Açık Sır 4

Aydınlanma, bir kişinin elde edebileceği bir şey değildir, daha çok bir şeyin yokluğudur. Bütün hayatın boyunca bir amacın peşinden gittin, bir hedefe doğru yürüdün ya, işte aydınlanma bunların hepsini bırakıyor.
[J. Beck]

Efendime söyleyeyim… Sözüm ona Şeytan ve Tanrı’nın çölde güzel bir şey keşfeden, gizli hazinenin üstünü açan insan hâlini seyrettikleri kadîm bir hikâye vardır:

“Ahaaa işte bu” dedi Tanrı şeytana,
“İnsan, gerçeği bulduğuna göre artık yapacak bir işin kalmayacak”
“Tam aksine” diye yanıtladı şeytan, “Onu düzenlemesine, intizama sokmasına, organize etmesine, teşekkülüne yardım edeceğim.”

Nerede ve ne zaman örgütlenmiş bir atalar dini varsa, en büyük korkularımız, en karanlık suçluluğumuz ve en çirkin çatışmalarımız için, kişiden kişiye, milletten millete ve inançtan inanca zengin bir üreme alanı da orada kolayca yeşerebilir.

Dînî bir inanca bağlı olsak da olmasak da, bu yaraların kökleri içimizde çok derinlere uzanabilir ve hayat deneyimimizin her bölümünü istilâ edebilir.

Aradığım şeyin kesinlikle her ikisinin de ötesinde olduğunu sezgisel olarak fark ettiğimde, bir tür yatırım hesabı olarak görülen ahlak anlayışını desteklemek çok yapay ve sınırlayıcı geldi.

İşte bu koşullar altında yürümeye devam ettim ve bu seferde çağdaş terapi ve maneviyat dünyasını araştırmaya başladım.

Bu “new-age” akımların kendini gerçekleştirmeye yönelik yaklaşımları bana daha önce karşılaştığım her şeyden çok daha akıllıca ve kolay kabul edilebilir geldi, fikirler açık ve net hem de özgürleştiriciydi.

Hayatla ve insanlarla olan ilişkilerime, yaratıcılığıma, sağlığıma ve zenginliğime ve hepsinden önemlisi kendi öz-değerime dâir algılarımı ortaya çıkarmayı, iyileştirmeyi ve bütünleştirmeyi öğrenebileceğim pratik araçlar sunması son derece heyecan vericiydi.

Hepimiz bunu yapabilseydik, dünya ne kadar hârika olabilirdi.

Özellikle, nasıl olmam gerektiğine dair bir başkasının kavramsal modeline dayalı yaşam tarzına göre kendimi şekillendirme fikrinin tam aksi söylemi bana çok câzip gelmişti.

Aralarından seçim yapabileceğiniz pek çok ilginç ve yeni süreç vardı ve yirminci yüzyılın manevi macerası gibi hissettiren bu şeyleri paylaşacak pek çok insan vardı.

Kendi içimde şok edici ve aydınlatıcı gelişmelere, duyguların akışını seyretmeme, en derindeki sırlarımı açığa çıkarma korku ve heyecanıma, mürşidime gerçekten teslim olmama, karşı cinsten neden bu kadar etkilendiğimi ve neden bu kadar korktuğumu keşfetme sürecine dâhil olmak büyüleyiciydi.

Diğer insanların acılarını ve sağalttıkları yaraları, geçmiş yaşam hâtıralarını, şimdiki akışlarını ve geleceğe dair ümit ve hayallerini paylaşmak, gürül gürül bir ilham akışının kabulü, bâtının zâhire çıkışı işte… Hepsi büyük bir keşifti.

Her şey ama her şey çok heyecan vericiydi ve hepsi doğrudan benimle ilgiliydi!

Kendimi en derin ve en aydınlatıcı meditasyonlara verdim, en yeni ve önemli kitapları hızla tükettim ve elbette kendimi en son terapilerin kucağına büyük bir coşkuyla attım.

Yeni meyveler gibi yerden fışkırıyorlar, emilmek ve sindirilmek ya da tadına bakılıp atılmak için bekliyorlardı…

Ne bileyim bu yeni nefes alma yöntemi, bu afirmasyon (olumlama), bu bütünleşme, o özel ve anlamlı enerji… İlk günlerde bunların hepsi bende bir hayranlık uyandırdı.

Bu faaliyetlerin içe dönük veya kendi keyfine düşkün olduğu görülüyorsa da o zamanlar bir istisna dışında tüm seçimlerin öz motivasyondan kaynaklandığını zaten fark etmiştim.

Duyguların açıkça ifade edilmesi, olumlu düşünme, annemi affetme, içimdeki çocuğu iyileştirme, geçmişimdeki yaraları kazıp eşeleyerek gün yüzüne çıkarma gibi şeyler yeni kutsalım olmuştu.

Çok geçmeden tüm bunlar, takip edilmesi gereken hayâtî ve önemli süreçler haline geldi… Daha çok güncel On Emir, dinin beş şartı gibiydi…

Son bir yılımı doğu meditasyonlarıyla karışık birçok önemli çağdaş terapiyi deneyimleyerek yoğun bir yatılı kursta kalarak geçirdim.

Bir süre sonra bana uygun olduğunu düşündüğüm ve bana en çok faydayı sağlayan terapiler veya yöntemlere karar verdim.

Daha önce bende tutukluğa sebep olan, ilerlememe ket vuran şeyin ne olduğuna dair önemli gelişmeler yaşadım ve erken davranışlarımın çoğunu güçlü bir şekilde etkilemiş olan inanç sistemlerini ve kalıplarını tanımaya başladım.

Yapılan çalışmaların çoğunda, öz kimlik ve öz değer duygusunun güçlendirilmesi ve pekiştirilmesinin birincil amaç olduğu görülmekteydi.

Teori şu ki, eğer bu süreçleri benimseyip özümseyebilirsem, sonunda ilişkiler ve bütündeki benim rolüm hakkında net bir fikre sahip, daha canlı, dengeli ve etkili bir birey olarak ortaya çıkabilirdim.

Bütün bu yapının, hatırı sayılır bir disiplin ve çabayla geliştirilmiş güçlü bir dizi inanç sistemi üzerine inşa edilmesi gerekecekti.

Fakat inanç, dâimâ şüphenin gölgesinde kalır ve ancak geçersiz kılmaya çalıştığı şüphenin bastırılmasıyla doğru orantılı olarak etkili bir şekilde çalışabilir.

Sonunda bir bütün oluşturmak için bir araya gelebilecekleri umuduyla bir dizi parçayı tamir etmeye ve bir araya getirmeye çalıştığımı gördüm.

Ancak bu yaklaşım aydınlanmanın, öz-kimlik ve onun değeriyle ilgili şahsi çabalarımın ve beklentilerimin ötesinde olduğuna dair anlayışımla doğrudan çelişiyordu.

Yaşam çarkı, feleğin çemberi içinde bireysel olarak değişim arayanlar için çağdaş şifa dünyası, muazzam bir kapsam ve daha önce hiç olmadığı kadar çok daha derin ve daha kabul edilebilir bir yaklaşım sunuyordu.

Benim durumumda, aydınlanmanın ilk idrâki, yirmi bir yaşımdayken atalar dininin ayrılmamla birlikteydi. Bundan birkaç yıl sonra, daha derinlerdeki imkanlara erişmek için bir araç olabileceğini düşünerek kendimi çağdaş terapilere dahil ettim.

Belirli şifaları sunan ortamlarda üretilen enerjinin, insanları farkındalığın doğası ve tesirleri hakkında daha derin bir algıya açabileceğini bizzat deneyimledim.

Ama burada kendimi yine zaman, amaç ve hedeflerle ilgili beklentilerim ile meşgul ve radyasyonu kapmış bir hâlde bulmuştum.

Zamanın aktığı bir dünyada, amaçlar ve hedefler tamamen uygundur. Ne var ki onları çevreleyen bağlanma ve beklentilere çok fazla yatırım yapılır.

Bu hâle gelmek, buna ait olmak, şu değişim süreçleri veya daha iyi olmak için türlü türlü arınma yöntemleri.

Her taraftan, yeni mühim insanlar ve daha değerli yerler, bilinç ustaları ve hakikat öğretmenleri ortaya çıkar ve kendi yaşam formüllerini sunarlar.

Ve birinden diğerine geçerken, özgürlüğün, doğası gereği dışlanamayacağını kimsenin tekelinde olamayacağını, sâdece şu ya da bu yerde bulunmadığını görmek istemiyor gibiyiz.

Beklenen bir sonraki “manevi” zirveye doğru yürürken, aradığımız gizli hazinenin gittiğimiz yerde değil, attığımız adımların basit doğası içinde keşfedileceğini görmüyor gibiyiz.

Zamanla daha iyi hâle gelme telâşımızla, her ân kendini yeniden gösteren varlık çiçeğini çiğniyoruz.

Bana öyle geliyor ki amaca olan bağlılığımız, kendimize bir şeyler kanıtlama ihtiyâcımızdan doğuyor.

Ama gel gör ki hayat sadece hayattır ve hiçbir şeyi kanıtlamaya çalışmıyor.

Oysa bu bahar, geçen bahardan daha iyi olmaya çalışmayacak ve kavak ağacı da meşe olmaya çalışmayacak.

Olağanüstü, sıra dışı ve muhteşem olana olan hayranlığımızı bir kenara bırakarak, sıradan, olağan olanın içinde yatan basit harikayı tanımamıza izin verebiliriz.

Çünkü hayatın amacı kendisidir ve öyle olması için başka bir nedene ihtiyacı yoktur.

İşte hayatın güzelliği de bu…

Aramadan bakıldığında, sâdece basit ve masum bir şekilde bakıldığında, dünyâ ne kadar güzeldir…
[H. Hesse]

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Açık Sır 3

Yüksek sesle konuşma, kelimeleri çoğaltma, kutsal yazıları ordan alıp buraya koyma, söylenmiş olanı başka türlü ifâde etme yetisine sâhip olma, âlimlerin zevk alması içindir; hakîkat için değil…

[W. Hsin]

ZAMAN

Mâdem ben ayrı bir varlıktım, kendi tercîhim olan bu ayrılıkta, zamanın varlığını ve etkisini sorgusuz suâlsiz kabul ettim.

Zamana olan inancımla birlikte, kaçınılmaz olarak bunun bir de başlangıcı, ortası ve sonu olmalıydı, tüm bu kavramlarla ve onlarla gelen deneyimlerle peşin peşin evlenmiş oldum…

Bir hedefin gerçekleşmesine veya bir sonuca varmaya doğru uzun bir yolculuk.

Bu yolculuk kavramı, ister okulda başarılı olmak, ister iş hayatında başarılı olmak olsun isterse aydınlanmayı gerçekleştirmek olsun, her düzeyde uygulanabilir; zaman içinde bir sonuca ulaşan bu misallerin hepsi bir var olma seferi, bir zuhûr yoluydu.

Bu mesaj, doğum ve ölüm süreci gibi apaçık görünen şeyler tarafından ruhuma en güçlü şekilde kazınmıştı bir kere.

Böylesine güçlü bir mesaj, zamanın varlığının, akışının ve etkisinin görünüşte inkâr edilemez oluşunu yansıtıyor ve her doğum-ölümle pekiştiriyordu.

Zamanın etkisi gibi görünen şeyi deneyimledikçe, ona daha fazla inanmaya başladım. Zamanın varlığına inandığım gibi, kendi varlığımın sınırlı olduğuna da inanmaya başladım, nihayetinde ölüp gidecektik işte…

Bu sınırlamayı kabul ettiğim gibi, verilen süreden en iyi şekilde faydalanmam gerektiğine de inanmaya başladım. Geride kaldığını sandığım süre boyunca bir şeyler yapmak, bir şeyler başarmak, değerli bir şeye dönüşmek zorundaydım.

Sonuç olarak “bir amaç” fikri doğdu ve elbette bu amacın getirebileceği şeylere dâir beklentim ve esâslı bir yatırımım oldu.

BEKLENTİ VE AMAÇ

Amaca yönelik bu nevi beklentilerimle zamanın beni sınırladığına ve ayrılık fikrine kilitlendim. Manevî olanlar da dahil olmak üzere hayatımda türlü amaçların peşindeyim.

Geleneksel din kültürü ve ahlak bilgisi içinde, o zamanlar zengin bir otoriter bilgelik geleneğini temsil ettiğine inandığım batılı ve doğulu doktrinlerin kavramlarından mürekkep bir kaleydoskopla karşılaştım.

Ruhsal eksikliğim olarak gördüğüm şeyin bir sonucu olarak, bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim, ne bileyim bir şeye ait olmak, değerli bir şey olmak… Bir tür hedefe doğru bir çeşit ilerleme kaydettiğimi hissetme ihtiyacımı karşılayacak bir “gerçeklik modeli” bulmam gerekiyordu sanki.

Evet Hristiyan olmayı denemeye karar verdim.

O zamanlar sahip olduğum bilgiler göz önüne alındığında, bu yaklaşımın uygun olduğu görülüyordu. Batılı geçmişim, İncil tarihi ve geleneği hakkındaki bilgim, bana sunulan görünüşte kusursuz gerçekler, süreçler ve ritüeller vardı; orijinal günah, dua, günah çıkarma, bağışlama, cemaat ve arınma, yazılı ve sözlü kutsal kelimeler.

O zaman anladığım ve kutsallaştırdığım şeyle elimden gelenin en iyisini yaptığımı hissettim ve sandım ki ulaşmayı beklediğim şey, manevi hayatıma bir anlam verecekti.

Daha çok uğraşırsam yarın bugünden daha iyi olurdu, başka bir yer buradan daha iyi olabilirdi.

Şimdi iyi değildim ve tövbe yoluyla belirli bir lütfa götüren yetersizlik mesajına inanmaya başladım, bu mesaj sayesinde sonunda daha düşük bir seviyeden daha yüksek bir varoluş düzeyine geçişi hak ettiğim görülecekti.

Artık beni tam yapacağına inandığım amacı gerçekleştirmek için ihtiyacım olduğunu düşündüğüm her şeye sahiptim.

“God Father” cennetin orta yerine, arş üzerinde kürsîye kurulmuş hesapları tutarken, dua ile isteklerimi rica edebilir ve performansım üzerinden pazarlık yapabilirdim.

Hayatıma anlam vermek, daha iyi bir şeye lâyık olmak için çok fazla fırsat, çok fazla bilgi ve çok zaman varmış gibi görünüyordu ve dahası, amacım umudumla evliydi.

Zira doğru yolda olduğum inancını güçlendirmek için mücadele etmem, çaba göstermem, günaha direnmem ve azimle ısrar etmem için bana ilham veren, sonunda daha iyi şeylerin olacağı umuduydu.

Artık kendim için manevi ilerleme kaydedebilir ve başkalarının da aynı şeyi yapmasına yardımcı olabilirdim.

Amaç, umut ve inanç bana başarmak için gereken enerji ve isteği verdi.

Amaç, umut ve inanç…

Niceleri tarafından değerli kabul edilen bu saygın ve görünüşte güçlü değerler.

Ama elbette bu değerler aynı zamanda kafa karışıklığı, umutsuzluk ve çâresizliğin de gölgesinde yaşıyorlar. Tabi ki o vakitler olayların bu tarafını hesaba katmamıştım.

Kaçınılmaz olarak sonunda, beklenti ve hayal kırıklığı, çaba ve yetersizlik, görünürdeki güç ve zayıflık arasında biteviye karşılaşmaların sallanan sarkacı, hepsi hepsi bu rüyadan uyanmamda rol oynadı.

Bütün bu cemaatler, itiraflar ve arkası gelmeyen ritüeller, görevler bitecek gibi görünmüyordu…

Dua, oruç, tevazu, ibadet ve iyi şeylerle doldurmam gereken o açgözlü, dipsiz, manevi alışveriş sepeti ağzına kadar dolarsa… Muhtemelen bir diğerini doldurmaya itaat ve iffetle başlamam gerekecekti.

Denedim ve denedimse de her şey bir şekilde çok arkaik ve neşesiz görünüyordu.

Zaten korkulu ve yetersiz bir takipçinin, inkar ve ibadet disiplini yoluyla, korkulu ve yetersiz bir takipçiden başka bir şey hâline dönüşebileceği beklentisi, kutsal bekarlığın cennette bir kutlama ve bütünlüğe giden bir yol olduğu fikri kadar boş görünüyordu. Sanki hiç süt olmadan sütlaç pişirmeye çalışıyormuşum gibi hissettim.

Bana öyle geliyor ki, ifâde edilemez olanı doktriner hale getirmeye yönelik her girişim, kaçınılmaz olarak bir yanlış beyanla sonuçlanmalıdır; yaradanın ince ve güzel pek latîf özgürlük şarkısını sonsuz bir sınırlama dogmasına dönüştüren mükemmellik hakkında çelişkili bir fikir.

Kuş uçtuğunda, ötüşünün özü çoğu zaman yanlış anlaşılır ve bize kalan tek şey, boş bir kafestir.

Çok erken yaşlardan itibaren “şimdi ayrı olduğumuza” ve “ölümden sonra kavuşacağımıza” inanmaya koşullandırılmış bir kavramlar kafesine hapsedildik oysa dalganın su olduğunu anlaması için ölmesi gerekmez, kendinden geçip ismini resmini unuttuğunda zâten öyledir…

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Açık Sır 1

Gizlenmesi gerekeni ortada bırakırsanız kimse bakmayacaktır…
[Abdal Kadrî]

O sizin içinizde olduğu sürece Allah size azâb edici değildir.
[Enfal:33’den]

Mutlak olan nakledilemez ancak birinci elden deneyim yoluyla anlaşılabilir.
[M. Rinpoche]

Bağlardan kurtuluşun doğası doğrudan, basit ve nefes almak kadar doğaldır.

Çokları, hayatlarının bir yerinde bununla mutlaka karşılaşacak fakat zâten bildiklerini ve gereğini yaptığını sandıkları “eski şeylere” hızla geri dönecekler.

Zîrâ bâtındaki tevhîd, elde edilen, kazanılan bir şey aracılığıyla değil, elden çıkarılan, kaybedilen bir şey aracılığıyla zâhiren görünür hâle gelebilir.

Bunu fark edenler içinde az da olsa bu davetin bir yankı bulacağı kimseler de yok değildir hani…

Onlar sanki şimşek çakması gibi âniden görecekler ve bütün arayışları bırakmaya hazır olacaklar; “aydınlanma” dedikleri şeyi bile…

BAŞLARKEN

Bütün insanlar uykudadır
Ölünce derhâl uyanırlar
[Sözlerin Gündüzü]

Aşmamız gereken bir varoluşta nefes alıp veren “ayrı bireyler” olmanın görünüşteki deneyimine kendimizi hapsettiğimiz, aslı rüyâ olan geçici bir hâli yaşıyoruz.

Bu rüyâ hâlinde yaptığımız her şey, sözde her olumlu eylemin tam ve eşit olarak karşıtıyla dengelendiği “zıtlar yasası” tarafından yönetilir.

Bu yüzden, hayatımızda başarılı olmaya, mükemmelliğe ulaşmaya veya kişisel kurtuluşa ulaşmaya yönelik tüm bireysel girişimlerimiz etkisiz hale getirilir.

Derin murakabeyle gelen idrak yoluyla, bu rüyayı görmeye devam ettiğimiz sürece, gerçekte dairesel bir döngü içinde yaşadığımızı keşfederiz. Her şeyin farklı görüntülerde sürekli olarak kendi desenini tekrar ettiği bir çarkın üzerindeyiz; dünyâ zemininde, aldanış yurdundayız.

Hem kısıtlanmış hem de serbest bırakılmış bir yaratılıştan zevk alan mutlak bilincin kendisidir. Bireyselliğimiz ve özgür irademiz hakkında inandıklarımıza rağmen yalnızca bir dizi şartlanmaya, tarihî inanç sistemine dayalı olarak tepki ve yanıt veren, rüyâ karakterleri olduğumuzu görürüz.

Gelişmiş sandığımız çağdaş bir dünyada klasik din, sanat ve bilimin tümü, yalnızca başka bir olasılığı yansıtmaya hizmet eden, mükemmel olarak dengelenmiş ve tam olarak tarafsız bu rüyâ durumunun (dualite) parametreleri içinde yer alır.

Gerçek kurtuluş açısından hiçbir şey olmuyor. Görünüşe göre yarattığımız şey görünüşe göre yok edildi. Ve görünüşte yok ettiğimiz şey görünüşte yeniden yaratılıyor. (Ân-ı dâimde halk-ı cedîd)

Orijinal ve zamansız doğamızdan, özdeşleşmiş bilince geçerek, yaşadığımız rüyanın, ondan uyanışımızdan başka kesinlikle bir amacı olmadığını, yeniden keşfetmek için bu durumu biz yarattık.

Bu uyanış, rüyanın ve zamanın dışında ortaya çıktığı gibi, her türlü bireysel çabanın, her çeşit yolun, sürecin veya bir inanç kalıbıyla anlaşılıvermenin de iyice ötesindedir.

BAĞLAM

Henüz çok gençken, bir şeyler yapmak ya da bir şey olmak ihtiyacı duymadığım, zamanın dışında büyülü bir dünyada olduğum hissine kapıldım.

Tanımlanamayan bu bir birlik, bütünlük ve tam olarak bütün ihtiyaçlardan azâde olmak hissinin, aslının ne olduğuna dair bir merak giderek sarmalıyordu beni.

Aynası berrak her çocuk için, durumun aynı olduğunu hissediyorum.

Ve sonra elbet oyun bozuldu. Bir gün bunların hepsi değişti ve ayrılıklarla dolu, ihtiyaç dünyasına girdim.

Ayrı bir annem ve babamın, bir adımın ve şunu ya da bunu yapmak için bariz bir seçimim olduğunu keşfettim. Zaman ve mekan, sınır ve keşif, çabalama ve manipülasyon içinde, “her zevke koşma her acıdan kaçma” dünyasına taşındım.

Bu deneyimlere sahip olmak için dünyaya geldiğime ve bunların benim doğal vâroluş tarzım olduğuna inandım.

Ayrıca çok çalışırsam, uslu durursam, seçtiğim veya dayatılan işimde başarılı olursam, evlenirsem, çocuklarım olursa ve kendi sağlığıma iyi bakarsam mutlu olma şansımın yüksek olduğuna da inanmaya başladım.

Bunların hepsini oldukça başarılı bir şekilde yaptım ve zaman zaman kendimden zevk aldığım da oldu ama aynı zamanda şunu da fark ettim: maddî olmayan, dışarda bulunmayan ve çok temel bir şeyin eksik olduğu apaçık görülüyordu, evet belki de bir tür sır.

Nihâyetinde “eksik olanı” din aracılığıyla aramaya karar verdim.

Yine bana çok çalışıp kendimi çeşitli disiplinlere, ritüellere ve arınmalara adayacak olursam, sonunda “ruhsal tatmin”i hak edeceğim söylendi.

Kurtuluş için uygun görünen her şeye kendimi tamamen kaptırdım… Ama yine de “kayıp duygumun” nedenini keşfedemedim.

Ne olduysa bir gün, sanki bir tesadüfmüş gibi, büyük sırrı yeniden keşfettim ya da belki de o beni yeniden keşfetti.

Ne olduğunu kelimelerle açıklamam imkansız. Buna en yakın tarif; kesinlikle hayal gücünün ötesinde bir sevgi ve tam bir anlayışla boğulmuş olmaktır.

Bu yeniden keşfe eşlik eden ilhâm, o kadar basit ve o kadar devrimciydi ki, bana öğretilen veya inanmaya başladığım her şeyi bir çırpıda silip süpürdü.

Hayat tarzımı değiştirme çabamın ötesinde hatta hayatı hepten değiştirmemin bile ötesinde bir aydınlanma olduğunu fark ettim; yaşayanın, aydınlanmayı planlayanın çok ötesinde tam bir dönüşümdü bu.

Çünkü ben zaten aradığımmışım meğer.

Aradığımı ya da istediğimi düşündüğüm şey, ve bunun için “yapılacaklar listesi” ne kadar uzun olursa olsun, bütün arzularım sadece “yuvaya dönme” özlemimin bir yansıması imiş meğer.

Ve hiç ayrılmadığım o yuva birliktir, yuva benim özgün doğamdır.

O tam burada, basitçe anda olanın içinde. Gitmem gereken başka bir yer yok ve olmam gereken başka bir şey yok.

Elbette kelimelerle ifade edilemez olanı nakletmek imkansızdır ama yine de bu beyan, bu ilhâm hakkındaki anlayışımı ifade etme girişimimdir.

Aydınlanma, zaman, amaç ve ruhsal doyuma ulaşma çabam hakkındaki inançlarımın, sürekli ve doğrudan mevcut olan birliği nasıl kesintiye uğratabileceğini açıklamaya çalışıyorum.

Ayrılık, korku, suçluluk ve soyutlama illüzyonu ve bu yanılsamanın bulaşıcı etkileri, bu etkileri de içeren ve dönüştüren “özgürlükten” nasıl uzaklaştırabilir ki beni?

Bu özgürlüğe açık olmanın ne kadar zahmetsiz ve doğal olduğunu da elimden geldiğince ifade etmek isterim.

Bu çalışmayı meditatif bir yaşam sürmeye ya da “şimdi burada olmaya” yönelik bir teşvik olarak görmek, asıl noktayı tamamen gözden kaçırmak olur.

Bu bildirim, gerçekte ne olduğumuza dair algıda tekil ve devrimci bir sıçramadan bahsediyor.

Öyle ki laf kalabalığı ile süslenmeyi, uzun uzadıya izahı gerektirmez ve bir kez fark edildiğinde söylenecek başka bir şey bırakmaz.

Şunu da açık ve net olarak söyleyelim ki aydınlanma, özgürleşme, uyanma, mutmain olma, kendini gerçekleştirme, birlik ve benzeri terimlerin tümü, burada, herhangi birinin “gerçekte ne olduğunu” mutlak olarak gerçekleştirmesiyle aynı şey olarak görülüyor.

SIR AÇIKTIR
SERÎ HÂLİNDE DEVÂM EDİYOR…

Tony Parsons’un “Open Secret” adlı henüz tercümesi tamam olmamış eseri üzerinden serbest okumalar…