Açık Sır 8

Hayatlarımız şu ya da bu şeye dâir korkularla doludur ama bunların hepsi sahip olduğumuzu düşündüğümüz benlik ve onu korumakla ilgilidir. İroni, öyle ayrı bir benliğin olmamasıdır.
[W. Hsin]

“Yüce ve Sonsuz Ben” olan zâtı ile, sonsuzluğun bir dakikasının tadına bakan “sonlu şahsı” arasında, en ufak bir ayrım bile yaparak yaşayan her canlı, her zaman korkuya maruz kalacaktır.
[
S. Muktananda]

KORKU

Gerçekte kim olduğumu anlayana kadar, hayatım büyük ölçüde korktuğum şey tarafından yönlendiriliyor.

Bir başlangıca ve bir sona olan inancımı doğuran, bu korkum olabilir.

Hayatta kalma içgüdümü tâze tutan ve devâm ettiren şey kendimi kaybetme korkumdur ve en çok özlediğim ve korktuğum şeyse benliğimin yokluğu…

Zayıflıktan korkarak kontrol etmeye çalışırım, yakınlıktan korkarım mesafeli olmaya çalışırım, boyun eğmekten korkarsam baskın olmaya çalışırım ve sıradan olmaktan korkarsam özel olmaya çalışırım.

Korkabileceğim şeyler sonsuzdur çünkü eğer bir korkum aşılırsa yerine başka bir korku koyabilirim.

Mevcut farkındalık varsa, korku açıkça bir soyutlama olarak görülür… Hâfızanın planından doğan bir gelecek kaygısı.

Korkuyu doğuran hikaye bırakılırsa, bana kalan tek şeyin ham ve canlı bir fiziksel duyum olduğunu keşfederim. Artık korku, beni istilâ etmeyi bırakıyor ve sessizce vâroluştaki yerini alıyor.

Korku, fiziksel veya duygusal acı ile aynıdır. Ona yapışmayı, onu sâhip olmayı bıraktığımda, kendimi onun esaretinden kurtarır ve onu olduğu gibi görürüm.

Acı çekmeyi “benim acım” ve “bu kötü” olarak etiketlemeyi bırakırsam, ona sadece belirli bir formu olan enerji olarak izin vermem mümkündür ve işte o zaman, beni derinden varlığa götürebilecek kendine has bir aroması olan, bir yol olduğu anlaşılabilir.

Acı çekmenin doğası, bana başka bir olasılıktan derinden bahsetmesidir. Zevk peşinde koşarak ve acıdan kaçınarak bu olasılığın temel kökünü ikiye ayırıyorum.

SUÇLULUK

Sadece bana öğretilen veyâ kendim için inşa ettiğim bir dizi inanç sistemine dayanarak “kim olduğumu” yargılarsam kendimi suçlu hissedebilirim.

Kendi inşa ettiğim inançlarım sâdece zaman içindeki geçmiş deneyimlerimden kaynaklanabilir.

Bu kavramlar, bir hedefe doğru bir yolculuk, arınmaya giden bir yol fikriyle bağlantılıdır.

Mevcudiyette oluş, varlıkta bir “olma” yoktur, bir amaca hizmet etme, bir hedefe bağlılık yoktur.

Değerli olmak için artık herhangi bir standarda ulaşmam ya da belli bir şekilde davranmak zorunda olmadığımı görüyorum.

Enerjimi “suçlu hissetmek” ve bu yanıltıcı duyguyu yatıştırmak için harcarken, özgürleşme olasılığını inkar etmeye devam ediyorum.

Günah veyâ karmik döngü dramının, “kim olduğumun” yeniden keşfinden tam manâsıyla kaçınmayı güçlü bir şekilde gizleyebilen bir zevki ve câzibesi vardır.

Aslında yaptığım şey, kesinlikle her ikisinin de ötesinde olandan kaçınmak için doğru ya da yanlış hakkında yanıltıcı bir konsepte yatırım yapmak.

Varlıkta borç yoktur çünkü vâdesi gelecek bir tarih yoktur.

Herhangi bir durumda ya kendimi ayrı hissederim ya da bir mevcudiyet hissi var.

Ayrılık hâlinde, ne yaparsam yapayım bu mesâfe kapanmaz. Varlığın bütünlüğünde ise ayrı benlik artık yoktur ve sadece vâr olan vardır.

Her iki durum da tam ve eksiksizdir. Her ânın ödülü, kendisidir.

Sâdece şimdi ve burada olan… Oradaki ve sonraki gitti. Ödenecek, devam eden borç kalmadı.

Yaptığımız veya olduğumuz her şeyi ölçmek, hesaplamak, karşılaştırmak için, sürekli olarak acımasız yargıcı çalıştırırken, kendimizi yalnızca yansıttığımız bir tanrıyı yatıştırmak, iknâ etmek için bir mücadele, suçluluk ve ıstırabın varlığına hapsediyoruz.

Sadece biliş veya bilmeyiş vardır. Eğer anlayamazsam göremem ve karanlık sâdece karanlıktır. Ne doğru ne de yanlış.

Bütün bu kötü ya da iyi, orijinal günah, karma ya da her türden borç kavramları, zamana kilitlenmiş uyanmamış bir zihnin ve bir baba, anne ve benlik duygusunun sürdürülmesi ve pekiştirilmesinin yan ürünleridir.

DÜŞÜNCE

Benim düşüncem zamanı yaratır ve zaman da düşüncemi yaratır.

Zaman içinde, düşünmeye devâm ederek yanıltıcı benlik kimliğimi ve ayrılık hissimi koruyorum.

Düşünüyorum… Öyleyse “ben” devam ediyorum.

Zaman içindeki düşüncem, esas olarak, kavrar ve böler, sürekli olarak doyuma veya belâya doğru ilerleme fikirleri üretir. Düzeni bozar ve düzenden söz eder, vaatlerde bulunur ve yıkımdan söz eder.

Zaman düşüncem, “kendim” dediğim bir yerden bir hatıralar ve yansımalar denizi üzerinde ileri geri hareket ediyor.

Zihnim, sınır koyma ve sınırlardan kurtulma arasındaki kusursuz dengeyi korurken, görünen ve görünmeyen varoluşun her noktasında “gerçek hayat” arayışı içindeyken sadece bakanı keşfetmeye hasrettir.

Hiçbir düşünce bana “kim olduğumu” söyleyemez.

Ama ince bir anlayış beni o nehrin kıyısına dek götürebilir.

Sâkinlik düşünmemekle sağlanmaz. Dinginlik kesinlikle düşüncenin varlığının veya yokluğunun ötesindedir.

Huzur için savaşmak, sessizlik için bağırmak gibidir sâdece istenmeyen şeylerden daha fazla yaratır.
[D. Schmidt]

Kendimi hareketsiz tutamam ama hareketsiz gibi görünen şey görüldüğünde, bu görüş dinginlikten doğar.

Yaratıcı düşünce korkunun olmadığı, ikincinin kalmadığı bir dinginlikten doğar.

Ama ya düşünmenin ötesine geçersem, “neredeyim ve ben kimim?”

Öyle ya, “Ben-im” dediğim her neyse düşünceden önce orada hazır bulunmalı ve düşüncenin geldiğini görmeli ve her geçen gibi o da geçtiğinde yine orada kalmalı ve gidenleri fark etmeli değil midir?

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Açık Sır 7

Evren atomlardan değil, hikayelerden oluşur.
[M. Rukeyser]

Seçimsiz Seçim

Hayatın akışı olan varlığın içinde, hiçbir zaman bir şey seçmediğimi veya yapmadığımı, yaşananların ayrı bir yaşayanı olmadan sadece yaşanmış olduğunu görüyorum.

Ve bu yüzden ne denizi durdurdum ne güneşi hareket ettirdim ne de doğuştan gelen HAK olan hakkıma bir adım daha yaklaştım ya da uzaklaştım.

Bu keşfin getirdiği acziyetle, ilâhî çâresizliğimi kabul ederek, asla “kendime ait” diyebileceğim bir geçmişe veya geleceğe sahip olmama özgürlüğünün tadını çıkarıyorum.

Bazıları soruyor, “Kim seçiyor, bu harika kaosu kim yönetiyor?”

Ama bir kez sevgilinin kollarında olduğunu anlamaya gör, artık hiçbir şeyin önemi yok. Sanki “ben seçiyormuşum gibi” yaşayabilir ve pekâlâ vâr olmanın dayanılmaz hafifliği içinde salıvermenin keyfini çıkarabilirim.

Benim-sandığı-m Dünya-m

“Benim Dünyam” olarak deneyimlediğim her şey benim için tamamen benzersizdir, ihtimaller bana özel.

Âh o rengin kırmızısı, çayın tadımı, korku ve mutluluk duygularım, dışarda yürümeyi, renkli rüyâlar görmeyi ya da uyanma deneyimimi başka kimse böyle benim gibi bilemez.

Zamanla deneyimlerim büyük ölçüde inançlarımı şekillendiriyor ve inandıklarımı tekrar deneyimliyorum.

Hayat hikayemi an be an, gün be gün etkileyen şey bu iki vatandaşın karşılıklı etkileşimidir.

Bu varoluş düzeyinde, “Benim Hikayem” adlı bir filmde yapımcı, senaryo yazarı, oyuncu kadrosu, müzik yönetmeni hem de seyirci ve eleştirmen olarak görünüyorum.

Hayatıma mümkün olduğunca açık ve net bir şekilde baktığımda, belirli bir kalıba soktuğum inanç sistemimin yayınladığı etki ve imaj türüne tam olarak uyan insanları, olayları ve kalıpları kendime nasıl çektiğimi görüyorum.

Birçok insan bu “çekim yasası” kavramı hakkında çok heyecanlandı ve düşünce kalıplarımızı ve inanç sistemlerimizi değiştirebilirsek, hayatı deneyimleme şeklimizi değiştirebileceğimizi öğrendi.

Görünüşe göre bu böyle olabilir, ama aynı zamanda bir noktayı tamamen gözden kaçırıyorlar. Gerçekte kim olduğumuz, deneyim ve inancın sınırlarının ötesindedir.

Kim olduğumu yeniden keşfedene kadar nasıl bir varlık yaratmaya çalışıyorum?

İstediğimi düşündüğüm şeyin gerçekten ihtiyacım olan şey olduğundan tam olarak emin miyim?

Neyi yaratmam gerektiğine dair fikrim sizinkinden daha mı iyi olacak yoksa bireysel vizyonlarımız çatışacak mı? Gündelik olarak yinelenen model bu gibi görünüyor.

Bu kavramın peşine düşenlerin bu algı seviyesinde muhtemelen fark edemeyecekleri şey, istediğimizi düşündüğümüz şeyi yaratmak için tüm istek ve arzularımızın ötesinde, gizli bir gündem olduğudur…

Sürekli işleyen başka ve çok daha güçlü bir koşulsuz sevgi ilkesidir. Tamamen doğal olduğu halde genellikle tanınmayan. İşte bu, yaşayan paradoksun özüdür.

Bildiğimiz tüm varoluş, zaman sınırları içinde, bizi sürekli olarak “gerçekte ne olduğumuzu” hatırlamaya (zikr) davet eden (ezan) o gizli ilkenin yalnızca bir yansımasıdır.

Bu yansıma içinde doğru ya da yanlış, daha iyi ya da daha kötü yoktur, sadece her gün okunan apaçık bir davet vardır.

Çünkü varoluşla anlaşmak zorunda olan “ayrı bireyler olma” deneyiminin içinde kilitli kalırken, bir rüyanın içinde hapis kalıyoruz.

Bu rüya hâlinde yaptığımız her şey, olumlu olarak görülen her şeyin tam ve eşit olarak karşıtıyla dengelendiği “karşıtlar yasası” tarafından yönetilir.

Murakabe ile kendi içimize baktığımızda, her şeyin farklı görüntülerde sürekli kendini tekrar ettiği bir çarkta, feleğin çarkında olduğumuzu keşfederiz.

Görünüşte yarattığımız şeyi yok ederiz ve görünüşte yok ettiğimizi yeniden yaratırız, dengedeki + ve – işlemlerin toplamı hep sıfır çıkar!

Ve özgür irade ve kişisel tercih konusunda inanabileceklerimize rağmen, bir dizi koşullu refleks ve inanç sisteminden etkiye tepki veren ilahi bir oyunda rüyâ karakterleri olduğumuzu görürüz. Bizim ondan uyanmamızdan başka hiçbir amacı olmayan bu rüyanın tek yaratıcısı biziz.

Gerçekte, karşılık versek de vermesek de koşulsuz sevgiyle çevriliyiz ve onu kucaklıyoruz.

Zaman içindeki deneyimimiz, yeniden uyanışımızın özel ve benzersiz ihtiyaçlarına, büyük olayları ve küçük nüansları ile kendi içinde tam olarak uyan mükemmel bir şekilde düzenli bir sahne kurar.

Gizli ilkenin kaynağı kendimizdir ve eve dönme özlemimiz, “vatan hasreti” tarafından ateşlenir.

Yapıp ettiklerimizin ne kadar önemli veya çok önemsiz olduğunu düşünsek de dünyadaki ifademizin ne kadar yetenekli, sanatsal, faydalı, sıradan veya sonuçsuz olduğunu hissetsek de, bunların hepsi basitçe ve yalnızca bu gizli ilkenin bir işlevidir.

Her yeni gün, her yeni nefes, tüm olguların içine girmek ve ötesine geçmek ve her şeyin yayıldığı kaynağı yeniden keşfetmek için hiç bitmeyen bir fırsat sağlayan, aslına tamamen uygun bir yansıma.

Varlığın akışı olan hayat beni çağırıyor.
Önce beni fısıldayarak arar ve sonunda bana bağırır.

Beni gerçekte kim olduğumu yeniden keşfetmeye götürecek şey genellikle kriz ya da hastalık çığlığıdır, çünkü acıyı soyutlamak zordur.

İşte ışık yaradan sızıyor
Öyleyse derde binlerce kez âferin…

Zihin-Bedenin Ölümü

Zihnin ve kendine âit sandığı bedenin ölümü, yalnızca zamanda içinde süren yolculuk yanılsamasının “benim hayatımın” sona ermesidir.

Koşulsuz sevgiye uyanış hemen gerçekleşir. Görünürde olan herhangi bir şeyden bağımsız olarak orijinal doğamızca sarılıyoruz.

Bu akışın içinde, beden-zihin yapışkanlığı bırakıldığında, herhangi bir “ara hazırlık” veya “arınma süreci” yoktur.

Nasıl olabilir ki?
Oradaki kim vardı? “Kişisel bir hayattan” sonra ya da yeniden bedenlenme ile ilgili tüm fikirler, yalnızca “ayrı bedenin” sürekliliği yanılsamasını korumak isteyen zihinlerdir.

Hikaye bitti…
İlahi roman yazılmıştır ve zihnin nasıl yargıladığına, nasıl yorumladığına bakılmaksızın, tek bir harfi bile farklı olamazdı.

Sahne buharlaşıyor ve karakterler sahneyi terk ediyor… Görünüşteki varlıkları, rüya filmin oynamaya başlaması ile başlıyor ve film bitince bitiyor.

Çünkü biz hem okyanus hem dalgalarız hem karanlık hem ışığız, hem sessizlik hem onun çığlığı…

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Açık Sır 4

Aydınlanma, bir kişinin elde edebileceği bir şey değildir, daha çok bir şeyin yokluğudur. Bütün hayatın boyunca bir amacın peşinden gittin, bir hedefe doğru yürüdün ya, işte aydınlanma bunların hepsini bırakıyor.
[J. Beck]

Efendime söyleyeyim… Sözüm ona Şeytan ve Tanrı’nın çölde güzel bir şey keşfeden, gizli hazinenin üstünü açan insan hâlini seyrettikleri kadîm bir hikâye vardır:

“Ahaaa işte bu” dedi Tanrı şeytana,
“İnsan, gerçeği bulduğuna göre artık yapacak bir işin kalmayacak”
“Tam aksine” diye yanıtladı şeytan, “Onu düzenlemesine, intizama sokmasına, organize etmesine, teşekkülüne yardım edeceğim.”

Nerede ve ne zaman örgütlenmiş bir atalar dini varsa, en büyük korkularımız, en karanlık suçluluğumuz ve en çirkin çatışmalarımız için, kişiden kişiye, milletten millete ve inançtan inanca zengin bir üreme alanı da orada kolayca yeşerebilir.

Dînî bir inanca bağlı olsak da olmasak da, bu yaraların kökleri içimizde çok derinlere uzanabilir ve hayat deneyimimizin her bölümünü istilâ edebilir.

Aradığım şeyin kesinlikle her ikisinin de ötesinde olduğunu sezgisel olarak fark ettiğimde, bir tür yatırım hesabı olarak görülen ahlak anlayışını desteklemek çok yapay ve sınırlayıcı geldi.

İşte bu koşullar altında yürümeye devam ettim ve bu seferde çağdaş terapi ve maneviyat dünyasını araştırmaya başladım.

Bu “new-age” akımların kendini gerçekleştirmeye yönelik yaklaşımları bana daha önce karşılaştığım her şeyden çok daha akıllıca ve kolay kabul edilebilir geldi, fikirler açık ve net hem de özgürleştiriciydi.

Hayatla ve insanlarla olan ilişkilerime, yaratıcılığıma, sağlığıma ve zenginliğime ve hepsinden önemlisi kendi öz-değerime dâir algılarımı ortaya çıkarmayı, iyileştirmeyi ve bütünleştirmeyi öğrenebileceğim pratik araçlar sunması son derece heyecan vericiydi.

Hepimiz bunu yapabilseydik, dünya ne kadar hârika olabilirdi.

Özellikle, nasıl olmam gerektiğine dair bir başkasının kavramsal modeline dayalı yaşam tarzına göre kendimi şekillendirme fikrinin tam aksi söylemi bana çok câzip gelmişti.

Aralarından seçim yapabileceğiniz pek çok ilginç ve yeni süreç vardı ve yirminci yüzyılın manevi macerası gibi hissettiren bu şeyleri paylaşacak pek çok insan vardı.

Kendi içimde şok edici ve aydınlatıcı gelişmelere, duyguların akışını seyretmeme, en derindeki sırlarımı açığa çıkarma korku ve heyecanıma, mürşidime gerçekten teslim olmama, karşı cinsten neden bu kadar etkilendiğimi ve neden bu kadar korktuğumu keşfetme sürecine dâhil olmak büyüleyiciydi.

Diğer insanların acılarını ve sağalttıkları yaraları, geçmiş yaşam hâtıralarını, şimdiki akışlarını ve geleceğe dair ümit ve hayallerini paylaşmak, gürül gürül bir ilham akışının kabulü, bâtının zâhire çıkışı işte… Hepsi büyük bir keşifti.

Her şey ama her şey çok heyecan vericiydi ve hepsi doğrudan benimle ilgiliydi!

Kendimi en derin ve en aydınlatıcı meditasyonlara verdim, en yeni ve önemli kitapları hızla tükettim ve elbette kendimi en son terapilerin kucağına büyük bir coşkuyla attım.

Yeni meyveler gibi yerden fışkırıyorlar, emilmek ve sindirilmek ya da tadına bakılıp atılmak için bekliyorlardı…

Ne bileyim bu yeni nefes alma yöntemi, bu afirmasyon (olumlama), bu bütünleşme, o özel ve anlamlı enerji… İlk günlerde bunların hepsi bende bir hayranlık uyandırdı.

Bu faaliyetlerin içe dönük veya kendi keyfine düşkün olduğu görülüyorsa da o zamanlar bir istisna dışında tüm seçimlerin öz motivasyondan kaynaklandığını zaten fark etmiştim.

Duyguların açıkça ifade edilmesi, olumlu düşünme, annemi affetme, içimdeki çocuğu iyileştirme, geçmişimdeki yaraları kazıp eşeleyerek gün yüzüne çıkarma gibi şeyler yeni kutsalım olmuştu.

Çok geçmeden tüm bunlar, takip edilmesi gereken hayâtî ve önemli süreçler haline geldi… Daha çok güncel On Emir, dinin beş şartı gibiydi…

Son bir yılımı doğu meditasyonlarıyla karışık birçok önemli çağdaş terapiyi deneyimleyerek yoğun bir yatılı kursta kalarak geçirdim.

Bir süre sonra bana uygun olduğunu düşündüğüm ve bana en çok faydayı sağlayan terapiler veya yöntemlere karar verdim.

Daha önce bende tutukluğa sebep olan, ilerlememe ket vuran şeyin ne olduğuna dair önemli gelişmeler yaşadım ve erken davranışlarımın çoğunu güçlü bir şekilde etkilemiş olan inanç sistemlerini ve kalıplarını tanımaya başladım.

Yapılan çalışmaların çoğunda, öz kimlik ve öz değer duygusunun güçlendirilmesi ve pekiştirilmesinin birincil amaç olduğu görülmekteydi.

Teori şu ki, eğer bu süreçleri benimseyip özümseyebilirsem, sonunda ilişkiler ve bütündeki benim rolüm hakkında net bir fikre sahip, daha canlı, dengeli ve etkili bir birey olarak ortaya çıkabilirdim.

Bütün bu yapının, hatırı sayılır bir disiplin ve çabayla geliştirilmiş güçlü bir dizi inanç sistemi üzerine inşa edilmesi gerekecekti.

Fakat inanç, dâimâ şüphenin gölgesinde kalır ve ancak geçersiz kılmaya çalıştığı şüphenin bastırılmasıyla doğru orantılı olarak etkili bir şekilde çalışabilir.

Sonunda bir bütün oluşturmak için bir araya gelebilecekleri umuduyla bir dizi parçayı tamir etmeye ve bir araya getirmeye çalıştığımı gördüm.

Ancak bu yaklaşım aydınlanmanın, öz-kimlik ve onun değeriyle ilgili şahsi çabalarımın ve beklentilerimin ötesinde olduğuna dair anlayışımla doğrudan çelişiyordu.

Yaşam çarkı, feleğin çemberi içinde bireysel olarak değişim arayanlar için çağdaş şifa dünyası, muazzam bir kapsam ve daha önce hiç olmadığı kadar çok daha derin ve daha kabul edilebilir bir yaklaşım sunuyordu.

Benim durumumda, aydınlanmanın ilk idrâki, yirmi bir yaşımdayken atalar dininin ayrılmamla birlikteydi. Bundan birkaç yıl sonra, daha derinlerdeki imkanlara erişmek için bir araç olabileceğini düşünerek kendimi çağdaş terapilere dahil ettim.

Belirli şifaları sunan ortamlarda üretilen enerjinin, insanları farkındalığın doğası ve tesirleri hakkında daha derin bir algıya açabileceğini bizzat deneyimledim.

Ama burada kendimi yine zaman, amaç ve hedeflerle ilgili beklentilerim ile meşgul ve radyasyonu kapmış bir hâlde bulmuştum.

Zamanın aktığı bir dünyada, amaçlar ve hedefler tamamen uygundur. Ne var ki onları çevreleyen bağlanma ve beklentilere çok fazla yatırım yapılır.

Bu hâle gelmek, buna ait olmak, şu değişim süreçleri veya daha iyi olmak için türlü türlü arınma yöntemleri.

Her taraftan, yeni mühim insanlar ve daha değerli yerler, bilinç ustaları ve hakikat öğretmenleri ortaya çıkar ve kendi yaşam formüllerini sunarlar.

Ve birinden diğerine geçerken, özgürlüğün, doğası gereği dışlanamayacağını kimsenin tekelinde olamayacağını, sâdece şu ya da bu yerde bulunmadığını görmek istemiyor gibiyiz.

Beklenen bir sonraki “manevi” zirveye doğru yürürken, aradığımız gizli hazinenin gittiğimiz yerde değil, attığımız adımların basit doğası içinde keşfedileceğini görmüyor gibiyiz.

Zamanla daha iyi hâle gelme telâşımızla, her ân kendini yeniden gösteren varlık çiçeğini çiğniyoruz.

Bana öyle geliyor ki amaca olan bağlılığımız, kendimize bir şeyler kanıtlama ihtiyâcımızdan doğuyor.

Ama gel gör ki hayat sadece hayattır ve hiçbir şeyi kanıtlamaya çalışmıyor.

Oysa bu bahar, geçen bahardan daha iyi olmaya çalışmayacak ve kavak ağacı da meşe olmaya çalışmayacak.

Olağanüstü, sıra dışı ve muhteşem olana olan hayranlığımızı bir kenara bırakarak, sıradan, olağan olanın içinde yatan basit harikayı tanımamıza izin verebiliriz.

Çünkü hayatın amacı kendisidir ve öyle olması için başka bir nedene ihtiyacı yoktur.

İşte hayatın güzelliği de bu…

Aramadan bakıldığında, sâdece basit ve masum bir şekilde bakıldığında, dünyâ ne kadar güzeldir…
[H. Hesse]

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…