İçin dışa zuhûrâtı

Nasıl bir dünyâda yaşadığıma anlam veremiyorum, hayat giderek kısır bir döngü haline geliyor, boğulacak gibi oluyorum… Tâze bir nefese o kadar ihtiyâcım var ki Hû hû Dedem, ben nîdem?

Önce şunu kabul etmeliyiz güzeller güzeli: İnsan dünyada değil dünya insanda yaşamaktadır. Dünyâyı olduğu gibi değil olduğumuz gibi görürüz.

alem2Bütün bunları havsalam almıyor, zihnim bir mengenede gibi… sıkıldıkça sıkılıyor?
İnsan, dıştan içe doğru, duyu organlarından gelen bilgileri (hayâlât) zihninde okuyor, yorumluyor ve bilinçaltına kaydediyor, o gözle âlemi seyrediyor. Yâni beyninde oluşturduğu “veri tabanı ile sınırlı” yaşamı “küçük dünyam” olarak algılıyor.

Dünya bu işte? Görüp bildiğinden başkası var mı ki insan için?
Fakat insanın bir de içten dışa okuduğu gerçek hayat var: Şifre çözmeyi (kuş dili) öğrendiği mikdarda, özündeki hakikati algılayarak, yaşamına geçirebildiği (zuhûrât) oranda mükemmele ulaşabilme imkanına sahip, pek özel bir varlıktır insan dediğin.

Asırlar öncesinden Mısrî sultanımız bu işin parolasını ifşâ etmiş okuyana:
Dışın içe hayâlâtı, için dışa zuhûrâtı
Birinden ol birine tuhfeler her-bâr olur peydâ

Sırf şu beyit açılsa, başlı başına bir dünya görüşü, tevhid anlayışı inşâya yeter de artar erenlerim.

Dıştan murâd, kesret-i şuûnât: bilinmekliğim için “her an bir iş, oluş, görünüşteyim” [Rahman:29] buyuranın binbir yüzüdür. İçten murâd ise bir man’a olan zâtının birliğidir ve manâlar sûret giyinmeden görünemezler!

“Kamû zıllı hayâl ancak hakikat özüne hikmettir” yâni dışarda sana var gibi gelen her ne varsa gölgedir (ama senin gölgen), hayaldir (yine senin hayâlin) çünkü bu görüntüleri sana böyle gösteren özündür, içindeki benden içeri olan ben’dir. O halde bu görüntünün kaynağını dışarıda değil içeride aramak lâzımdır!

Şimdi bir süreliğine gözünü kapat gözlerinin içine bak; âlem var mı?
Senin dışında dünyada her ne varsa yoktur. Ne ararsan kendinde ara çünkü her aradığın sendedir.

Gözümü o tarafa yumduğumda dünyadan dışarı çıkmış mı oldum?
Dürtünün içten geldiğini anlayarak yavaşlamış oldun… Zâten nereye bu gidiş nereye! Yavaşla! Bu dünyadan bir defâ geçeceksin… Sadece şimdiyi hisset, akışı durdur da biricik ân’a gel… Nefesinin farkında olursan “anda yaşam provası” derler buna. Zâten içinden çıkılmadıkça dünya bilinmez. “Çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!” bir ayar veriyoruz kendi kendimize…

Ama acele etmem lazım, bunlarla oyalanamam lâzım hem işlerim yarım kalacak
Burası dünya, burada işler hep yarım kalır!

Dünyânın kendi yansıman olduğunu, içinin dışa yansıması olduğunu farkettiğin anda, dünyadan bağımsız olursun! Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan, iç.eriden bakan uyanır çünkü kapı ancak içeriden açılır! Nasıl gördüğünü değiştir; nasıl değiştiğini göreceksin! İçeride, özünde Hakk’ı bulursan ki pek yakın, sana senden yakın, hep oradadır gizli hazînen olan Hak varlığı! İşte O Hakk’ı (bâtında) bulursan eşyayı O’ndan görürsün, eşyanın hakikatinin de (zâhirde) Hak olduğuna şâhid olursun.

Böyle düşündükçe, neye baktığım ne gördüğüm hepsi silindi gözümden ne varsa bir hayâl oldu şimdi!
Emîn ol, herhangi bir şeye baktığımızda, ilk önce kendimizi görürüz. Benim dediğin bu gözler, sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.

uykudasin

İnsanlığın târifinin bir sözü geldi hatrımıza: “İnsanlar uykudadır ancak öldüğünde uyanır”  Sanırım er kişilerden: A. Schimmel bu hakikatin, mezar taşına nakşedilmesini istemişti?
İnsan doğduğunda ilk rüyâsı başlar sonra her gün, her gece rüyâ içinde rüyâ görür. Meğer uykusunu alanın, bir ân’da can gözünü açıverirlerse o başka…

Bir defa ‘uyanan’ bir daha rüyâ göremez mi olur!
Duyu organlarından gelen bilgilerle sınırlı ve sorunlu beynimizde oluşturduğumuz, sanal benlikle ve “benim gözümle” baktıkça bu dünyayı, bu rüyayı gerçek sanıp uykumuza devam ederiz. Ancak kendi içimize uzun bakışlarla, “bende ben diyeni” tanıdıkça, aslımızın “Öz” olduğunu fark ettiğimizde, rüyadan uyanırız. Ancak o vakit benim dışımda herşeyin “benden çıkan görüntüler” olduğuna şâhid oluruz.

İki gözünün de arkasındaki derin bir boşlukta projekte edilen bir görüntüyü izliyorsun, evet evet için dışa yansımasını izliyor ve adına dünya diyorsun. Her şey sanal, hayal, gölge, yalan, tek gerçek sensin! Herşey senin rüyan! Sense bu beden değil, bu beden örtüsüne bürünen öz’sün!

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Kendine hoşça bir bak, âlemin özü sensin! Hak varlığının gözbebeği, yaradılıştan muradı olan hazret-i insan’sın sen!

Yani ben dünyanın içinde değilim dünya benim içimde!
Günaydınlar olsun! Ne varsa senin içinde! Madem düğümlerin çözüldü, hadi bir abdest al da salat-ı dâimûn’a başla!

Ama âgâh olasın dünya bu, gene aldatır: Yüzümüz kendi özümüze dönük olmalı ki zihin senaryosunda, sanal algılarda kendimizi kaybetmeyelim, aslen kim olduğumuzu unutmayalım, insanlığın, kulluğun hakkını verelim! Yeter ki O güzel gözlerle bakmasını bilelim!

Yok olmadan vâr olmaz, var dahi yoktan olmaz
Anladım çün ben beni, hep görünen Hak oldu
Gül kokanlar gül oldu bülbüle dîdâr oldu
Kaf’tan kaf’a hükmeden mülke Süleymân oldu

Görüntüler bulandıkça bu ân’a bekleriz erenlerim hû! Hakîkat bu!

Zikrimiz el-fakru fahrî

Ey insanlar! sizsiniz hep Allaha muhtac fakirlersiniz (esmâsı olarak varsınız), Allah ise zengin O, hamd ile öğülecek velînimet O. [Fâtır:15]

Elfakru fahrî ve bihî eftahiru: Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim. [Hadîs-i Şerîf]

Len tenâlü’l-birre hattâ tünfikû fermân-ı Hak
Ol sebeb el-fakrü fahrî remzi etti cânı çak

fakrufahri.jpg

Hâşim’in zikri, El-fakrü fahrî
Bu dem’in şükrü, Elhamdülillâh

“El-fakru fahri” yani “fakirlik medâr-ı iftihârımdır” hadisi mecaz bir söz müdür? Hayır, hem belki onda binlerce izzet ve naz gizlidir. Fakr u zarûrette olanlar zenginlerden çok ziyade azizdirler. Çünkü ihtiyacı, zenginlerin muhtaç oldukları şeyden çok azdır. Zenginlik, kimseye muhtaç olmamak demekse fakirlerin en yüksek zenginlerden olması icap eder. Çünkü zenginin konağı, köşkü, yalısı, çiftliği vesairesi bulunur. Oralarda hizmet edecek adamlar lazımdır. Zengin de o adamlara muhtaçtır. Otomobile binmek için şoför istihdam etmeye, şoför bir yere gitmişse gelinceye kadar beklemeye, hatta hizmetinden memnun olduğu aşçı, işçi gibi kimseleri hoş tutmaya, belki de onlara yaltaklanmaya mecburdur. Halbuki, fakir olanlar bu gibi tecemmülat ve tekellüfât’tan vareste bulundukları için ihtiyaçlarını temin edecek adamlara muhtaç olmaktan kurtulmuşlardır. Demek ki fakr ve zarûrette ma’nevi bir izzet ve ulviyyet mevcutmuş. Lâkin El-fakru fahrî ’ hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhir’in manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kâim (zekat, hac) Burada iftihar edilen fakirliğin hakikati, ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir. Bu efendimizin sahib olduğu makamdır. O halde bize düşen fakirlik, Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaktır.

El-Fakru fahrî’den telezzüz kesb iden güzel âşıklara,

‘Aşka düşen añlar imiş ‘aczini
Fakr içine gizler imiş fahrini

Habîb-i Kibriyâ efendimiz “El-fakru fahrî:Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur. Bunun manası; “Hakk’tan başka kimseye muhtaç olmamaklığım ile iftihar ederim. Bende olan her şeyin, mülkün yegane sahibi Rabbimin emâneti olduğunu bilirim, sahiplenmem, kuvvetimle, güzelliğimle gururlanmam” olsa gerektir.

İren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâ-fi’llâh makâmına
Ulaşan mahvu’llâh olur

Yokluk mülkünde aşk istiğnası ile şâhız, hazinemiz fakr cevheri ile ağzına kadar doludur:
Şâh-ı istiğnâ-yı aşkız nîstî mülkündeyiz
Gevher-i fakr ile mâl-â-mâldır gencînemiz

El-fakru fahrî, el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrını zikret, fakrını zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

“Fakru fahri” eldedir ferman-ı vahdaniyetin. “Yokluğumla iftihar ederim” sözünü O’nun tevazu icabı “ben yokum” demesi gibi anlama! O söz, kendisinden başkası olmayanın “Siz yoksunuz var olan benim” fermanından başka bir şey değildir.

Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete
Fakrı fahridir Niyazî bil o devletten garaz

“Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre kişinin kendisini bilmesi demek Rabbi karşısında yok olduğunu bilmesi demektedir. “El-Fakru fahrî” hadîs-i şerîfine de uyarak halle, sözle bedenen ve malla bütün insanoğluna emaneten verilen eşyayı Cenâb-ı Hakk’ın mülkü bilip kendimizi fakir ve muhtaç hissettiğimizde “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre Cenâb-ı Hakk’ı bilmiş oluruz.

Bezm-i maârifden seni yok eylemiş bu varlığın
Mahza bu yüzdendir senin canandan ağyarlığın
Öldür şu nefs-i ser-keşi öğren tarîkin barlığın
Yağma edersen varlığın gider gönülden darlığın

Erenler ekseriya ‘ben’ kelimesi yerine ‘fakir’ tâbirini kullanır. Hadd-i zâtında ‘fakîr’ iddialı bir sözdür. Çünkü “Benliğim dâhil her şeyi terk ettim, ne benliğimden ne başka kimseden birşey ümid ettim, ben ancak Allah Teâlâ’ya muhtaç ve tâlibim.” demektir. Derviş bu kemâlde olmasa da konuşurken fakîr tâbirini kullanır. Zîrâ sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzre azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyâzının neticesine erişir. Yani fakîr, fakîr diyerek inşâallahu Teâlâ o da “Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine” dâhil olabilir. İnsanda böyle bir hal yoksa övünebileceği, güzel diyebileceği bir hali de yoktur. Ancak bu fakrın sırrına ve zevkine erişmişse, işte o insanın bu âlemde güzel bir sermayesi var, demektir. Allah Teâlâ’ya muhtaç olmaktan daha büyük bir nimet yoktur. Biz ‘elhamdülillah’ derken dahî Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğumuzun hamdini ilanederiz. Efendimiz(sav) “El fakru fahrî” buyurarak Livâü’l-hamd sırrını ne güzel işaret eylediler. Fefhem(düşün)

“Fakrü fahrî” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Olmak için, solmak lâzımdır solmak için de soyunmak, varlıktan soyunmak lâzımdır, ol sebepten zikrimiz el-fakru fahrî, erişilen mazhariyeti kendine mâl eden, kaybeder. Malın sâhibini, cânın sâhibini unutma. Boş bir kabsın, dilenmesini bil. Fakîrliğini kaybetme ki Ganî ile olasın.

Çektim el benden, bana benlik veren bildim ki Sen,
Benliğimde kaldığımca zerre rahat etmedim

Zikrimiz el-fakru fahrî yani ne kadar boşalırsan, ne kadar yok olursan o kadar dolar, o kadar varlıktan nasiplenirsin. Hiç bir nesnenin kendine ait olmadığını bilen, herşeyin sahibi olur. İstemenin hakikati istememek; her şey Haktadır zîrâ Hak her şeyi de muhîttir. Gelen gönülden gelir, giden de gönülden gider.

İÇTEN DOĞUŞLAR
– Birinci Velâdetnâme –

“Kâf-u Nûn” sırrını tefsîr edecek Kur’ansın
Cism-i Kürsî’de bir Arş dersi veren irfansın

Kitabın dışta mecâz içte icâz mahzenidir
En büyük mûcize “Âdem” buna pür-îmansın

“Küntü kenz” sırrını fâş etmede mevcûdiyeti
Bu sıfatınla O’nun Zâtına bir ilânsın

“Hâl-i âmâ”yı yıkıp vâcibi izhâr ettin
Kuvveden fi’le çıkan bir eser-i imkânsın

Öyle bir zerre imişsin ki cihanlar meknûz
Katrenin hacmine sığmış sonu yok ummansın

“Sırrı – Levlâk”ı düşündükçe tefâhur eyle
Şu hakîr hâke düşen bir zer-i bî-pâyansın

Nice âlem mütekâsif duruyor vechinde
Zübde-i kevn-ü mekân tesmiyeye şâyansın

Sîretin bulmak için bak nice sûret giydin
Her sâhifende bin eş’ar okunan dîvansın

Zâhiren şimdi “hubût” eyledin arza amma
Sen O’nun mâyesisin sâhibine akransın

Ahsen-i sûret giydin, onu mahcûb etme
“Sidretu’l-münteha” da tahtı kuran sultansın

Kâinatın sebeb-i hilkatısın fahreyle
Cümle esmâ-ı ilâhî yazılan fermansın

Mıknatıstır ebeveyn, cezbeder eflâka kadar
Annen Arzdır, pederin gök, ne büyük ihsansın

Kâh eser, kâh müessîr oluruz nevbetle
Fıtratın tezgâhına sen de bugün hayransın

Hilkatın cümle şüûnunda kemâlat doludur
Neyi nâkıs görüyorsan o kadar noksansın

“Men aref” künhüne ermek bu seferden gâyen
HAKK’ın âyînesisin varlığına bürhansın

Akıbet gübre olup gitmemeğe cehdeyle
Sen ezelle ebede mihver olan bir ânsın

Beşerin ömrü şihâbdır sönüyor sür’at ile
Sen güneş ol ki nûrun ebediyyen yansın

Nefsin idrâk ederek, yârini ağyardan ayır
En çetin harplere sahne olacak meydansın

Bu gazâda sana bir başkası yardım edemez
Bil ki gönlündeki derde yine sen dermansın

Mârifet doğma değildir ölebilmektir esas
Öyle bir öl ki bütün hep diriler kıskansın

Ahdine sıdkını göster ederek teslim-i nefs,
RABB’ine bezm-i Elestten verilen peymansın

Cânı cânâna fedâdan çekinen nâmerttir
Dâvete aşkla icâbet edecek kurbansın

HAKK’a mahrem olanın hakkı şehâdet olmuş
Bu tevekküldeki ulviyet ile giryânsın

Bazı cevherleri ALLAH düşürür hâr eline
EHL-İ BEYT kadrini takdîr edecek vicdânsın

Ağla dehrin yüzüne son kere kundakta iken
Asl’a ric’at ediyorsun ebedî handansın

Şu denî âlemi mektep bilerek dersini al
Olgun ol! Zâhiren âlem seni echel sansın

Tükürüp geç feleğin tükrüğe değmez yüzüne
Bırak ol kahbeye sen ehl-i dalâlet kansın

“Fakrü fahri” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Bende benlikten eser kalmadı ifnâ ettin
Dâimâ gönlümü işgâl edecek mihmansın

Bâdemâ âleme mes’ut kaparım gözlerimi
Çünkü dünyâda beni anlayacak insânsın

“Mâ-arefnâke” deyip kat’-ı kelâm eylemeli
Ne kadar âşikâr olsan o kadar pinhânsın

“Mustafa Hüznî ULUĞ” oldu “hubut” târihin
“El veled sırrı ebih” lâfzına tercümansın

Nefh-i rûh eyleyecek kudreti gösterdin ULUĞ
Bir cesetken beni ihyâ edebildin cansın

01/12/1950, İstanbul

Burada da fakirlik var, buyurmaz mısınız?

Müseddes Âhar Türkî

Bu dünyada bana üç şey sevdirildi. Misafire ikram etmek, sıcak günlerde oruç tutmak, düşmana karşı kılıç sallamak. [Hz. Ali kerremallahu veche]

alialmis
MÜSEDDES-ÂHAR-TÜRKÎ

Sanman bizi kim beste-dil-i nefs-i gavîyiz
Hâk-i kadem-i âl-i âbâ Mustafavîyiz
Ne havf-ı emîrân biliriz ne bedevîyiz
Râzî-şüde-i hükm-i kazâ Murtazavîyiz

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Âlemlere isna âşer ebrâc değil mi
Her biri ser-i mihr ü mâhe tâc değil mi
Tîr-i siteme cümlesi âmâc değil mi
Davâ-yı mahâbbet buna muhtâc değil mi

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Nakşı hevesi safha-i dilden sile geldik
Tâ da’vî-i mihr-i neseb-i pâk ile geldik
Kurbân-ı ilâhî olup İsmâil’e geldik
Çün bezm-i kıdemden dile geldik bile geldik

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Avân-ı Yezîd’in hele hasmâniyiz el-hak
La’net-keş-i îmân-ı dil ü cânıyız el-hak
Bu ma’rekenin Sâm u Nerîmânıyız el-hak
Evlâd-ı Hüseynin kul kurbânıyız el-hak

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Yokdur bizi tekdîre havâricde liyâkat
Ednâmız eder âlemi pür lerze-i dehşet
Ammâ nidelim böyle imiş hükm-i meşiyyet
Cân başa fedâ eylesek Es’ad ne saâdet

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz 

Şeyh Mehmet Es’ad Gâlib Dede Hazretleri (v. 1799)

TAZELER İÇİN LUGATÇE:
Beste-dil i nefs-i gavi: Gönlü bağlı, nefsi kuvvetli, her hevasına tâbi Hâk-i kadem-i âl-i âbâ Mustafa: Habibi Kibriya’nın ve ailesinin ayağının tozu, toprağı havf-ı emiran: İdarecilerden korku bedevî: Çöle mensup Arap göçebesi Râzî-şüde-i hükm-i kazâ Murtazavî: Kaderin hükmüne razı olmuş, seçilmiş Hz. Ali (kv)’den yana İkrar: İnkarın zıddı, kabul etme, tasdik Ahde kavi: Sözüne, yeminine kuvvetle bağlı İsna aşer: on iki ebrac: burçlar Ser-i mihr ü mâh: Güneş ve ayın başı Tîr-i sitem: Cefa, haksızlık oku âmâc: Nişan alınan yer, hedef Safha-i dil: Gönül sayfası da’vî-i mihr-i neseb-i pâk: Tertemiz soylunun sevgisi davası Bezm-i kıdem: Geçmişi uzun zamana dayanan meclis Avân-ı Yezîd’in hasmâni: Yezîd’e arka çıkanlar, yardım edenlerin düşmanı La’net-keş: Durmaksızın lanet okuyan Ma’reke: savaş alanı, harp meydanı Sâm u Neriman: Zamanlarının yiğit, cesur bahadırları tekdir: Azarlama, keder verme havâric: Hariciler, isyan edenler, dışarıda kalanlar Ednâ: En düşük pür lerze-i dehşet: Dehşet, titreme ve ürperti dolu Hükm-i meşiyyet: Hakkın muradı, Allah’ın iradesi