Önce nasibine sonra kendine bak

Ve hiçbir şey yoktur ki, kaynağı Bizim katımızda olmasın ve Biz hiçbir şey indirmeyiz ki, kusursuzca belirlenmiş bir ölçüye, bir uyuma dayanmasın. [Hicr, 21]
tasti

Hikmet yağmura benzer. Kaynağında sonsuzdur fakat ne kadar gerekse o kadar yağar. Kışın, baharın, yazın, güzün miktarınca; baharın biraz daha çok yahut az. Amma geldiği yerde sonsuzdur o. Şekerciler şekeri, attarlar ilâcı kâğıda sararlar. Fakat şeker, kâğıtta olduğu kadar değildir. Şekerin ve ilâçların menbaı sonsuzdur; kâğıda nerden sığacak?

Kur’an-ı Kerim Risaletpenâh Hazretlerine neden ayet ayet iniyor da sure sure inmiyor demişlerdi. Efendimiz buyurdu ki: “Bunlar ne söylüyorlar öyle? Bana tam olarak birden inseydi erirdim, kalmazdım ki.” Çünkü bilip anlayan, azdan çoğu anlar, bir şeyden birçok şeyleri, bir satırdan defterleri. Bu şuna benzer: Bir topluluk oturmuş, bir hikâye dinliyordu. İçlerinden biri, anlatılanı tam olarak biliyordu, o olayın içinde bulunmuştu. Bir işaretten olayın hepsini anlıyordu. Sararıyordu, kızarıyordu, hâlden hâle giriyordu. Başkaları, duydukları kadar anlıyordu, çünkü o hâllerin hepsini bilmiyorlardı ki. Fakat bilen, o kadarından pek çok şey anlamıştı.

Gelelim sözümüze: Evet, aktarın yanına geldin mi şekeri çoktur amma kaç parayla geldin, ona bakar ve o kadar şeker verir. Burada da gümüş para himmet ve itikattır. İtikat ve himmet miktarınca kelam nazil olur. Şeker almaya geldin mi çuvalına bakarlar, ne kadar alırsa o kadar tartarlar ve bir kilo yahut iki kilo verirler. Fakat adam, tutmuş da deve katarları getirmişse birçok çuvallarla gelmişse hamalların gelmelerini isterler. Çünkü bu iş uzun sürecek, çabuk savulmayacak, hamal lazım derler, hamalları getirirler. Böylece bir insan vardır, ona denizler bile yetmez. Bir insan da vardır, birkaç katre yeter ona, fazlası ziyan verir. Bu, yalnız âlem-i manada, ulûm ve hikmette böyle değildir. Mallarda mülklerde, altınlarda, madenlerde vs. her şeyde böyledir. Hepsi de sınırsızdır, sonsuzdur fakat adamına göre sunulur. Çünkü insan, fazlasına dayanamaz, deli divane olur.

Görmez misin Mecnun’u, Ferhat’ı ve diğer âşıkları? Bir kadının aşkı yüzünden dağlara ovalara düştüler. Çünkü onlara dayanamayacakları kadar kuvve-i şehvet verildi. Görmez misin Firavun’u? Ona fazla mal mülk verildi, Tanrılık davasında bulundu. “Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.” Yani, iyiden ve kötüden hiçbir şey yoktur ki katımızda, hazinemizde sonsuz defineleri bulunmasın;fakat biz, onu ancak ihtiyaca göre, şekil, miktar, konum, vakit olarak belli bir ölçüyle, belli bir mahalle ve bu vakte özgü belli bir istidada indiririz, herkese dayanacağı kadar göndeririz, çünkü uygun olanı da budur.

Yola düş, yol al… Efsaneyi bırak da sana aşina olanlar da senden bigâne gönüller de “Senin göğsünü açıp genişletmedik mi” nurundan, şerhe muhtaç olmadan bir kapı bulsun, o nura herkes kavuşsun. Şimdi Sure-i İnşirâh’daki “göğsünü açıp da genişletmedik mi?” ayet-i kerimesini bir daha oku da, Habibi Kibriya hazretlerinin fazl u kıymetini iyice anla…

Ne mutlu O’nu gönlüne yerleştirene; gönül de O’nun aşkıyla yatışır zâti… Yolundan giderek eren kullarına lütuf olarak göğüslerini genişletti, Sırrını almaya izin verdi gönüllerine…

Madem sen de bana kulak verdin; Allah gönlünü genişletsin; işini kolaylaştırsın, senden usancı, gamı, kederi uzaklaştırsın. Ruhü’l Kudüs ile kuvvetlendirsin seni… Bil ki “Es-Settâr” esması sadece ayıpları değil tahammül edemeyeceğimiz güzellikleri de örtmek içindir. Mevlama sana O tahammülü lutfeyleyip güzeli gösteriversin, “Es-selâm” esmasının rahatlığı ile selametiyle rahatlığa erdiriversin. Öyle olsun ey alemlerin Rabbi! Allah’ın rahmeti, iyi işlerde imam olan, keremlere, kerametlere düzen veren Hazreti Mustafa’ya(sav), bütün soyuna, sahabesine, yolundan gidenlere olsun…

Dil-i mecruhuma rahm eyle kalsın dâm-ı zülfünde,
Şikeste-bâl olan murgu edip âzâd neylersin…

Yel beni size götürseydi,
Yellerin eteklerine sarılırdım.
Sizi öylesine özledim ki
Kuştan daha tez uçar gelirim size;
Ama kanadı kırık kuş, nasıl uçabilir

Vatan-ı asla eriş

Yalnız cana,
Kendi özünüzde de nice âyetler var; hâlâ görmeyecek misiniz? [Zâriyât, 21]

Nere baksa gözümüz vech-i dilârâda kalır
Kande olsak arzumuz sâki-i sahbâda kalır
Ey garip halini bil var vatan-ı asla eriş
Bu serâba güvenen teşne bu sahrada kalır
Er geç bir gün bu cemiyyet-i âlem dağılır
Yâr ile sürdüceğin dem içtiğin bâde kalır

Aşkı bülbül gibi beyân edelim
Hâlimiz gül gibi ayân edelim

“Dünyada kendimi cennete sansam” diye başladığımız bir kutlu seferden döndük erenlerim, Arafat vadisinden, Aşk meydanından geçip geldik huzurlarınıza, o demden ayrı düşmenin tatlı hüznüyle, bir Cuma daha canları bir edene, dîlde dîlberi bir edene binler şükürler olsun efendim…

Vakfe vakti öyle âzim bir ilahi nur tecelli ediyor ki Arafat’a çıkınca, Cenab-ı Hak rahmetiyle birinci kat semaya tecelli eder ve meleklerine şöyle buyurur: Şu tozlara-toprağa bulanmış kullarıma bakın ey meleklerim! Ve şahidim olun ki, onların günahları göklerdeki damlaları yeryüzündeki mevcudat kadar bile olsa ben onları afv eyledim. Onlar evlerine annelerinden doğdukları gibi pırıl pırıl olarak döneceklerdir. [Müslim-Sahih, Hac-48]

Öyle ya Arafat ki Cenab-ı Mevlanın, davete icabet eden kullarına nazar edip meleklerine karşı iftihar vakti: Halbuki siz: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğim vakit “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” [Bakara, 30] demiştiniz.

O demden ayrı düşmenin sızısı bize garipler sema’ını hatırlatıyor…
Mevlevihanenin kapıları sırlanıp mumlar dinlendirildiğinde,
Asırlardır ziyaretçisi olmayan bir sema başlar meydan-ı şerifte,
Tıpkı vaktiyle Hz. Pir’in yaptığı gibi, eller niyaz vaziyetinde
Bütün bir beden, kainatın ahengiyle hem-aheng olup tevhid eyler
Dilsiz dudaksız: Allah, Allah, Allah… der

Bülbülleri hâr ağlatır, aşıkları yâr ağlatır…
Aah neyleyeyim şu gönlüme hasret kaldım sevdiğime;
Bülbülüm altın kafeste öter aheste aheste [263. mestmp3]

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

– Hoş Safalar getirmişsiniz, haccınız mebrur ola
– Aslımızdan koparılıp geldik amma bir yanımız oralarda kaldı dedem

– Öyle ya bir gönle girdin ki erenlerim, bin kâbeden evlâdır. Kâbe’ye gitmek için ihrama büründün sen yani cümle esvaplarından soyundun, gönül kabesine teveccüh eden aşıklar ise iki cihandan soyunurlar, onların ihramı dünya ve ukba gamından uzak olmaktır.

– Ama Kâbe Hakkın rızası mahalli değil midir? Çünkü oraya Allah’ın rızası için gidilir.
– Gönül ise Rahman’ın müşâhade edildiği yerdir. Bir gönül, yerler ve göklerden, dünya ve kainattan, Kâbe-i âlîşân’dan daha yücedir. Ne mutlu o kimseye ki hakiki Arafat olan ârif-i billâhı bulur ve onda Hakk’ın cemâlini seyreyler.

Yürü “İnsanı en güzel şekilde yarattık” ayetini oku! Ey dost! En değerli inci cândır. İnsan gerçi beden olarak bir hamur teknesi boyundadır ancak en güzel şekil olan insan şekli, Arş’tan da üstündür, düşünceye de sığmaz. Hem gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan kaybolur gider. Bu paha biçilmez şeyin değerini söylesem, ben de yanarım duyan da yanar. [Hz. Pir Mevlana]

– Sonra kitabın öyle bir yerini açtın ki [Bakara, 30] Orada, ilahi hikmetin melekte ve insanda tecellileri, orada bin alem saklı…
– Sedefi araladınız madem inciyi de çıkarasınız…

– İş Hazreti Pir Mevlana’nın buyurduğu gibidir: Her kim aslından uzak düşerse hasret kaldığı o visâli özleyici olur, asla dönmek için bir uygun yol, gün arar…
– Asıldan maksat nedir?
– Âyan-ı sâbitesidir; Allah’ın isimlerinin türlü tecellileri, görünüşleridir… Küllî ve cüz’î oluşlardan her bir şey, Hakkın isimlerinden bir veya birkaçına mazhardır. Nasıl ki melekler selbî isimlerin mazharıdır ve Cenab-ı Hakkı: “Nahnu nusebbihu bihamdike…” [Bakara, 30] diye tesbih ederler. Şeytan da Mudill, Mutekebbir isimlerinin mazharıdır. Cenab-ı Hakka: “Febi izztike…” [Sad, 82] diye yemin ettikleri için haklarında “Ben Adem’e secde edin deyince baş çektiler ve kibrettiler…” [Bakara, 34] ayeti nazil oldu.

Bu babdan anlatılır: Resûlullah Efendimiz şeytanı görüp nereye gittiğini sordu. Şeytan, birisini dalâlete düşürmeye, yoldan çıkarmaya gidiyorum, dedi. Bunun üzerine Efendimiz: Ben Allah’ın emir ve hükümlerini tebliğ için gönderildim. Fakat bende hidâyetten bir şey yoktur. Şeytan da dalâlete düşürücü, günah işletici olarak halkoldu; fakat onda da dalâletten bir şey yoktur, buyurdular.

– Cenab-ı Hak Hz. Adem’e bütün esmayı öğretti ve onları meydana çıkar dedi. Melekler ise ancak bir iki ismin mazharı idiler. Hz. Adem deki bu zenginliği görünce hayrette kaldılar ve “Ya Rabbi, senin öğrettiğin kadarını bilebiliriz” [Bakara, 32] diye acziyetlerini ortaya koydular…İşte böyle insanın hakikatı bütün isimlere birden mazhar olmuştur. Bunun için kâh Mudill kâh Hâdî kâh Selâm … isimleriyle tecelli eder. Her mevcut, mazhar olduğu isme tabi ve onun hükmüne mahkumdur. O isim ona der ki: Hele birkaç gün istediğin yere git… Dönüp dolaşacağın yer gene benim!

– Madem, insan kopup geldiği makam itibariyle -ki siz buna “ayan-ı sabite” buyurdunuz- bir ismin mazharıdır, onun o isme ulaşabilmesi, aslına kavuşması mıdır?
– Eyvallah… Aslını bulmak demek bir kimsenin zuhur ettiği mertebeye kavuşabilmesi demektir.

– Buna ermek ya nice mümkündür?
– Geçici olan bilcümle alakalardan uzaklaşıp ilimde hakikat mertebesine ulaşmak gerek… Buna ermek ancak “yakîn” ile yani gönül bilgisi ile olur. İnsan, kesret gecesinin karanlığının sonu ve vahdet günü nurunun başlangıcı olması dolayısıyla garip bir noktadadır.

– Af buyrun burasını pek anlayamadık?
– İnsaniyet mertebesini bulmadan evvelki maddi sıfatlar, nebatî ve hayvanî mertebeler dahi hep gecenin karanlığı demektir. Ancak “Hazreti insan”a erişince vahdet gününün nuru ışıldamaya başlar. İşte o vakit insan aslına vuslat için kabiliyet kazanır.

– Hangi yoldan gitmeli?
– Aslına erişmek iki seyirle olur bunun biri “ıztırârî” yani elinde olmayan, diğeri “ihtiyârî” yani arzusuyla yaptığı seyirdir. Iztırâri seyirde mesela “Hâdî” isminin tesiriyle nefsinin icapları üzere ölüm gelecek ve kendini kendinden alacak olursa hakikati göremez. Yalnız bu dünyada hayır ve şerden ne işlediyse onu bulur, ona kavuşur, aslına kavuşamaz. Aslına vusûle kâbiliyet mertebesi olan “insan vücudunu” giymişken burada o insanlığa yakışmayan tutumundan dolayı ıztırârî mevt gelip de ölünce aslına kavuşamaz.

– Bir de “ikinci seyri” seyretsek?
– Bu ihtiyârî olanıdır. Cenab-ı Hak ezelden o kimsenin kalbine muhabbet meylini vermiş olduğundan aslını arama şevkini tattırmakla: “Ben bir gizli hazineydim, istedim ki bilineyim” sırrı zahir olarak o kimsede “aslını aramak iştiyakı” uyanıyor ve arayıcı oluyor.

– Arayan neyi bulmaz, yeter ki “neyi kaybettiğini” hatırlasın, dünya ile avunmasın…
– Mevlasını da bulur, belasını da… Cenab-ı Hak’ta bu arayıcı kuluna mürşid suretinde tecelli ederek onu madde, nebat ve hayvan mertebesinden geçirir. İçini arıtıp temizletir. Bu suretle dünyada iken aslı ile aşinalık eder. Bulacağını bulur, göreceğini görür. Yani kendi arzusuyla ölerek nefsinin esaretinden kurtulup Hakk’ın esrârı, mahremi, yârı olur ve doğrudan doğruya aslını bulur.

… Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz… [Bakara, 156]

– Aah erenlerim, dünyada iki büyük âmil vardır: Biri mârifet biri aşktır. Aşka mazhar olmayan bir insan yeryüzünde daimi surette vücudu zindanında mahpus kalmaya mahkumdur.
– Bir niyaz vardı eski zaman tekkelerinde asılı duran: İlahî ente maksudî ve rizake matlubî; âtini muhabbetike ve marifetike… Ya Rabbi maksudum sensin senin hoşnutluğunu taleb ederim, bize aşkını ve marifeti ikram eyle mealinde…



Ârife eşyâda esmâ görünür,
Cümle esmâda müsemmâ görünür,
Bu Niyâzi’den de Mevlâ görünür,
Âdem isen “semme vechu’llâh”ı bul,
Kande baksan ol güzel Allâhı gör.

…Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır… [Bakara, 115]

– Eyvallah, işte böylece aslını bulmak, bir kamil rehber bulmakla olur. Onu burada hayatta iken bulursan maksat hasıl olur, veyahut bulmak ve aramak yolunda o şevk ve o taleple ölürsen orada da bulursun inşallah.

Ya Rabbi, Ademzede olan bizler için babamızın ilim mirâsına konup onun halifeliğini icra edenlerden, aynı suretle esma-i ilahiyeye varis olanlarda eyle, Zaten bizleri “insan” suretinde yaratmışsın meded ü inayet eyleyiver de alem sahnesinde “insan-lık” yapalım.

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hayâdan hayata yayılan güzellik

Ruhlara sûkun veren bedii zevklere âşina canlara,
Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce,
Hayadan öte hayat, esası bozuk günce… [İ. Pala]

Gönülleri inceltmenin zevki selime varmanın bedii duyulara aşina olmanın yollarından biri de san’attır, musikidir. Musiki Allah’ın bedii eser yaratıcı (El-Mübdi) esmasının tecellisi ile seslerin ahenginden oluştuğuna göre; kainatın ve özellikle insan vücudunun ve tabii yaradılışın ahengine; fikirlerini, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini hemahenk edenler, zaten aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasulullah ile ve “ölmeden evvel ölme” sırrına nail olmakla, daha dünyada iken cennet hayatı yaşamaya başladıklarından, elbette her bedii seste cennet kapılarının açılışını duyarlar.

Bu seslerden bir ses bildiğimiz geleneksel Kadiri Mukabelesi’nden besmele-i şerif ile başlayalım istedik haftaya Neyzen Süleyman Yardım’ın uşşak ney taksiminden sonra Ömer Faruk Belviranlı 180. mestmp3 den sesleniyor aşina gönüllere…

Geçen hafta bir “iradi ölüm” kapısı açıldı ki daha geçmeyenler kaldı söz bahçemizde; Biri iradi diğeri tabii olmak üzere iki ölüm vardır. Nefsini iradi ölümle öldürenin tabii hayatı onun gerçek hayatı olur. İradi ölüm, kötülüğü çokça emredici olan nefsi O’nu varedenin hoşlanmadığı hallerden temizleme, ezme, etkisiz hale getirme sanatıdır. Ki bu yol: Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Ölmeden evvel ölünüz buyruğunun işaret ettiği mana da bu olsa gerektir.

Nefsin ölümü/öldürülmesi onun ilahi buyruğun egemenliği/denetimi altına alınması, canının istediği herşeyi yapmaması manasındadır. Bu pencereden bakınca hayatın kökü hayâdır. Bir insanın hayâsı ne kadar fazla ise hayatı o kadar mükemmeldir. Diğer ahlaki faziletler de hayâya tabidir, hayâ demek hayat demektir. Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır. Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde, onun hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür.

Haya duygusu kaybolan kimsenin kalbi ölür. Hz.Ali (k.v.)

Nefsi temiz kılmanın vesilelerinden biridir Allah’tan hayâ. Kendisini Rabbinin huzurunda bilen can şayet aklına mabudunun rızasına aykırı bir davranışta bulunma cesareti gelse dahi derhal hazır ve nazır bildiğinden hayâ ederek nefsin o cesaretini kırar.

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, “görüldüğümüzü ve izlendiğimizi bildiğimiz” hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz çok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtraten kerih, insana sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da alıkoyar. Kişi, hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten sakınır ve hayâsızlığı ölçüsünde aleni günah işler.

‘Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi’ endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, bizi günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. Ki, işte bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.

Hayâ âbidesi aleyhi ekmelüttehâyâ Efendimiz, bu hususta  ” Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. O(sav) ki kendisinde bulunan hayanın kemalinden dolayı hiç kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun boylu bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip kapalı bir şekilde anlatırdı. Hoşuna gitmeyen bir sözün bir kimseden çıktığını işitince: “Falan kimse, neden böyle yaptı?” demezdi; “Bazı kimseler neden böyle yapıyormuş?” demekle yetinirdi. Hz. Osman’ın bir zirvesi olduğu hayâ hali, günaha çağıran binbir kapıyla yüzyüze gelen şu zamanın biz mü’minleri için de bir kurtuluş reçetesi sunuyor olsa gerek.

Bizler de, Allah’ı Basîr (Herşeyi Gören), Semi’ (Herşeyi İşiten), Habîr (Herşeyden Haberdar Olan), Alîm (Herşeyi Bilen) gibi isim ve sıfatlarıyla tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, ayrıca hayatımızın her anında meleklerin bize yoldaş ve arkadaş olduğunu unutmaz isek, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi ne kolay, hatta nemümkün olacaktır.

Hem Hayyiyun, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sabittir, Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al a güzel! Evet O Hayâ sahibidir; yâni Cenâb-ı Hak hayâ eder, utanır. Kerem sâhibidir; yâni cömerttir, güzel bağışlarda, davranışlarda bulunucudur. Ekremül-ekremîndir hattâ,kulundan istihyâ eder, hayâ eder, utanır. Sübhànallah!.. Efendimiz böyle buyuruyor: Allah-u Teàlâ Hazretleri utanır kulundan… “O kulu, Rabbine, Allah’a iki elini kaldırmış, ellerini açmış duâ ediyor da; Allah da o duâ eden kulunun açmış olduğu avuçlarına hiçbir hayır koymuyor. Böyle yapmaktan utanır Allah…” Yâni, duâ için açılmış olan iki elini, kolunu, içine hiçbir hayır koymadan, boş çevirmez, boş çevirmeye hayâ eder. Kereminden, lütfundan, merhametinden dolayı kulu boş çevirmez. Elini boş döndürmez, avucunu boş bırakmaz. Mutlaka duâ edene lütfeder, ihsân eder. Allah-u Teàlâ Hazretleri, kulun istediğini bazen aynen verir, bazen daha hayırlısını verir, istediğinden âlâsını verir. Bâzen de en güzel mükâfat olarak, âhirette ona çok büyük sevaplar verir. Ama elini boş döndürmez, eline mutlaka bir şeyler koyar. Avucu boş dönmez. Çünkü Kulu istediği halde, onu vermemekten utanıyor Allah-u Teàlâ Hazretleri.

Mevlam bizlere utanma duygusu versin, hayâ duygusu versin…
Yaptığımız eğrilikleri anlayıp, onlardan kurtulmayı nasîb eylesin…

Ey İbn’ül vakit olan Sufi,
Hak Teala geçmekte olan Vakt-i şerifin,
ömr-ü azizin kıymetini idrak edebilmeyi müyesser kıla!
Hem Muharrem’dir bugün, ister Kerbela’ya ağla ister Filistin’e
ama unutma! Neyi kaybettiğini hatırla!

Vakt-i şerif, Cuma, Muharrem ile gelen yeni sene,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim