21. Mektup

21. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmibirincisidir.

1mursidinmektuplari

Kullarının kalbi kudret elinde olan, kalbleri ruhları ve akılları tasarrufuyla halden hale çeviren, cümle halleri dilerse iyi hale tahvil eden, kendisini inkâr edene dahî rahmaniyetiyle ikram ve ihsanda bulunmakta olup kelime-i tevhidine sığınanları emin kılan, sonsuz rahmetin sahibi ve kulunun dâimâ Muîni, Celîl ve Cemil, el-Vâhid, el-Ehâd, el-Ferd, es-Samed, Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ olsun.

Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin mahtelef-el-melavân ve te’âkab-el-asarân ve kerrara’l cedîdân v’estakbel-el-ferkadân ve belliğ rûhahû ve ervâha ehl-i beytihî minnet-tahıyyete v’es-selâm ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahî ve berakâtuhû muhterem İhsan Efendi,

Gözümün nuru İhsan Efendi oğlum, tasavvuf kal ilmi ve yolu değildir. Tasavvuf hal yoludur. Tabiî ki her sahanın ister kavli olsun ister halî olsun, kendine mahsus bir ilmi, zahirî şekli, belli umdeleri vardır. Tarikatın da aynı şekilde zahirinde olması ve bilinmesi îcab eden birçok âdâbı erkânı vardır. Ancak bunlar “hal olarak” neticelenmezse ve takallüb(değişerek) ederek hal olmazsa kişi bu erkânı bilmekle sofi olamaz. Aslında her işin hali ve zevki zâhirin ötesinde, ilerisindedir. Meselâ bir bahçevan düşün. Bu işi görerek ve ustasından tâlim ederek öğrenmiştir. İlk önce basit işlerde ustasını taklid ederek ona çırak olur. İyi yapınca takdir, kötü yapınca tekdir görür. Bu safhada tüm derdi ustasını memnun etmek ve çırak yevmiyesini almaktır. Eğer kabiliyeti varsa işi öğrenmekle kalmaz ayrıca kolayca yaptığı işlerin neticesinden de zevkyâb olur. Nihayet usta olur. Şimdi sen bunları bilmeden bahçevana baktığında ne onun evvelce çektiği zahmeti bilirsin ne de onun uğraşırken çektiği meşakkatin içindeki zevki görürsün. Ustasının onu nasıl yetiştirdiğini, nebatata nasıl bir nazarla baktığını idrak edebilirsin. Pekâlâ bu böyle iken tasavvufu zahirî ahkâmdan, tarikatı şekilden ibaret zannetmek hiç akıl ve insaf kârı mıdır? Bunun üzerine belki şöyle sorulabilir: “Efendim, mademki her iş içinde hal saklıdır, niçün hal yoludur, tâbirini tasavvufa hasrediyorsunuz?” Cevaben deriz ki: “Tasavvuf; ilmiyle, zâhiriyle, şekliyle, her şeyiyle “hal” neticesine ve müşahedeye götürür de ondan öyle deriz.” İrşad; bilmek, bildirmek değil bulmak, buldurmak demektir. Mürşidlik, hocalık mesleği değildir. Veyahut mürşid vasfında olan aynı zamanda kemâl ilminin hocasıdır amma her hoca mürşid değildir. Çünkü mürşid hale uyandırır. Kişiyi oldurur. Bildiklerini buldurur. Hal üzre hallendirir.

Tarikat müşahede ve görmektir. Bilen ile bilmeyen müsavi olmadığı gibi görenle görmeyen de müsavi olamaz. Hoca olmak için görmek şart değildir. Lâkin mürşid olabilmek için müşahede, en azından irşad sahasında lâzım olan nisbetle görmek esastır. Derviş görülmeyeni görmez. Zaten hep gösterilen ve irşada vesile olsun diye hep varolanı görür. Bu görüş duyuşla, dinlemeyle başlar. Dervişe lâzım olan ille önce nutuk haklamak, yani söz tutmaktır. Kişi her zaman gözünün önünde olan bir şeyi bile idrak edemez veya farketmeyebilir. Ancak dinlerse görür ve gördüğünü öğrenir. Meselâ çocuk görür. Gördüklerini dinleyerek farkeder, isimlerini öğrenir. Henüz görmediklerini de gene dinleyerek, hayalinde canlandırarak öğrenir. Bunun gibi insan intisabla(biat etmekle) âhiret âlemine, bu âlemde iken doğar, derviş olur, görme hali başlar. Amma unutma, bu doğum, intisabındaki duyuşla, dinleyişle olmuştur. Sonra gördüklerinin isimlerini, hallerini ve tefsirlerini öğrenir. Gördüğünü idrak dahî söz dinlemeyle mümkün olur. Daha sonra bu idrak ve müşahede hale dönüşür. Bu buluş onu oluşa yükseltmek içindir. Kâmil menziline vâsıl olunca görmekle kalmaz, Allah Teâlâ’nın inayeti ve izniyle gösterir ve buldurur. Tâlib-i Hakk ve hakîkî olanları menzile eriştirecek hal üzre âmil ve mezun olur. Cenâb-ı İbrahim’in Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bir kıssasını hatırlatmakta ve âyetlerin hikmetini bu meyânda zikretmekte fayda mülahaza ediyorum.

Meâlen şöyle geçer: Hz. İbrahim(as) “Yâ Rabbî, sen ölüleri nasıl diriltirsin?” diye Cenâb-ı Hakk’tan suâl eder. Cenâb-ı zü’l- Celâl ve’l-Kemâl “İnanmıyor musun ya İbrahim?” buyurunca Hz. İbrahim “İnandım ve îmân ettim Yâ Rabbî, lâkin kalbim mutmain olsun, lütfeyle, göster.” diyerek niyâzda bulunur. Bunun üzerine Cenâb-ı mutlak-ı âlem Allah Teâlâ “Ya İbrahim, dört farklı cins kuşu al, onları kesip cüzleri yani parçalanmış olan vücûdları birbirine karıştır, sonra birbirine geçmiş bulamacı dörde taksim edip her birini bir dağın başına koy, sonra bu kuşları tek tek çağır.” buyurur. Söylenenleri eksiksiz yerine getiren Hz. İbrahim(as) daha sonra bu kuşların aynı ilk halleri gibi diriltilip eksiksiz, kendilerine uçarak geldiğini görür. Şimdi bu âyetler üzerinde iyice tefekkür et, Tûtîzâde İhsan Efendi oğlum.

İlk önce yakîn mertebelerine işaret ediyor ki; ilme’l-yakîn; bilmek; ayne’l-yakîn; görmek; hakke’l-yakîn; bulmak ve olmaktır. Cenâb-ı İbrahim (as) gibi bir zâtın îmânında eksiklik olması mümkün olabilir mi? Hâşâ, tabiî ki olamaz. O halde burada neye işaret vardır? Âlimler, bu âyetin tefsirinde “Mürşid-i âgâh olanların haline veya mürşidde olması gereken hale işaret vardır.” buyurmuşlar ve şöyle îzah etmişlerdir: Kişi ilmiyle bildirebilir amma irşad edemez, hale kavuşturamaz. Bu zâtların ilminden istifade edip bazıları yol katetseler de, mürşid olmayanlar gene de bu kişilere âgâh olup onların hallerini bilmeye ve bildirmeye muktedir olamazlar. Hal üzre irşad için, kişiye müşahede ve bu müşahedenin kalbi mutmain kılacak derecede idraki lâzımdır. Bu sırrı fehmedemeyenler velîlerin ve hal sahiplerinin sözlerine ve fiiline bakarak “Bunu biz de yaparız.” deyu iddiaya kalkışırlar. Zâhirdeki benzerlik veya ayrılık onları kıyasa sevkeder, bu nev’î irşadı inkâr ederler. Sırr-ı Muhammedi’nin sırrıyla irşadın te’sirini bilemezler. Fakat bir yandan da mürîdanm edebine de hayran kalırlar. Ma’rifet neticeleri zuhûr edince, yakıştıramaz ve taaccüb ederler. Aynı, henüz toprak nedir bilmeyip bahçevanm halinden dem vuranlar gibi. Kibir ve cehaletlerinden dolayı mahrum kalırlar. Halbuki birazcık meyletseler, azıcık hürmet ve insaf etseler bu kapılar herkese açıktır, vesselâm.

Âyetlerdeki bir lâtife de şudur demişler: “Kişi Hz. İbrahim gibi halîliyyet haline bürünmeden, Nemrud ateşi gibi olan nefsin yakıcı ateşini söndürüp kendine gülşen etmeden, Cenâb-ı Hakk’tan ma’rifet ve kerâmet taleb edemez. Evvel Hâlık’ına teslimiyetini gösterecek, sonra ma’rifet nuruyla müşahede makamına yükselecek. Ancak bundan sonra teslimiyeti kullara tâlime muvaffak ve irşada mezun olacak.

Muhterem İhsan Efendi oğlum, irşad mevzu’u açılmışken zamanın sahte mürşidlerinden söz etmeden geçemeyeceğim. Bir kardeşimiz fakîre geldi, uzun uzun bazı şâhid olduğu hâdiseleri nakletti. Kendini mürşid olarak ilan eden herifin biri kasaba kasaba, memleket memleket dolaşıyormuş. Dolaşsa iyi, bir de milletin ayağına, yoluna dolaşıyormuş. Şimdi diyeceksin ki, Halîl Efendi de dedikoduya başladı. İşin lâtifesi. Tabiî ki böyle bir şeyi düşünmezsin. Bu nev’î zâtların ismini vermeden konuşmak bile câiz değildir. Aslına bakarsan ismini de söyleyeceksin ki bu habisleri cümle âlem tanısın ve bilsin. Neyse, bu adam tekkelere, zâviyelere, mescidlere uğrar, “Zamanın mehdîsi benim, bana kutbiyet verildi, her nerde bir şeyh var gelip bana intisab etsin, necât bulsun, âhir zaman velîsi ve mehdîsi benim.” diye biat toplarmış. Evet evlâdım, yanlış yazmadım. Biatlarımzı toplayacağım, diye sözler sarfedermiş. Diyorum ya, insan yaşadıkça daha neler görecek. Cenâb-ı Hakk hayatın da mematın da hayırlısını versin. Bana bunu anlatan kardeşime sordum. Hangi tarîktenmiş? O da, “Vallahi şeyh baba, hepsinden varmış.” dedi. “Fesübhânallah, kardeşim kıyafetine bakmadın mı? Bu herif şeyh müsveddesi de olsa ille birini taklid ediyordur, ya külâhı ya hırkası bir yerden aşırmadır, onu bari söylesen.” dedim. Ne dese beğenirsin? “Ya hû şeyh baba, ben de anlamadım. Koskocaman sarık sarmış, zannedersin ki yorgan, sarığın içinde bir külâh var amma ne Rûm’da gördüm ne Acem’de, böyle acayip bir şey. Âsâsını uzatıyor, ‘Cübbemden tutun.’ diyor, ‘Kim bana dokunursa yahut elini havaya kaldırıp işaret ederse biatini aldım, kabul ettim.’ diyor.” demez mi? Yâ hû, mecâlim yok, şöyle bir yirmi sene evvel olsaydı, hemen kalkıp bu adamın izini sürer, ondan sonra da tozunu attırırdım. Keşiş gibi uzattığı sakalından tutar, ibret-i âlem olsun diye yerlerde sürüklerdim. İhsan Efendi oğlum, biat eden derviş nikâhlı kadın gibidir. Nikâhlı kadına nikâh teklif etmek nasıl isimlendirilir? İffetli bir kadına tövbe estağfirullah zinayı teklif etmek gibidir. Hani adamın şeyhi göçmüştür de, ortada kalmıştır, başka bir şeyhe gönlü akmış feyiz almıştır, bak onu anlarım. Emr-i manevî olmadan gene olmaz amma hiç olmazsa bir derece ehven-i şer kabilinden sineye çekilir. Amma, bu utanmaz herif hangi selahiyetle böyle bir ahlâksızlığa ve iz’ansızlığa cesaret eder. Tarihte ve bazı devirlerde zamanın imamları zuhûr etmiş ve başka tarîklerin tasarrufatı kendisine verilmiştir. Bu durum mevcuttur. Lâkin, o zâtın imam olduğunu diğer meşayih muhakkak emr-i manevî ile bilmiş ve öylece yollarının emanetini ve seyr u sülûkunu bu imama havale eylemiştir. Burada öyle bir şey de yok, şeyhin kerâmeti kendinden menkul(Yani şeyh kerâmetini anlatıyor amma kendinden başkası görmemiş, benim şöyle kerâmetlerim var diye elâleme anlatıyor.)

