Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Şeyh Galip’

Ey insanlar! sizsiniz hep Allaha muhtac fakirlersiniz (esmâsı olarak varsınız), Allah ise zengin O, hamd ile öğülecek velînimet O. [Fâtır:15]

Elfakru fahrî ve bihî eftahiru: Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim. [Hadîs-i Şerîf]

Len tenâlü’l-birre hattâ tünfikû fermân-ı Hak
Ol sebeb el-fakrü fahrî remzi etti cânı çak

fakrufahri.jpg

Hâşim’in zikri, El-fakrü fahrî
Bu dem’in şükrü, Elhamdülillâh

“El-fakru fahri” yani “fakirlik medâr-ı iftihârımdır” hadisi mecaz bir söz müdür? Hayır, hem belki onda binlerce izzet ve naz gizlidir. Fakr u zarûrette olanlar zenginlerden çok ziyade azizdirler. Çünkü ihtiyacı, zenginlerin muhtaç oldukları şeyden çok azdır. Zenginlik, kimseye muhtaç olmamak demekse fakirlerin en yüksek zenginlerden olması icap eder. Çünkü zenginin konağı, köşkü, yalısı, çiftliği vesairesi bulunur. Oralarda hizmet edecek adamlar lazımdır. Zengin de o adamlara muhtaçtır. Otomobile binmek için şoför istihdam etmeye, şoför bir yere gitmişse gelinceye kadar beklemeye, hatta hizmetinden memnun olduğu aşçı, işçi gibi kimseleri hoş tutmaya, belki de onlara yaltaklanmaya mecburdur. Halbuki, fakir olanlar bu gibi tecemmülat ve tekellüfât’tan vareste bulundukları için ihtiyaçlarını temin edecek adamlara muhtaç olmaktan kurtulmuşlardır. Demek ki fakr ve zarûrette ma’nevi bir izzet ve ulviyyet mevcutmuş. Lâkin El-fakru fahrî ’ hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhir’in manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kâim (zekat, hac) Burada iftihar edilen fakirliğin hakikati, ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir. Bu efendimizin sahib olduğu makamdır. O halde bize düşen fakirlik, Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaktır.

El-Fakru fahrî’den telezzüz kesb iden güzel âşıklara,

‘Aşka düşen añlar imiş ‘aczini
Fakr içine gizler imiş fahrini

Habîb-i Kibriyâ efendimiz “El-fakru fahrî:Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur. Bunun manası; “Hakk’tan başka kimseye muhtaç olmamaklığım ile iftihar ederim. Bende olan her şeyin, mülkün yegane sahibi Rabbimin emâneti olduğunu bilirim, sahiplenmem, kuvvetimle, güzelliğimle gururlanmam” olsa gerektir.

İren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâ-fi’llâh makâmına
Ulaşan mahvu’llâh olur

Yokluk mülkünde aşk istiğnası ile şâhız, hazinemiz fakr cevheri ile ağzına kadar doludur:
Şâh-ı istiğnâ-yı aşkız nîstî mülkündeyiz
Gevher-i fakr ile mâl-â-mâldır gencînemiz

El-fakru fahrî, el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrını zikret, fakrını zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

“Fakru fahri” eldedir ferman-ı vahdaniyetin. “Yokluğumla iftihar ederim” sözünü O’nun tevazu icabı “ben yokum” demesi gibi anlama! O söz, kendisinden başkası olmayanın “Siz yoksunuz var olan benim” fermanından başka bir şey değildir.

Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete
Fakrı fahridir Niyazî bil o devletten garaz

“Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre kişinin kendisini bilmesi demek Rabbi karşısında yok olduğunu bilmesi demektedir. “El-Fakru fahrî” hadîs-i şerîfine de uyarak halle, sözle bedenen ve malla bütün insanoğluna emaneten verilen eşyayı Cenâb-ı Hakk’ın mülkü bilip kendimizi fakir ve muhtaç hissettiğimizde “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre Cenâb-ı Hakk’ı bilmiş oluruz.

Bezm-i maârifden seni yok eylemiş bu varlığın
Mahza bu yüzdendir senin canandan ağyarlığın
Öldür şu nefs-i ser-keşi öğren tarîkin barlığın
Yağma edersen varlığın gider gönülden darlığın

Erenler ekseriya ‘ben’ kelimesi yerine ‘fakir’ tâbirini kullanır. Hadd-i zâtında ‘fakîr’ iddialı bir sözdür. Çünkü “Benliğim dâhil her şeyi terk ettim, ne benliğimden ne başka kimseden birşey ümid ettim, ben ancak Allah Teâlâ’ya muhtaç ve tâlibim.” demektir. Derviş bu kemâlde olmasa da konuşurken fakîr tâbirini kullanır. Zîrâ sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzre azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyâzının neticesine erişir. Yani fakîr, fakîr diyerek inşâallahu Teâlâ o da “Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine” dâhil olabilir. İnsanda böyle bir hal yoksa övünebileceği, güzel diyebileceği bir hali de yoktur. Ancak bu fakrın sırrına ve zevkine erişmişse, işte o insanın bu âlemde güzel bir sermayesi var, demektir. Allah Teâlâ’ya muhtaç olmaktan daha büyük bir nimet yoktur. Biz ‘elhamdülillah’ derken dahî Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğumuzun hamdini ilanederiz. Efendimiz(sav) “El fakru fahrî” buyurarak Livâü’l-hamd sırrını ne güzel işaret eylediler. Fefhem(düşün)

“Fakrü fahrî” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Olmak için, solmak lâzımdır solmak için de soyunmak, varlıktan soyunmak lâzımdır, ol sebepten zikrimiz el-fakru fahrî, erişilen mazhariyeti kendine mâl eden, kaybeder. Malın sâhibini, cânın sâhibini unutma. Boş bir kabsın, dilenmesini bil. Fakîrliğini kaybetme ki Ganî ile olasın.

Çektim el benden, bana benlik veren bildim ki Sen,
Benliğimde kaldığımca zerre rahat etmedim

Zikrimiz el-fakru fahrî yani ne kadar boşalırsan, ne kadar yok olursan o kadar dolar, o kadar varlıktan nasiplenirsin. Hiç bir nesnenin kendine ait olmadığını bilen, herşeyin sahibi olur. İstemenin hakikati istememek; her şey Haktadır zîrâ Hak her şeyi de muhîttir. Gelen gönülden gelir, giden de gönülden gider.

İÇTEN DOĞUŞLAR
– Birinci Velâdetnâme –

“Kâf-u Nûn” sırrını tefsîr edecek Kur’ansın
Cism-i Kürsî’de bir Arş dersi veren irfansın

Kitabın dışta mecâz içte icâz mahzenidir
En büyük mûcize “Âdem” buna pür-îmansın

“Küntü kenz” sırrını fâş etmede mevcûdiyeti
Bu sıfatınla O’nun Zâtına bir ilânsın

“Hâl-i âmâ”yı yıkıp vâcibi izhâr ettin
Kuvveden fi’le çıkan bir eser-i imkânsın

Öyle bir zerre imişsin ki cihanlar meknûz
Katrenin hacmine sığmış sonu yok ummansın

“Sırrı – Levlâk”ı düşündükçe tefâhur eyle
Şu hakîr hâke düşen bir zer-i bî-pâyansın

Nice âlem mütekâsif duruyor vechinde
Zübde-i kevn-ü mekân tesmiyeye şâyansın

Sîretin bulmak için bak nice sûret giydin
Her sâhifende bin eş’ar okunan dîvansın

Zâhiren şimdi “hubût” eyledin arza amma
Sen O’nun mâyesisin sâhibine akransın

Ahsen-i sûret giydin, onu mahcûb etme
“Sidretu’l-münteha” da tahtı kuran sultansın

Kâinatın sebeb-i hilkatısın fahreyle
Cümle esmâ-ı ilâhî yazılan fermansın

Mıknatıstır ebeveyn, cezbeder eflâka kadar
Annen Arzdır, pederin gök, ne büyük ihsansın

Kâh eser, kâh müessîr oluruz nevbetle
Fıtratın tezgâhına sen de bugün hayransın

Hilkatın cümle şüûnunda kemâlat doludur
Neyi nâkıs görüyorsan o kadar noksansın

“Men aref” künhüne ermek bu seferden gâyen
HAKK’ın âyînesisin varlığına bürhansın

Akıbet gübre olup gitmemeğe cehdeyle
Sen ezelle ebede mihver olan bir ânsın

Beşerin ömrü şihâbdır sönüyor sür’at ile
Sen güneş ol ki nûrun ebediyyen yansın

Nefsin idrâk ederek, yârini ağyardan ayır
En çetin harplere sahne olacak meydansın

Bu gazâda sana bir başkası yardım edemez
Bil ki gönlündeki derde yine sen dermansın

Mârifet doğma değildir ölebilmektir esas
Öyle bir öl ki bütün hep diriler kıskansın

Ahdine sıdkını göster ederek teslim-i nefs,
RABB’ine bezm-i Elestten verilen peymansın

Cânı cânâna fedâdan çekinen nâmerttir
Dâvete aşkla icâbet edecek kurbansın

HAKK’a mahrem olanın hakkı şehâdet olmuş
Bu tevekküldeki ulviyet ile giryânsın

Bazı cevherleri ALLAH düşürür hâr eline
EHL-İ BEYT kadrini takdîr edecek vicdânsın

Ağla dehrin yüzüne son kere kundakta iken
Asl’a ric’at ediyorsun ebedî handansın

Şu denî âlemi mektep bilerek dersini al
Olgun ol! Zâhiren âlem seni echel sansın

Tükürüp geç feleğin tükrüğe değmez yüzüne
Bırak ol kahbeye sen ehl-i dalâlet kansın

“Fakrü fahri” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Bende benlikten eser kalmadı ifnâ ettin
Dâimâ gönlümü işgâl edecek mihmansın

Bâdemâ âleme mes’ut kaparım gözlerimi
Çünkü dünyâda beni anlayacak insânsın

“Mâ-arefnâke” deyip kat’-ı kelâm eylemeli
Ne kadar âşikâr olsan o kadar pinhânsın

“Mustafa Hüznî ULUĞ” oldu “hubut” târihin
“El veled sırrı ebih” lâfzına tercümansın

Nefh-i rûh eyleyecek kudreti gösterdin ULUĞ
Bir cesetken beni ihyâ edebildin cansın

01/12/1950, İstanbul

Burada da fakirlik var, buyurmaz mısınız?

Reklamlar

Read Full Post »

Bu dünyada bana üç şey sevdirildi. Misafire ikram etmek, sıcak günlerde oruç tutmak, düşmana karşı kılıç sallamak. [Hz. Ali kerremallahu veche]

alialmis
MÜSEDDES-ÂHAR-TÜRKÎ

Sanman bizi kim beste-dil-i nefs-i gavîyiz
Hâk-i kadem-i âl-i âbâ Mustafavîyiz
Ne havf-ı emîrân biliriz ne bedevîyiz
Râzî-şüde-i hükm-i kazâ Murtazavîyiz

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Âlemlere isna âşer ebrâc değil mi
Her biri ser-i mihr ü mâhe tâc değil mi
Tîr-i siteme cümlesi âmâc değil mi
Davâ-yı mahâbbet buna muhtâc değil mi

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Nakşı hevesi safha-i dilden sile geldik
Tâ da’vî-i mihr-i neseb-i pâk ile geldik
Kurbân-ı ilâhî olup İsmâil’e geldik
Çün bezm-i kıdemden dile geldik bile geldik

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Avân-ı Yezîd’in hele hasmâniyiz el-hak
La’net-keş-i îmân-ı dil ü cânıyız el-hak
Bu ma’rekenin Sâm u Nerîmânıyız el-hak
Evlâd-ı Hüseynin kul kurbânıyız el-hak

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz

Yokdur bizi tekdîre havâricde liyâkat
Ednâmız eder âlemi pür lerze-i dehşet
Ammâ nidelim böyle imiş hükm-i meşiyyet
Cân başa fedâ eylesek Es’ad ne saâdet

İkrârımıza ser veririz ahde kavîyiz
Biz şâh-ı velâyet kuluyuz hem alevîyiz 

Şeyh Mehmet Es’ad Gâlib Dede Hazretleri (v. 1799)

TAZELER İÇİN LUGATÇE:
Beste-dil i nefs-i gavi: Gönlü bağlı, nefsi kuvvetli, her hevasına tâbi Hâk-i kadem-i âl-i âbâ Mustafa: Habibi Kibriya’nın ve ailesinin ayağının tozu, toprağı havf-ı emiran: İdarecilerden korku bedevî: Çöle mensup Arap göçebesi Râzî-şüde-i hükm-i kazâ Murtazavî: Kaderin hükmüne razı olmuş, seçilmiş Hz. Ali (kv)’den yana İkrar: İnkarın zıddı, kabul etme, tasdik Ahde kavi: Sözüne, yeminine kuvvetle bağlı İsna aşer: on iki ebrac: burçlar Ser-i mihr ü mâh: Güneş ve ayın başı Tîr-i sitem: Cefa, haksızlık oku âmâc: Nişan alınan yer, hedef Safha-i dil: Gönül sayfası da’vî-i mihr-i neseb-i pâk: Tertemiz soylunun sevgisi davası Bezm-i kıdem: Geçmişi uzun zamana dayanan meclis Avân-ı Yezîd’in hasmâni: Yezîd’e arka çıkanlar, yardım edenlerin düşmanı La’net-keş: Durmaksızın lanet okuyan Ma’reke: savaş alanı, harp meydanı Sâm u Neriman: Zamanlarının yiğit, cesur bahadırları tekdir: Azarlama, keder verme havâric: Hariciler, isyan edenler, dışarıda kalanlar Ednâ: En düşük pür lerze-i dehşet: Dehşet, titreme ve ürperti dolu Hükm-i meşiyyet: Hakkın muradı, Allah’ın iradesi

Read Full Post »

Ey insanoğlu,
Sana güzellikten her ne şey nâsib olursa şüphesiz Allah’tandır. Ve sana kötülükten her ne şey isabet ederse kendi nefsindendir… [Nisâ, 79]

Bir şeyi murâd etme,
Olursa inad etme,
Hak’tandır o
reddetme,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

Cümle işler Hâlik’ındır, kul eliyle işlenir.
Hakk’ın emri olmayınca sanma bir çöp deprenir

Her sohbet bir vuslattır ve bizler bu vuslatın neşesiyle mestiz; gerçi bu satırların yazarının idrak ve temsil kıtlığı sebebiyle, irfan ve hikmet cevherleri siz güzelim canlara nakletmede kusurluyuz lâkin “Her zerrede bir nur, her katrede bir zuhûr vardır” müjdesi ile teselli bulmaktayız.

Her Cuma, ber vech-i mûtad, evladımızı da alıp Harem-i pâkinde, Kabe-i Muazzama’da cem oluruz. Bir safa dahil olduktan sonra sağ baştan 18. Candan başlayarak nezri Mevlana niyetine gül kokuları ikram eyleriz. Yine böyle bir hafta mahdumumuz daha ilk gül sunduğu cemaatten haşin bir red cevabı alıp geri çevrilince, pek bir kırılıp, gücendi, mahzun oldu. Onu mesrur eylemek için bir suretini çektiysek de nâfile…

Haftanın mestmp3’ü bu meyanda Dede Efendi’nin Şehnaz bir bestesi oluverdi: Sana ey cânımın cânı efendim, kırıldım, incindim, gücendim [240. Mestmp3]

Talib-i Hak olan siz güzelim canlara kestirme bir yoldan bahsetmek dileriz: “La talebe ve La Redde”

Kimseden hiçbir şey istemezsin olur biter; istemek yok (la talebe) verilirse reddetmek de yok ve (la redde). Onu nerden çıkarmış olsa gerek büyüklerimiz: Bir gün Resul-u Kibriya Efendimiz Abdullah ibni Ömer (r.a) hazretlerine bir ikramda bulunmuş o da Ya Resulallah benim ihtiyacım yok, bir başka muhtaç kardeşime ver der gibi kabul etmek istememiş verilen şeyi. Efendimiz cevaben buyurmuşlar: Ey delikanlı sen dilemediğin halde Allah sana bir şey verirse al REDDETME buyurmuş. Çünkü o, Allah’ın sana gönderdiği bir rızıktır, lütf-u ilahidir.

İstenmediği halde kendi gelen suyu ZEMZEM sayıp içen halk bilgeliğinde bir deyiş vardır:
Deh demeden yürürse at,
İstemeden bir bardak su verirse evlat,
Bir de hayırlı çıktı mı avrat
Düğün evinde işin ne; neşe senin evinde!


İrfan geleneğimizde ise “İstersem dilimi, almazsam elimi kessinler” düsturu hep aynı hakikate işaret eder. Hiç şikâyet etmemek, razı olmak manasınadır. Bu razı oluş belki de duaların kabulü, en güzel dua halidir.

İstemek yok verilirse, geri çevirmek, reddetmek yok. Bu “istemeyin” hadisi şeriflerinde o kadar tavsiye olunmuş ki birisinin devesinin üzerinde iken kamçısı yere düşse kimseden istememiş. Halbuki deve yüksek inmekte zor binmek de.. İstememeye bu kadar riayet etmişler. Hz. Peygamber(sav)’in yere düşen kamçısını bizzat inip alarak kimseye yük olmamasını örnek gösteren Hz. Pir Mevlânâ, bizlere şöyle nasihat eder:

Hz. Peygamber (sav): “Allah’tan cenneti istiyorsan Kimseden bir şey isteme ki kimseden bir şey istemezsen, Ben kefilim Cennete de girersin, Allah’a da kavuşursun” buyurdu. Hz. Peygamber bir gün ata binmiş gidiyordu, elinden kamçısı yere düşüverdi, hemen inip kendisi aldı, kimseden istemedi. Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü, özgür ol, Cenaze gibi kimsenin boynuna binme, halka yük olma!

Bu dünya tatlıdır, şirindir, güzeldir yemyeşildir. Çoğunuz bu cezbeye kapılıp gidebilirsiniz. Fakat istemeden size verilirse mübarek olur. İstediğinizden dolayı verilirse size yük olur ve minnet altında kalırsınız. Sakın istemeyiniz!

Kenân Rifai Hazretleri’nin dâim hatırlattığı bir söz vardır. “Bâr olma, yâr ol” der. Kimseye eziyet verme, kimseye sıkıntı verme, kimseden bir şey bekleme. Ahmed’er Rifai Hz.leri ise bizim yolumuz istememek, esirgememek ve biriktirmemektir buyurur.

Tasavvuf yar olub bar olmamaktır
Gül-i gülzar olub har olmamaktır.

Madem reddetme düsturu ruhumuza işledi. Hakkın bize bir atâsıdır, En sevgili Mustafa’sından, ikramını reddetmek ne kelime, can baş üzere buyur edeceğimiz, müjdeli bir hadis-i şerif:
Ey insanlar, ben ancak size hediye edilmiş rahmetim [Dârimi, Mukaddime:3]

Biçaredir ümmetlerin, isyanına bakma
Red eli vurup hasret ile düzaha yakma
Rahmet et aman, ateş-i hicranına yakma
En başta kulun Galib’i pür-cürmü bırakma

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Haktan bize Sultân-ı müeyyedsin Efendim

Ya Rab, hediye ettiğin peygamberin aşkından, rahmetinden ve şefaatinden mahrum etme bizleri. Hem Denizler bu aşk yüzünden coşar köpürür. Kuşlar bu yüzden öter. Onların hepsinin de dileği bu aşk tuzağına her an yeni bir avın düşmesidir.

Aşkından gayrısına iltifatımız yok. Bedenimizi tamamıyla can haline koy, bizleri hakîkat madenindeki inciye çevir; bağımı, bahçemi neşelerle sulayan bir çeşme lütfet, Maksudumuz ancak sensin, bizi iki alemin gamından kurtaracak bir aşk lutfet !

İkramı kabul edip izi üzre, mucibince amel edene aşk olsun, ya huu

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da

huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

İslam ve Sanat

islam ve sanat

Günümüz İslâm dünyasında, yan yana getirmekte oldukça güçlükle karşılaşılan kavramlar arasında “İslâm” ile “Sanat” bulunmaktadır. Bugün İslâm ülkelerinin hemen hemen hepsinde, cemiyetin her kesiminde insanların bu iki kelimeyi bir arada düşünmekte bir hayli zorlandığını görmekteyiz. “Sanat”la “İslâm” kelimeleri bir arada kullanıldığında, kendisini dindar olarak kabul etmeyen kesim, İslâm’ı, sanata tahammül edemeyecek kadar “geri” görmekte; kendisini dindar olarak kabul eden kesim ise, sanatın İslâm’la bağdaşmayacak kadar “lüzumsuz” olduğunu düşünmektedir. Birbirinden o kadar uzak görüşleri savunan bütün bu insanların ortak noktaları, tasvirin İslâm’da yasak olduğu varsayımıdır. Bu insanlara, İslâm’ın sanata bakışının ne olduğu sorulduğunda tatmin edici cevap alınacağı sanılmamalıdır.  Din ile sanatı, insanla sanatı birbirinden ayırmak, hayatımızdan tecrit etmek mümkün müdür? O halde; hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan sanat nedir? Sanatçı kime denir? gibi kavramların çerçevesini çizdikten sonra; sanatın lüzumunu, din ile ilişkisini izah etmeye çalışacağız.  Sanat Nedir ?  Arapça “sana’a” fiilinden türeyen sanat, çeşitli ansiklopedilerde değişik şekillerde tarif edilmekle birlikte onu ” insanların gördükleri, işittikleri, his ve tasavvur ettikleri olayları ve güzellikleri, insanlarda estetik bir heyecan uyandıracak tarzda ifade etmesi” olayı olarak da görebiliriz. Bu tariften de anlaşılacağı üzere, bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için, “insan elinden çıkmış olması, güzel olması ve orijinal olması” gibi şartları haiz olması gerekmektedir. Bu sebeple, insan elinden çıkmayan nefis bir dağ manzarası, şelâle, peribacaları vs. güzel olmakla birlikte sanat eseri sayılmazlar, çünkü insan elinin mahsulü değildir. Yine aynı şekilde, bir insan tarafından yapılmış olsalar bile, insanda estetik hayranlık uyandırmayan basit bir masa, rahle veya tabak da sanat eseri sayılmazlar. Ancak bunlar, işinin ustası kimseler tarafından çok ince bir şekilde yapılıp tezyin edilirse, daha doğrusu görenlerde güzellik etkisi uyandırırsa o zaman sanat eseri sıfatı kazanırlar. (1)  Sanat, güzel ve bediî şeyler yapmak işidir. Meselâ; resim, musiki, şiir, mimari, tezyinat, hat, gibi gayesi güzellik olan işler birer sanattır. İnsanların yaptığı ve hayran oldukları birçok şeyler vardır ki, bir fayda temin etmez. Bir elbisenin kumaşları üzerindeki işlemeler veya yemek tabağı içine yapılmış olan çiçek resimleri neye yarar ? Böyle bir kumaş insanı işlemesiz bir kumaştan fazla ısıtmaz ve süslenmiş bir tabak, içindeki yemeğe daha fazla bir lezzet vermez. Fakat onların gözümüz ve ruhumuzda oluşturduğu zevk, maddi faydalardan daha büyüktür. İşte böyle bir güzellik duygusu meydana getiren ve ruha bediî bir zevk veren işlere sanat denir.(2)  Sanat; yapmak, sonradan husule gelmek anlamına gelir ki “yaratmak” anlamında değildir. “Haleka” fiili ise; yaratmak, yoktan var etmek anlamınadır. İnsanların bir şey yaratması bu anlamda mümkün değildir. Bazı sanatçılarımızın “eser yarattım” gibi terimler kullanması yanlıştır. Çünkü yaratmak sadece Allah’a mahsustur.  Sanat; iç dünyamızı ses, renk, çizgi ve şekil ahengi içinde, madde plânına aksettiren, bizde hayranlık uyandıran eser ve hareketlerdir. Dinî, millî ve beşerî bütün duygu ve fikirler sanatın mevzuuna girer. Sanatkâr bu içtimaî kıymetleri, dertleri, zevkleri, sevinci, nefsinde şiddetle yaşayan, duyan kimsedir ki, fertler kendilerini sanatkârda bulurlar. Şekil, renk ve sesle ifade edilmek istenen ruhun ıztırapları, süruru ve güzellikleridir. Sanat, ruh güzelliğinin, madde plânında parlaması olduğuna göre, aslında sanat eserlerine hayranlığımız, şekle sokulan ruha ve fikredir.  Sanat bir lisandır. Kökleri mazide olan kahramanlıkların örf, âdet, inanç ve müşterek duygu ve düşüncelerin lisanıdır. Sanat beynelmilel değer taşımakla beraber, bir sanat eserinden, daha çok aynı kültür ve aynı dine mensup insanlar zevk alır. Bir Müslüman’ın güzel sesli hafızı dinlerken veya mehabetli bir mabet karşısında duyduğu manevi sükûtu, bir başka imana sahip kimsenin aynı derecede hissetmesi mümkün değildir. Çünkü sanat eserleri, bulunduğu kültür ve inanç çevrelerini tatmin edecek şekilde vücut bulur. Bu sebepledir ki, dünya medeniyeti tarihinde, zaman ve mekana göre, çeşitli usul ve malzemelerle şekillenen pek çok dinî ve millî sanatlar vardır.  Hat sanatımız Arap kaynaklıdır. Fakat, Türk’ün elinde, müstakil bir sanat olarak millîleşmiştir. Diğer milletlerin mimari eserlerinde görülen unsurlar, Türkler tarafından da kullanılmıştır ama, millî zevklerine bağlı, yepyeni terkipler halinde tecelli ettiği için, millî bir karakter kazanmıştır.  Sanatçı Kimdir?  İnce duygulara sahip, özel nitelikleri bulunan, diğer beşerî vasıtaların kavrayamayacağı derecede hassas işaretleri yakalayarak, kendine özgü kişiliği içerisinde sunan kimsedir. Sanatkâr, çok hassas bir telsiz cihazı gibidir. Öyleki, bu cihazın ibreleri en küçük ses titreşimlerini bile kaydeder. Onu güzel bir ses armonisi içerisinde notaya çevirerek kulakları okşayan saf ve güzel bir duygu biçimine döndürür.  Her insanın duyarlılığı bir değildir. Kimisi hayal kurarken sigara üstüne sigara yakar, kimisi içki kadehine sarılır. Sanatçı ise, bulduğu bir kâğıt veya tuvale duygularını dökmeye çalışır. Sadece hayal kurmak ona yetmez. Hayalinin ürünlerini de sunmak ister. Çünkü sanatçının elem ve haz yönünden duyarlılığı başkalarından fazladır. Çünkü o, acıları daha acı, güzellikleri bir kat daha güzel görebilecek ve duyabilecek ölçüdedir. Onun için sanatçılar çok çabuk kırılıp üzülebilen hassas insanlardır.  Sanatçılar duygusal yönden çocuklara benzerler. Gerçek çevreleri ile yetinmezler; yeni duygulara, yeni oluşumlara heveslidirler. Sanatçının hemencecik gönlü kırılır, hemencecik güveniverir. O, herkesi sever, herkesin de kendisini sevmesini bekler. O, kimseyi üzmekten hoşlanmaz, kendisini üzenleri de asla affetmez.  Sanatkâr her şeye aşkla bakan insandır. Sanat eseri de bu aşktan doğar. Gönlü hep güzeldedir. Uçuşan bir bahar bulutuna, öten kuşlara, kovalaşan kelebeklere, çiçeklerin üzerinde inci gibi duran çiğ damlasına saatlerce takılır kalır. Uçsuz bucaksız hayal alemlerinde dolaşır durur.  Bir çiçek onlar için odundan, selülozdan, karbondan, hidrojenden ibaret değildir. Çiçek madde değil, duygusal bukettir. Onlar çiçeği de bulutu da öyle görürler. Bulut, onların gözünde kristalleşmiş su buharının ötesinde bir şeydir. Çocuklar da öyle değil midir? Onun da bezden bebeği, bir bez parçası değil, konuşan, uyuyan, üzülen bir yaratıktır.(3)  A. Lhote’ye göre sanatçılar; “garip fikirli insanlar olarak yalnızlığı seçerek analiz ve sentez halinde incelemelerin kararcısıdırlar. Fikirleri herkesin fikirlerine benzemeyen, yani herkes gibi düşünmeyen, devamlı analiz ve sentez yapan insandır.” Eflâtun’a göre de; “değerli ve toplum için faydalı bir kişidir.”  Sanatçı, kendisine ıztırap, başkasına neşe saçan kimsedir. O ıstıraptır ki, onun eser vermesine sebep olur. Eserini verirken yücelir ve deşarj olarak sıkıntıdan kurtulur. Eğer sıkıntısını sanatı ile ifade edemezse, başka şekillerde ifade yolu arayacaktır. Belki de kendisine veya etrafına zarar verecektir.  Sanat adamları bize, bakmakla görmek arasında şahsi duygularını sunarlar. Cisimlere ve olaylara kendi yorumlarını katarlar. Sanatçı, henüz var olmayan yeniyi arar. Eserler bu aramanın izleridir. O, ömür boyu bu aramayı sürdürmek zorundadır.  Peygamberler, filozoflar, devlet adamları, bilim adamları, ekonomistler, sanatçılar… Bütün bunlar toplumun öğretmenleri, medeniyetlerin sebebidirler.  Peygamberlerin durumu biraz farklıdır. Onlarda vahiy faktörü ön plândadır. İnsanları en fazla peşlerinde sürükleyenler, en güçlü ve en kalıcı reformları yapanlar, tarihe yön verenler onlardır. Onlardan sonra da fikir adamları, ilim adamları ve devlet adamları ile sanatçılar gelir.  Öğretmenleri ve önderleri olmayan toplumlar içgüdüleri ile yaşarlar. Bu içgüdüler sıradan içgüdülerdir. Çayırlarda otlayan koyun sürüsü gibi. Koyun sürüsünün içinden bir tanesi bilmediğimiz bir sebepten dolayı sürüden değişik bir hareket yapar ve sürü onu izler. Böylece aynı yerde durmaktan kurtulurlar. İçlerinden birisinin değişik bir eylem yapmaması halinde sürü olduğu yere çakılır kalır. İnsan topluluklarına önderlik edenler de, bu çok basit örneğimizdeki o bir tek koyunun yaptığı göreve benzer görev yapar. Onun için dinamik bir özellik gösteriyoruz. Medeniyetler kuruyoruz. Bu önderler, yani toplumdan farklı düşünüp, farklı eylemde bulunanlar olmasaydı, bu günlere gelemezdik.(4)  A. Arvasi’nin şu sözleri sanatçı kimliğinin nasıl olmasını izah etmeye yetmiyor mu? “İnsan maddeden manaya sıçrayabildiği için insandır. Hayvanlar bu zihni faaliyetleri gösteremedikleri için hayvandır.” Hz. İbrahim’in somut örneklerden giderek, soyut olan yaratıcısını bilmesi ve ona secde edip teslim olması gibi.

Sanatın Gayesi: Sanat, insan ve cemiyetle en sıkı münasebeti olan din, ahlâk ve iktisat gibi içtimai bir müessese ve canlı bir kültür dalıdır. Alimin keşfinden ve eserinden daha geniş bir tesir sahası vardır. Çünkü sanat, fertlerin zekâsına hitap ettiği gibi, gönüllerine de hitap eder. Böylece millî şuuru ve dinî hayatı, daha feyizli ve şevkli yaşamamıza vasıta olur.  Sanatı Allah için, beşeriyetin tekâmülü için kullanmasını bilen Dede Efendi, Itrî, Mimar Sinan, Şeyh Galip, Şeyh Hamdullah, Râkım gibi büyük sanatkârların bu anlayışla büyük eserler verdikleri, asırlardır kütleleri dini vecd içinde Allah’a yaklaştırdıkları muhakkaktır.  Bugün bestelenmiş gibi hâlâ coşkunlukla söylenen Tekbir, Salât, Allah’ı arayan ruhun İlâhî güzellik karşısında duyduğu hayranlığın ifadesinden başka ne olabilir? Önünde küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifade eden Süleymaniye, Sultan Ahmet gibi mehabetli camiler… bizi secdeye, bizi ümit dolu duaya davet etmiyorlar mı?  Yüzyıllar ötesinden Aşık Yunus, hâlâ aramızda değil mi? Her dost meclisinde şifalı ellerini gâh musiki, gâh şiir kalıpları içinde üstümüzde hissetmiyor muyuz?  Görülüyor ki, sanat milletlerin hayatında duygu ve düşünce birliği sağlayan önemli bir unsurdur. Mevlâna ve Yunus Emre gibi dâhiler, ruhlarının serhatlerinden kopup gelen feryatları, zevkleri, güzellikleri beşer kulağına fısıldayarak kütleleri arkalarından sürüklemişler, dirliği ve düzeni bozulmuş cemiyetlerde tefekkür ve iman birliği sağlamışlardır.  Sanat, en büyük mürebbidir. Sanatın bu nefis ve irade terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdadımız, tahsil çağına eren gençleri kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak, bir hayat disiplini kazandırmak için musiki ve hüsn-i hat gibi sanatlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hocalarının dizinin dibinde hem yazı öğrenirler hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsili ile beraber sabır, devamlı çalışma, temizlik ve tertip gibi hasletler de kazanılırdı.  Bu sebepledir ki, bir zamanlar Enderun Mektebi, bilhassa daha geniş sahada tekkeler; musiki, hat, tezhip, cilt gibi sanatların öğretildiği birer Güzel Sanatlar Akademisi mevkiinde idi. Bu sanatlar; müşterek inanç ve kültüre bağlı insanlar arasında duygu ve düşünce birliği sağlar. Ruhlara sükûn verir, güzeli öğretir, bediî zevkleri geliştirir. Dinî ve millî hayatın kıymetlerini aleme yayarak daima canlı tutar, ruhun madde üzerinde hakimiyetini sağlar. Ferdi his ve duyguların cemiyete zararlı kısımlarını tasfiye ederek nefis ve irade terbiyesinde mühim rol oynar. (5)  İslâm ve Sanat  İslâm ve sanat… İslâm’ın sanatla ilişkisi var mı? Dinler “gerçeği” araştırırlar. Sanat ise “güzeli”. Gerçek ile güzel arasındaki fark açıktır. Birisi bağımlı, diğeri bağımsızdır. “Gerçek” gerçeğin sınırlarıyla kayıtlıdır. “Güzel” ise hiçbir sınır tanımaz. Çünkü o, hayal ülkesinde gezinen, hür, bağımsız ve enginlerde uçuşan bir duygudur.  Konunun bir de “ahlâkî” yönü vardır. Dinler, ahlâk konusu üzerinde titizlikle dururlar. Sanat ise, her türlü kayıttan uzaktır. Böyle bir anlayış, hem dini, hem de sanatı çok dar sınırlar içerisine hapsetmek olacaktır. Aslında ruhun derinliklerinde din ile sanat tam bir ilişki içindedir.  İslâm sanatı deyince, zorunlu olarak, İslâm’dan söz eden sanatı kastetmiyoruz. İslâm sanatı; varlığı, İslâm düşüncesi açısından canlandıran bir sanat metodudur. İslâm sanatı “güzel” ile “gerçek” arasında tam bir ahengin ve uyumun teminini hazırlayan bir sanattır. Çünkü kâinatta “güzel”, bir “gerçektir”. “Gerçek” ise “güzel”in doruğu… Ve işte buradan başlamak üzere, doruğa doğru çıktıkça varlıkta tüm gerçeklerin buluştuğu tepe noktasında din ile sanat buluşurlar.  İşte hoşgörü dini olan İslâm, sanata yeni soluklar aldırdı. Figür sanatından başka birşey bilmeyen insanlığa soyut sanatı öğretti. Sanata yeni görüşler kattı, yeni yorumlar getirdi. Soyut (nonfigüratif), o dantel gibi akıllara durgunluk veren süslemeyi Müslümanlar keşfettiler. Batılıların hayran kaldıkları Elhamra’yı onlar meydana getirdiler. Doğu halılarının o güzellik ve ihtişamına hiç kimse ulaşamadı.  Müslümanlığın sembolü olan cami, boş bir yapıdır. Orada sunaklar, heykeller, tanrı ve ermiş resimleri yoktur. Mozaiklerle, mermer kakmalarla, ahşap oymalarla ve alçıyla yapılan çok canlı ve zengin dekorasyonun tümü figürsüz, soyut motiflerden oluşur.  Kiliseleri biliyoruz, onların içi heykel ve resimlerle doludur. İslâmiyetten önce Kâbe’de heykeller vardı. Bu heykeller soyutu kavrama güçlüğünün sıkıntılarıdır. Hristiyanlar ve diğer batıl dinler yaratıcıyı somutlaştırmışlar, yani puta tapar hale getirmişlerdir. Eğer İslâm kültürü Arap kültürünün devamı olsaydı, Kâbe’deki putlar şimdi camide olmalıydı.  İslâm dini başlangıçtan beri sanatın başka dallarına, özellikle heykel ve resme karşı tavır takınmış, dinî olsun ya da olmasın, figüratif resme, putperestliği yeniden canlandırabileceği düşüncesiyle belirgin biçimde karşı çıkmıştır. Bütün semavî dinler de sanatı yasaklamamış, sanatın insanlar aleyhinde kullanılmasına ya da insanları yersiz inançlara taşımasına karşı çıkmış, tapınılan putlarla mücadele etmiştir. İslâm dini de böyledir. Onun yasakladığı “sanat” değil, “put”tur. Bu yasaklama, sanatı köreltip zayıflatmamış, aksine gerçek sanatın gelişmesine ve yayılmasına sebep olmuştur. İnsan zekâsını somuta hapsolmaktan kurtarmış, ona mücerretin engin ufkunu açmıştır.  Bu nedenle, İslâm sanatı dekoratif sanatlara yönelmiştir. Ama bu öyle parlak ve büyüleyici, öyle özgün, öyle ritim duygusu içinde yüzen eserlerin ortaya çıkmasına imkân vermiştir. Bunlar İslâm sanatının en değerli ürünleri olmuş ve Batı dünyası her zaman kıskançlıkla karşılamış, bir masal dünyasına bakar gibi hayranlıkla seyretmiştir. (6)  İslâmiyet’in doğuşu ve baş döndüren bir hızla yayılışı, tarihin en büyük olaylarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonraki yüzyıl içinde İslâmiyet İran’ı, Suriye’yi, Kudüs’ü, Mısır’ı, Mezopotamya’yı, Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı çevresi içine almış; eski Roma Denizi bir Müslüman gölü olmuştur. Hilâlin bir ucu Batı Çin’e, öbür ucu da Fransa’da Poitiers’ye dayanmıştır.  Tarihte hiçbir İmparatorluğun bu kadar kısa bir zamanda İndus nehrinden Atlas Okyanusu’na kadar böylesine genişleyip yayıldığı gösterilemez. Bu genişleme ile birlikte İslâm ülkelerindeki uygarlık eserleri de alabildiğine gelişme göstermiştir. Abbasiler devrinde İslâmiyet’in merkezi olan Bağdat şehri, akıllara bin bir gece masallarının ihtişamını getirmektedir.  1046 yıllarında Mustansır Billah’ın halife bulunduğu sıralarda Mısır’ı ziyaret eden Nâsır-ı Hüsrev, Fâtımiler’in idaresi altındaki Mısır’ın ileriliğini, zenginliğini, emniyet ve adaletini övmekle kalmaz, 640’da Amr İbnü’l-As’ın kurduğu Fustât şehrinin, Kahire kurulduktan sonra bile uzun zaman parlak devirler yaşandığını, on dört ve yedi katlı evler yapılmış olduğunu, yedinci katta “dam üstünde bahçeler” bulunduğunu yazar.  Müslümanlar zaptettikleri yerlerde, iman ve zafer neşesiyle, yorgun enerjileri canlandırmayı başardılar. Müslüman olanlar taze bir kuvvetle bu coşkun nehrin sularına katıldılar. Çöllerde yer yer şehirler fışkırmaya, camiler ve medreseler yükselmeye, kütüphaneler ve hastaneler kurulmaya başlandı. Bilim, sanat, edebiyat, felsefe ile tarım ve ticaret beraber ilerledi. Muhteşem sanat eserleri gerek mimaride, gerek süsleme sanatlarında tarihte eşine az rastlanır bir gelişme gösterdi. (7)  Mimari, musiki, tezhip ve hat gibi sanatlarımız, dünyaya parmak ısırtmıştır. Bu sanatlarımız beşeri olduğu kadar ilâhîdir. Bu sanat kolları, tevhit merkezinden hareket etmiş birlikçi bir karakter taşıdığından, temeli ve felsefesi kadar tafsilat ve teferruatında da hep o tevhit anlayışını ilan ve ihya etmiştir.  İşte bu nedenle Yahya Kemal : ” İslâm sanatı deyince; ayağımızın altındaki kilimden göklere kadar tırmanan Selimiye’lere, Karahisari’nin kubbeyi işlemesinden Dede Efendi’nin çığlığına kadar hepsi hatırlanmaz mı? Hemen o günlere uzanır ve adeta Sinan’a taş taşır, bacıya desen uzatır, Şeyh Hamdullah’a hokka tutmaz mıyız?  Duyanlar için, bütün tarih ve sanat eserlerimiz dinî ve mistik bir ruh taşır. Çünkü hemen hepsi bu ruh ve düşünce ile yapılmıştır. Revan köşkünde gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birdenbire İslâm mimarisini tam manasıyla gördüm. Çünkü İslâm mimarisinin içinde bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lâzım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde gözüküyor”(8) diyerek duygularını ifade etmiştir.  Buna rağmen yalnız Türkiye’de değil, bütün İslâm dünyasının hemen hemen hepsinde “estetik aşınma” ve “tarihi tahrip” hadisesinin yaşandığını üzülerek söylememiz gerekir. Çirkin binalar, estetikten mahrum avlusuz camiler, bina ile orantısız minareler, maviye veya yeşile boyanarak aslî güzelliklerini kaybetmiş mihraplar, yurt dışına kaçırılan yazma eserler, bir kenara atılmış nadide hat levhaları, bir köşede çürümeye terkedilmiş Selçuklu veya Osmanlı sinileri, kırılmış mezar taşları, tarihten ve sanattan kopmuşluğumuzun ifadesi değil midir ? Dindar ve muhafazakâr olduğunu söyleyen zenginlerimizden kaç tanesi bugün hat, ebru, tezhip gibi klâsik İslâm sanat eserlerinin koleksiyonunu yapmakta; gençlerimizin kaçta kaçı böyle sergileri ziyaret etmektedir?  Hamisi olmayan bu sanatları, kendi çaba ve gayretleriyle yaşatmaya çalışan, duygularını eserlerine yansıtan sanatkârlara ne ölçüde değer verilmekte, onura edilmektedir?  Bir din, en iyi ifadesini sanatla bulur, kendisini en iyi sanatla ifşa eder. Sanatın bilhassa tasavvuf çevrelerinde gelişmiş olması tesadüf değildir. İslâm’ı sanat ve estetikten soyutlamanın ne dinî bir dayanağı vardır, ne de bundan sanat ve dinin bir kazancı bulunabilir? Tam tersine bundan din de, sanat da, insanlık da zararlı çıkar.  Sanatın ve İslâm’ın ne olduğu sorusuna yeterli cevap verilememesi ve bunların kesişme noktalarının tespit edilememesi sebebiyle bugün İslâm sanatı, ya çok özel bazı alanlara sıkışıp kalmış, ya da müzelik bir hadise olarak düşünülür olmuştur.(9) 


İslâm’ın Sanata ve Estetiğe Bakışı
a) İnsanda güzellik ve sanat duygusunun  fıtriliği 
İnsanı en iyi tanımanın en iyi metotlarından birisi; ona iyi bir gözlemci sıfatıyla bakmak, hareketlerini kontrol etmektir. Ona böyle bir nazarla baktığımızda insanın, biri maddî, diğeri ruhî olmak üzere iki dünyasının bulunduğunu ve bütün faaliyetlerinin bu iki yönde cereyan ettiğini müşahede ederiz. İşte sanat da insanın bu ikinci yüzünü teşkil eden unsurlardan birisidir.  Henüz dinî ve sosyal baskılardan âzade, duygularını en samimi bir şekilde dile getiren 3-5 yaşındaki çocuklar, doğuştan sahip oldukları içgüdülerini, melekelerini ve kabiliyetlerini, içlerinden geldiği gibi hareket ederek, en saf şekilde sergilerler. Bu davranışlar, onlar için hem bir oyun, hem de yetişkinlik çağlarındaki faaliyetleri için bir alıştırma ve hazırlıktır. Hiçbir insan yoktur ki, o günkü imkânları ve kabiliyeti çerçevesinde çocukluğunda sanat faaliyetleri diyebileceğimiz faaliyette bulunmamış olsun. Bir kimse, dini ve sosyal baskıların henüz teşekkül etmediği o çağlarında mutlaka şarkı söylemiş, resim yapmış, bir müzik eşliğinde oynamış, çamurdan hayvan figürü yapmış, ev bina etmiştir. İşte insanın bu gibi faaliyetleri onda güzellik ve sanat duygusunun fıtri olduğunun güzel bir işaretidir.  Bir kimsenin elbiselik bir kumaştan veya kravat alırken bile mağaza mağaza dolaşması, insanda doğuştan mevcut olan bu güzellik duygusunun eseridir. Eğer insanda böyle bir güzellik duygusu bulunmasaydı, elbiselerin yalnızca sağlamlığına, soğuk veya sıcağa karşı dayanıklılığına bakılacak, yemeklerin göze değil, yalnızca damağa hitap etmesi yetecek, binaların sağlam ve kullanışlı olması kâfi gelecek, arabalar, elbiseler çeşit çeşit modellerde yapılmayacaktı. İşte bu gibi örnekler, güzellik duygusunun insanda doğuştan mevcut olduğunun başka bir işaretidir.  Bu tespitlerimizden de anlaşılacağı üzere insan, yalnızca düşünen, üreten, inanan bir varlık değil, aynı zamanda sanat eseri meydana getiren bir varlıktır. Tarihe baktığımız zaman, en ilkelinden en gelişmişine kadar yeryüzündeki bütün insan topluluklarının sanatla meşgul oldukları, sanat eseri meydana getirdikleri görülecektir. Hatta sanat eseri meydana getirmemiş bir din ve topluluk yoktur. Arkeolojik ve antropolojik araştırmalar, bu durumun, tarihin herhangi bir zaman diliminde değil, dünya kurulduktan beri böyle olduğunu ortaya koymaktadır. O halde sanat, ferdi plânda fıtrî, tarihî ve sosyolojik anlamda evrensel bir hadisedir.  Hatta onun evrensel bir hadise olması da her insanda fıtrî olmasının bir neticesi ve tezahürüdür. Diğer taraftan, bir kültürün ürünü olarak ortaya çıkan bir sanat eserinin, meselâ bir çininin veya minyatürün, çok değişik başka kültürlerin insanları tarafından rahatlıkla beğenilip satın alınabilmesi, bir Hristiyan’ın Sultan Ahmet Camii, bir Müslüman’ın Köln Katedrali karşısında hayranlığını gizleyememesi gerçeği de bu sanat duygusunun evrenselliğinin başka bir delilidir. 

b) Kur’an ve Hadislerin Işığı Altında  Güzellik Duygusunun Fıtriliği 
Kur’an-ı Kerim’de güzel sanatlarla doğrudan doğruya ilgili bir ayet mevcut değildir. Bununla birlikte, diğer bazı ayetlerin ışığı altında O’nun güzel sanatlara nasıl baktığını tayin etmek mümkündür. Bunun için önce “insan”ın ne olduğunu bilmek gerekir.  Kur’an-ı Kerim’e göre Allah, insanı yeryüzünde kendisinin halifesi olarak en güzel ve en akıllı şekilde yaratmıştır. Meselâ:  ” Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.”(10) “Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş ancak O’nadır.”(11)  Mealini verdiğimiz birinci ayetteki “insanın en güzel şekilde yaratılma”sından maksat, insanın mükemmel şekilde yaratıldığı denilebilirse de ikinci ayetteki “suretinizi en güzel şekilde yaratmıştır” şeklindeki bir ifade, bunun, yüz ve endam güzelliğini de içerisine aldığını göstermektedir.  İnsanın en güzel biçimde yaratılması, aynı zamanda onun güzelliklerini kavrama, bunlardan zevk alma ve estetik değeri olan eserler yapma kabiliyetini haiz olduğunun da bir ifadesidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetler insanı düşünmeye davet ederken, bazı ayetler de üstün belâğati ve tasvirlerindeki güzelliğiyle doğrudan doğruya insanın estetik yönüne hitap etmektedir. Nitekim başka ayetlerde bu konu çeşitli şekillerde dile getirilmiştir.(12)  Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, dünya nimetleri yalnızca iyi ve faydalı değil, aynı zamanda güzeldir. Diğer taraftan, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı en güzel şey ise, bu dünyadaki salih amel işleyenlere vaat edilmiş olan cennettir. Eğer insanın bu güzellik  ve güzelliği kavrama yönü bulunmasaydı, cennetin “altlarından ırmaklar akan köşkleri”nden veya oradaki hurilerin, insanın hayal gücünün dahi erişemediği güzelliklerden bahsedilmeyecekti.  Aslında, Allah’ın insanı “güzel” surette yaratması gayet tabiidir. Çünkü, yaratıcının kendisi “Cemal” sıfatını taşımaktadır. İnsanın güzel ve güzelliğe karşı meyyal olması, güzel eserler ortaya koyabilmesi gerçeği, bu ayette belirtilen yaratma hadisesine dayanmaktadır. Hatta insanın “ahsen-i takvim” olmasının (en güzel şekilde yaratılmasının) sırrı da burada yatmaktadır. Hz. Davut’un sesini en güzel kılan, Hz. Yusuf’un ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’i insanların en güzeli yapan iksir, işte budur.  Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayet karşısında Müslümanların düşünüp ibret almasını ve güzelliklerden istifade etmesini istemektedir. Bunlardan bir tanesi:  “Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde mü’minlerindir…”(13)  Görüldüğü gibi, bu ayetlerden birincisinde mescide giderken ziynetlerin takılması (yani tefsircilere göre güzel koku sürülmesi, temiz ve güzel elbiseler giyilmesi) istenilmiş ardından da gayet cömert bir ifadeyle de “yeyiniz, içiniz” diye insanlara dünya nimetlerinden istifade edilmesi söylenmiştir. İkinci ayette ise güzel ziynetleri, hoş ve temiz rızıkları Allah yasaklamadığı halde yasaklayanlar veya yasaklayacak olanlar azarlanmıştır. (14)  Kur’an-ı Kerim’de yaratıcının varlıkları sanatkârâne yarattığını ve süsleyip güzelleştirdiğini belirten ayetler şunlardır:  a) Genel olarak bütün mahlukatın güzel yaratıldığını belirten ayetler. Şu ayet bunun örneklerinden birini oluşturur : “O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.”(15)  Bu ayette Allah’ın, yarattığı her şeyi güzel yarattığı, hilkatte çirkinliğin söz konusu olmadığı belirtilmiştir. Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde hakiki bir hüsün ciheti vardır.  b) Gökyüzünün süslendirildiğini belirten ayetler. Bu konuda birçok ayet vardır. Bir ayette “Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.”(16) denilir. Başka bir ayette ise vurgulu bir biçimde “Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik.”(17)  Denilerek göklerdeki ihâhi süslemenin incelenmesine ve ancak inceleyip düşünenlerin bunu idrak edebilecveğine işaret edilmektedir. Diğer bir ayette ise, göğün süslendirilmiş olmasına bakılması emredilmekte, orada bir eksiklik ve düzensizliğin bulunamayacağını, çünkü Allah tarafından korunduğu belirtilmektedir.(18) 

İnsan ve Sanat  İnsan sanatla daima birlikte olmuştur. Nasıl ayrı olsun ki? Benim sanatla hiçbir ilgim yok diyenlerin de sanatla ilgileri mutlaka vardır. Onlar saçlarını tararken, kravatlarını düzeltirken, evlerini düzenlerken sanat yaparlar da farkında olmazlar.  Hayat sanatsız düşünülemez. Sanat, hayatımıza anlam ve zevk katar. Bizleri tarihimizle haberleştirir, günümüzden geleceğe selâmımızı iletir. O evrensel bir dildir. Değişik ülkenin insanları sanat yoluyla iletişim kurarlar.  Milletlerin yükselme devirlerinde, insanların kendilerini sanata verdiklerini görürüz. Böyle bir cemiyette; köyünde oymacılık yapan halkından, beste yapan şeyhülislâm, hattat olan devlet reisine kadar herkes sanatkârdır. Çökme ve erime devirlerinde ise; espri ve şehvet dolu eserlerin çoğaldığını, ruhlardaki kabalığın sosyal hayatta da kendini gösterdiğini müşahede ediyoruz. Sanat eserlerinde ahlâksızların örnek ve önder olarak gösterildiği bahtsız ve sönük bir devirdir bu dönem. Misaller için uzaklara gitmeye lüzum yok. Asırlardır cami içindeki süslemeden sofra takımına kadar her şeyini bir ruh düzeni içinde işleyen milletimizin bugünkü durumuna bakmak kâfidir herhalde. (19) 

İslâm Mimarisi, insan karakterine uygun bir biçimde estetik duygusunu manevi inançla birleştirmiştir. İslâm’ın bu estetik anlayışı ibadetlerin haz içinde yapılacağı binalar için mimaride ve insan hayatını anlamlı kılmak ve ölüm korkusunun yenilmesi, bu konudaki duyguların işlenmesi için edebiyatta hakim kılınmıştır. İslâm, iç dekorasyon, giyim, kuşam ve ev eşyalarında hayranlık uyandıran eserler meydana getirmiştir. Bunların içinde dünyaca meşhur şark halıları, zarif seramikler, cam ve metal işleri, İslâm sanatının karakteristik harika ürünleridir.  Bu sanatın biçimlenmesinde İslâm idaresi altındaki bir çok milletlerin sanatlarının birikimi vardır. Araplar, İslâm’dan önce kültür açısından pek varlıklı sayılmazlardı. Sadece çöl hayatının kendine has özellikleri lirik bir edebiyatta işlenmişti. Fakat Bizans’ın büyük bir bölümü ve İran’ın fethi, önce Şam’a sonra Bağdat’a nakledilen hükümet merkezi Arapları bu yüksek medeniyetlerin mirasçısı yaptı. İslâm, bu ülke halklarının sanatını körü körüne kopya etmedi. Tenkitçi bir bakışla Müslümanların amacına uygun olan sanat dalları titizlikle seçildi. Bu dallar, sanki eskiden beri İslâmî imişler gibi uygun bir senteze ulaştırıldı. İslâm, hayatın bütün safhalarında ve her alanda geçerli olduğundan, inanç, giderek bu sanatların biçimini belirleyici bir rol oynadı. Dini tesirin en çok görüldüğü saha mimarlık olmuştur. Camiler, Arapların eski geleneksel kültürü ile Arap olmayan Müslümanların kültürlerinin ahenkli bir bileşimi ile daha muazzam ve olağanüstü güzelliklerle süslenerek yapılmıştır. (20)  Uzun yıllar çöl hayatının ilkel sadeliğine alışmış bulunan Araplar, sonraları yaşama tarzlarında büyük rol oynayan muhteşem anıt binalar yaptılar. Müslümanların bir zamanlar içinde ibadet ettikleri küçük kerpiç binaların yerini, artık mermer direkli, üzerleri kurşunla kaplanmış çatılı ve camları parlak desenlerle bezenmiş muhteşem camiler alıyordu. Bu binaların en meşhurlarından biri Kudüs’teki, halen dimdik ayakta duran camidir. Bu cami granit taşlardan yapılmıştır. Bizans üslubunun tesirinde inşa edilmiş ve süslenmiş olan caminin kubbesi sanki altınla kaplanmış gibi tepelerin arasında bugün bile ışıltılar saçmaktadır. 691’de bitirilen bu caminin Müslümanlar için hem dini, hem de siyasi önemi çok büyüktür. Camilerin revak kısmı, güneşin yakıcılığına siper olur. Yuvarlak, kenarlı ve çıkıntılı direklerin gölgesinde Müslümanlar dinlenebilir, okuyup yazabilir.  İmparatorluğun her yanında camiler inşa edilirken, ilk model plânı, bazı detayları zenginleştirilmek suretiyle uygulanmıştır. En önemli yeniliklerden biri, mü’minleri namaz vaktinin geldiğini ezanla bildiren, müezzinin ezan okuduğu yüksek bir kule olan minaredir.(21) 

Duvar Süsleri, Her türlü insan ve hayvan figürlerinin çizilmesinin dinimizce sakıncalı bulunması, bunların putperestlik devrinin şirkini çağrıştırmalarından ötürü, bu tür resimlerin yapılmasını bizzat peygamberimiz yasaklamıştır.  Bu sınırlamanın korkusuyla sanatkârlar, modellerin gerçek biçimlerinin yerine, onların soyut desenlerini çizmişlerdir. Bu tasvirlerin yapılmasında Bizans bitki ve ağaç motiflerinden de etkilenilmiş olabilir. Buna karşılık; çeşitli kuşlar, tavuskuşu, arslan, antilop, geyik, av köpeği ve hayali varlıklar olan zümrüdü anka kuşu ile ejderhaların figürleri İran tesirinden kaynaklanmaktadır.  Müslümanlar bitki motifleriyle, hayvan tasvirlerini ahenkli ve şekilde karıştırmak suretiyle bu ayrı ayrı üslupları birleştirmişlerdir.  Tartışmasız olarak denebilir ki, en meşhur süsleme biçimi arabesktir. Müslümanlar, Bizans’ın klâsik akasya yaprağı motifini aldılar. Aslandan daha da soyut ve çizilebilecek hale getirdiler. Sonu olmayan desenler, bazen yaprağın meyve sapı üzerindeki bir çiçek şeklinde çizilirken, bazen da yaprağın üzerindeki dalgalı çizgiler veya iç içe yuvarlak biçiminde çizilmiştir. Motif hangi kaynaktan alınmış olursa olsun, karakteristik olanı, bu süsleme biçiminin hâlâ tekrarlanmasıdır.(22) 

Maden Sanatı, İslâm kültür ve sanatının geliştiği Yakın Doğu toprakları, madence çok zengin olduğundan bu bölgelerde maden sanatı geleneği çok eski devirlere kadar iner.  İslâm ustaları, başlangıçta istila edilen toprakların eski kültürlerinden büyük ölçüde etkilenmiş, fakat kısa bir süre içinde İslâm din ve felsefesinin getirdiği yeni ruh ile ustaların yaratıcılığı birleşerek kendi benliği olan bir İslâm maden sanatı doğmuştur.  İslâmiyetle gelen yeni fikirler ve duygular, yeni sembollerle ifade edilmeye başlanmıştır. Bitki motifleri stilize edilerek geometrik desenler haline getirilmiş; hayvan figürleri bir bitkiye veya bir bitki motifi bir hayvan figürüne kaynaştırılmıştır.  İslâm dininin tasvir yapmayı yasakladığı ve bu yasağın İslâm sanatının değişik bir yönde gelişmesine yol açtığı genel olarak benimsenmiş bir görüştür. Kur’an’da putlara tapmayı yasaklayan emir, zamanla hadis bilginleri tarafından her çeşit canlı resminin yapılmasının günah olduğu şeklinde yorumlanmıştır.  İslâm sanatında “çizgi”nin erken devirlerden itibaren önem kazandığı görülür. Düz, zikzak veya kıvrılan çizgilerin uzayıp yön değiştirmesiyle sonsuz olarak çoğaltılabilen, belki de sonsuzluk kavramını sembolize eden geometrik desenler geliştirilmiş; kara, üçgen, daire ve sekizgen gibi bağımsız elemanlar yan yana veya üst üste konarak, ya da iç içe geçirilerek anlaşılması ve çözülmesi güç kompozisyonlar elde edilmiştir.  Bir çizgi sanatı olan “hat” sanatı da, İslâmlık devrinde birdenbire büyük bir gelişme göstermiştir. Hat sanatının doğmasında ve gelişmesinde, bu sanatın İslâm anlayışına ve zevkine uyan bir çizgi sanatı olmasının yanı sıra, dinde önemli rol oynamıştır. Kur’an’da yazılanlar Allah’ın emirleri olduğu için, Allah’ın emirlerini anlatmaya aracı olan yazılar ve bu yazıları süslü bir şekilde yazarak kelimelerin anlamını vurgulayan hattatlar büyük önem kazanmıştır. Kur’an’ın Arapça yazılmış olması, Arap yazısına üstünlük sağlamış, kısa bir süre içinde çeşitli üslupta yazılar geliştirilmiştir. Yazının bir süsleme elemanı olarak sanata girmesi, İslâmlık devrinin getirdiği en önemli yeniliklerden biri olmuştur.  İslâmiyetle birlikte gelen yenilikler ve değişiklikler, madeni eserlerin süslemesinde kendini gösterir. Natüralizmden uzaklaşan yüzey süslemesi, İslâm sanatının bütün dallarında olduğu gibi, maden sanatına da başlıca karakterini vermiş ve onu gerek kendinden önceki devirlerin, gerek Orta Çağ Hristiyan sanatından ayıran özellik olmuştur.  İslâmlık devri madeni eserleri, Orta Çağ Hristiyan eserlerinden üslup farkları dışında da bazı ayrılıklar gösterir. İslâm sanatında, birkaç çeşme ve taht süsü dışında, Hristiyan dünyasında olduğu gibi, madenden yapılmış büyük boy heykeller, zafer ve mezar anıtları yoktur. İslâmlık devrinde madenden daha çok tepsi, tabak, ibrik, şamdan gibi gündelik işlerde kullanılabilecek ufak boy eserler yapılmıştır.  İslâmlık devri madeni eserlerini Orta Çağ Hristiyan örneklerinden ayıran bir özellik de, bu eserlerin dini bir karakter taşımamasıdır. İslâm dünyasında, Batı’daki “kilise sanatı” tarzında bir “cami sanatı” gelişmemiştir. İslâmiyette dini merasim çok sade olduğundan ve dini inançların karşılığının maddi biçimde verilmesi istenmediğinden; kilisede yer alan peygamber ve aziz heykellerine, seramoniyle ilgili dini eşyalara camide rastlanmaz. İslâm dini yapılarında kullanılan rahleler, şamdanlar ve kandiller merasimle ilgili eşyalar olmayıp, gerekli eşya oldukları için bu yapılara konmuş eserlerdir.  Müslüman topraklarından dışarı çıkan eserler, uzun yıllar kilise hazinelerinde veya müze depolarında saklanmış ve kısmen unutulmuştur. Ancak XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren İslâmlık devri madenî eserlerine yeniden ilgi duyulmaya başlanmış ve bu eserlerin sanat değerleri ve önemleri anlaşıldıktan sonra, Batı ülkelerindeki örnekler teşhire çıkarılmıştır. Son yüzyıl içinde, Avrupa’nın büyük şehirlerinde, çeşitli fırsatlarla İslâm maden sanatı sergileri açılmış, böylece dağınık halde bulunan örnekler bir araya getirilerek bu eserlerin geniş kitlelere tanıtılmasına çalışılmıştır.(23) 

Musiki ve İslâm,  Hakkında münakaşalara sebep olan sanat dallarından birisi de müziktir. Şüphesiz ki, insanı diğer varlıklardan ayıran yegâne hususiyet; düşünme vasfının yanı sıra, yüksek hisler (Hissiyât-ı liyye) adı verilen estetik ve din hissi gibi duygulardır. Bu duygular sadece insana mahsus olan, ona hususiyet ve imtiyaz veren vasıflardır. Din hissi gibi güzellik hissi de, insanın yaratılışında ve fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip bulunmaktadır. İslâm dini fıtrî bir dindir, hayat dinidir. İslâm dininin fıtrî oluşundan maksat, insanın yaratılışına, ruhî ve bedenî hususiyetlerine uygun oluşu demektir. İslâmiyet, insanların maddi ve manevi hiçbir hususiyetini reddetmez. Tersine insanda yaratılıştan mevcut olan bütün hususiyet, kabiliyet ve istidatların en uygun ve en mükemmel bir şekilde geliştirilmesini ve olgunlaştırılmasını ister. Tabii istidat, kabiliyet ve özelliklerin korunmasını esas olarak alan İslâm dini; bu vasıfların yerli yerinde kullanılmasını, istismar edilmemelerini, kötüye kullanılmamalarını ve zararlı hale getirilmemelerini ısrarla tavsiye eder. İslâm, hiçbir beşerî arzu ve ihtiyacı reddetmez. İnsanın ruhî ve bedenî yaratılışına, psikolojik ve biyolojik vasıflarına uygun olmak şartıyla bütün beşerî ihtiyaç ve arzuların serbestçe tatmin edilmesini mubah sayar.  İslâm dini ne kadar tabii ve fıtrî ise, musiki de o kadar tabii ve fıtrîdir. Musikinin iptidai maddesi olan ses ve ölçü Allah tarafından yaratılmış ve insan ruhuna yerleştirilmiştir. Allah tarafından insan ruhuna yerleştirilen bu duyguyu söküp atmak mümkün değildir. Bundan dolayı İslâm dini ile musiki arasında bir uygunluğun bulunacağı, bunların birbirine zıt düşmeyeceği tabiidir. Beşeri duyguların en tabii olanlarından birinin, estetik his olduğu hususunda şüphe yoktur. İnsanlarda güzellik hissi mevcuttur. İnsanlık güzele karşı daima bir ilgi duymuştur. Güzele karşı duyulan bu ilgi ve meyil neticesinde çeşitli sanat eserleri meydana getirilmiştir. Beşerin ruhunda mevcut güzellik duygusunun hariçteki bir ifadesi olan bu nevi sanat eserlerine tarihin her devrinde rastlamak mümkündür.  İnsanlar; iyi, güzel ve doğru olan her şeyi kendi ihtirasları için istismar etmişlerdir. Din, iktisat, ahlâk, namus, siyaset, ilim ve teknik gibi şeylerin muhteris kimseler tarafından kendi gayeleri için sömürüldüğü ve kötüye kullanıldığı sık sık görülür. Musiki için de durum böyledir. Herkes, çok tesirli bir vasıta olan musikiyi kendi hesabına ve çıkarına göre istismar etmek istemiştir. Dinin istismar edildiğini ileri sürerek, lüzumsuz ve zararlı olduğunu iddia etmek ne kadar yanlış ise, istismar edilen ve kötü maksatlar için kullanılan musikinin bu özelliğinden ötürü, lüzumsuz ve zararlı olduğunu ileri sürmek de o kadar yanlıştır.(24)  Bazı radikal fakihler, birtakım ayetlerin anlamlarını zorlayarak musikinin haram olduğunu ispat etmeye çalışmışlarsa da, musiki, İslâm medeniyetinde tabii gelişmesini yapmıştır. İslâm’da musikiye dair dikkate değer bir araştırması bulunan Lois L. Farukî ise, musiki konusunda Ezher rektörlerinden Mahmut Şaltut’un şu fetvayı verdiğini söylüyor. Şaltut’a göre, “musiki ile uğraşmak veya musiki dinlemek, lezzetli yiyecekler yemek, güzel elbiseler giymek gibi, Allah’ın kullarına bağışladığı zevklerdendir. Bu bakımdan İslâm, musikinin kendisine değil, bazı türlerinin muhtevalarına karşı çıkmaktadır. Ayetlerde ve hadislerde bu konuda herhangi bir yasak konulmamıştır.”(25)  Musiki, İslâm nazarında mutlak olarak mubahtır. Fakat bunun günah olan bazı nevileri mevcuttur. Günah olan musiki ile, günah olmayan musiki arasında herkesin kabul edebileceği bir sınır çizmek mümkün değildir. Hangi musiki nevinin mubah, hangi musiki nevinin günah olduğunu bir kaide halinde ifade etmek oldukça güç bir iştir. Şimdiye kadar bu hususta yapılan tariflerin kifayetsiz kalışı bunu göstermektedir.  Herhangi bir mâsiyet veya haramın işlenmesine vesile olmadıkça, yahut da ibadet ve iş hayatımızın düzenini aksatmadıkça, musiki terennüm etmek ve dinlemek caizdir.  Musiki esnasında terennüm edilen sözlerde masiyet varsa, yahut da söyleyen, çalan veya dinleyenlerde masiyet ve haram olan işleri yapma arzusu meydana getiriyorsa, yahut da kişinin gerek dini, gerek dünyevi işlerini aksatıyorsa, bu tür musikileri çalmak, söylemek ve dinlemek caiz değildir.(26)  Musiki, lehte ve aleyhte günümüze dek tartışma konusu olmuştur. Bu husustaki gereksiz tartışmaları sizlere aktarmak istemiyor, güzel sanatların bir kolunu teşkil eden musiki konumuzu şu veciz sözlerle noktalamak istiyorum: Musiki, âşıkın aşkını, fâsıkın fıskını artırır.  Musiki denilen nutk-ı ilâhî  Bir coşkun denizmiş nâmütenâhî.  Yunus’tan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye kadar uzanan bu çizgi bugüne olduğu kadar, daha pek çok asırlara ses, söz ve hikmetlerini duyurabilecek güçte ve zenginliktedir.  Itrî bestelesin tekbirini,  Evliya okusun Kur’anlar,  Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltan  Kayışzâde Osman’lar…  Natını Galip yazsın, Mevlid’ini Süleyman’lar…  Sütunlar, kemerler, kubbeleriyle  Geri gelsin Sinan’lar. 

Musiki ve Toplum,  Türk, musiki ile doğar, kulağına makamla ezan okunarak adı konur. Musiki ile ölür, başucunda makamla Kur’an tilavet edilir. Evliya Çelebi’nin anlattığı gibi, hac sırasında bile Mekke’de törenle hem de askeri musiki- mehter çalınır. İbadete geniş ölçüde musiki karışır. Tarikatlerde bu ölçü daha da büyüktür. Musiki ile sefere gider, musiki ile savaşır, musiki dinleyerek gazi ve şehit olur.  Eğlencenin toplum psikolojisi açısından büyük bir önem taşıdığı inkâr edilemez. Çağdaş sosyal psikolojide her şeyden önce bir heyecan hali olarak değerlendirilen eğlencenin masum haz arayışına cevap verdiği, monotonluğu durdurarak yenilikler getirdiği, uyuşmazlık, karmaşıklık, beklenilmezlik, düzensizlik gibi özellikleri sayesinde organizmayı optimal uyanıklık ve verimlilik seviyesine ulaştırdığı, sosyal kaynaşma ve dayanışmanın gelişmesine katkıda bulunduğu kabul edilir.  Resul-i Ekrem (s.a.s.), bayramlarda def çalıp İslâm ahlâkına aykırı olmayan bir kıyafetle şarkı söylenmesine izin vermiştir. Bir bayram günü Hz. Aişe’nin huzurunda def çalıp şarkı söylemek suretiyle eğlenen cariyeleri, “Resulullah evinde şeytan nağmeleri ha!” diyerek azarlayan Hz. Ebu Bekir’e,”Her toplumun bir bayramı var, bu da bizim bayramımız”(27) buyurarak müdahale etmiştir. Bazı Müslümanlar, Ebu Bekir’in sözündeki “şeytan nağmeleri” ifadesine bakarak musikiyi haram sayarken Hz. Peygamber’in iznini göz ardı etme gibi bir hataya düşmüşlerdir. Mevsuk olmayan hadislere dayanarak Hz Peygamberi sanat ve kültür düşmanı gösterenler, İslâm’a en büyük kötülüğü yapmış olurlar.  Gerek Hz. Peygamber’in zaman zaman bazı eğlenceleri seyretmesi, ashabını bayram ve düğün gibi özel günlerde eğlencelere teşvik etmesi, hatta düzenlenen eğlenceleri durdurmak isteyenlere engel olması, gerek daha sonraki dönemlerde bir çok âlimin aynı yöndeki görüş ve fetvaları ve gerekse bütün İslâm tarihi boyunca Müslüman toplumların kendi örflerine göre değişik şekillerde eğlenceler düzenlemesi, ilke olarak eğlencenin meşru ve mubah olduğunu göstermektedir. Diğer alanlarda olduğu gibi eğlencede de niyet, amaç ve davranış biçimi bakımından İslâm düşüncesi ve ahlâkının ölçü alınması ve din kurallarına uyulması gerektiğinde şüphe yoktur.  Sonuç olarak; İslâmî adaba ve genel ahlâk kurallarına uygun düşmesi, içki, kumar, fuhuş gibi dinin haram kıldığı şeylerden arınmış olması şartıyla oyun, musiki ve yarış türünden eğlencelerin meşru sayılması gerektiği anlaşılmaktadır. Esasen çeşitli devirlerde farklı eğlence türlerinin geliştiği dikkate alınırsa, eğlence kabilinden davranışların folklorik unsurlara, gelenek ve göreneklere bağlı tür ve şekillerden ziyade bu davranışların ahlâki ve dini prensiplerle uyuşup uyuşmadığı, eğlendirmenin ötesinde tahripkâr gayeler taşıyıp taşımadığı önem kazanmaktadır. Bu sebeple İslâmî ölçülere göre müstehcen sayılabilecek, doğrudan ya da dolaylı olarak İslâm dinini, bu dinin itikat, ibadet, ahlâk esaslarını, düşünce ve hayat tarzını, üstün şahsiyetlerini, kurumlarını ve şiarlarını tahrif ve tezyife yönelecek her türlü eğlence gayr-i meşrudur. Ayrıca, İslâm dininin dokunulmaz saydığı ve genellikle ırz kavramıyla ifade edilen insanların manevi şahsiyetlerini, namus, şeref ve diğer kişilik haklarını hedef alan eğlenceler de meşru ve mubah sayılamaz.(28)  Türk musikisinin en üstün eseri Segâh Tekbiridir. Diğer cami musikisi eserleri gibi, yalnız Türkiye’de değil, bütün İslâm âleminde üç asırdan beri okunmaktadır. Bu eser, bir büyük dinin haşmet ve iradesini, beşer kudretinin en son sınırına ulaşarak terennüm etmektedir. Kurban Bayramı tekbiri olmakla beraber yalnız bayram namazlarında değil, her kutsal vesileyle dillerden düşmez ve her Türk ve Müslüman ezbere bilir.(29) Segâh makamında usulsüz olarak okunan, bestesi Itrî’ye ait güfte şöyledir:  Allahü ekber, Allahü ekber,  Lâilâhe illellahü vallahü ekber,  Allahü ekber ve lillâhi’l-hamd. 

Netice 
Sanat, karşıdaki ile konuşmadır, bu konuşma ne kadar güçlü bir dille verilirse o kadar etkin ve kalıcı olur. Kur’an da hep karşıdaki ile konuşur, “Ey iman edenler” ya da “de ki” diye başlar ayetlerin çoğu… Çünkü hayatı yeniden gündeme getirme, ona yeni bir biçim ve ruh verme söz konusudur; bu da diyalogla mümkün olur.  Süleyman Çelebi peygamberi almış karşısına konuşuyor. Kendisinden yüzyıllar önce vefat etmiş olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ile ne güzel selâmlaşıyor, yalnız kendisi değil bizi de selâmlaştırıyor… İmanın sanatla olan ifadesidir bu… Özle biçim, yani imanla sanat öyle birleşmiştir ki, birini diğerinden ayırmak mümkün değil…(30). Din ile sanatı birbirinden ayırmak mümkün… Dinin işlevi başka, sanatın işlevi başkadır demek de mümkün; fakat yaşantı olarak ele alındığında, din ile sanatın birbirinden ayrılmayacağı görülmektedir. Yaşantısız bir sanat kuru, yüzeysel ve coşkusuz olur. Sanatsız din, hayattan kopuk, kuru birtakım ahlâkî manzumeler yığını olur.(31)  Bu sebeple sanattan dini, dini sanattan ayrı düşünemeyiz. Dinin gerektirdiği ibadet yerleri bile büyük sanat eserleridir. Cami, plânını, toplu olarak kılınan namazın gereklerinden almıştır. Bir sanat eseri olarak cami, sadece içinde namaz kılınan bir yer değildir. Namaz cami olmadan da kılınabilir. Camide onu yapan ulusun bütün psikolojisi, ulusal benliği de vardır. Bu gaye ve düşünceyle yapılan Süleymaniye camisinde kubbe, dayanacağı yerlere yüklenmiş değil, adeta gökten inmiş de konmuş gibidir. Mihrap, minber, millî oymacılığımızın incelik harikalarıdır. Bunun içindir ki din ve sanat hep olacaktır. Çünkü hayat vardır, dinsiz, sanatsız bir yaşantı söz konusu değildir.  İslâmî açıdan sanatın lüzumunu değerlendirmek gerekirse; sanatlar ve ticaretler bir toplum için farz-ı kifâye’dir. Çünkü sanatlar ve ticaretler bırakılırsa hayat felce uğrar, halkın çoğu helâk olur. Herkes bir sanat dalında çalışsa, diğer dallar durur ve yine toplumun yaşaması güçleşir. Bu itibarla; sanat dallarında çalışan mü’minler birer farz-ı kifâye’yi ifa etmek niyeti ile çalışmalıdırlar. 

Dipnotlar:  1- Çam, Prof. Dr. Nusret, İslâm’da Sanat, 2, Akçağ Yay., Ankara-1997.  2- Arseven, Celâl Esad, Sanat Ansiklopedisi, “sanat” md., 4/1754.  3- Erkul, Vedat, Sanat ve İnsan, 52-53, Timaş Yay., İstanbul-1996.  4- Erkul, a.g.e., 24.  5- Serin, Muhittin, Hat Sanatımız, 12-15, Kubbealtı Yay., İstanbul-1982.  6- Erkul, a.g.e., 102.  7- Yetkin, Ord. Prof. Suut Kemal, 1-2, Ankara-1965.  8- Yahya Kemal, Aziz İstanbul, 120, MEB. Yay., İstanbul-1995.  9- Çam, a.g.e., X-XII.  10- Tin, 4-5.  11- Teğâbun, 3.  12- Bkz: En’am, 99; Nahl, 5-6.  13- Araf, 31-32  14- Çam, a.g.e., 7-13.  15- Secde, 7.  16- Saffat, 6.  17- Hicr, 16.  18- Fussılet, 12.  19- Kara, Mustafa, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, 171, Dergâh Yay., İstanbul-1977.  20- Batılı Gözüyle İslâm Kültür ve Medeniyeti, çev: Müjdat Karayerli-Murat Özyiğit, 138-140,Esra Yay.,İst.1994.  21- A.g.e., 144.  22- A.g.e., 157-159.  23- Erginsoy, Dr. Ülker, İslâm Maden Sanatının Gelişmesi, 1-2, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul-1978.  24- Uludağ, Süleyman, İslâm Açısından Musiki ve Semâ’, 11-15, İrfan Yay., İstanbul-1976.  25- Ayvazoğlu, Beşir, İslâm Estetiği ve İnsan, 149, Çağ Yay., İstanbul-1989.  26- Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Musiki İle İlgili Standart” fetvası.  27-Buhari, Tecrit, 3/151, Iydeyn, Hadis no: 513; Müslim, Salâti’l-Iydeyn, 5/27, Hadis no: 17; Mâce, Nikâh, 5/318, Hadis no: 1898; Sünenü’n-Nesei, Salâti’l-Iydeyn, 3/287,Bab:36.  28- TDVİA, 10/488 “Eğlence” mad.  29- Öztuna, Yılmaz, Itrî, 33, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara-1987.  30- Turgut, Prof. Dr. İhsan, Sanat Felsefesi, 169, Üniversite Kitabevi, İzmir-1993.  31- Turgut, a.g.e.,171.

 Hazırlayan: Mustafa Bektaşoğlu, Diyanet Dergisi, Kasım 1999     

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: