Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Tuğrul İnançer’

tanri_misafiri
“Misafir” kelimesi Arapça “sefer”den geliyor; yani bir yerden bir yere giden, açıkçası “yolcu”. Türkçe’ye geçen kelime, “konuk” mânâsını dilimizde (bir anlamda, hayat tarzımızda) kazanmıştır. Buna göre misafir, görüşme, ziyaret gibi amaçlarla birinin evine, dükkânına, mekânına, oturduğu beldeye, köye gelen kimsedir.

Bizim kapı DOST kapısı
Girene, canımız kurban
Selâm muhabbet tapusu
Verene, canımız kurban

Misafir, Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği bir nimettir. Ona ne kadar saygı gösterip, hizmet edersek o kadar sevap kazanırız. Sadece güleryüz göstersek bile kâfidir. Çünkü güler yüz de bir tür sadakadır. Bazı kalın kafalı, kalbi kara adamlar “sadaka” lafından ürker, odun tabiatlı oldukları için; “Nedir ulan, dilenciye mi veriyorsun?” diye sorabilirler. Eh ne diyelim, ahlâk sahibi olmak zor.

Hattâ daha ileri gidenler “ahlâk” sözü geçtiği zaman da kabalarına çuvaldız batırılmış gibi olurlar. Onlar için varsa “menfaat”, yoksa “menfaat”. Bu kafada olanlar “sevap” terimini de menfaat hanesine yazarlar. Bunlarla sakın ola ki laf yarıştırmaya kalkışmayın, içinizden “Allah hidayet versin” diye dua edin. Aslına bakarsanız dünya insan için bir misafirhânedir. Cenab-ı Hak, âdemoğlunun bu misafirhânede rahat etmesi için nice nimetler halketmiştir. Kıymetini bilene…

Dilimizin, şiirimizin, inancımızın, kültürümüzün piri, Anadolu toprağının ruhu, koca Yunus Emre bakın ne diyor:

Aşkın odu düştü cana, eritti yürek yağını
Kesti hevasetin kökün, oda yandırdı bağını
Kazdı kahır kazmasıyla, canda cefâ ocağını
Çaldı nefsin boynuna himmet eri bıçağını
Rahmet suyu ile yudu, gönlüm evin ap arıca
Hizmet kapısından, ana sundu şükür ayağını
Her kim bize yanı yanar Hak dileğin versin ana
Urmaklığu kasdedenin düşem öpem ayağını
Kim bize taş atar ise güller nisâr olsun ona
Çerağıma kasdedenin Hak yandırsın çerağını
Miskin gönlün aşk elinden iki büküldü vücudu
Tevbe kapısından sundum ona îman tayağını
Gel îmdi miskin Yunus hevâseti elden bırak
Çalabım rûzi eyle bize kanâat bucağını

Hevâset(a): Nefse uymak, kötülük, heva ve hevese kapılma
Nisâr(a): Döküp saçma, düğünlerde saçılan para vs.
Rûzî(f): Rızık, azık, nasib, kısmet.
Tayak(t): Dayanılacak şey, eşya. İnsan vs.

Epeyce bir zamandan beri nereden geldi ise (çünkü bizde yok) bir “öteki” lafıdır dilden dile dolaşıyor. Yahu kardeşim bırakın ötekiyi, bizim için “yabancı” dahi Tanrı misafiridir. Biz ona nasıl yan bakarız?! Kendini kardeşlerinden ayıran, kapısını onlara kapatan bilin ki ya kibir sahibidir ya da korku.

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan bizden değildir”. İşte ölçü bu. Lakin elbette namuslu ile namussuz, yalancı ile doğru sözlü, cimri ile cömert bir tutulmaz. Fark, ahlâk farkıdır. Gönül sahibi olmak lazımdır.

Gönül nedir? Gönül içimizde fenalığın bulaşmadığı tek yerdir. Vicdanımız odur veya onun kumandası altındadır. Kötü ihtirasın zerresi ona ulaşmaz, aldatmak nedir bilmez, şehveti hiç tanımamıştır. İblisin tohumu onun toprağında asla kök tutmaz. Gönül içimizdeki meleğin adıdır ve Yunus’un deyimiyle gönül Çalabın tahtıdır. Hz. Yunus bütün eserinde bizim bu en değerli yanımız olan gönlü yüceltmiştir. İnsanların ırkları, dinleri, doktrinleri, ahlâk anlayışları, hasılı her şeyi ayrı olabilir. Kimi zengin, kimi fakir, kimi zâhit, kimi zâni olabilir. Fakat kimler olursa olsun, insanın gönlü mukaddestir.


Gönül gönüldür, olsa da göğsünde bir kahpenin
Onu yıkan, gitmesin tavâfına Kâbe’nin

Çünki o Allah’ın baktığı yerdir, masumdur. Çünki o aftır, merhamettir, sevgidir. Günah onun değil nefsin eseridir. O yangınlar veren ateş değil, hayat veren sudur; inciten kahkaha değil, seven tebessümdür, ayıran bozgun ve fitne değil, birleştiren dostluktur.

Şimdi böylesine “gönül ehli” olan kimsenin (yani esasen bizlerin) Tanrı misafirine kapısını kapaması düşünülebilir mi?

Şunu unutmayınız: “Ben” deyince “öteki” ortaya çıkar. Oysa “ben” demek, ahlâkımızda terk-i edebdir.

Günümüzde dünyayı zapteden kapitalist ahlâk tersini söylüyormuş. Varsın söylesin, “Yel kayadan ne aparır”

Reklamlar

Read Full Post »

Çekmişüz el gayriden biz, Hak durur maksûdumuz
İtmezüz biz şirk-i ahfâ, aslımız gayûr durur
[Nakşî Ali Akkirmânî Hazretleri v. 1655]

gayur

O’nu yedi Semâ ile Arz ve bütün bunlardaki zevil’ukûl tesbih eder ve hattâ hiç bir şey yoktur ki O’nu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız, O, cidden Halîm, Gafûr bulunuyor. [İsrâ:44]

Döne döne okuduğumuz, her okunuşta başka türlü canımıza okunan ayetlerdendir, Sure-i isrâ daki şu apaçık deliller: Yedi kat semâ, yedi bilinç mertebesindeki tüm yaratılmışlar, arz, bedenler ve onların içindekiler O’nu tesbîh eder, esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran terkipleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar!(başkaca varolamazlar) Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdi olarak tesbîh etmesin! Fakat siz onların el-fatır programı gereği bu tabî işleyişlerini anlamıyorsunuz! Muhakkak ki O, Halîm’dir, Ğafûr’dur.

Bu sefer gözümüz hemen aşağısındaki 45. ayette kaydı, aklımız şaşırıp kaldı:
Bir de sen Kur’anı kıraat ettiğin vakit biz seninle Âhirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz. [İsra:45]

Habîb-i Kibriyâ Efendimizin yanında bu âyet-i kerîme okunduğunda sahabilerine dönerek saadetle şöyle buyurdular:

Bu perde, “hicâben mestûra” nedir bilir misiniz?
Allah ve Resulu en iyisini bilir.
Bu gayret perdesidir. Allah’tan daha gayretli (gayûr) yoktur.

Ben, gayûrum, Allah benden daha gayûrdur. Kalbinde gayret olmayan habîb (seven) değildir. [Müslim, Lian:16]

Ne zamanki iki âlemin de Efendisini, Hak’tan ayrı gördün, kâinât kitâbının hem metnini ve hem de başlangıcını kaybettin. İki deme, iki bilme ve iki okuma! Köleyi kendi efendisinde mahvolmuş bil! Anlayışındaki kusurdan dolayı, efendiye “gayr” dediğin zaman, ey şaşı, Gayûr olan o Sultân’dan utan “ve mâ remeyte iz remeyte” ya’nî “ve attığın zaman sen atmadın” [Enfâl:17] âyet-i kerîmesindeki “atıcı” Ahmed’dir, onu görmek Hâlık’ı görmek olmuştur. [Mesnevi-i Manevî]

Şimdi lugata mürâcaat edecek olsak gayûr için (ﻏﻴﻮﺭ) “çok kıskanç” ifadesine tesâdüf ederiz.

Allâh, kıskanç olur mu hiç? “Allâh gayûrdur”un tercümesi “kıskanç” değildir. Bu yaklaşım hatalı olur. Allâh gayûrdur demek, sevdiğinin dışsallıkla (bedensel gündem) sermâyesini harcamak yerine içselliğinde (iç aleminde, enfüs) kendi vahdet huzurunda yaşamasını murâd eden mânâsınadır.

Gayret ikidir; nefisten kaynaklanan beşerî gayret ve kalpten, taşıdığımız emanetten kaynaklanan ilâhî gayret. [Şiblî]

Gayret ikidir; Allah’tan kuluna karşı gayret, onu insanların gözünden gizleyip gözlerinde o kuluna karşı bir muhabbet meydan getirmesidir. Kuldan Hakk’a olan gayret, halini herhangi bir kimsenin bilmesinden gizlemesidir. Hakk Teâlâ Kendisi ile kulları arasındaki sırların başkalarına ifşâ edilmesi konusunda gayûrdur. Bu gayret, kulun mârifetini O’nunla, sevgisini O’nun için ve iştiyâkını da O’na has kılmasıdır. [Hakîm Tirmizî]

Ehl-dünya dilinden düşmeyen sözler vardır ya hani:
– Kimi sevsem, aramız açılıyor. Ya ölüyor ya kayboluyor. Yahut aramıza düşmanlık giriyor. Neden hoşlansam, çoğu zaman malım kayboluyor, param elimden çıkıyor. Bu yüzden dostlarımla bozuşuyorum.

Ey Allah’ın ﷻ sevgili kulu, O Gayûr’dur. Sevgisine kimsenin ortak olmasını istemez. Sevgilisine, ehil olmayanların bakmasına bile râzı olmaz. Kendi sevdiği kulu, başkasına vermez. Hal böyle iken sen başkasına bağlanıyorsun.

Gayûr olan Allah, Habîb-i Edîb-i Zîşân Efendimiz düştüğünde “anacığım diye değil Aman yâ Rabbî” diye ağlaması için anasız, babasız kendi husûsî nazarıyla, nasıl istiyorsa öyle yetiştirmiştir üzerine titrediği Habîbini…

Allahu Teâlâ gayûrdur ve kulu olana dahi gayret-i ilâhiyye gerektir.

Şu âyet-i kerîmeleri işitmedin mi?

Allah onları, onlar da Allah’ı  sever. [Mâide:54]
Ben, cin ve insanları yalnızca (esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) ancak kulluk etmeleri için yarattım [Zâriyat:56]

Bazı müfessirler kulluk etmeleri ibâresini, bilmeleri, sevmeleri için manasıyla izah etmişlerdir. Rasulullah (SAV) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdular:
– Bir kul, Allah (CC) tarafından sevilince, iptilâya uğrar; buna sabrederse iktina gelir başına.
– İktina nedir? (Bir şeyin hakikatini idrak etme, künhüne varma) diyen bir sahabîye
– Çoluğunu çocuğunu, malını, mülkünü alır buyurdular.

Çünkü mal ve evlat, Allah sevgisine perdedir. Hakk’ın sevgisi bölünmez. İki sevginin arasına giren yanar. Mal ve evlada olan sevgi çoğalınca, Hak sevgisi azalır. İnsan bu kantarı şaşmış sevgisinden ceza görür. Çünkü Allah’a bir nevi gizli şirk koşmuştur. Halbuki Allah zatına ve sıfatına şirk koşanları sevmez. Gayûr ve her şeyden üstündür. Kendine karşı duran her şeyi yok eder. Ta ki, sevdiği kulun kalbi yalnız zatına dönsün. İşte o zaman:  “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” ayetinin manası tecelli eder. Bu tecelli bir süre devam ederse, sonunda Hakk’a karşı koşulan ortaklar yani şirk yok olur. Mal, çocuk ve şehevi arzular isteği gider. Mal sevgisi kalmaz. Kötü hisler ölür. Velî olmak, başa geçmek, keramet sahibi olmak, makam, dereceler istenmez olur. Cennet ve onun dereceleri gözden silinir. Kalpteki şahsi irade, temenni yok olur. Suyu saf, içi temiz bir kap halini alır. Çünkü ilahi tecelli onu kaplamıştır. Bu arada kalp yolunu şaşırdıkça ilahi tecelli onu yola getirir. Kendinden başka her şeyi yok eder. Zaten başkası için oraya yol kalmamıştır. Mevlanın azamet ve ceberut kuvvetleri orayı sarmıştır. Bunlardan başka her şey için arada bir uçurum vardır. İlahi saltanatın vadileri o imanlı kalbin etrafını çevirmiştir. Oraya yabancı yol bulamaz. Şayet bulacak olsa bile yokluğu mani olur. Bir çok kimselerin yüksek derecelere erdiği olmuştur. Bunlar yetişmiş olmalarına rağmen, bazı ufak tefek işlerle uğraşırlar. Bunlara yaptığı o işler zarar vermez. Çünkü hiçbiri, kalp cihetine yanaşamaz. Zaten o dereceye eren kul, bunları ilahi iradeye dayanarak yapar. Onlar; ilahi arzu icabı olduğundan, o sevgili kula bir lütuf ve keramet olur. Onun yüzünden birçok zavallı kimseler geçinir. Ayrıca bundan başka çokça sevap kazanır. Sonra o işler bir başka yönden kulu tecrübe sayılır. Kul, şahsi arzusunu karıştırmadığı süre işler iyi gider. Teslim olunca daha iyi gider. Kötülüklere karşı, o nimetler bir nevi kalkan sayılır. Şöyle ki: Parası olur, haramdan kurtulur. Çocukları olur kimseden yardım istemez. Ailesi olur, harama göz dikmez. Velhasıl dünya ahiret selamet olur…

Nitekim bir hadis-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “İhlaslılar büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. Günahkârları, benim pek bağışlayıcı olduğumla müjdele, sıddıkları ise benim gayûr olduğumu belirterek uyar.”

Gerçi ‘aşkı vasf iderse niçe biñ yıllar tamâm
Şerh olunmaz, cümle ‘âlem kâtibi mestûr ise

‘Aşk degül mi yedi tamu nârın iden pür-‘azâb
Yakısar hakka Nebîye ‘aşka kim menkûr ise

‘Aşk degül mi Yûsufı Ken‘âna sultân eyleyen
Gerçi takdîr-i Hudâ-yı Kâdir u Gayûr ise

İrfan meclisinde dinlediklerimden: Bir sal üzerinde oturuyordu, dalgındı. Eteğine dokundum… “Beni bırak oğlum! HAK gayûrdur. Seni başkasıyla görürse gözden düşersin…” buyurdular.

Gayret aşırı sevgiden kaynaklanan bir husustur. Sevgide vefâyı ifade eder. Allah’ın sıfatlarından biri de “Gayûr” dur. Manası çok kıskanan değil sevdiğine pek düşkün olandır. Bu, kulun taatinde kendisinden başkasını ortak kılmamasına yönelik olarak Allah’ın gayûr sıfatını gösterir.

Aşk-ı hakikide gayyûriyyet vardır. Ancak, gayyuriyyetle kıskançlığı ayırdetmek lazımdır. Çünkü, kıskançlık sıfatı nakıs alanda, gayyuriyyet sıfatı ise kamil olan da zuhûra gelir.

Resul-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hz. Ömer-ül-Faruk’a (ra):

– Ya Ömer! Sen, gayûrsun. Ben, senden gayûrum. Cenab-ı Hak da benden gayûrdur, buyurmuşlardır.

Mümin gayûr olur. Allah (z.c.hz)’leri de gayûrdur. [R. Ehâdis:230-12]

Onun için gayûriyyet sıfatı makbûl ve memdûh bir sıfattır. Bu sıfat Allah-u Teâlâ ve tekaddes hazretlerinde KEMAL sıfatıdır ve Habib-i edibini bu sıfatla terbiye ederek sıfatlandırmış, rengine boyamıştır.

Allahu sübhanehu ve teala hazretleri, kemal sıfatları ile muttasıf ve bütün noksan sıfatıardan münezzehtir. Kullann da, Allahu teala’ya mahsus bazı sıfatlarla sıfatlanmaları kendisi için en büyük bir ni’mettir, devlettir.

Ey Hakka talib!

Canab-ı Hak ve Feyyaz-ı mutlak hazretleri GAYÛR’dur. Sevdiği kullarının, zat-ı ühihiyyetinden gayrısını sevmesini istemez. Zira, Mahbub-u aslî ve hakiki ancak O’dur. Sevilmek, zat-ı ahadiyyetinin hakkıdır. Zat-ı ahadiyyetini seven aşıklar, ondan gayrı bir şeye gönül verseler, başlarına mutlaka bir musîbet gelir. Onun için, Allahu teala’yı sevenlerin ya gayrı görmemeleri ya O’ndan gayrıyı sevmemeleri gerekir. Hiç değilse, sevdiklerinde Hakkı görmeleri icap eden esasen ondan gayrı olmadığından, sevdiklerini Hak’tan gayrı görmemelidirler.

Bütün güzellikler, özellikler ve sevilen herşey O’nun eseridir. Eserini seven de, elbette mü’essirini de seviyor demektir. Bundan dolayı arifler eserle mü’essir-i hakikiyi birbirlerinden asla ayıramazlar. Hz. Musâ aleyhisselama, Tur dağından hitab-ı izzet zuhura geldiği gibi, sevenin sevdiği de kendisi için Tur dağı mesabesindedir. Sevdiğinde gördüğü güzellikler ve özellikler; mahbub ve ma’şuk-u hakikinin onun varlığında, onun vücudunda zuhurudur. Onun için; eserde kalma, mü’essire gel! Esma’da kalma, müsemma’ya gel ! Kelimede kalma, ma’naya gel!

Cürcânî hazretlerini “gayûr” kelimesinin kökeni olan “gayret” için “kişinin kendisine özgü bir şeye başkasının ortak olmasından hoşlanmaması” şeklinde tarif etmektedir. Yine Kuşeyrî’ye göre, Hakk Teâlâ’nın evliyâsı ile olan sünneti (âdeti) şudur: Evliyâ, Hakk’tan başkası ile sükûn ve huzur bulur veya ondan başkasını mülâhaza eder veyahut da gönülleri başka bir şeye yatar ve ona ısınırsa, Allah derhal bunların bu nevi hallerini teşviş (altüst) eder. Evliyâsının kalpleri tekrar ve hâlis olarak kendisinin olana kadar, bu kalpler sükûnet buldukları veya mülâhaza ettikleri veyahut ısındıkları şeyden tamamen ayrılana kadar evliyasını kıskanır. Âdem (a.s.) gibi ki, kendisinin cennette ebedî olduğuna kanaat getirip sükûn bulunca Hakk, gayûr olarak cennetten çıkarmıştı. İbrahim (a.s.) gibi ki, oğlu İsmail (a.s.) hoşuna gidince gayûr olarak ve onu boğazlamayı kendisine emretmiş, böylece İsmail’i İbrahim’in kalbinden çıkarmıştı. “Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine) teslim olunca, İbrahim çocuğu yanı üzerine yıktı.” Böylece İbrahim (a.s.) in sırrı ve ruhu İsmail (a.s.) den temizlenip saf hâle gelince Allah, oğlu yerine fidye vermesini emretti. Allah ise Gayûr’dur. Ondan başkasını istemek gayretine dokunur. Bu yüzden onu istediği oğlunu boğazlamakla sınadı. Bu ise kendi nefsiyle ilgili olarak sınanmaktan daha ağır gelir insana. Çünkü nefsi hususunda onunla çekişecek tek şey yine kendi nefsiydi. Küçük bir çabayla nefsinin çabasını, direncini boşa çıkarabilirdi. Ama oğlunu boğazlamakla sınanması böyle değildi, oğlu hususunda onunla çekişecek çok kimse vardı. Bu yüzden bu hususta vereceği mücadele daha da güçlü olacaktı. İbrahim (a.s.) Rabbinden istediği şeyi kurban etmekle sınanınca, sınavın mahiyetini gerçek olarak algılayınca, bizzat tahakkuk etmiş gibi olduğu, yani, hayatta olduğu halde oğlunu kurban etmiş gibi kabul edildiği için, istekte bulunmadığı halde İshak (a.s.) ile müjdelendi. Böylece hem kurban, hem de karşılığı-kurban yerinde durduğu halde- kendisine verilmiş oldu. Diğer bir ifadeyle kazandığı şeyle kendisine hibe edilen şey birlikte sunulmuş oldu. Çünkü kurban etmek istediği oğlu istekte bulunması açısından kazanılmış, kurban edilmek istenmesi açısından da hibe edilmişti. Kurban edilmesi istenmiş değildi. İshak ise hibe edilmişti. [İbn-i Arabî]

Şarâb-ı cür’asından oldu mahmûr
Şarâb-ı ʻaşk içürmiş ana Gayûr

El-Kahir’ül-Gayûr cellecelâlûhû’yu idrâk yolunda bir muammâ bırakalım, giderayak çözüle çözüle aslını bulduracak:

Niçin Cebbâr olur ism-i gayûru
Neden cânın bu cism oldu kubûru
Bu yüzden oldu çün Sâni’ umûru
Tegayyürden bilinmezlik zuhûru  
Birlikten dürür dediği bilsem

Read Full Post »

Gussadan mahlas dilersen ey gönül
Adını dîvân-ı aşka yazdır

Mâlumâliniz, din, pedagojik bir süreçle müntesiplerinde oturmuş bir kimlik inşâ eder. Bu kurum insanı yükselten ve ilerleten bir yapı olmak itibâriyle kuşa benzetilebilir. Nasıl ki kuş yükselir ve ilerler dinin de yolundan gidenleri hedefe vardıracak “muhabbet” ve “mükellefiyet” diye iki kanadı vardır.

Dünyaya hâkim olmuş din anlayışı sadece mükellefiyetlerin yerine getirilmesine, emir ve yasaklar mecmuası ağırlığına saplanıp kalmıştır. Lâkin dinin muhabbet tarafı olmayınca sadece mükellefiyetler insanı dinden soğutur. Bugün toplumun hali budur; soğuk ve ruhsuz.

Hayatı neyin bereketlendirdiğini, bir topluluğun istikametini nelerin hayırda tuttuğunu unutur hale geldik. Dinî vecibeleri yerine getirmek zaten her inanan insanın görevi lakin ille muhabbet ille muhabbet…

Maddenin kasıp kavurduğu bu soğuk iklimden kurtulmak adına günlerin efendisi olan Cuma gecesi göklere yayılacak bir “salâ”, bir izhâr-ı muhabbet, bir insan sedâsı, sadece tekrarlanan cümlelerden ibaret değildir.

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasulallah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Habiballah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Nûre Arşillah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Hayra Halqillah!
Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Seyyidel Evveline Vel Ahirin!
Vel Hamdü Lillahi Rabbil Alemin!cuma_salasi

Bu salâdan, selamlamadan sâdır olan şuâlar vardır. İşte herhangi bir minareden bu nidâ yükseldiğinde, bir takım varlıklar sayesinde yüksek bir enerji açığa çıkar. Açığa çıkan bu mânâ insanın kalbini tatmin eder, nefsinin makamını yükseltir! O itminân ile adam olmaya, Hazret-i insan ile yol ve gidişatımızı bir eylemeye yollar açılır. O ki:

عند ذكر الأولياء تنزل الرحمة
“Evliyânın, salihlerin anıldığı yere rahmetim yağar”

buyuruken O’nun Habîbinin adı bir fazla anılsa ne olur. O zaten bize bizden yakın amma bu hatırlamadan, bu zikirden bizi o şuura yükseltilecek feyizler yağar.

Muhabbetinin izhârı niyetiyle, O’na yakınlaşmaya vesile olsun diye, ism-i şeriflerinin yâd edildiği, güne, haftaya, ömre, kente, alemlere, nurundan yayılan “taze bir gündem” teşkili, “yeni bir kimlik” inşâsı için harekete geçmeye davet ediyoruz.

Nazımızın geçtiği, hatrımızı kırmayacak canlardan; siz azîz dostlarımızdan, bu hususta gayrete gelmenizi önemle rica ederiz.

İşbu satırların sahibinin ve dâhi gönül bağladığı makamın sizlerden dileği, okuyup geçilmesi, beğenilmesi değil paylaşılması ve en azından kayıtlı, yasal bir kanaldan başvuruda bulunulmasıdır.

Meselemiz budur; “Perşembeyi Cumaya bağlamak” Bazı günler var ki damlaya damlaya gül oluyor…

Şimdi “bir benim dilekçem” ile “bir kişinin başvurusundan” ne çıkar denilebilir ama yarın damla damla ummân olduğunda sevenleri arasında adınız kalır efendim…

O kulaklar önce fethin sembolü İstanbul’da, ardından bulunduğunuz şehirde Cuma Salâsı’nı duyacak, O’nun adına susamış gönüller “O’nun şerab-ı tahûr”undan kana kana içecek inşâallah, sizlerin de gayretleriyle…

İkilikten edip azad, teselli kıl, tecelli kıl ne olur Yâ Rab!

Eyâ alemlerin şâhı, tecelli kıl, teselli kıl
Gönüller burcunun mâhı tecelli kıl, teselli kıl
Habîbine bizi kıl yâr, muhabbet şem’ini uyar
Eyâ Leyli-sıfat dildâr tecelli kıl, teselli kıl
Bu Merkezî kulun candan, seni ister yine senden
Açıp hüsnün nikâbından tecelli kıl, teselli kıl

Uzun lafın kısası ne istiyoruz; örnek dilekçe metnini posta yoluyla veya aşağıdaki elektronik kanallardan muhatabına ulaştırınız, lütfen ertelemeyiniz, ihmâl eylemeyiniz!

Cumhurbaşkanlığı;
https://basvuru.tccb.gov.tr/Forms/pgDefault.aspx

BİMER; E-devlet veya
http://www.bimer.gov.tr/Forms/pgApplication.aspx

Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı’na  elektronik ortamda Bilgi Edinme Kanunu kapsamında “Neden böyle bir uygulamanız var” diye de soralım
http://www.diyanet.gov.tr/tr/bilgi-edinme

HÂMİŞ:
Senlik de yokdur, benlik de bizde;
Zerrât-ı âbız bir tek denizde!
Sâhi bu denizde, lüzümu hâlinde “biz” diyeceğimiz kaç kişiyiz erenlerim? Benler büyürken bizler azalmış mı bir bakalım…
Sayım var, maktada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!

ÖRNEK DİLEKÇE METNİ:
Yeniden düzenlenebilir cuma_sala_dilekce
Doğrudan çıktı alabileceğiniz cuma_sala_dilekce

*****

NİHAYET GECESİ SÜMBÜL, TÜRKÇESİ BÜLBÜL KOKAN CÂNIM İSTANBUL İÇİN GÖNÜLLER SULTÂNININ MURÂDI GÜL OLDU; 4 ŞUBAT 2015, 26 REBİÜL ÂHİR 1437 PERŞEMBE’Yİ CUMA’YA AŞKLA BAĞLAMAYA KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EYLEDİK.

Ta ezelde Nûr-ı Ahmed incilâsı okundu
Arş u ferşi işbu nûrun istilâsı okundu

Oldu hayrân hep melekler Sırr-ı Nûr-i Ahmed’e
Her birinden ism-i pâkin ibtilâsı okundu

Ol Muhammed Ahmed ü Mahmûd u Hâmid ü Hamîd
İsminin her dilde ancak l’tilâsı okundu

Hakk teâlâ çün buyurdu: “Kullarım etsin salât”
İnd-i Hakk’ta evvelen nâm-ı bâlâsı okundu

Farz-ı ayndır müminine bil salavât okumak
Âlem-i lâhütta zikr-i muallâsı okundu

Beş asır bu Belde-i Tayyibe âsumânında
Şâh-ı risâlet için ta’zim salâsı okundu

Bir zaman nisyanla gaflet eyledikse el-amân
Şefâat kânının melce-i vâlâsı okundu

Hamdulillah lutf-ı Hakk’la bahş olundu bizlere
Şimdi emr-i ilâhînin isti’lâsı okundu

Geldi “Himmet-i Murâdi” târihi tâm oldu bak
“Islambul’a Leyle-i Cuma salâsı okundu”

700+737=1437 ile Mahvî dilinden Murâdî gönlünden tarih düşürülmüştür.

Read Full Post »

Ezeli olarak diri olan, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, her an bir işte, yeni tecellilerde olan [Rahman,29] Allah’a hamd olsun

bir

“Sen” der isem şirk olur, “ben” der isem küfr olur
Her ikiye bir demek Hakk’a hemen şükr olur

Pirimiz Efendimiz Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî (ks) dünya hayatının mahiyetinin bir andan ibaret olduğunu şu hadisten istidlal etmiştir: “Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Hz. Mustafa (sav) ‘Dünya bir andan ibarettir.’ buyurdu.” Her nefeste dünya yenilenir, fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilemeden haberdar olmayız. Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi görünürse ömür de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.”

Dünya hayatı fanidir, geçicidir. Bu husus herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Fakat aslında bugünkü gelişmiş fiziğin de ortaya koyduğu gibi varlık bir an var olmakta bir an yok olmaktadır. (1-0) Yani fanilik o kadar yoğundur ki kâinat bir anda fanilik bir anda varlık alanına sıçrayıp durmaktadır.

Hz. Mevlânâ bu hususa dikkat çekerek dünyaya kapılmanın ne kadar anlamsız bir şey olduğunu izah etmek ister. Üstelik insan ömrü de oldukça kısadır. Mevlânâ Hazretleri bu aldatıcılığı şöyle ifade eder: “Bu ömrün uzunluğu da Allah’ın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi, anlardan ibaret olan ömrü öyle uzun ve daimi gösterir.”

Bakmaz mısın Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil kılıyoruz? Sonra da nasıl tutup onu azar azar Kendimize doğru dilediğimiz yere çekeriz [Furkân:45-46]

Gölge öyle bir varlıktır ki, aslında yoktur. Varlık atfettiklerimiz de böyledir. Hareket, varlık; sukûn, yokluk icâb ettirir. Güneş ufuktan görününce eşyânın arkasından vurarak gölgesini önünde uzatır. Ufukta yükseldikçe gölge kısalır; güneş tam tepedeyken, görülmez. öteki taraftan ufka inerken mukabil taraftan yine uzamaya başlar. Güneş bu suretle gölgeye Allah da, bir nevi gölge olan bu kainat varlığının delilidir. Bütün mahlukat, Allah’ın zuhuruyla meydana getirdiği gölge gibidir. Bir taraftan yok, bir taraftan var ederek, bu gölge varlığı dâimi gibi göstermektedir; tıpkı parça parça olan (0-1) elektrik cereyanının, küçük zaman parçalarında kesilip tekrar geldiği hâlde, gözün ışığı devamlı görmesi gibi. Bütün varlığı bir yandan yok, öte yandan var ederek, farkına varılmadan kabz-ı yesîrle kendine çekmekte; fakat sakinmiş, duruyormuş gibi göstermektedir.

Alemin varlığı okyanus üzerindeki dalgaların varlığı gibidir öyle ki alem yoktur OL emriyle devamlı yaratılmaktadır. Değişim hep bundan OLur be ya hu

Bî-karardır felek dâim döner, durmaz hiçbir an
Dursa bir an ne yer kalır, ne gök kalır be yâ hû
O ki el-Hayy ismiyle sürekli canlılık, hayatiyet sahibidir. Her hayat sahibinin varlığı da O’nun el-Hayy isminin tecellisiyle mümkün olur; bir an dahi bu ismiyle âyân olmasa hayat ne mümkün!

Şimdi durup dururken nereden icab etti, niçin yazdık! Hüdâ’nın aşkını buldun ise bil hiç niçin olmaz! Ben gibi bir noktayım, hayrete gizlenmişim lakin Hak erenlerin boş işi olmazmış efendim…

Hayatın türlü oyunlarına insan ancak onları kendisine oynayan eli (fail-i mutlak) görünce seve seve boyun eğebilir yoksa dünyada huzur denen şeyi bulmaya imkan yoktur. (la rahate fiddunya)

Her kula mukadder bir çile vardır. Bunu azar azar verildiği zaman sabırla çekmesini bilmeyen, mecburi olarak toptan çeker… Çilesini yavaş yavaş tüketenlerden olsanız münasiptir efendim…

Read Full Post »

Ey âşık, ölürüm diye mi korkuyorsun, ölümüm ancak sûretimin gözünden kalkmasıdır, iyi bak her surette görünen benim! [Fakîrullah Zekâi Efendi]

asimbaba

[Nev-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Gene birikti sorular, size rastlamak ne saadet… bir nutk-u şeriften hatırımızda kalmış olmalı:
“Her yerde fakat ârifin kalbindedir Allah
Yoksa sen onu arz-ı semavatta mı sandın?”
tekrarıyla teselli olur dururuz, yapıştı dilimize mübârek…

– Anahtarımız ser-levhâya aldığımız sözden zuhur etsin, altına astığımız surette tam sağ üst köşede yazılıdır aslı, başa dön yavaş yavaş bir daha oku!

– Resimdeki Dede kim?

– Ankara’da, Hacı Bayramı Veli Sultân(ks) dâmeninde mukîm, Zekâi Efendi ahfadından Tesbihçi Asım Baba. Daraldıkça nefesine uğrayıp nazar alırız. “Arifin kalbi” dedin ya yâdımıza düştü hazretim… Buradan varalım kûyi dilâra’da seni yakan beyitlere; Erenlerim bilmiş ol ki kalp tasfiye olup saflaştığında hâsıl eylediği mârifet nuru sâyesinde kendisinde Hak hissedilir surette tecelli eder. Bu halde hakîkat zâhir olup şek ve şüphe tamamen zâil olur gider.

– Kalbin tasfiye olması ne demektir? Nasıl anlaşılır?
– Kalbin tasfiyesinden maksat kalpten gayriyat kir ve bulaşıklarını silip temizlemek oradan Allah’dan gayrısını, Hak olmayan suretleri def etmektir. Çünkü gerçek Beytullah müminin kalbidir. Dışarıdaki Beytullah onu temsil eden bir âlemden ibarettir. Âlemlerin Sultanı, Mekke’nin fethinde Beytullahı putlardan, cümle kirlerden temizleyip gayriyattan boşaltıp tahliye etmedi mi? Orada putların bulunması eve de ev sahibine de yakışmaz. Esasen orada putlar bulundukça ev sahibi oraya tenezzül etmez. Daha doğrusu orada ikamet ettiğini o kimseye haber vermez. Bunun için gönül hânesini tam temizleyenlerden Şemseddîn-i Sivâsi hazretleri (v. 1597) şu tavsiyede bulundu:
Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak
Pâdişah konmaz saraya hâne ma’mur olmadan

– Kalbi zikirle mi temizlemeli?
– Cümle mevcûdât zâkir, kâinât dergâhdır. İnsan olana bu ilahi koroya eşlik etmek, alemin ritmiyle hem-aheng olmak düşer. Bilmez misin ayeti?

ve in min şey’in illah yüsebbihu bi hamdihi… ve hattâ hiç bir şey yoktur ki onu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız! [17:44]
Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin. Agâh olasın bir şeyin “överek anması” için onda idrak gücü bulunması zorunludur. Hakk’ın tecelli ettiği bir mazhar kendini bilmese bile Hak o mazharda kendini bildirir. Mazhar kendini bilince kendisinde zikredenin Hak olduğunu da bilir. Kendini bilen mazharda zikir, zâkir ve mezkûr bir olur. Böylece o mazhar kendisinde Zâhir ve Zâkir olanı överek anlamış olur.

– Mazhar dedinizde Hz. Musa kıssasında geçen bir ayet var ağaçtan ses geliyor hani “Şüphesiz Ben Allah’ım…” diye?

– Ağacın “İnni ene Allah” Hiç şüphesiz ben Allah’ım (28:30) demesi belki bir ihtâr ve bir delildir. Bu söz eşref-i mahlukât olan bir insandan sâdır olduğunda bu ayetten mülhem itibar görür.

Hani diline dolanan nutku şerifin evvelinde de geçer:
Hak suretidir âlem-i imkân ile Âdem
Bundan güzeli nerede ki, cennette mi sandın?

Madem ki bütün alem Hak suretinden ibarettir. Şu halde her kim(insan) veya herhangi bir şey(ağaç) “Ben O’yum” dese şeksiz doğrudur. Çünkü buradaki Ben kelimesi âlemin bir parçası olan ve insanî nutka mazhar bulunan şahsa, nesneye değil belki âlemin sûretinin sahibi olan Hakka işaretidir.

Oraya gelince kutlu yerde bulunan vadinin sağ tarafındaki ağaçtan kendisine nida edildi: Ey Musa, şüphe yok ki ben, alemlerin Rabbi Allah’ım. [28:30]
Ayette “Ben Allah’ım” hitâbı ağaçtan sâdır olmuş olsa da nasıl ağaca izâfe edilemez ise bir insandan sâdır olduğunda o insana değil ancak Allah’a izâfe edilebilir.
Her eserde ol müessir
Her eser O’ndan eser

Çünkü ağaç da insan da Allah’ın mazharlarından olup tecelli sahibi mazhar değil ondan zuhur eden ez-Zâhir’e aittir. Bir aynaya güneş vursa, ayna ben güneşim diyebilir mi?

Mademki Allah her yerden ezelde bahşedilen yetenek ve istidâdına göre konuşur, insandan da kendi istidadına göre konuşması yadırganmamalıdır. Aslında o mazhar bilse de bilmese de her gözden gören, her kulaktan işiten Allah’tan başkası değildir. Burada açıklanan fark “bilen ile bilmeyen” farkıdır.
Tam da buraya işaret eden Mısri hazretim ne güzel buyurmuş:

Zât-ı Hakk’ı anla zâtındır senin
Hem sıfâtı hep sıfatındır senin
Sen seni bilmek necâtındır senin
Gayre bakma, sen de iste, sende bul!

Bunu bir misalle daha açıklayalım: Mehmed konuşup “Ben Mehmedim” dediğinde bu söz doğrudur. Halbuki buradaki “Ben” kelimesi bir et parçasında bulunan, dondurma yaladığımız dile değil belki Mehmed’in zatına ve hüviyetine işarettir. İşte bir insanın bir şeyin hatta her zerreden kürreye her şeyin “Ben Allah’ım” demesi de bu kabildendir. Yani bu söz dahi şeksiz doğrudur. Söz çıktığı yere değil sözün sahibine işaret eder.

Lakin şurasını hatırlatalım ki dil “Ben Mehmedim” dediğinde bu söz doğru olduğu halde başkaları bunu hikaye ederek “Bu dil Mehmeddir” veya “Mehmed o dildir” demesi doğru olmadığı gibi bir ağaç veya bir insan “Ben Allah’ım” “Enel Hak” dediğinde bu söz hakikatte doğru olduğu halde diğer bir kimsenin o şeye “İşte o Allah’tır” veya “Allah odur” demesi de doğru olmaz.

Zikri geçen Sivâsî hazretleri nutku şerifin devamında
Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan
buyurması dahi buna işarettir.

– O kadar ismi geçti “mazhar” ne demektir?
– Bir şeyin görünür duruma geldiği, göründüğü, açığa çıktığı, zâhir olduğu yer veya kimse, tecellî yeri. Allah’ın güzel isimlerinden biri de ez-Zâhir’dir. Zahir görünen demektir. Görünmek ise ancak mekanda ve maddede olur. Allah Zahir ismiyle eşyada, tüm görünen nesnelerde isim ve sıfatlarından tecelli ederek Görünen’dir. Hayalde görülen ve manada tasavvur edilen şeyler Allah’ın el-Bâtın ismi kapsamında kalır. Allah isim ve sıfat mazharlarından tecelli ederek görünür. Zatı ile hiçbir zaman hiçbir yerde görünemez, bilinemez. İşte Allah’ın işlerinin ve sıfatlarının göründüğü yere mazhar denir.

Bundan dolayı mazharlardan birisi “Ben Hakkım” dediğinde bu söz mutlak olarak (Herhangi bir şart ve kayıtla sınırlı olmadan) doğrudur. Yine bunun gibi “Mazharlardan herbiri Allah’dan gayrıdır” sözü de doğrudur. Çünkü görünüş bakımından hiçbir mazhardan bütün eşya sudur etmemiştir.

Bu babdan bildiğimiz en güzel izâh Erzurumlu İbrahim Hakkı(ks) hazretlerine (v. 1780) aittir:
Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi

Kulunun dilinden kendini birleyen de öven de ancak Haktır. Bundan dolayı zât bakımından çokluk ve aykırılık olmayıp bunlar anlayış ve itibar bakımındandır. Çokluk ve aykırılık evham ve hayaller kabilindendir.
O’ndan başka herşey fanidir, yok olmaya mahkumdur…. Külli şeyun hâlikun illa vecheh (28:88) sadaqallahulazim.

Erenlerim mevzu derin biz de çok hızlı gittik, bundan öteye gidersek mânâ suratten kaçacak, su bulanacak; hele bir sindirelim, vâdemiz dolmadıysa devem ederiz elbet, kusurlar affola…

Ez serimâ reşte nümuden ve be-dest dâd nîst
Ez yârân kûşiden âlem-i dil hod bî-payanist
Her zaman be-haseb-i vakt ruh-ı tacilnümâ bâyed kerd ki her meyverâ
Vaktest ve lâkin der ciddi mücahade tacil bayed kerd ki ni taksîr

Bizden ipin ucunu göstermek lakin ele vermek değil,
Yârândan da gönül alemini açmak ki o âlem dar değil
Dem be dem vakitçe ruh acele eder ki meyve versin
Vaktidir ancak ciddi çaba gerek ki noksan kalmasın

Read Full Post »

Hz. Aşkî, Muzaffer Ozak (rh.a) [1916-1985]

Ne derviş ne de pirim
Ne vezir, ne emirim
Kapısında kıtmirim,
Billahi Muhammed’in (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

Baksa bir kez yüzüme,
Nur dolardı özüme
Sürme çektim gözüme,
Tozunu Muhammed’in (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

Arş-ı Rahman müştehir
Kademiyle müftehir
Aşkî lütfa müntazır
Ümmeti Muhammedin (sav)
Nur-i çeşmim Ahmed’in

… Efendi Hazretlerinin hitabeti çok başka türlüydü. Resulallah Aleyhisselatu vesselam buyuruyorlar ki, “Bana az kelime ile çok mana ifade etmek ihsan olundu.” Bu Resulallah Efendimizin fiili mucizelerinden birisiydi. Uzun konuşmazdı. Az konuşarak çok şey anlatırdı. Az konuşup çok söylemek marifettir. Muzaffer Efendi de böyle bir marifete sahipti. Son zamanlarında Beyazıt’ta Kapalıçarşı’ya girerken Camili Han denilen bir hanın camiinde Cuma hutbesine çıkardı. Yarım saatlik hutbe içinde biz hem ağlar hem gülerdik: şaka ile bize birçok hakikati öğretirdi… Hoca efendi bazen otomobile değil minibüse binerdi. Nedenini sorduğumuzda ise bize, “Ben, normal kardeşlerimin minibüslerde neler çektiğini yaşamalıyım. Ahalinin neler çektiğini bende bilmeliyim ki, dua ederken daha müessir olsun!” buyururdu…  [Ömer Tuğrul İnançer]

 Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu,

Oruçluların kalplerini, aşıkların gözpınarlarını firakıyla harab eden, kadr ü kıymetini bilemediğimiz, şehr-i bereketi ve’l gufran, Ramazan-ı mağfiretnişanın Rabbine şükürler olsun…

Gönülleri nur-u iman ile münevver, kulakları envar-ı Kur’an ile muattar olan, yüzlerinde, alınlarında eser-i secde bulunan, kalpleri aşk-ı Muhammed(sav) ile titreyen, kıyamet gününe inanan, Hakkın cennetine tâlip, rızasına râgip, cemaline aşık olan mü’minler kulak verin…

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: