Ummandan inciler

Andolsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah’ın Resûlünde güzel bir örnek vardır. [Ahzâb:21]

Akla sen gelirsin güzel denince
Senden daha şirin doğmadı bence
Bütün kusurlardan arıtılmışsın
Sanki yaratıldın kendi gönlünce

Altı asırdır dillerden düşmeyen bir şiirden, Kaside-i Bürde’den gönlümüze düşenleri, gönlümüzden çıkmayanlarla paylaşmak muradındayız. Çün Bûsîrî hazretleri bu kasîdesinde Hz. Peygamber’in aşkıyla coştukça coşmuş ve bir bakıma İslam’ın destanını yazmıştır. Öyleyse gönül konuşunca dile susmak düşer…

Dünya dedikleri nedir ki? Mayası yokluk, mutlak gerçeğe göre sadece bir hayal, gerçek saadetten uzak, envai çeşit elem ve kederle ağzına kadar dolu küçücük bir cisim. Bundan ortaya çıkan ihtiyaçların, zaruretlerin, hatrına dünyânın yaratıldığı O Sultân’ın meylini çekmesine imkan ve ihtimal var mıdır? Değil dünyanın zaruretleri, dünyanın kendisi hatta dünyanın içinde bulunduğu kainat bile varlığını O’na borçludur. O olmasa bu varlık hayat bulamazdı.

kaside_burde

Ya şefia’l müznibîn, yâ rahmeten li’l-alemîn
Katre-i nurundan olmuş halk-ı eflâk u zemîn

♥ Ve keyfe ted’û ile’d-dünyâ zarûretü men
♥ Levlâhü lem tahruci’d-dünyâ mine’l-‘ademi
Kendisi olmasaydı, dünyanın yokluktan varlık alanına çıkamayacağı bir zat-ı şâhanenin çektiği sıkıntı, görünüşteki yoksulluğu, O’nu dünyaya nasıl bağlayabilir ki…

Dünya ne oluyor ki, O ona muhtaç olsun
Dünya O’na muhtaç ki, O’nun için değil midir varoluşu, yokluktan çıkışı?
***
Vahdet sarayına mahrem olanın,
İlhamını dâim Arş’dan alanın,
Hatrına dünya yaratılanın
Hak’dan başkasına meyli mi olur?!
O en büyük hazzı kullukta bulur
***
Muhammed batında hem de zuhurunda güzeldi,
Az bir kuvvetten başka dünyada meyli olmadı,
Duruşuyla, gönüllerin en zengini ve en kanaatkârıydı.
Bazen gizli bazen açıktan, âlemin süslerini reddetti,
Ne bir an ne de bir zaman dünyaya el açmadı,
Nasıl çağırır dünya O’na muhtaç,
Zira, O olmasaydı dünya yokluktan kurtulamazdı

Fahr-i Cihân Efendimizin cihana gelmesi mukarrer olmamış olsaydı, dünya yokluk deryası içinde madum ve ebedi yokluk mühriyle mahtum ve mektum olurdu. Hadisi Kudside levlake levlak lema halaktul eflak (Habibim Muhammed, sen olmasaydın ben alemleri yaratmazdım buyrulmuştur)

İsrâ gecesinde Cenab-ı Mevla, Resulü Ekrem’e şöyle ferman eylemişti:
– Halaktehu li-eclik  خلقته لاجلك
(Bu gördüğün kevn ü cihânı senin için halk ettim)
Resul Ekrem Efendimiz cevaben şu cümleyi arz etti:
– Terektehu li-eclik  تركته لأجلك
(Ey Rabbim! Ben de senin için terk ettim)
“Bilâ harf u savt” duyanlar duydu…
Deprenmeden dil dudak, sözü işiten gelsin…

♥ Muhammmedün seyyidü’l-kevneyni ve’s-sekaleyn
♥ Ve’l-ferikayni min urubin ve min acemi
Hz. Peygamber iki dünyanın övüncü, insanların ve cinlerin, Arap ve Arap olmayan her iki kesimin de efendisidir.

O ism-i pâkin muhatabı olan ferman-ı levlake’nin bastığı toprağın her zerresi göklere gıpta ettirecek bir iftihar olanın, O Cenab-ı Girdigâr’ın mahbubu, O alemlerin Rabbinin Habibi, O iki cihandaki sırların kâşifi, O kainatın karanlıklarını aydınlatan nurların nâşiri, O mahşerin dehşet veren gününde her günahkarın şefaat umudu, Muhammed Mustafa Ahmed-i Muhtar(sav) ki ezeli ve ebedi bütün selamlar, sonsuz salat ve dualar, sığınma yerimiz olan risaletinin üzerine olsun.

O’nun adı anıldığında hikmet ummanı coşar dalgalanır, O şefaat sahibinin cömertliği müminlerin ve sadıkların kalplerine rahmet yağmurları gibi yağar. Zemin ve eflak devre başladığı günden beri hiçbir insan O’nun gibi Vahdaniyet’i (Birlik Sırrı) neşir ve ilân edemedi. Hiçbir insan O’nun sonsuz ve sınırsız kemâline erişemedi. Hiçbir insan bu cihanda O’nun gibi takdis olunmadı.

Kadın ve erkeklerden niceleri şu köhne dünyada bir dakika dahi boş kalmaksızın her an her saniye O’nun adını zikrederek O’na salat ü selam getirir. Böylece kalplerini saadet nuruyla tenvîr ederler. Cihânın manevi halini tecdid ve ihya ederler.

Zâtıma mir’at edindim zâtını
Bîle yazdım âdım ile âdını
buyrulmuşken O’nu olduğu gibi anlatmak hiçbir ağzın, hiçbir kalemin haddi değildir. O’nu tarif ve tavsif etmeye hangi kalem kâfi, O’nu tezekküre hangi akıl ve deha kadir olabilir? Bu babda aczini izhâr da bir fazilettir.

Bu dünyanın ve öte dünyanın, göze görünür- görünmez yaratıkların,
Acemin, Arabın, bölük bölük bütün insanlığın Hz. Muhammed’dir başı
***
Hz. Muhammed (sav) Hakk’ın sesidir,
Her iki dünyanın efendisidir.
Arap-Acem O’nun bir bendesidir.
Zaman o gül gibi gül görmüş değil
Sen de o güzelin önünde eğil!
***
Muhammed kurtardı bizleri kaydırıcı sapkınlıktan,
O’dur bize cömertçe ikram eden cömert kişi,
Kalbin ölüşü can bulur hidayetinin nuruyla,
Farz olan övüncümdür, onu sevmeyi seviyorum
Yarın kıyamet gününde “bana yaklaş” der belki,
Muhammed âlemlerin, insanların ve cinlerin Efendisidir,
Arap’ın ve Arap olmayan bütün fırkaların da Efendisidir,

♥ Hüve’l-habîbü’l-lezî türcâ şefâatühü
♥ Li külli hevlin mine’l-ehvâli muktehımi
En şiddetli korkuların sığınma yeri Fahr-i Âlem, Nebi-i Zîşân, Habib-i Yezdân (sav) efendimizin şefaatini umut etmektir. O korkular insana öyle hücum eder, öyle saldırır ki küçük düşürür.

İnsanın aklı ne kadar parlak ve büyük ise dünyada ve hatta ukbada onu bekleyen tehlike de o kadar büyük olur. Bu tehlikenin farkında olmayan gafiller için sonuç vahimdir. Dünya hayatında insanın asla peşini bırakmayan üç azılı düşmanın; nefis, şeytan ve şeytanlaşmış insanların hileleri müslümanın attığı her adımda binlerce pusu gibidir. Bu tuzak ve tehlikelerle yaşamak durumunda olan insan, karanlıkları aydınlatacak tek meşalenin zekâsı olduğunu zanneder. Oysa zekâ istikbâlin karanlığını, geleceğin belirsizliğini keşfetmekte acizdir. Hangi kararın müteselsilen hangi sonuçlara yol açacağına dair ince sınırları anlamakta naçizdir.  İşte bundan dolayı günah vartasına düşmemek, hatalardan korumak, iki cihan saadetine erişmek için tek çare şeriat-ı garra’nın yüce hükümlerinin kabul ve icrası, vesile-i şefaat-i Ahmedî umududur. Merhamete, vicdana, mantığa dayalı adaleti olan her insaf sahibi Kur’an-ı Azim’in herhangi bir sayfasını açıp okusa oradaki emir ve hikmete göre hayatını düzenlese musibetleri def etmeye saadetlere nâil olmaya muktedir olur, bi iznillah…

O öyle sevgili bir peygamberdir ki (kıyamet günü) dehşetli korkulardan herhangi biri hücum ettiği zaman O’nun şefaati umulur.

Her yönden hücum eden korkunun türlüsünden
Ancak O Sevgili kurtarabilir bizi, O’nun merhameti, O’nun şefaati
***
Hakk’ın Habibi’dir dertlere derman,
Şefaat yetkisi elinde ferman,
İmdada yetişir dilediği an!
Mahşeri andıkça sarar bir sızı,
Kurbanın olayım unutma bizi.
***
Muhammed’in şeriatı duruşuyla yücedir.
O emindir ve Ona uymak, kulun emniyetidir,
O bir kahramandır ki ululuğu yayılmıştır,
O şecaatte kahramanlıkları aşmıştır,
Topluluğu çağırdığında icabet edilendir,
Muhammet şefaati arzulanan Hakk’ın sevgilisidir,
Bütün korku ve sıkıntılar Onunla yok edilir.

♥ Ve küllühüm min Resûlillahi mültemisün
♥ Gürfen mine’l-bâhri ev reşfen mine’d-diyemi

Enbiyânın hepsi de Allah Resulünün irfan ummanından bir avuç veya kerem yağmurundan bir yudum su talep ederler.

Fahr-i Kâinat efendimize verilmiş en büyük mucize Kur’an-ı Kerim’dir. O Allah’ın kelâmıdır. İçindeki anlam derinliği okyanuslar gibidir. Hakikat ve batınını idrak; insan algısının ötesindedir. Bahşettiği saadet, feyizler saçan yağmurlar gibidir. İşte bu yüzden kendileri de vahye mazhar olmalarına rağmen enbiyayı kiram, göklerin ve yerin sultanı olan Efendimiz hazretlerinden kerem ve hikmet ister, O’nun sonsuz ve sınırsız nurundan bir parça beklerler. Gerçi bir avuçluk beklenti az gibi görünüyorsa da o bir avuç eğer Kur’an’ın irfanından, hikmetinden, kereminden saçılıyorsa bir deryâ olacaktır.

Ve hepsi umar ve bekler, Allah’ın Resûlundan;
Denizinden bir avuç su;
yağmurundan bir damla su yollamasını..
***
Bütün nebilerin sensin ulusu,
İrfan denizinden avuç dolusu
Kerem sağanağından bir tek yudum su
İstiyorlar senden yâ Resûlallah!
Sunuver kansınlar, elhamdülillah.
***
Muhammed’den nur ehli nurlarını alır,
O’nun ilminde bütün insanların ilmi kaybolmuştur,
O’nun yeri kutsanmıştır, hazret olmak ona uygundur,
O’nun ulvî mertebesine ulaşmaktan ümitleri kestiler,
Miraç’ta imamlık yaptı onlara arkadaş oldu
Bütün Allah resülleri hepsi ricada bulundular,
Denizinden bir avuç ve yağmurundan bir yudum içmek için

pbuh
Ey müminler! Ey istikamet sahibi olan güzel bahtlılar!

O Fahr-i Kâinat baştan başa güzellikle kaplanmış, tebessümle nişanlanmıştır. Şimdi sen O sultanın hatrına, Halık’a kulluğa mâni, mahlukata hizmeti kesintiye uğratan lezzetlerden kesil de O irfan okyanusuna, arzu ettiği kadar salat ve selam getir, dilediğin kadar medhet, böylece kendini ihya etmiş, aslına yaklaşmış olursun.

Reklamlar

Yolları ne var ayrı ise! Hep sana âşık!

İnsanoğlunun en doğal, en içten sesidir şiir. Hakikate ve kendi özümüze yakın olabilmek için şiir. Ötekine hüznün, sevincin kuşlarını uçurmak için şiir. İnsan var oldukça, varlığını sürdürecek şiir. Hem şiirin yazanı yoktur; vardır yalnız okuyanı… Şâir de bir okurdur; kendi şiirinin okuyanı… Canımızı okuyan Hz. Niyâzî dilinden bir nutku şerif ile vakt-i şerifi nurlandırmak dileriz:
yollar

Şunlar ki görüp yüzünü bu dâra gelirler
Ol ahde vefâ eyleyip ikrâra gelirler

Onlar ki ezel gözleri saçında kalıpdır
Bunda seni hiç bilmeyip inkâra gelirler

Çeşmin kadehin nûş eden abdâl-ı ilâhî
Ol aşk ile bu âlem-i devvâre gelirler

Zülfün teline anda kimin gönlü dolaştı
Mansûr gibi meydâna girip dâra gelirler

Şol dâneleri gör biter eşcâr olur evvel
Sırr ile içinden yine esmâre gelirler

Her tohmu neden aldın ise eksen anı bil
Her cinsi yine bittiği eşcâre gelirler

Hiç biri izinden çıkıp âhar yola gitmez
Her birisi bir yol ile bâzâra gelirler

Yolları ne var ayrı ise hep sana âşık
Cümle seni ister, sana didâra gelirler

Elbette bu bağ içine kim girse Niyâzî
Hârın gezip evvel sonu gülzâra gelirler.

yolda_olmak
Şunlar ki görüp yüzünü bu dâra gelirler
Ol ahde vefâ eyleyip ikrâra gelirler
Onlar ki ezel gözleri saçında kalıpdır
Bunda seni hiç bilmeyip inkâra gelirler
Hazretim, insanların elest âleminden beri kendi yollarını bizzat tercih ve tayin ettiklerini ifade etmektedir. Habibi Kibriya hazretlerinin, mazhâr-ı sırrı ezel olan vücud-u pâkini, sûret-i nûrâniyesinin yüzünü gören, “Elest” bezminin ahdine vefâ ederek ikrâr etti ve o kimse Allâh’ın “Elest-ü bi-Rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim) hitâbını işitip buna karşılık, her anda “Belî” (evet) der.

Vücûdun mazhâr-ı sırr-ı ezeldir yâ Resulallah
Dilin mir’ât-i nûr-ı lemyezeldir yâ Resulallah
Seni Hakk nûr-i zâtından yarattı hubb-ı zâtıyla
Anın çün Zât-ı Pâkin bî-bedeldir yâ Resulallah

Bazıları vardır ki, o elest meclisinde görüp yüzünü bu âleme gelirler. O demdeki sözlerine vefâ eyleyip ikrâra, tasdik etmeye gelirler… Bazıları da vardır ki aynı ezel meclisinde gözleri saçında, cemâlinde takılı kalıp o güzelliğin aslını bu dâr-ı fenâ’da bulamadıklardan, seni hiç bilemeyip inkâra gelirler. Gözleri suretlere takılmıştır, o suretlerden hakikate nazar etmezler. Demek ki elest âleminde insanlara hem içindeki mazhârlarla birlikte kâinat gösterilmiş hem de kâinatın Hak yüzü olduğu öğretilmiştir. Zâten Sure-i Rahmân’ın başındaki âyetlerinden insana önce Kur’ân’ın öğretildiğini, daha sonra da insanın beden sahibi olarak yaratıldığını anlıyoruz.

sureirahmandan

O halde, kâinattaki her şeyin Allah’ın kısmi görünüşe geçişi, tecellisi olduğu insana elestte öğretilmiştir. Böylece daha o zaman insan, tevhit gerçeğinden haberli kılınmıştı. Bu haberi öğrenip benimseyenler, bu âlemde Hakk’ın yüzünü görerek, bilerek dünyaya gelmişlerdir. Böylece onlar elestte yaptıkları ahde vefa ederek imanlı olmuşlar, her mazharda Hakk’ın tecelli ettiğini bilmekten ötürü, aynı zamanda iyi ve âdil insan olma yoluna girmişlerdir. Ezelde gözleri (saraydaki padişahtan mâada altınına, süsüne takılıp) maddi nimetlerde kalmış olanlar ise sadece o mazharları görüp onlardaki iç varlığı (onlara can veren Hakk’ı) inkar yoluna sapmışlardır. İbn-i Arabi hazretlerine göre inkâr edenler aslında inkâr ederken ezelde gördükleri mutlak cemâli, Hak Teâlâ’yı aradılar. O gördüklerini bulamayınca kendilerine anlatılan ilâhı inkâr yolunu seçtiler.

Bir rivayette ise, Allah Teâlâ, kıyamet günü zâtında bulunduğu hal üzere kullarına tecellî eder. Fakat hiç kimse Allah Teâlâ’yı kabul etmez ve “Sen bizim Rabbimiz değilsin” diye kaçışırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, herkese herkesin zâtı hakkındaki tasavvuruna göre tecellî eder. Böylece herkes, kendi inancına göre gördüğü Allah Teâlâ’yı kabul eder. Ve O’nu ikrar ederler. Ancak Allah Teâlâ’yı hakkıyla bilmekten aciz kalmışlardır. Sadreddin Konevî kaddese’llâhü sırrah’ül azîz, bunu şöyle ifade etmiştir: “Hakk, kıyamet günü müminlere tecellî eder, onlar da Hakk ile kendileri arasındaki alâmeti görmedikleri sürece, Hakkı inkâr ederler ve ondan kaçınırlar. Söz konusu bu alâmet, Hakka dâir “O şöyledir, şöyle değildir” şeklindeki inançlarıdır. Hakk, onlar için suretlerde başkalaşır (tahavvül) ve her birisi, kendi alâmeti ile O’nu tanır.”

Çeşmin kadehin nûş eden abdâl-ı ilâhî
Ol aşk ile bu âlem-i devvâre gelirler
Zülfün teline anda kimin gönlü dolaştı
Mansûr gibi meydâna girip dâra gelirler
“Âbdâl-ı ilâhi” kaynağından aşk şerabını içen, Hakk deryasına dalmış kişi mânâsınadır. Onlar beden kılıflarına girmezden önce de Hak deryası içinde oldukları halde o deryayı görebilen kişilerdir. Bundan ötürü onlar o alemde de mânâ gözüyle (her taraftan kendilerini kuşatmış olan) Hak nurunu gördükleri için bu âlem-i devvâra(devreden, dönen bu âleme, kâinata) gelirken de bu aşkla doludurlar.

Eski edebiyatımızda aşığı bağlayan yârin saçının kendine bağlayan teli olduğu sık sık dile getirildiği için Hazretim de âşık kulu her ne yana baksa yön yön saran Hak nuru deryasını, ilahi tecellileri fark edenlerin, bu âlemde de Hallac-ı Mansur gibi darağacında olduklarını, yani kendi varlıklarının da Hak nurundan ibaret olduğunu anlayarak yokluk idrakine ulaştıklarını belirtmiştir.

Evvel dahi var idi cânımda bu aşk odu
Aşikâr etmez idim bilirdim ki dost kodu
Hazreti Yunus Emre’nin buyurduğu gibi âşıkların yolu, tâ elest âleminde iken girmiş oldukları yoldur. Orada her şeyin Hak nurundan ibaret olduğunu gören, burada da aynı şeyi görür. Orada gözü (kendisine gösterilip vaad edilen) maddeye takılıp kalan ve Hak nurunu göremeyenler, burada da göremezler. Böylece onların girdikleri ve takip edegeldikleri yol, inkar yolu olmaktadır.

Şol dâneleri gör biter eşcâr olur evvel
Sırr ile içinden yine esmâre gelirler
Her tohmu neden aldın ise eksen anı bil
Her cinsi yine bittiği eşcâre gelirler
Hiç biri izinden çıkıp âhar yola gitmez
Her birisi bir yol ile bâzâra gelirler
Hazretim, aynı şekilde tane ve tohumların da ağaçlara dönüşürken (eşcâr olurken) sır ile taşıdıkları gizli şifrelerin ait olduğu yolda esmâr (meyveler) oluncaya kadar ilerlediklerini ifade etmektedir. Bunların hiçbiri kendi yolundan çıkıp başkaca (âhar) yola gitmemektedir. Herbirisi kendilerine ait bir yol ile pazara gelirler. Pazar kelimesi ile bitkilerin dahi tohum olarak kendilerini yok edip (yani kendini Hak vücuduna verip) daha sonra da dal budak salacak, meyveye duracak ağaçlarda kendi sırları (genleri) ile açığa çıkarak vâr oldukları Hak pazarını kastetmektedir.

twitter

İnsanlar, bitkilerden ve hayvanlardan farklı olarak cüz’i iradeye sahiptirler. Bundan ötürü, peygamberler tarafından tam bir eşitlikle tebliğe tâbi tutulmuş olmalarına rağmen onların kendi cüz’i iradelerini kullanış tarzlarına göre yolları birbirinden ayrılmaktadır. İnsanın kendi tabiatını kendi iradesi ile bozması, bir sonraki alemde (ahiret) dünyaya gelirken de bu bozuk tabiatı beraberinde getirmesine yol açmaktadır. İnsanoğluda şerri tercih ederse eşkiyâ, hayrı tercih ederse evliyâ olur. Her mazhar, bir esmânın terbiyesindedir. Cemâl mazharı olan cemâl yolunu, celâl mazharı olan celâl yolunu tutar. Cemâl ehli cemâl yolunun ve celâl ehli celâl yolunun dâvetçilerine ve o yolun dâvetine icâbet eder. Cemâl yolunun dâvetçileri ulemâ ve meşâyih Hazreti Resulullâhın vekilleri, zâlimler de şeytânın vekilleridir. Çünkü “Hâdî” isminin en başta gelen mazharı “Resulullâh” (S.A.V) efendimizdir. “Mudil” isminin baş mazharı ise şeytândır.

Âdî ve şakî adamlar ham yemişe (meyve) benzer, kâmiller olgun yemiştir. Müminler, kendilerine verilen kabiliyet deposunu Kur’an ayetleri ve Peygamberlerinin sözlerini birer tohum olarak geliştirecek bereketli bir tarla gibi kullanabilenlerdir. Bu tohumlar onların gönüllerinde ve zihinlerinde serpilecek, gelişecek ve sonraki nesillere aktarılmak üzere iman ağacının tohumları, sözler, örnek hareketler ve yazılı eserlerle yeniden serpilme imkanı bulacaktır. Bu tohumlardan tekrar bir ağaç vücuda gelebilir ve binlerce yemişler verir. İnsandan bir koca kâinat çıkar. Cennet, cehennem, arş ve kürsî hep ondadır. Tabii çekirdekten ağacın ağaçtan çekirdeğin peydâ olması da “devir” demektir. Tabiatta bütün bu “kevn ü fesâd” (dünya âlemi) bir insan-ı kâmil yetiştirmek içindir.

O halde, insanların aslına (Allah’a) âşık olanları ile  suertine (maddeye) aşık olanlarının yolları ayrı ayrıdır. Hazretim bu ayrılağa işaret ettikten sonra söyle buyuruyor:

Yolları ne var ayrı ise hep sana âşık
Cümle seni ister, sana didâra gelirler
Elbette bu bağ içine kim girse Niyâzî
Hârın gezip evvel sonu gülzâra gelirler.
Kâfirler nasıl Allah’a âşık olabilirler? Evet, onlar da Allah’a aşıktırlar; ama bundan haberleri yoktur. Çünkü taparcasına sevdikleri maddi şeyler, Hak vücudundandır. Ondan ötürü bir bağ gibi, bazı zevkler hâsıl eden bu dünya, cehennemlikleri dahi gülzâra (gül bahçesine, vuslata) erdirir. Ama onlar önce hârın (dikenin, ayrılığın) yani imansızlığın acı neticesini tadarlar. Böylece cehenneme girerler. Cehennem onlar için bir gülzar olur. Çünkü dünyada iken Allah’tan haberleri yoktu, şimdi ise bundan haberdâr oldular. Tatlılardan değil de acı biberlerden zevk alan bir tabiata sahip fertler gibi cehennemin acılarına bu yüzden zevkle katlanır ve dünyaya dönmeyi de dünya daha iyi bir yer olduğu için değil sırf şimdi tanıdıkları Allah’ı hoşnut edici işler yapabilmek için isterler.

Hem, azabın geleceği günü hatırlatarak insanları uyar! O gün zalimler: “Ey bizim Rabbimiz! diyecekler, ne olur, bize kısa bir süre ver de senin çağrına uyma imkânı bulalım ve peygamberlerin izince gidelim… [İbrahim:44]

Zira Allah’ın varlığını bilmekten ve O’nun rızasını elde etmekten daha büyük hiçbir zevk yoktur.

Yaşlı, kimsesiz, pek fakir bir nine kapı kapı dolanır, halktan yiyecek, giyecek dilenirdi. Vakit temam oldu, Hakka yürüdü, sırlandı. Götürdüler onu garipler mezarlığına defnettiler. Melekler sual eylediler: “Şimdi ahirete geldin, yeni bir hayata doğdun. Dünyadan buraya ne getirdin?” Nine cevap verdi: “Dünyada hangi kapıyı çaldı isem ‘Allah versin!’ dediler kapıyı yüzüme kapadılar. Siz de burada benden nesne mi istersiniz? Hâtiften nidâ geldi: “O kuluma dokunmayın, onu bana bırakın. Gül bahçeleri cennetlerim onundur. Diken tarlasında (dünya) yaşadı, dikenlere dolandı. Ama sonunda gül bahçelerinde mekan tuttu…

Cândan geçen cânâna gelir. Cânân onda cân olur, vesselâm, veddua, velmuhabbet…

Şiirden Âli lezzet

eneveali

Rûz u şeb vird-ı zebânım dilde cânânım Ali
Râhına olsun fedâ bu cism ile cânım Ali
Ben muhibb-i Ehl-i Beyt’im dönmezim ikrârdan
Rükn-i ehlullâh içinde ahd ü peymânım Ali

Yumuşaklık, adama bir örtüdür; akılsa keskin bir kılıç. Huylarının kötülerini yumuşaklığınla ört, nefsine uyuşunu da aklınla… [Hz. Ali(kv) El-Murtazâ]

Murtezâ: Hak Rızasını kazanmış manasına gelen bu söz Hz. Ali (kv)’nin lakaplarındandır. Risaletpenâh Efendimiz, Tebük muharebesine gidilirken Hz. Ali’yi Medine’de vekil olarak bırakmış, O da “Ya Resulallah, beni kadınlarla çocuklara mı halife tayin ediyorsun?” deyince  Efendimiz, “Ya Ali! Razı değil misin ki sen bana  Mûsâ’ya göre Harun ne rütbede ise o rütbedesin.  Şu farkla ki benden sonra peygamber gelmeyecektir.” buyurunca Hz Ali de bu söze pek sevinip “Razı oldum, razı oldum” buyurmuş bundan sonra kendisine “razı edilmiş”  manasına “murtazâ” denilmiştir.

Sırr-ı Haydar’dan göründü nûr-i Rabbi’l-Alemîn
Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zü’l-fikar

yaali

Olursa kal’a-ı Hayber, hicâb-ı gaflet eğer
Ede şikeste anı pençesiyle Hayder-i Aşk

ÇOCUKLUĞUMUZ
Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, O’nun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi
Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus
Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata
Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asya’da, Afrika’da, geçmişte gelecekte
Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü
Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman
Ali olmaktan bir sedef her çocukta
Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık
Fetihlerde bayram yapardık
İslâm bir sevinçti kaplardı içimizi
Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık
Bedir’i, Hayber’i, Mekke’yi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık
Mekke’nin derin kuyulardan iniltisi gelirdi
Kediler mangalın altında uyurdu
Biz küllenmiş ekmekler yerdik râzı
İnanmış adamların övüncüyle
Sabırla beklerdik geceleri
Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk, güzün dökülen yapraklar gibi

la_feta

HZ. ALİ’YE MEKTUP
Sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
Sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
Bir Allah’a, bir anneme sonsuz itimâdım var
Herkes beni yarı yolda bırakıyor Ya Ali
Herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!

Sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
Ağaçların otların ortasında yaşıyorum
Cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
Allah’ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
Yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
Yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
Çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
Kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
Sebebin varsa çık karıştır derdimi
Bir kez yüzün görmeye bu can kurban Ya Ali

Yürüdün kınında kılıç yüreğinde aşk
Dünya atlıların hışmına uğramış gibi toz ve duman
Ortalık putlarla dolu İbrahim yorgun düşmüş olmalı
Ve bu açıdan bakınca Yakup
Kör olmakta son derece haklı
Yusuf doğuran bir kuyum yok
Davudî bir sesim yok Zebur söylemek için
İsa’nın yakışıklı alnından
Kilise duvarlarına çakılan
Grotesk bir çarmıh kaldı geriye
Ve onca hikmetinden Musa’nın
Kekemelik, İsrail’e…
Musa kekelerken oysa
Söze şarkılar bahşeden bir sesi vardı
Bunlar kekelerken
Havada kurşun sesleri ve çocuk çığlıkları…
Demem o ki Zülfikar’a davranan elin
Eksikliği hissediliyor şu an dünyada

Seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
Risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
Seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir
Bugün ne dünden bir sonraki gündür ne yarından bir önceki…
Bugün hem dünkü gündür hem yarın ve sonraki
Yani mütemâdiyen seninle yaşıyor olabilmek gibi bir bahtım var
Mesela bir akşam Resul’ün evine giderken beni de uykumdan al
İnsan önce annesini sever, sen önce O’nu sevdin
O’nu sen kırıp çıkardın, insanın kendini seyrettiği aksinden
Şimdi bazıları mübalağalı buluyor beni
Bazıları gülüp geçiyor ki
Senin vurduğunu cehenneme postalayan bir kılıcın vardı
Ama onları görsen, ağlardın merhametten
Sen onlar için kendini ve evladını feda ettin
Onlar kendileri için senin evladının her gün başını vuruyorlar
Ben senden öğrendim ki oysa inanmak
Mesela dost için ölüme yatıp orada
Teslimiyet doğuran bir uykuya dalmaktır

Dünyaya senin gözlerinle bakmak isterdim Ya Ali
Şurasında biraz vicdan olan herkesin seni sevmek borcu var
Bir puta dahi inanmanın varsa inanmakla bir alakası ki var
İnsan senin Resul’e teslim oluşunla inanmayı tamamlar

Sen bana dil oldun Rahman o dile ağız
Sen bana göz oldun Mustafa göze yürek
Sen bana söz oldun Kuran o söze ayet
Bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

Seninle en sevdiğim müştereğimiz
İkimiz de en çok hep, hep O’nu seveceğiz
Zannımca sonumuz tam da şöyle olacak
Sen Hüseyn’in başını koyacaksın ortaya
Paramparça olacak gönül zembereğimiz
Sen Hasan’ın ağusundan taslarla sunacaksın
Musallat olmayacak nefis en-gereğimiz
Sen Fatma’nın gözlerini bizle paylaşacaksın
Hakikat söyleyecek aşk ile yüreğimiz
Senin kalbin bir abanın altında korunmuştur
Benim kalbime de yer var mı orda ya Ali?

Sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm
Sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm
İşte gözyuvarlarımı boşalttım Zülfikâr’ınla
Bunca okudum senin gözlerinle bakmak için dünyaya
Hep senin gözlerinle bakmak için Ya Ali
Resul’e
ve Allah’a!

Canlar dinleyin, canan burada
Ferman sahibi Sultan burada
Dediler Kuşçuoğlu’na ; “bîkesdir…”
Nice bîkesdir ki, Ali gibi yâri var

illa Huu

Ya Rabbi Bi’l Mustafa

Erenlere,
(Habibim) de ki: Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir! (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir)[Âli-İmrân:31]  

Erenler yolundan giderek ermiş deyince:
“Bastığım yerlere basarak gel yolumdan” buyurmuştun ya hani…
Bastığın yerleri öperek geldim ardından ey Nebi…

Ey yaratılmışların en hayırlısı olan Nebi! Kıyamet günü geldiğinde benim senden başka sığınacak kimsem yoktur. Kerîm olan Allah, kıyamet gününde “El-müntekim” ismiyle tecelli edince, ey Allah’ın Resûlü bana şefaat etmekle senin makam ve rütbene asla noksanlık gelmez şüphesiz, dünya ve ahirette senin cömertliğinden. Levh’in ve Kalem’in ilmi de senin ilmindendir. Ey nefs, Büyük günahlardan dolayı Allah’ın rahmetinden ümit kesme! Çünkü Allah’ın mağfiretine nisbetle büyük günahlar küçük hatalar gibidir. Umarım ki Rabbim rahmetini taksim ederken, taksimât; günahların (çokluğuna göre) yapılır.

يارب المصطفى بلغ مقاصدنا 
واغفر لنا ما مضى يا واسع الكرم

Bir O’nun lütfundan dilerim rahmet,
Allahümme salli alâ Muhammed.

Ey kerem sahibi yüce Peygamber!
Vakit tamam diye gelince haber,
Bilinmez diyara başlar bir sefer.
Bunca ağır yükle bilmem n’ederim,
O gün senden başka kime giderim?!
Müntakim ismiyle Rabbim tecelli
Ederse, bizlere sensin teselli;
Şefaat kânısın özünden belli…
Arzet halimize ulu Allah’a
Güçlük mü var cânım sen gibi şâha.
Bu yalın gerçeği bilenler bilir,
Senin ilmin levh u Kalem’den gelir;
Kereminden dünya-ahiret feyz alır.
Müştâkız feyzine yâ Resûlallah,
Arınsın ruhumuz, sun şey’en lillah.
Kesme ümidini, gel etme ah vah,
İşlemiş olsan da bir nice günah,
Affeder hepsini, Gafûr’dur Allah.
El aç dergâhına seherde erken,
Ürpersin vicdanın dua ederken.
Huzuruna boyun büküp gidince,
Coşturur derya-i rahmeti bence;
Rabbim o rahmeti taksim edince,
Günahlara göre taksim yapılır,
En çok payı ondan âsîler alır
Ey Allah’ım! ümidimi rahmetinle boş döndürme
Güzel beklentimi Ya Rab! aman tersine çevirme
Dünyada ve ahirette yükünü azalt bu kulun
Belalara sabretme, gücü tükeniyor onun
Ey İlahi! izin ver de rahmet bulutların senin
Hep devamlı olsunlar üzerinde Peygamberin
Saba yelleri estikçe, Ban ağacı sallandıkça
Nağmelerle deveciler hayvanları coşturdukça
Yağsın rahmet ey İlahi; Resulun âl, ashabiyle
Onlara uyan takvalı, halîmlerle, kerîmlere

Cezayir’den Şeyh Sidi Yassir Chadly

Rabbim! İzin ver çözülsün ebedî salavat bulutları bir kez daha… Boşansın Resûl üstüne sel sel, sicim sicim “Selam! Selam” yağmurları… Ailesi üstüne, arkadaşları ve bağlıları üstüne bir kez daha. Yaşasın bir kez daha, o sana en yakın, eli açık, gönlü ipekten yumuşak, içleri pırıl pırıl yolunun uluları…

Urfalı Aşık Bekçi Bakır Yurtsever nefesinden Kaside-i Bürde’den bir dua, ummandan bir damla, güneşten bir ziyâ niyyetine ehline ikrâm olunur

Benim annem

Kadın dedin mi çaresiz ona bir erkek gerek. Hâkim dedin mi, çaresiz ona bir mahkûm gerek [Hz. Pir Mevlana]


benim annem yüz lisan bilir
yüzü de güzel
her bedende bir insan bilir
sözü de güzel
sözü de güzel
özü de güzel
benim annem yüz lisan bilir
yüzü de güzel
benim annem yüz mevsim açar
yüzü de bahar
kan ağlasa da gülücük saçar
sözü de bahar
sözü de bahar özü de bahar
benim annem yüz mevsim açar
yüzü de bahar
benim annem yüz can kuşanır
yüzü de melek
her biri bir ömür yaşanır
sözü de melek
sözü de melek özü de melek
benim annem yüz can kuşanır
yüzü de melek
Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne

Çok sevdik

Aşk yolcusuna,
Onlara deki: “Siz Allah’ın affına mazhariyet istiyor, Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun, benim sünnetime uyun, uygulayın ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın. Allah kullarını koruma kalkanına alan, çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir. [Âl-i İmrân, 31]

tayyibe

Vefatımdan sonra beni çok seven öyleleri gelecektir ki onlar, beni görebilmek için ailesini ve servetini dahi feda etmeyi göze alacaklardır. [Müslim, Cennet-12]

Farkındayız erenlerim bugün günlerden CUMA değil lakin siz güzelim canlara gönlümüzü uzatırken yanlışlıkla da çalmadık kapınızı… Cuma’nın “günlerin sultanı bir bayram” olduğunu, ve buna sadece insanın değil bütün mahlukatın şahid olduğunu bize haber verenin dünyaya, ukbaya, saadet şehrine doğuşu hiç bayram olmaz mı?

Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır. [Hz. Pir Mevlana]

Söz, ancak amelle müstakîm olur. Söz ve amel ise, niyetle düzgün olur. Söz, amel ve niyet de, ancak sünnete uyularak dosdoğru olur ya Hazretim adeta günümüze işaret eder gibi ne güzel buyuruyor: “İnsanlar öyle bir zamana erecekler ki, en zor ve en az bulunan samîmî dost, helal kazanç ve sünnete uygun amel olacak…”

Oysa göz seni görmeli, ağız seni söylemeli, bütün deniz kıyılarında seni beklemeliydi…

Ebediyyen sevecek cân O’nu canan olarak
Şart-ı peymân olarak, gâye-i iman olarak

Çok sevdiğimizi söyledik hep… ve lakin Seni memnun eden her şeyi nefsimizin arzu ve isteklerinden üstün tutup, hayatımıza ışığını yayamadık… Dilimizi götürdüğümüz yerlere, kalbimizi değdiremedik. Ne mümkün Hakk’ın sevdiğini, hakkıyla sevebilmek… Bilmem ki, kendi kabımız kadarınca da olsa, şu hissiz gönüllere nasıl can suyu vermeli, O’na gönül verebilmek için nereden yola çıkmalı? İşbu suallerin derdine düşmüş bir kardeşiniz olarak anladık ki, sevmek için bilmek ve tanımak lazımdır. Sevgilinin güzellerden güzel iklimi aralandıkça, halleri keşfedildikçe, hayranlık uyandıran yanları öğrenildikçe, ona duyulan muhabbet daha bir derinleşir, gönüldeki yeri daha çok büyür kanaatindeyiz…

Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ın kölesiyim. Ben Muhammed muhtarın yolunun tozuyum… Alnımızdaki o parlak nûr, Hak âşığının gönlündeki o iman ışığı, secde eseri olarak mü’minlerin yüzlerinde görülen bütün bu nurlar, bilki her nurun nuru, Allah’ın sevgili peygamberi Muhammed’in nurundandır. [Hz. Pir Mevlana]

Kişi kimi veya neyi severse, kendini ona yakın bulur, yakın hisseder. Ruhî yakınlık, iki bardağın birbirine yakınlığına benzemez. Âdeta çay bardağında atılan şekerin, çayın içinde eriyip gitmesi gibidir. Seven, sevdiğiyle öylesine beraberdir ki kendi kalbine bakınca orada sevdiğini görür. Heyhat bize aşıkı sadıkların hikayelerini anlatmak düştü amma pencereden sızan güneş ışığını gören, “Güneşi gördüm” dese yalan söylemiş olur mu?

Siz güzelim canlara bir mektup yazalım diye kalemi elimize aldık, O’nun aşk güneşinden bir hüzmecik nasibimizle, aşkı ümitsiz varlığımızı sonsuzluğa doğru uçuran kanat bilerek…

Evet, sonsuzdan bahsediyoruz, sahi ebediyete göre insan ömrünün süresi ne kadardır ki! Sonsuza kıyasla herhangibir sayının değeri neyse o kadar değil midir? Öyleyse yalnızca dünya ve dünyadakiler değil madde alemi koskoca bir sıfırdan ibarettir. Ey değeri sonsuz olan insan, değeri sıfır olan bir varlığın(dünya) uğrunda ömrünü tüketmekle, kendi varlığını da sıfıra sürüklediğinin farkında mısını?!

İlahi alemden gelen ve sonsuzluğa uzanma istidadında olan ruhun, böyle geçici şeylere bağlanıp kalması kabul edilir bir şey midir? Çünkü bu ruh, bu sonlu ve sınırlı dünyaya sonsuzu arayıp bulmak için gelmiştir.

Bir parçacığım ben, bütüne hasret;
Zaman döne dursun, o güne hasret;
Ruhumsa zamanın ötesine hasret;
Ebediyet boyu bir an… Olmaz mı?

Ruhun asli görevi budur. Ruh, bunun sezgisine ve bilincine sahiptir. O, ölümsüz olduğunu bilmektedir. Zaten bu bilinç yüzünden, “sebepsiz stres” derler sıkıntıyı bir ömür boyu çekip durur.

İşte aşk güneşi, insan ruhuna, sonsuzluğun yolunu açan kapıdır. Bu yolda ruhun, aşka kanat açmasıyla mesafe alınır, menziller aşılır.

Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın
Âteşle yaşar, yaşla değil yâresi aşkın
Yanmaktır efendim, biricik çâresi aşkın

Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma!

İşte çıkar yol, ruhlarımızı, aşk güneşi olan Ruh-u Rasulullah ile aşina eylemekten geçiyor, bunun için  O nuru nebevinin dünyaya, ukbaya, Medine’ye doğuşu olan 12 Rebiülevvel ne güzel bir vesile…

Aman ya sahibe’l meydan daha ne söyleyelim, seven de sensin, sevilen de, sevdiren de hep sensin…

Âşık olmak, o yana bir pencere açmaktır. Çünkü gönül, dostun cemali ile aydınlanır ya Mevlam ateş-i aşkınızı ziyade eylesin, gam ve telaş sizlerden uzak olsun, aşk güneşi, gönül hanenize dolsun da huzur bulasınız efendim.

Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler.Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin. [Ahzab, 56]

Ey Allah’ım, tam bir salat ve selam, bütün rûhların, melâikenin ve varolanların mihrabına, bütün Nebilerin ve Rasûllerin imamı olan Rasulu Kibriya aleyhi ekmelittehaya Efendimize, onun âl ve ashabına olsun. Öyle bir salat ki bizi korktuğumuz  şeylerden muhafaza buyursun, kurtarsın, bütün ayıp ve kusurlardan, günah ve isyanlardan temizlesin. Allahumme salli ve sellim ala eşrefi nuru cemiil enbiya-i vel mürselin habibina Muhammedin ve ala ali seyyidina ve habibina Muhammedin kesiran kesiran kesira.

Ey veladetiyle aleme nur olan Fahr-i Kainat,
Bizlere de ahirette nur ol ey Eşref-i hilkat!

Cenab-ı Mevla, Velâdet kandilinin rahmet, bereket ve füyûzâtı ile Rasûlünün yüce ahlâk ve rûhâniyetinden kalblerimize hisseler nasîb eylesin! Gözlerimizi ve gönüllerimizi Nûr-i Muhammedî ile nurlandırsın! Resulu Kibriya Efendimiz ile kalbî irtibâtımızı dâim kılsın! O’nun sünnetini, hayatımızın mihveri eylesin! Habîbi hürmetine bizleri af ve merhametine nâil kılsın!

Mescid-i Aksa

İbadet için yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime (Ravza-i Mutahhara), Mescidi Haram’a ve Mescidi Aksa’ya  [Hadis-i Şerif]

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin Hulasatu’l Beyan tefsirinde serlevha’daki ayet için şöyle denmektedir: “Ayette Mescidi Aksa’dan murad, Beyti Mukaddes’tir. Mekke-i Mükerreme’ye uzak olduğundan ‘aksa’ denilmiştir. Mescidi Aksa’nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nevi nimetlerle dolu olduğu cihetle, dünya nimetleri hususunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyti Mukaddes, makarrı enbiya ve mahalli, vahyi ilahi ve sulehanın (salih kimselerin) mabedidir. Ekseri enbiyanın (peygamberlerin) mucizeleri ve asarı garibe (mucizeleri) orada zuhur ettiğinden, Cenabı Hak mübarek olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh maddi ve manevi, mahall-i mübarek denmeye şayandır.”

Enbiya makarrı, mirac’ta Hz. Peygamber’in ilk durağı olan Mescid-i Aksa, yüzyıllar boyu inananların yöneldiği bir kıble olarak yaşamıştır. Başlangıçta müslümanların da kıblesi olan Mescid-i Aksa, üç büyük dinin ortaklaşa mukaddes bildiği bir merkezdir. Mescid-i Aksa çevresindeki tevhid mücadelesi de oldukça yoğun ve çetindir. Hz. Süleyman’dan itibaren dinî otorite ve yönetimlerin merkezi olan Mescid-i Aksa ve Kudüs, halen bu görevini sürdürebilecek tarihi nitelik ve potansiyele sahiptir.

Ahmed İbn Hanbel’in Abdullah İbn Ömer (ra)’dan rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Süleymân (as) Mescidi Aksa’yı yaptığında, Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum:

  • Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi.
  • Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi.
  • Bir de her kim, bu Mescit’te (yani Mescidi Aksa’da) namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa, anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın istedi.

Biz, Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz.


Hâk-i pây-ı ehl-i tevhid eyle cân u cismimiz
Mecme ul-esmayı uşşak içre sebt et ismimiz
Ey Allah’ım bizleri gaflet uykusundan uyandır, kalplerimizden kafirlerin korkularını çıkar, kalplerimize aşk ile imanını yerleştir. Allah’ım bizleri İslam nimeti ile izzetlendir ve böylece İslam’ı da bizlerle izzetlendir. Ey alemlerin Rabbi izzet senindir, dinimizi izzetlendir. Ey alemlerin Rabbi bizi Selahaddin gibi izzetli kıl, bizi Ömer gibi izzetli kıl, bizi Ebubekir gibi izzetli kıl, bizi Osman gibi izzetli kıl, bizi Ali gibi izzetli kıl… Allahım Mescid-i Haram’da ve Mescid-i Nebevi’de nasıl namaz kılıyor isek bizleri Mescid-i Aksa’da da iki rekat namazla rızıklandır. Yahudilere rağmen bunu bize nasib et. Ey alemlerin Rabbi Allah’ım kullarını Filistin’de bir araya topla, tevhid eyle…

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnımı koydum
Sanki bir yeraltı nehir çağlıyordu

Gözlerim yollarda bekler dururum
Nerde kardeşlerin diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin
Unuttu mu bunu acaba herkes

Burak dolanırdı yörelerimde
Miraca yol veren hız üssü idim
Bellidir kutsallığım şehir ismimden
Her yana nur saçan bir kürsü idim

Hani o günler ki binlerce mümin
Tek yürek halinde bana koşardı
Hemşehrim nebiler yüzü hürmetine
Cevaba erişen dualar vardı

Şimdi kimsecikler varmaz yanıma
Müminden yoksunum tek ve tenhayım
Rüzgârlar silemez gözyaşlarımı
Çöllerde kayıp bir yetim vahayım

Mescid-i Aksayı gördüm düşümde
Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslâm diyordu.

HAMİŞ: KUDS-Ü ŞERİF ziyaretlerimizden nâşi umutrehberi faaliyetlerine bir süreliğine ara veriyoruz, vesselam