Tasavvuf ehli “Aldatandan daha alçak aldanandır.” demişler. Aldatan zaten haindir, peki derviş kardeşim, sen bu yolda hiç mi mânevî zevk tatmadın, hiç mi rahmani koku duymadın da, sana yutturulan bu herzeleri ağzım şapırdata şapırtada yutuyorsun? Gözün bu yola hiç mi nurlanmadı? Kulağından hiç mi Hak sözü girmedi? Ferasetsiz ve gaflet pamuğu kulağında bu sözlere kanıyor, aldanıyorsun. Körlük ayrı şey, nankörlük ayrı şey. Nankörlüğün cezası kat be kat olur. Zaten bu cihetten düşününce fakîr kendi kendime şöyle diyorum: “Demek ki Hz. Allah, kalbi arada derede olan, şek ve şüphe içinde bulunanları böylece bir habis etrafında topluyor. Allahu a’lem, bu çıban iyice cerahat dolduktan sonra ilâhî kılıcıyla bu yarayı toptan temizleyecek, bunun yolunu hazırlıyor. Hani bu şuna benzer: Avâm arasında kocakarılar vardır, “Ölmek üzre olan kişinin yanında su vermek için bekleyin, yoksa o hâlet-i nez’ide hararet basar, şeytan gelir, ‘Sana su vereyim de sen de îmânından dön.’ diye teklifte bulunur, o kişi de bir bardak suya îmânını verir. Kâfir olarak gider.” diye insanlara akıl verirler. Yâ hû, îmân denilen cevherin sahibi Hz. Allah’tır. Kişinin kalbine inmeye görsün. Bir daha onu oradan çıkartmak mümkün değildir. Lâkin insan inanmamış, îmân etmemişse ancak îmân ettiğini vehmetmişse durum farklı. Zaten ona îmân denmez ki. O, bir bardak suya da gider, bir bakışta da kaybolur, üfürükten bir sebeble de heva ve heba olur. Demek ki bu nev’î soytarılara mürşidleri hayattayken ve bir yola bağlanmışken ahmakça gidip tâbi olan kişilerin evvelce yaptığı fiiller beyhudeymiş. Velhâsıl, fevkalâde üzüldüm. Sonradan da “Sahibi bilir, Cenâb-ı Hakk ıslah eylesin.” diye Hak Teâlâ’ya havale kıldım. Hakîm ve zarif birine Nas sûresi mütalaa edilirken sormuşlar, “Şeytanın şerri mi yoksa insanın şerri mi daha fenadır?” diye. Hazret bir müddet tevakkuf eylemiş(durmuş, beklemiş), sonra mütebessim bir çehre ile “Bakın şöyle anlatayım.” demiş. “Eûzü besmele çekip Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okursunuz, şeytan hemen o meclisten kaçar. Ama insan sûretinde bazı şeytanlar vardır ki meclisinize gelir, Kur’ân’ı alıp kaçırır. Artık hangisi daha fena siz düşünün.” Evet, hakîkaten üzerinde düşünmek lâzım.

İhsan Efendi oğlum, velhâsıl Cenâb-ı Hakk, kâinatı, hakla bâtılın birbirinden ayrılması için imtihanhâne olarak tanzim eylemiştir. Tüm tezgâhlar Hak Teâlâ’ya çalışır. Tezgâh tezgâh üstüne, neticede herkes bir gün layığını bulacak bir şekilde kıyamet sabahına kavuşacaktır. Hiçbir hakîkî mürşid kendisine adam çağırmaz. Kendisine çağırmadığı gibi hakîkî şeyhlerden hiçbiri tekkesine dergâhına da adam çağırmaz. Dergâhlarda bir cemiyet olacağı vakit “Efendim, falanca gün dergâhımızda şöyle şöyle merasim olacaktır, yahut dua yapılacaktır, arzolunur.” diye söylenir. Yoksa “Siz de gelin, bekliyoruz.” gibi lüzumsuz lakırdılar konuşulmaz. Dergâha adam çağırmak yahut “Bize gel.” demek büyük terbiyesizliktir. Bir adam kendisine çağırıyor, Hak ve hakikatten bahsettikten sonra kendisini işaret ediyor ve öne çıkartıyorsa bil ki o adam sahtekârdır. Mürşid vasıflı zarifler ve ârifler Hak ve hakikati konuşur. Tâbi olanları Allah ve Resûlü’ne vesile kılar. Hatta kendisine müştak olarak gelenleri bile üzerine yapıştırmaz. “Sen madem beni seviyorsun ben de seni aldım, kabul ettim.” demez. Bunu ancak ahmaklar yapar. Ahmaklık ne mürşide ne müride ne de mü’mine yakışır. Cenâb-ı Hakk, velî sûretindeki iblislerden, şeyh kisvesindeki habislerden muhafaza eylesin.

Velhâsıl, hal ehli olanı hal ehliyeti olan anlar. Hatta “hale” istidâdı olanı ehl-i hal anlar ve hal üzre irşad eder. Yoksa iki üç risâle okumakla; ârifleri, şeyhleri taklidle bırak tasavvufun halini, kâlini bile anlayamaz. Zât-ı âliniz kemâlinizdeki hal ve tebdilatınızdan ne demek istediğimi gayet iyi anlamışsınızdır. Evvelce Efendimiz’i bilmenizle, tanımanızla şimdiki bilişiniz ve idrakiniz aynı mı? Tabiî ki bir değil… İşte dervişlik ağızdaki balın bıraktığı tad gibidir. Hayat boyu bu zevk u lezzetle dil ağızda dolanıp duruyor vesselâm…

İhsan Efendi oğlum, satırlarda anlatmaya çalıştıklarımı Cenâb-ı Hakk sadrına indirerek anlatsın. Zevk-i mânevîsi ağzını dilini tadlandırsın. Râzı olduğu hallerde en güzel ahvâl üzre eylesin. Hem kendisi nurlanan hem de etrafını nurlandıran gönül ehli zâtlardan olmanı nasîb eylesin. Kelâmını ve kelâm-ı Resûlullah’ı sende müessir eylesin. Böyle senin dahî rızaya muvafık olan sözlerini te’sirli eylesin.

Esselâtu vesselâmu aleyke ya seyyide’l evvelîne ve’l ahirin vel- hamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

22. mektupta görüşmek üzere…

Reklamlar

Tasavvuf Vaktidir

(Dünyanın fânî nîmetleri elinden alınacak) âhiret yolcusuna,
Rabbinin adını zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnız O’na yönel! [Müzzemmil, 8]

Harâb oldu gönül yâ Rab, evindir ânı tamir et…

Tüketti sanma hezâran, hikâyet-i aşkı
O kıssadan dahi söylenmedik neler kaldı
hezâran: bülbüller

Madem “Cân yine bülbül oldu” mihmânı olduğumuz dem bu dem ve fırsat elde iken hediyemizi ikram ile başlayalım söze: 254. Mestmp3

Aah zaman, gül yaprağına düşen bir kar tanesi gibi çabucak erir. Ramazan-ı şerif de, ömür de böyledir.Ancak biz aciz kullarına dünya ile alışverişi sürsün diye uzunmuş gibi gelir. Kuran ve Oruç ile infâk ayı bildiğimiz sebeb-i gufranımız Ramazan’ın da çoğu gitti azı kaldı erenlerim… Nedendir bilinmez yolun yarısını geçtiğinde can hüzünlenir, bir ayrılık heyecanıdır başlar…

Ektik, ektik, yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.

Kur’an-ı Kerim okumakla ne büyük bir nimete nâil olduk. Güzeller güzeli Cenab-ı Hakk’ın lütfuna bak ki bizim ağzımızdan kelamını çıkartıveriyor. Kıraat ederken daima böye bir lütfa mazhar olduğumuz için hamd ü sena duygularıyla niyaz etmek gerek.

Hoş safalar vermiş bize vaslın şerbeti
Ey mübarek sabr-ı âli, şehr-i gufran elveda

Oruç nefsi Allah Teâlâ’nın rızası için helâlden dahî alıkoymak değil midir? Nefis iştihasını Allah Teâlâ’ya kurbiyyet (yakınlık) için tehir eden (erteleyen) rahmanî hudutlar içerisinde rahîmiyyet kokuları alırsın. Hal sahibi zatlar mâsivaya oruçludurlar. Şöyle beyân edelim: Nasıl ki bir insan oruçlu iken iftar vaktine kadar kendisini nimetlerden alıkoyar (haşa nimetlerden alıkoyar dedik fakat esasında en büyük nimet imandır) Fâni olan ikramları bâki olan ikrama değişmeyeceğini fiilen gösterir. Amma düşün ki bir adam imsak ettiği vakitte ağzıyla bir şey yemese de iftar vaktine kadar hep “Ah keşke yemek olsaydı, ah keşke şunu yeseydim, şunu işleseydim şöyle etseydim” dese o orucun feyzini alabilir mi? Alamaz. Demek ki kalbinde niyetle başladığı o amel ifsad olmasın (bozulmasın) diye o niyete uygun amel ve ahvâl içinde olmalı. Peki bir kişi Allah Teala’ya muhabbet ve kurbiyyet niyetinde ise artık masivaya (Allah’ın gayrında olan şeylere) meyleder ve yalanıp durursa kalbindeki bu imsak layıkıyla iftara erişir mi?

Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır. [Buhârî, Savm, 6]

Oruç der ki: “Oruç tutan can, helalden bile çekindi, bil ki harama varmasına artık imkan yok!” Zekat der ki: “Kendi malını bile muhtac olana veriyor, artık kendisiyle aynı yolda olandan nasıl çalar!”

Oruç seni gün gibi gönlü aydın, canı safa bir hale kor. Sonra da padişah ile buluşma olan bayram gününde varlığını kurban eder, seni varlıktan ve benlikten kurtarır. [Hz. Pir Mevlana]

Hazret-i Âişe (ra) annemiz anlatıyor: “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ramazan ayında ibâdet husûsunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içerisinde olurdu. ramazan’ın son on gününde ise kendisini çok daha fazla ibâdete verirdi. Bu günlerde geceyi ihyâ eder, âilesini uyandırır ve izârını bağlardı. (Yâni ibâdet için hazırlıklarını tamamlar ve büyük bir azimle Hakk’a yönelirdi.) [Müslim, İ’tikâf, 8]

Hayatın türlü meşgaleleri içerisinde meydana gelen niyet sapmalarının düzeltilmesi, bozulan yönlerin ıslâhı ve insanın bütün varlığıyla Allah’a yönelip rızâ-yı Bârî’yi kazanmaya çalışması ancak i’tikâf gibi bir ibadet ile gerçekleşebilir. İtikâf mü’mini aynı zamanda, Rabbinden başka dostun bulunmadığı kabir yalnızlığına alıştırır. Bu da ancak oruçla gerçekleşebileceği için, oruç günlerinin en efdali olan Ramazan’ın son on gününde emredilmiştir. İ’tikafa giren can, kalbini dünyadan ayırmak ve nefsini Mevlâ’ya teslim etmekle, Kerîm olan Allah’ın kapısına mülâzim(yapışmış), hal diliyle, “Rabbim beni mağfiret etmedikçe ben bu kapıdan ayrılmam.” demiş olur.

Bizi hiç ihmal etmediği bir sünneti olan, böylesi lâtif bir ibadet; “İ’tikaf” ile tanıştıran, numune-i imtisâlimiz, Habib-i Kibriya Efendimize, Cenab-ı Hakk’ın salat ü selamları adedince salat ü selam olsun.

Cemâlin hüsnüne canlar fedâdır yâ Resûlallah
Kelâmın kalb û ruha hoş gıdâdır yâ Resûlallah

Nimetlerine, ihsanlarına nâil olunca, Allâh’a şükret; lütfunu gördüğün kişiye de teşekkür et, onu an! İşte bu yüzdendir ki, Cenâb-ı Hak; «Peygamber’e salevât getirin!» buyurdu. Çünkü Hazret-i Muhammed (sav) mü’minlerin dönüp başvurdukları, müstesnâ ve emsalsiz varlıktır! [Hz. Pir Mevlana]

Canını Allah’a, gününü mescide bağlayan bir i’tikaf ehli, adeta ihtiyacı giderilinceye kadar büyük bir zatın kapısında bekleyen ve ısrarla dileğini tekrarlayan kimseye benzer, insan, dünyanın her türlü aldatıcı, çarpıcı süs ve alayişinden, gam ve telaşından uzaklaşma imkanı bulur. Gözünü gönlüne çevirme, kalbinin ve vicdanının sesini duyma fırsatı elde eder. Oruçla birlikte incelen cesedini, saflaşan ruhunu yaratılışının sırrına yönlendirme zeminine kavuşur. Kulluğun en devamlı ve en anlamlı olduğu haller bu hallerdir. Oruç, i’tikâf, sahur, iftar, mukabele, sadaka, hayrât ve hasenât… Bunlar, özellikle Ramazanda yoğunlaştığı için Ramazan kulluğun zirveye ulaştığı bereket ve rahmet mevsimidir, tasavvuf iklimidir.

Tasavvuf, dinimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gaye olan insân-ı kâmil olmanın yolu ve yöntemidir. Özetle tasavvuf tüm devirlerde olduğu gibi hatta onlardan da fazla, yirminci yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilahî yolu ve anahtarıdır.

O halde sen de ey can! Bu önemli ve hayati konuya ciddiyetle eğil, bu nurlu ilahî yola gir, iki cihan saadetini bul!

Herkes, her şey, Sen’i arıyor; Senin evinde i’tikafa girmiş, Senin kereminin, lütfunun kabesine yüzlerini dönmüşler, ibadet ediyorlar! Bazen çeng gibi, kapının önünde Sana rüku etmekte, bazen ney gibi, Senin nefesinin ümidi ile kamet getirmektedir! Yeter ey akıl! Artık, bu hüzünlü feryadı bırak; acıklı hikayeyi söyleme! Cesur olan her gönül, konuşarak değil, susarak hakikatin kokusunu alır! [Hz. Pir Mevlana]

Sen eyle ânı kim sana yaraşır,
Ben ettim ânı kim bana yaraşır!
Bizden isyân, senden ihsân!
Bizden dua, senden icabet.
Biz diken ektik, sen gül derlet yâ kerem kânı,
Yâ men izâ du’iye ecâbe ve izâ sü’ile a’tâ!

يامن إذا دعوية إجاب و إذا سأل أعطاء
(Ey dua edildiğinde icâbet eden, istenildiğinde ihsan eden Allahım)

Bizleri râzı olduğun hâl üzre eyle, kalplerimizdeki mâsiva muhabbetini ihrac eyle, sâdırlarımızâ ilhamat-ı Rabbaniyye’ni isâl eyleyiver!

Ya Rabbi! Niyetlerimizi, düşüncelerimizi, hislerimizi ve davranışlarımızı rızâ-yı Bârîn ile te’lîf eyle! Hayatımızı dâimî bir kulluk vecdiyle sonsuz bir ramazan rûhâniyeti içinde yaşayabilmemizi, ilâhî dostluk ve yakınlığa nâil olarak son nefesimizi ebedî bir bayram sabahının huzur ve saâdetiyle verebilmemizi nasîb ve müyesser eyle!

Yâ Rabbî! Peygamberler Sultânı Efendimiz’e ümmet olma şerefinin şükrünü lâyıkıyla îfâ edebilmeyi cümlemize nasîb eyle! Üzerimizdeki nîmetlerini artır! Ya Rabbi! Bizleri Şehr-i Ramazan’ın emsali kesiresi ile müşerref eyle, şikayetinden emin şefaatine nail eyle!

Ya Rabbi! Bizleri “günleri bitti diye değil” de Ramazanın hükmünün yerine getirilmesi ile “hale erdik” diye hakiki bayram eden aşık-ı sâdıklar zümresiyle haşr u cem eyle!

Savm u tesbîhimizi eyleye lutfuyla kabûl
İki âlemde nasîb ede visâline vüsûl

Hamiş: Efendim, “şu insanlar bizim şerrimizden emin olsunlar” diye bayrama erinceye kadar göz ve gönül aydınlığımızın mescidine misafir olacağız. Aksayacak mektuplar için peşinen özür beyan eder, kusurların affını taleb ederiz. Aşk olsun, huu

Günahkârım kusûrum çok derd-i ihsânına geldim
Senin affın günahkara atâdır yâ Resûlallah

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Ümid-i gufran olan Ramazan-ı Şerif, Hakiki Bayram,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola…

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hangi bahçenin gülüsün

Tekkeye gelene “neden” “nereden” geldin diye değil; “Hangi bahçenin gülüsün?” diye sorulduğu devirlerden…

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Mahmud Erol Kılıç hocamızın misafir olduğu Habertürk TV’de Öteki Gündem’de Sufizm, Mevlana ve Tasavvuf konuları ele alındı. Biraz zaman ayırıp kulak verildiğine bir ucu gönlünüze varan köprüler kuracağı kanaatindeyiz.
Tamamını seyretmek isterseniz buradan buyrun efendim
Buradan da bir röportajına ulaşabilirsiniz

Ekşi sözlük’den bu videoya dair minik bir iktibas:

“… öteki gündem programından izlediğim kadarıyla tasavvuf hakkında konuşurken her türlü popüler imgeye/simgeye/söyleme/eyleme de hakim olduğu aşikâr kişi.. ilmi-bilgisi açık açık sezilen insanlardan. serdar turgut ve pelin çift’in her türlü cehalet ürünü sorusunu-yorumunu pek bi güzel izâh eden hoca.. “

Dört Terk

Tasavvuf dünyayı terketmeyi, yalnız ahireti arzulamayı emretmiyor mu? Dünyadan el etek çekmiş insanların ona ne faydası dokunabilir ki! Allah için değil de ahiret nimetleri için kulluk edenlerin hali nedir?

Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk
 

Terk-i dünya: Dünya menfaati için iş yapmamak, dinini dünyayı toplamakta, kazanç sağlamakta kullanmamak.
Terk-i ukbâ: Ahiret sevabı hesabıyla da bir bezirgan zihniyetiyle hareket etmemek, cenneti ve nimetlerini, ilahi cemali temaşa için terkedip Allah’ın rızasını, hoşnutluğunu gaye edinmek.
Terk-i hesti: Kendi varlığını da terk edip Hak da fâni olmak.
Terk-i terk: Bu terklerin zihnine yerleşip de ben ne fedakar insanım diye bir duyguya kapılmamak, onun da unutmak.

Dünyadan soyutlanmak, Hıristiyanlıkta ve Yahudilikte vardır, ruhbanlıkdır bu. Halktan uzaklaşıp bir köşeye çekilmek ibadetle meşgul olmak, ruhbanlıktır bu. Dünyayı terk etmiş bir İslam mutasavvıfı yoktur. Hepsi dünyayla ilgilenmişlerdir ama dini bir vazife olarak yoksa ona değer verdiklerinden ve dünyalık elde etmek istediklerinden değil.

esadhocamTasavvuf bir lokma bir hırka mıdır?
Bir lokma bir hırka demek değildir. O İslam’ın özü ve hayata uygulanışıdır. Ahlakın düzeltilmesi ve nefsin ıslahıdır. Güzel bir tarifi vardır. Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır, gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır. Tasavvuf dost olmaktır ama kimseye yük olmamaktır. Herkese iyilik yapmaktır yeri geldiğinde bir lokma bir hırkaya kanaat edip insanlara yük olmamaktır. Haline razı, tokgözlü olmaktır. Aynı zamanda tasavvuf, Kur’an ahlakıdır, Resulullah’ın deruni halleri, şeriatın ince adabıdır. Bencillik değil diğerbinliktir. Merhamettir, muhabbettir, hizmettir. Laf ebeliği ve söz kalabalığı değil samimiyet, ihlas ve hikmettir. Kalp temizliği, irfan yüceliği ve sâlih amel üreticiliğidir. Bu sebepten her çağın insanının tasavvufa ihtiyacı vardır. Günümüz dünyasında gittikçe yalnızlaşan, çaresizleşen, mutsuzlaşan insanın tasavvufa ihtiyacı vardır. Mâzide olduğu gibi, günümüzde de, gelecekte de aranılacak, özlenecek ve uygulanılacaktır.

Haklısınız efendim, yalnız bütün bunları kim ve nasıl yapabilir?
Elbette böyle bir zihniyet ve şahsiyet eğitimi ise ancak derin tecrübesi, engin bilgisi, temiz vicdânı, sağlam imânı, güzel ahlakı, selîm zevki, coşkun şevki, ilâhi aşkı, tasavvufi neşesi olan, yüksek seviyeli, erdemli kişilerin, zümrelerin ve çevrelerin işi. İlim nâmına oynanan oyunları gören, sahtekarlıkları sezen, Hakk’ı seven aşıkların işi…

Gel muştusu erişti cana

(Ey) Can,
Ey dil istersen eğer kâmil ola noksanın
Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlana’nın

Nefsi arıtmak, gönül huzuru sağlamak ve olgunluğa erişmek maksadıyla ikrar verilecek kapı Mevlâna dergâhıdır. Çünkü orası gönül hastalıklarının şifâ bulduğu eksiklerin temam olduğu yerdir. Çileye talib can olan nev-niyaz, dünya endîşelerinden kurtulmak arzusunu izhâr edercesine çileye soyunur, matbah-ı şerîfte nev-niyâz makâmı da denilen saka postunda üç gün boyunca oturur; yapacağı hizmetleri görür ve kendisine yapılanlara (âdetâ yok sayılmak suretiyle itibâr edilmeyişine, tahkîr ve tezlîllere) tahammül eder ve yola girmeyi kabul ederse üç günün sonunda ikrârı alınmak üzere aşçıdedenin huzuruna çıkarılır. Şahsa, bu gördüklerinden başka ne gibi sıkıntılarla karşılaşacağı ve ne çileler çekeceği hatırlatılır, bu yolun zorlukları ifade edilir ve:

“… İşte üç günden beridir ki Mevlevî tarîkatinin namaz, niyâz, hizmet ve meşakkatini gözlerinle gördün ve nefsinde tecrübe ettin. Halbuki bunlar hiçbir şey değildir. Daha bir çok çileler çekmek, mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek gerekir. Bütün bunlara tahammül edeceksin. Sana her kim kötü davranırsa, onlara zinhar mukabele göstermeyeceksin… Her kimden gelirse gelsin, her türlü kazâ, belâ ve cefâya boyun eğeceksin. Eğer bunları yapabileceksen yolumuza girebilirsin… Eğer bunlara râzı isen ikrârını alırız.” denir, şahıs da bunları kabûl ederek ikrâr verirdi.

. . .

 

Sertarîk:

“Vakt-i şerîf hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ ola.

Dervîş kardaşımızın niyâzı kabûl ola.

Âşiyâne-i Mevleviyyede râhatı müzdâd ola.

Demler safâlar ziyâde ola.

Dem-i Hazret-i Mevlânâ Hû diyelim Hû.”

gülbangini okuduktan sonra dedeler hep birlikte “Hû” derler. Başta sertarîk dede ve arkasından kıdem sırasıyla diğer dervîşler meydana çıkarlar.

Ki o dilsiz dudaksız bak ne der:

[Sultânımsın, sultânımsın; cânımda, gönlümde imânımsın.

Bana üflersen ben dirilirim. Bir cân da nedir? Yüz cânımsın.]

Gel muştusu erişti câna,

Gel diyor yüceler yücesi.

De sen cân ol da kanatlanıp uçma…

Kurak yerde dalgaların sesi duyuldu birden

De sen balık ol da sıçrayıp denize dalma

Hazır gel muştusu erişmişken câna, Saba Mevlevi Mukabelesinin 2. Selamını nûş eyleyip biz dahi bir yer bulalım aşk meydanında…

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;

Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim