân olarak mebhas-ı zülfün
Sohbet uzadı dün gece yârân arasında

O Güzeller Güzeli’ni diğer güzellerin arasında nazlı nazlı dolaşırken gördüm. Bu sırada o, parlak yıldızların arasında dolaşan aya benziyordu. İri ve güzel gözleri yarı uykulu şekilde süzülmeye başlamıştı. İnsanın aklını başından alan O şahane gözü kirpiklerinin arasında beliriverdi. O’nun küçücük bir tebessümü ölüleri diriltir. Eğer ab-ı hayat arıyorsan, ab-ı hayat O’nun dudağıyla dişleri arasındadır. Oradan çıkar hadîs-i şerifler nice yürüyen ölülere can veren hayat kaynağıdır. Ey sevgilinin tarağı! Aşıkların aklı fikri ve gönlü nerededir diyorsan, onları sevgilinin dağınık saçlarına bağlanmış vaziyette bulursun. Nasıl bir hal idi bilemiyorum ama, onun güneş gibi parlayan yüzünü bir an görüverdim. O zamandan beri “Ve’ş-şems” süresini okuyarak Kur’an ayetleri arasında O güneşi arıyorum. Gül bahçesinde yanakların açık vaziyette dolaşıp da bülbülleri şaşkın, gülleri, terkedilmiş bir halde perişan bırakma. Yüzüne dökülen uzun saçlar güneş gibi parlayan yanağını örtse de güzelliğini ne kadar gizleyebilir. Zira iman ile küfür arasındaki fark gizlenip örtülemeyecek kadar ayan beyandır. Dün gece dostlar arasında tevhid ilmiyle zevklenmeye dair bir sohbet uzadı da uzadı halbuki yüzünün iki tarafından sarkan saçlarından bahis açmak yeterdi irfân’a ermek için.

Aşkınla senin olmayan âşüfte vü hayrân
Âdem mi sanır kendini insân arasında

Adem ki henüz tîn idi ummân arasında
İsmin okudu sûre-i Rahman arasında

Aşkınla bulup Nûh nice feyz-i necâtı
Keştîyi halâs eyledi tufan arasında

Cibril ne bilsin ki Halîl ism-i celîlin
Yâd eyler idi ateş-i sûzân arasında

Ya’kub’a getirdi haber-i Yûsuf’u nâ-gâh
Aşkın eseri külbe-i ahzân arasında

Meftûn u harîdâr olarak hüsnüne Yûsuf
Mümtâz u azîz oldu o ihvân arasında

Dâvud’a safâ-bahş ederek sıyt-ı bülendin
Zikr eyler idi vasfını elhân arasında

İsminle münakkaştı meğer mühr-i Süleymân
Hükmü yürüdü ins ile dîvân arasında

Mihrâb-ı dü ebrûna teveccüh Zekeriyyâ
Etmişti ki nâm aldı şehîdân arasında

Ezkâr-ı salâtındı dil-i Yûnus’a mûnis
Ey bahr-i atâ zulmet-i ummân arasında

Ümmîd-i visâlinle edip sabr u te’ennî
Eyyûb ferahnâk idi kirmân arasında

Aşkın kelimâtı mı değil nüsha-i elvâh
Mûsa ile bir sırr idi Sübhan arasında

Bir müjde-ber-i Hazret-i Rabb zâde-i Meryem
Teşrîfini eflâke sürûşân arasında

Daha sonra şair yukarıda tasvir ettiği sevgilinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu açıklayarak onun aşkıyla deli divane olmayan, onu kendini kaybedercesine sevmeyen kimsenin insan sayılmayacağını belirtiyor ve O’nun aşıklarının Hz. Ademle başlayıp diğer peygamberlerle devam ettiğini söylüyor ve meâlen diyor ki, Adem henüz çamurken Rahman sûresinde senin adını okudu. (“O çok merhametli (Allah), (Resûlü’ne) Kur’an’ı öğretti.” ayeti) Nuh senin aşkın sayesinde kurtuluş imkanını elde etti ve gemisini tufandan kurtardı. Hz. İbrahim’in o yakıp kavuran ateş arasında senin mübarek adını söyleyip durduğunu Cebrail ne bilsin. Keder kulübesine çekilmiş Yakub’a, bir anda oğlu Yusuf’un haberini senin aşkın getirdi. O senin hoş sedân, çağlar ötesine yayılan şöhretin Hz. Davud’a neşe ve huzur bahşetti de nice nağmelerle, ezgilerle senin zikrinle seni vasfedip övdü. Hz. Süleyman’ın mührüne senin ismin nakşedilmişti işte bu sayede O’nun hükmü insanlara ve cinlere hakim oldu. (Mühür bir işin sonunda vurulur, Hz peygamber nübüvvet mührüdür) Hz. Zekeriyâ’nın niyaza durduğu mihrabı sana doğru döndüğünden, sana baktığından Şehitler arasında nâm saldı. Hz. Yunus’un dili, pek karanlık balığın karnında niyaz idereken hep seni andığından, lütuf ve ihsan denizinde kurtuluşa erdi. Hz. Eyyüb, işin sonunda, sana kavuşacığını ümid edip sabreyledi de canını öğüten değirmenden feraha erdi. Hz. Musa ile Rabbi arasındaki sır olan levhanın nüshaları da Habibi Kibriya Efendimizin aşkına dair kelimelerden ibarettir.Cebrail aleyhisselam Hz. Meryem’e oğlu İsa (as) vasıtasıyla Peygamber Efendimiz’in alemlere teşrifini melekler arasında müjdelemek için geldi.

Ey şâh-ı rusül vasf-ı hümâyûnunu bizzat
Derc eyledi Hak Hazret-i Fürkân arasında

Sıddîkin için etme bizi mahv u perîşân
Pâmâl-i gamız bir sürü düşmân arasında

Fârûkuna emr eyle bizi eyle tahlîs
Sell etmiş idi seyfini tuğyân arasında

Râzı değil ahvâlimize meşreb-i Osmân
Şermendeleriz bir nice isyân arasında

İmdâd heman Haydar-ı Kerrârına kaldı
Yok melce’imiz bir dahi şüc’ân arasında

Bir çâre Hüseyn aşkına ümmet zedelendi
Pür kerb ü belâ kıldı yezîdân arasında

Ashâbın için âlin için eyle inâyet
Tâ kalmayalım ye’s ile hırmân arasında

Madem nazmın içindeki sihri bozup cümleye çevirmeye yeltendik devam edelim: Ey resullerin efendisi, şâhı, senin yüceler yücesi hasletlerini bizzat Hak teala, Kuranı Kerim’in içine koymuştur. (Ve şüphesiz ki sen, (insanlığa örnek olacak) pek büyük bir ahlak üzerindesin. 68:4) Senin pek sâdık yârin Hz. Ebubekir hatrına, nasıl olmuşsa ayaklar altına alınmış, hor ve hakir duruma düşürülmüş nice düşman arasında bizleri perişan eyleme. Hz Ömer’ine buyurup da bizi kurtarıver ki o azgın, isyankarlar arasında kılıcını kınından sıyırıp adaletle hak ve batılı ayırıvermişti. Bizim bu hallerimiz iffet, haya timsali Hz. Osman’ın yoluna da mutabık düşmedi. Biz dahi nice isyanımızdan utanıp mahcub olanlardanız. Bize yardım eli ancak, döne döne düşmanla cenk eden Allah’ın arslanı Hz. Ali vesilesiyle gelir hem yürekli ve cesur yiğitler arasında sığınacak kimimiz var ki O’ndan başka. Hz. Hüseyn’in aşkına bir çare lütfet ki yezidler arasında ümmet parçalandı, alem bela yurduna döndü. Ashabı kiramın ve pâk ailen hürmetine lütf u ihsan eyle ki ümitsizlik, karamsarlık ile nasipsizlik, mahrumluk arasında kalmayalım.

Uşşâk der-i kûyına gülşen idi yer yer
Yüzler sürerek yerde mugaylân arasında

Mahrûm-ı ziyâret ne revâ bunca Müselmân
Eşvâk u tehassür dil ü vicdân arasında

İsyân-ı ferâvânımıza yoksa nihâyet
Bir şey mi acep afv ile gufrân arasında

Remzî kulunu eyleme mahrûm-ı şefâ’at
Mağlub-ı hevâ nefs ile şeytân arasında

Der-gâhına şâyeste değil gerçi salâtım
Reddetme selâmât-ı büzürgân arasında

Bâki Dede üstâd Emîrî gibi dahi
Kaldım bu iki şâ’ir-i zî-şân arasında

Mevzû’una hürmetle bu nazmım beğenilse
Tesbît ederim defter ü divân arasında

Osmanlı Târîh ve Edebiyyât mecmûasında münteşir sâhib-i mecmûa Ali Emîrî Efendi ile Yenikapı Mevlevîhânesi postnîşîni Abdulbâki Dede Efendi’nin gazellerine nazîreyi mutazammın na’t-ı şerîf ve istimdâddır.

Aşıkların, sana varan yollar üzerindeki dikenlere yüz süre süre, senin yurdunda gül bahçesine erdiler. (Burada Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin O yolların mugaylânı aşıkların gülistânı, Visâlin haccı lezzâtı ne güzeldir ne güzeldir beytini hatırlamadan geçmeyelim) Böylesi şiddetli arzular, yanıp yakan hasret ile gönlü, vicdanı arasında kalan bunca müslümanı ziyaretinden mahrum eylemek revâ mıdır? Gerçi bizim isyanımız da pek çoktur amma senin affedip bağışlaman arasında bir şey midir? Nefs ile şeytân arasında istek, arzu ve heveslerine yenilmiş Ahmed Remzî kulunu şefaatinden mahrum eyleme (Burada Remzî mahlasını günümüz Türkçesinde imâen, sembolik manasına alırsak beyit daha bir lezzetlenir) Gerçi O’nun bu duası senin dergahına lâyık değilse de yol büyüklerinin, kâmil mürşidlerin sağlam duruşlarına say da reddetme duasını. Gazellerine nâzire yazdığı Ali Emiri Efendi ile Abdulbaki Dede Efendi gibi şan sahibi iki şair arasında kalan bu şiir dahi konusuna hürmetle beğeniliverirse Hazretin defter, divanına kaydedilecektir.

remzidede

Öyle yazıldı, öyle oldu vesselam… Ahmet Remzi Dede ile ilgili deryâya dalmak için kütüphane‘ye bekleriz

Read Full Post »

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devredilir elden ele… 

Şüphesiz şiirlerin bazısında hikmet bazısında sihir vardır. [Hadis-i Şerif]

Bütün şairler şiir söylemek hususunda söz meclisinde, Elest bezminde aynı kadehten sarhoş oldular. Ama bazılarının şarabına SÂKÎ’nin nazarının tesiri de karıştı… [Ârif]

Şol şi’r kim sâmi-i giryân u sekrân eylemez,
Yok halâvet anda hîç atşânı reyyân eylemez.

Ehl-i hâle ehl-i hâl şi’ri verir zevk u safâ,
Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez.

Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş,
Hem mukallid sözleri uşşâkı hayrân eylemez.

Ehl-i hâlin kalbine ilhâm eder şi’ri Hudâ,
Ehl-i zâhir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez.

Ehl-i hâlin sözleri îkaz eder gafilleri,
Ehl-i zâhir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez.

Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak’tan söyler ol,
Ehl-i zâhir sözleri teşvîk-i yârân eylemez.

Var nice şi’r-i fasîh mevzûn, belâgatli, rakîk,
Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez.

Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl,
Âşıkın bağrın yakıp ışk ile biryân eylemez.

Bî-tekellüf söylenen söz aşıka hâlet verir,
Külfet ile söylenen işfâ-ı ‘atşân eylemez.

Ehl-i hâlin şi’ri kulûba ok gibi te’sîr eder,
Ehl-i zâhir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez.

Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti,
Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez.

Hal ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi,
Mâsivâ hubbuyla âbâd gönlü vîrân eylemez

Öyle şiirler vardır ki dinleyenin ne gözünü yaşartır, ne başını döndürür ve bir tadı da olmadığından ne de susuzları suya kandırır. Hâl ehline ancak hâl ehlinin şiiri zevk ve sâfa verdiği için onlar zâhir ehlinin sözlerini pek delil olarak almazlar. Başkalarını taklid edip duran şâirlerin sözleri bu âşıkları kendilerine nasıl hayran bıraksın ki? Zâhir ehlinin şiirlerinde ne aşk ne de cezbe bulunduğundan onların sözleri yârânı irşad da etmez, sevk de getirmez. Zira şâirlerin kalpleri Hakk’ın hazineleridir. Hak ancak hâl ehlinin kalbine ilham eder, şiir de böyle. Hâl ehlinin sözleri hep Hakk’tan dem vurduğu için haktırlar ve gafillere ikazlar içerir. Hiç şüphesiz pek çok fâsih, vezinli, bêlağatli ne incelikle kurgulanmış şiirler vardır ama okuyanlar da dinleyenler de maalesef bunlardan bir irfan kesb edemezler. Mesela iyi eğitim almış bazı kimseler şiirlerini bilgideki ve edebiyattaki güçleriyle söyleyebilirler ama o sözler âşıkların bağrını yakıp da kebaba çevirmez. Tekliften uzak söylenen sözler onlara bir çare olmaz. Hâl ehlinin şiiri kalplere ok gibi saplanırken zâhir ehlinin şiiri kalbe dostu çağırmaz. Gerçi birçok şiirin söyleyiş güzelliği bulunmaktadır ama bir iç lezzeti bulunmadığı için insanın aklını başından alıp kendisini perişan etmez. Hâsılı hâl ile söylenmeyen sözler Hakk’tan başka şeylerin sevgisiyle süslenmiş bu gönül kâşânelerimizi târumâr edecek güçte değildir. Ahmed Kuddûsî Hazretleri (1769-1849) Divanından)Reftîm bakıyyerâ bekaa bâd
Lâbud bireved her on ki û zâd

Biz gittik, kalanlar sağ olsun;
Doğan eninde sonunda ölür.
Gökkubede oturanlar iyi bilir,
Damdan bir taş atıldı mı, düşer.
Hırsı bırak, kendini boş yere harcama.
Şu toprak altında çırak da bir, usta da.
Hiç naz etme, a güzel,
Bu mezarda ne Şirinler var, ne Şirinler,
Ferhat gibi yok olup gittiler.
Direği yelden yapı, a güzel,
Dayansa dayansa, ne kadar dayanır.
Kötü idiysek, geçtik gittik kötülüğümüzle,
İyi idiysek, hayırla anın bizi.
Zamanın tek eri olsan bile
Bir gün gidersin sen de tek tek gidenler gibi.
Yok olmayı istemiyor musun,
İyi şeylerden evladın olsun.
İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan,
Odur dünyaya direk olanların canı.
Şu akıp giden kum seline bak,
Ne durması var, ne dinlenmesi,
Bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur,
Nasıl atar bir başka dünyanın temelini.
Bu kupkuru yerde ben Nuh’un gemisi.
Ömrümün sona ermesi de Tufan.
Girdik susanlar arasına, yattık uyuduk.
Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa.
Hz Pir Mevlana (ks)

Read Full Post »

O’nu gözleyene,
Oysa, sen onların içlerinde iken Allah onlara azab etmez. Onlar bağışlanma dilerlerken de elbette Allah azab edecek değildir. [Enfâl:33]  

Ya topla yaralı kırlangıçları
Ya da bu vefâsız şarkıyı bitir!…

Eğer bir gün Peygamber ziyaretimize gelse, yalnızca bir kaç günlüğüne… Aniden çalsa kapımızı, doğrusu merak ediyorum neler yapacağımızı… Ama biliyorum böylesi şerefli bir konuğa evimizin en güzel odasını açacağımızı, yemeklerimizin en iyisini sunacağımızı ve inandırmaya çalışacağımızı, O’nu evimizde görmekten dolayı duyduğumuz hazzı…

Ama söyleyin bana, Peygamberi evinize doğru gelirken gördüğünüzde, onu kapıda mı karşılayacaksınız yoksa onu içeriğe davet etmeden önce o sabah aldığınız gazeteleri dergileri çabucak toplayıp kanepenin altına mı atacaksınız. Peki, açık mı bırakacaksınız pembe dizi oynayan televizyonunuzu.

Kim bilir belki de ağzımızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdik gün içinde ediverdiğimiz bir sürü yalanın ve hakaretin. Peki ya kasetlerimizi, hızlı müziklerimizi, yeni çıkan starların son albümlerini de ortalıktan kaldıracak mıyız bir çırpıda. Belki de onların yerine yıllardı raflarda boynu bükük bekleyen kitaplardan mı serpiştireceğiz ortalığa.

Peki, hemen evimize girmesine izin verecek miyiz yoksa ne olur bir dakika diye yalvararak kapıda hangisini kaldırayım, neyi yok edeyim nasıl gizleyeyim diye koşuşturacak mıyız evimizin içinde bin bir telaşla.

Merak ediyorum eğer Peygamber bir kaç günlüğüne bizimle birlikte yaşasa yapmaya devam eder miyiz her zaman yaptığımız işleri. Mesela götürebilecek miyiz yanımızda her gittiğimiz mekâna, O’nu da? Tanıştırmaktan onur duyacak mıyız, en yakın arkadaşlarımızla? Şöyle diyelim ya da, O gelince bir kaç günlüğüne değişmeli mi planlarımız ve hayatımız?

Şimdi söyleyelim birbirimize açık yüreklilikle, kalmasını ister miyiz hayatımızın sonuna kadar bizimle yoksa rahat bir nefes mi alırız, ziyareti bitip çabucak gidiverdiğinde?

Gerçekten bilmek ilginç olabilirdi değil mi? Eğer bir gün peygamber aniden ziyaretimize gelse, yapacağımız şeyleri?

… Onca günahlarımıza, bize yakışmayan kusurlarımıza rağmen, Senin büyüklüğün kadar büyüttük umutlarımızı. Dağlar kadar günahlarımız olsa da Sen kadar umutlarımız var. Sen olmasaydın eğer, taşlardan daha katı yüreğimizde hiç yeşerir miydi yepyeni umutlarımız! Kabul eder misin bizi Efendim, ashabının kıtmiri olarak?

Zira Efendim, “Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım” diyerek başımızı koyduğumuz olmuştur yastığa, tutunduğumuz an olmuştur düşlere. Ne olur;

“Gel ey Muhammed (sav) bahardır
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır
Hac’dan döner gibi gel
Mirac’dan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır”

Read Full Post »

Âşıklara,
Kişi (ahirette de) sevdiğiyle beraberdir. [Sahih-i Buhari, Kitabu’l Edeb-2007]

Aşksız gecen ömrü, hiç hesaba katma, yaşadım sanma. Aşk, âb-ı hayattır, onu canla, gönülle kabul et. Aşıklardan başkasını, sudan ayrılmış balık bil. O, vezir bile olsa, sen onu ölmüş, çürümüş say. Aşk, eşya dengini açınca, her ağaç yeşillenir. Kocamış ağaçtan biten taze yapraklar, her an meyve verir.
[Hz. Pir Mevlana]


Yaşadığımız her günü, Allah’ın pek sevdiği Habib-i Kibriyasına benzemek üzere verilmiş bir altın fırsat olarak bilecekken; peşin ve ucuz zevklerin cazibesine aldanıp artan günahlar ve azalan bir ömür içinde erimiş olduğumuz halde erdik Cuma’ya..

Bir kimsenin sevdiğiyle beraber olması demek; onunla sözde, özde ve davranışta aynı duyuş, düşünüş, hissediş ve yaşayış hâlinde olmasından bellidir. Yoksa özü, sözü, davranış ve hissiyâtı dâimâ dikenlerle beraber olan kimsenin gülü sevdiğini iddia etmesi ne acı bir hasrettir.

Ey ikiyüzlü zâhid!
Riyâyı bırak da fenâ yolunu tut, Allah’ı bul. Aşk balığı ol da padişahın oltasına düş, kenara kaçma. Av sultanını bul, direnmeyi terk et. Daima Hak’tan mest ol da ebedîlik bul. Aşka dal ve özlem acısı içinde yan. Beden küpünde şarap gibi kayna da kendine hem arkadaş, hem sâki ol.

Ey aziz dost, ey eşsiz sevgili!
Herkes kendi cinsiyle uzlaşmış, kendi cinsiyle kaynaşmıştır. Herkes kendi tabiatına layık, kendi ruhuna uygun birisini dost edinmiştir. Madem lütfun, sevgin bizi bizden aldı, kendimizden geçirdi. Lütfunu bizden esirgeme, sensiz bırakma bizi!

Şu anda şu nefeste ben, onun mestiyim. Başka bir gün şu ter ü taze perdeden sırlarla dolu başka gazeller söylerim.

[
222. Mestmp3 Pencügah Ayin-i Şerif’ten]

Ey okuyucu!
Öyle bir canı kucakla ki, ona son yoktur. Baharda doğan şey, güz mevsiminde ölür. Aşkın gül bahçesine bahardan imdad yoktur. Aşk çiçeklerinin ilkbaharın yardımına ihtiyaçları bulunur mu? Ten atının üstünde titreyip durma, in aşağı. Hakiki aşkla mest ol, kendinden geç, çünkü dünyada ne varsa hep aşktan ibarettir, aşkla meşgul olmaktan başka dosta layık bir iş güç yoktur. Düşünceleri, endişeleri bırak daüzerinde nakış süsü, resim bulunmayan aynanın yüzü gibi gönlün tertemiz olsun.


[ NEV-NİYÂZ ve DEDESİ ]

– Huzur bulasınız..

– Hep öyle dersin de nerede?

– Aradığın huzur ve dinginlik, bir abdest suyu kadar yakınında!

– Nasıl?

– Elbet bir yolu var, evvela daima abdestli bulunmaya gayret edesin canım kardeşim!

– Abdestle olacak iş mi bu?!

– Gün boyu abdestle, İslâmî kişiliğine kir bulaştırmamaya özen göster, abdestini her bozduğunda senden birşeylerin eksildiğini hisset ve hemen yeniden abdest al ki bu abdest bir kalkan gibi seni kötülüklerden koruyacak, iyiliklere sevk eden itici bir güç olacaktır.

– Bunların hepsini abdest mi yapacak!

– Bilir misin abdest ayeti gelene dek Peygamber Efendimiz, abdest almadıkça ashâb-ı kirâm ile ne konuşur ne de selam alıp verirmiş. Abdestsiz bir iş yapmak şöyle dursun, bir söz dahi söylemezmiş. Mekke’nin fethi gününe kadar her namaz vaktinde mutlaka abdest tazelermiş ya…

– Seven, sevdiğini sevgisi nispetinde taklit edip haliyle hemhal olsa gerektir.

– Bu son abdestim olur da bu abdestle huzura varırım, huzur bulurum niyetiyle…

O halde tam ve tamamlayıcı bir abdesti her zaman, ter ü taze yanımda hissedebilirsem; onsuz yapamayacak derecede abdestle yakınlığım olur. Uzuvlarımı abdestle, abdestimi namazla ferahlandırmayı itiyat edinebilirsem; Rahmân’ın çağrısına icâbet eden bahtlılar kervanına katılabilirim. Ve bunu alışkanlık edinebildiğim sürece namazlarım, işlerimin arasında öylesine geçiştiriverdiğim birer yük gibi olmayacaktır. Gündüzlerin koşturmacası arasında, gecenin dinginliğinde abdest için suyun izzetine uzatacağım ellerimi. Uzuvlarım, ulvi gayelere akan suyun serinliğinde buluşacak. Suyun arınmışlığı ve paklığı, günahlarla benim arama, uykularla aramıza mukaddes bir perde gibi gerilecek.

Yâ rabbi! Mahrem olan dergâhına (erişmem için bana) bir yol lutfet; yahut seher vaktinde dertli bir ah bağışla. Yolunu kaybetmiş gönlümü aldın da beni gönülsüz bıraktın. Bâri yerine uyanık bir gönül bağışla.

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

BİR ÜMİT . . .

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: