40. Mektup

40. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların kırkıncısıdır.

1mursidinmektuplari
Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn, İlahen, Vahiden, Ehâden, Sameden, Gâdiren, Gahharan, Settârâ, hasbûnallahü li dıninâ, hasbünallahü li dünyâna, hasbünallahü lima ehemmenâ, hasbünallahü limen begâ aleynâ, hasbünallahü limen hasedenâ, hasbünallahü limen kâdenâ bi sû’in, hasbünallahü i’ndelmevt, hasbünallahü indel kabir, hasbünallahü indel mesâil, hasbünallahü indel hısâb, hasbünallahü indel mizân, hasbünallahü indes-sırât, hasbünallahü indel cenneti ve’n-nar, hasbünallahü indel likâ, hasbünallahü ve kefa, hasbünallahü ni’mel Mevlâ ne ni’men naşir.

Hamd âlemlerin rabbi Allah içindir. O Allah ki İlâh’tır, Vâhid’dir, Ehâd’dir, Samed’dir. Kadir, Kahhar ve Settar’dır. Allah bize dinimiz için kâfidir. Dünyamız için kâfidir. Her türlü sıkıntımız için kâfidir. Allah Teâlâ bize dinimiz için kifayet edicidir. Allah Teâlâ bize dünyamız için kâfidir. Allah Teâlâ tüm mühim olan işlerimizde bize zulüm ve haksızlık edecekler için ve bize kötülükle yaklaşacaklar, hased edecekler için bize kifayet eder. Allah Teâlâ kabre konulduğumuzda, sorgu ve suâl zamanında, hesap vaktinde, mizana getirildiğimizde ve sıratı geçişte bize kâfidir. Hak Teâlâ cennete yakın ve cehenneme uzak olmayı istediğimizde bize kâfidir. Allah Teâlâ kendisine kavuşulduğu zaman bize kâfidir. Hak Teâlâ her şeyiyle kâfidir. O ne güzel Mevlâ’dır ve ne güzel yardımcıdır. Ya men leyse ke mislihi şey’ün ve hûve semiu’l basir… Yef’alullahu ma yeşâü bi kudretihi ve yahkumu ma yuridu ve bi izzetihi… ela ilallahi tası’rul umür, küllü şeyin halikün illa vechehu lehül hükmü ve ileyhi türceün… 

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin tıbbı’l-kulûbi ve devâihâ ve nuri’l-ebsâri ve zıyâihâ, ve afiyeti’l-ebdâni ve şifaihâ ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim.

Esselâmu aleyküm Şeyh İhsan Efendi,

Cenâb-ı Hakk “Rakîb” ismi-i şerifinin tecellîsiyle sizleri muhasebe-i nefse muvaffak eylesin. “Mucîb” ism-i şerîfiyle dualarınızı makbûl eylesin. “Vâsi” ism-i şerîfiyle tüm darlıklarınıza genişlikler ihsan eylesin. “Bâis” ism-i şerîfiyle mazharı olduğumuz cevherin ve meşgul olduğunuz evrâd ü ezkânn sırrını sizde aşikâr eylesin. “Evvel” ve “Âhir” ism-i şerifleri yüzü suyu hürmetine evvelinizi ve âhirinizi mahza hayreylesin. “Vâris” ism-i şerîfiyle dâima sâlih ve âbid kullarının vârisi eylesin.

fatiha

Şeyh Efendi… Kişi sevdiği ile beraberdir. “Elâ inne evliyâallah lâ havfün aleyhim ve lâhüm yahzenûn… Li men kâne lehu kalbün… fese’lü ehle’z-zikr…” Yâ Erhamerrahimin, kalbini ve gönlünü hep Senden yana ve Seni tercih etmek üzere sarfeden İhsan kardeşimin sadrını, îmânın nurlarına aç… Cemâlinin tecellîsiyle, sînesini pür nur eyle. Yâ nûran-nür, yâ nûran-nûr, yâ nûran- nûr… Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbi’l âlemin… Errahmanirrahim… Mâliki yevmiddin… İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în… İhdinas-sırâta’l-mustakîm… Sırâtallezine en’amte aleyhim gayril mağdûbi aleyhim veleddâllin… Âmin.

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû*

Bu mektubun bu şekliyle kalması daha uygun görüldü. Yukarıdaki Arapça dua metninin hulâsa olarak meali şöyledir: Ey kendisine asla benzeri ve misli olmayan O öyle Allahtır ki hakkıyla görendir, hakkıyla işitendir. Ey Hazret-i Allah, O Allah ki dilediği her şeyi kendi kudretiyle yapar, dilediği her şeye kendi galibiyet ve kudretiyle hükmeder. Bilmiş olasınız ki her şey Allah Teâlâ tarafına döner, her şey O’na rücû eder. Her şey fânidir. Helâk olucudur. Yalnız O’nun zâtı bakî, vechi bakîdir. Hüküm O’nundur ve öldükten sonra Allah Teâlâ’ya rücû edilecektir. O’na döndürüleceğimizden şüphe yoktur. Mektupta geçen diğer esmâ-ı ilâhîye, salât ü selâm ve zikredilen âyet-i kerimeler aynca tercüme edilmedi. Anladığımız kadarıyla şeyhle müridi arasında husûsî bir yazışmadır bu mektup. Tercüme edersek metin içerisindeki sırların aslî özelliklerini kaybetmesinden endişe ettik. Kırk mektup bu hal üzere sırlansın. Vesselâm.

Bir başka baharda buluşmak üzere…

Reklamlar

39. Mektup

39. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların otuzdokuzuncusudur.

1mursidinmektuplari
Bedi’u’s-semâvâti ve’l-ard ve Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rabbü’l-meşrikayn ve Rabbû’l-mağribeyn ve Ganiyyün-li’l-âlemîn ve Rabbû’l-âlemîn. Kuddûs, Muhyî, Mümît, Kerîm, Latîf, Allah û azîmû’ş-şan Hazretleri’ne hamd ü senâ olsun. “Lî maAllah” tahtının şâhı, “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” kelime-i tayyibesinin kâili, muallimi ve ahlâk-ı hamîdiyesiyle Kur’ân-ı Kerîm’in ve âyât-ı beyyinatının mücessem âdemi, âlemlerin fahr-i ebedîsi ve rahmeten-li’l-âlemîni Efendimiz’e bînihâye salât ü selâm olsun. Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed. Ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn

Esselâmu aleyküm Şeyh İhsan Efendi,

Sıhhat ve âfiyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan niyâz ederim. Dualarınızla dilşâd oldum. Hak celle ve âlâ bizler için bulunduğunuz niyâzları ve hüsn-i zanları hal-i hayatımızda tecellî ettirsin.

Şeyh İhsan Efendi, hilafet esmâ’ından sonra ilave olunan esmâ-ı ilâhî inşâallah sizlerde hal olarak tezahür eder, kemâl mertebelerine ve kurbiyyete vesile olur. Hilafet, tamam olduk demek değildir. Esmâ cihetinden bile bakılırsa diğer bazı esmâların tekmili lâzımdır. Bu sayı size bildirilmiştir. Ayrıca icazenâmenizde bulunan isimler doğru olmakla beraber arada bazı boşluklar vardır. O boşluklar mânen size bildirilecek, inşâallah bu husus da tekmil olacaktır. Kitaplarda mestûr(satıra alınmış, yazılmış) olan silsilenâmeler eksik yahut takdim tehirli(yer ve sıralamaları değiştirilmiş)dir. Sahih yollara, mukallitler ve neseb-i gayri sahihler(düzgün bir soydan olmayanlar) karışmasın diye.

vildangunsoy
Şeyh İhsan Efendi ‘Kahhar’ ism-i şerifi avamın anladığı mânâda değildir. Kahhar denilince kırıp dökmek, helâk etmek zannediyorlar. Kahır ile helâk arasında mühim fark vardır. Helâk fâniye sevketmek ve fânilikle yok etmek mânâsınadır. Kahır ise, Cenâb-ı Hakk’ın bir şeyi başka bir şey yapmak ve yerine başkasını getirmek üzre silmesi mânâsına gelir. Kahhar ism-i şerifi sâlikte fâni olan kısmı ve kendisine ait mâsivaya bağlı halleri ve mevhum varlıkları silip yerine bakî olandan bir varlık kâim kılmasıdır. İsm-i Kahhar ile perdeler çâk olur. Zulmanî ve nuranî perdeler fetholur. Dervişin kalbindeki mâsiva kahrolur. Değil mezmûm olan benlik, makbul olan benliği bile Hakk’a kurban olur. Aklı, küllî akla kalbolur ve o akılda mahvolur. Velhâsıl fâni bakîde silinir, bambaşka bir adam olur. Seyr u sülûka girmeden Kahhar esmâ’ı çeken kişi ya deli olur, ya hasta olur veyahut felç olur. Allah muhafaza, kişinin bilmeden çektiği bu tesbihat onu yakınlaştıracağına uzaklaşmaya sebeb olur. Sûre-i Mü’min’deki âyetlere gönül gözünle nazar et ve tefekkür et. Vesselâm.

Şeyh İhsan Efendi oğlum, gördüğünüz rüya sizi mahzun eylemesin. Anlaşıldığı üzre bu mânâ sizden evvel göçeceğimize işarettir ve tebşîrattır. Bizim muhabbetimiz ve sizinle olan ünsiyetimiz bu dünya hayatıyla ve bu âlemle sınırlı değildir. Sonra ecel herkese gelir amma sırayla gidilmesi ayrı bir güzeldir. Madem sizden evvel geldik, sizden sonraya kalmayalım.

Şeyh İhsan Efendi, dervişânın ve meşayihin cenazesinde dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır. Tasavvuf terbiyesinden nasîbdâr olanlar her halleriyle nezaket ve zarafet timsalidir ve böyle olmaya gayret etmelidir. Ol sebebden bir kişinin na’şına(öldükten sonraki bedenine) hal-i hayatında imiş gibi nezaket ve zarafetle muamelede bulunulmalı. Zaten sünnet-i seniyye de budur. Tarikat fi’il-i Muhammedî demektir ma’lûm. Fevkalâde nazik ve kibar olunmalı. Dervişânın cenazeyi gaslederkenki halini dışarıdan bir kimse görse hem dervişliğe hem de ölüme özenmeli. öyle zarif olmalı.

Dervişe usûl üzre ilk abdesti verilir. Bu kısım herkesçe malûmdur. Gaslin ikinci safhasına başlandığında dervişândan bir zümre cenazenin gasledildiği mevkiye yakın vaziyette tevhîde başlarlar. Göçen kişi şeyh efendiyse ve vasiyeti varsa evrâd-ı şerifi okunur sonra tevhîd sürülür. Lâkin derviş ise salât ü selâmdan sonra kelime-i tevhîd sürülür. İlk gasil işlemi yapılırken hiçbir şey okunmaz. Sakın ha, eğer fakirin gaslinde bulunursan bu usûle riayet etsinler. Oramıza buramıza taharet aldınrlarken, dışarıdaki dervişler evrâd ve ezkârda bulunmasınlar. Az evvel söyledik ya, kibar olmak lâzımdır. Kibarlık ilk önce Allah Teâlâ’ya karşıdır. Hak kelâmı ve tevhîd, gaslin kabası bitene kadar Cenâb-ı Hakk’ın kelâmına ve ezkârına ta’zîmen söylenmez. Fakîr çok sıcak suyu sevmem. Ol sebebden ılık su kullanılsın. Hani bulunursan diyorum. Zaten sıcak suyla gasil yapılmaz. Abdesti olan bir kişi dirseğini gasil suyuna temas ettirsin, sıcaklık veya soğukluk hissederse ona göre suyu ayarlasın. Bu işler usûlet ve suhûletle yapılmalıdır. Na’şın üzerinde biriken su, sanki tezgâh üstünde biriken şuymuş gibi kaba saba hareketlerle defedilmez. Efendimiz (sav)’in gasli esnasında mübarek karın çukurlarının bulunduğu yerde bir miktar su kalmış. Orada bulunan sahabe-i güzîn efendilerimiz elleriyle o suyu itmekten ictinab etmişler. Zîrâ bu, Resûlullah Efendimiz’e karşı hoş olmaz diye düşünmüşler. Bu çok kısacık zaman diliminde Hazret-i Ali Efendimiz irfan-ı Muhammedîyeleriyle eğilmiş ve mübarek ağız ve dudaklarıyla o suyu usulcacık Efendimiz’in pâk bedeninden aşağı akıtmış. Hatta bu sebebden Hazret-i Ali Efendimiz “En son Resûlullah’a dudaklarımla bıyıklarım temas etti.” diyerek bıyıklarının o kısmını kesmemişlerdir. Yani Hazret-i Ali Efendimiz’in bıyıklarını uzatması Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine muhalefet etmek kasdıyla değildir. Allah Resûlü’ne duydukları çok büyük muhabbetin nişanıdır. Bizim Balkanlar’da yaşayan bazı Bektaşîler yahut Acem diyarında bulunan Aleviyim diye geçinen kişiler, Efendimiz’in sünnetinden bîhaber Hazret-i Ali Efendimiz’e tâbi olduklarını zannediyorlar. O sebebden de uzun bıyık bırakıyorlar. Bıraksınlar, biz kimsenin kılına tüyüne karışmayız. Amma bilmeden taklid etmesinler. Resûlullah Efendimiz’in hayatını, sünnet-i seniyyesini, Kur’ân-ı Kerîm’in ahlâkını ve ahkâmını bilmeyen kişiden ehl-i beyte muhabbet mi olur? Buna kör muhabbet derler. Sever de niçin sevdiğini ve neyi sevdiğini bilmez. Neyse, kendi cenazemize başkalarını sokmayalım. Benim şeyhim de sokmazdı zaten. Kefenlenme işlemine aynen riayet edilir. Kâfur veya tütsü dökülür, gülsuyu konabilir. Ayrıca kefenin altına yani na’şın sırt kısmına az miktarda kına dökülür. Kişinin dallı arakiyesi varsa vasiyet edilen derviş yahut vazifeli, kıdemli derviş na’şın kafasına dallı arakiyesini giydirir. Bu şekilde kefenlenir. Edebli ve sükûnetli şekilde musallaya gelinir. Cenaze namazından sonra uzun uzun tabutun başında konuşma yapılmaz. Meth ü senâda bulunulmaz. Âlem-i cemâle intikal eden kişi şeyh ise tâcı tabutunun üstüne raptedilir(yerleştirilir, düşmeyecek şekilde konur.) Şeyh efendinin tabutu kabristana götürülürken tevhîd ve salât ü selâm okunur. Kelime-i tevhîd sesleri ism-i Celâl ve ism-i Hû zikirleriyle kabristana kadar gelinir. Güzerân edilen yerde(yol üzerinde, geçilen yerde) daha evvel göçmüş bir pîr makamı yahut hürmet edilecek başka bir zâtın türbesi varsa, tabut omuzlardan indirilip taşıyanların göğüs hizasına alınır ve o makamdan geçildikten sonra tekrar omuza alınabilir. Çünkü tabutta bulunan kişi hal-i hayatında o geçilen yerlerdeki zâtlara hürmet ediyorsa, onun bu husûsiyetine cenazeye iştirak edenler de riayet etmelidir. Efendimiz (sav) ölen kişinin her şeyden haberdâr olduğunu, iştirak edenlerin konuşmalarını duyduğunu, hatta hallerini bile ruhen hissettiğini buyurmuyor mu? İşte bu sebebden, o kişinin hal-i hayatındaki özelliğine ve ahlâkına riayet edilerek cenaze kabristana îsal olunur (ulaştırılır). Mühim bir hatırlatmada bulunmak lâzım, cenazeyi teşyi edenler(uğurlayanlar, kabre kadar götürenler) laubali hareket etmemeli, şakalaşma, boş sözler sarfetme, lüzumsuz hafiflikler gösterme gibi ahlâk-ı rezîlede bulunmamalı. Bunlar münafıklık alâmetidir. Bir hadîs kitabında görmüştüm. “Kabir önünde yiyip içmek münafıklık alâmetidir” diye. Sonra ilim sahiplerinden sordum. Onlar da bu hadîs-i şerifin hikmetini “Başka mekânlar varken gidip de kabrin yanında bir adam yemek yiyebiliyorsa ölümden ibret almıyor demektir. Ölümü hatırladığı yahut ölümü gördüğü halde ibret almayan kişi de ancak münafıklardır.” diyerek açıklamışlardı. Herhalde anlaşıldı. Edeb üzre kabristana kadar gelinir. Cenaze konulmadan evvel kabre kına dökülür. Kına haşerata da mânidir. Ayrıca kabrin içerisindeki çürük kokusunu da alır. Kabristana dikilen serviler de böyledir. Toprağın altında ne kadar çürük kokusu varsa servi ağacı bu kokuyu bünyesine hapseder, koku dışarı neş’et etmez. Bu ma’lûmatı da arada arzetmiş oluyorum. Geçelim bunu.

dervisinolumu
Gelelim kabre. Kabre konulan na’şın, vazifeli derviş yahut mes’ul olan kişi tarafından kefeni gevşetilir. Hazır bulunan Kerbela toprağı yahut var ise Medine toprağı sûfinin göz oyuklarına konur. Şeyh efendi ise icâzesi açılır ve sağ avucunun içine verilir. Eğer ibadetle eskittiği seccadesi yahut ridası, haydariyesi varsa kabrin alt kısmına bunlar da konabilir. Efendimiz (sav) de ridasıyla kabrine defnolunmuştur. Sünnet-i seniyyeye mutabıktır. Evlâdım, bizim yolumuzda bir şeyh efendi icâzesi eline verildiğinde kendisi icâzeyi kavrar, sımsıkı tutar. Bazı büyüklerimizden buna benzer halleri işittik ve hatta fakîr bunu bizzat müşahede ettim. Tekrar kefenin açık olan kısımları örtülür, sonra kabre toprak koyma işlemi başlar. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîm tilavet olunduğundan vazifeli olmayan dervişler oturarak dinler. Kabre toprak atılırken sanki ölen kişiden kurtulmak istermiş gibi paldır küldür toprak atılmaz. Teenni ve sükûnetle hareket edilir. Serî olunur fakat acele edilmez Kur’ân-ı Kerîm’in hitamında hoca efendi telkinde bulunur. Meşayih ölüye telkin yapmaz. Meşayihin telkini diriyedir. Herkesin kendi sahasında vazifesi vardır. Göçen kişi şeyh efendi ise kabri başında kabir tevhîdi yapılır. Kabir tevhidinin usûlünü ve âdetlerini mektûbumuzun sonunda inşâallah bulacaksınız. Hatırıma gelmişken şunu da söylemeden edemeyeceğim. Bazıları bu usûlleri bid’at kabul edebilir. Bir kere örfün vahye ve sünnet-i seniyyeye muhalefet etmedikten sonra bizzat dinimizde kıymet ve değeri vardır. Ayrıca sahabe-i kirâm hazerâtının tatbikatına bakılırsa usûllerle alâkalı farklılıkların ve meşru vasiyetlerin icra edildiği görülür. Meselâ Efendimiz’in(Benden bir parçadır) “bid’atün minnî” buyurduğu Hazret-i Fâtımâ annemiz, Hazret-i Ali Efendimiz’e “Ya Ali, göçtüğümde beni geceleyin defnet, geceyi bekle. Çünkü ben hiçbir şekilde namahreme vücûdumun hattını göstermedim, beni defin esnasında da kimse görmesin. Hem bizi sevmeyenler, kalbinde nifak bulunan kişiler bizim hüznümüzü görüp neş’elenmesin. Mahzun olanlar da gecenin karanlığında setrolsun. Fâş olmasın.” diyerek vasiyette bulunmuş ve bu tatbik edilmiştir. Ayrıca Ebu Zer-i Gıfarî(ra) Efendimiz kendisi hakkındaki hadîs-i şerifi bildiğinden Medine’nin biraz dışındaki evinde yanında sadece hanımı olduğu o rıhlet anında “Hanım, ben öldüğümde telaş etme, hiç sıkıntı da çekme, Efendimiz hadîs-i şeriflerinde benim tek olarak göçeceğime ve tek olarak haşrolunacağıma işaret buyurmuştu. Ruh bedenden çıktığı vakit beni evden al, hafifçecik sürükleyerek götür, yolun ortasına bırak. Muhakkak Efendimiz’in hadîs-i şerifi tecellî edecek, buyurduğu üzre Müslümanlardan bir cemaat gelip benim namazımı kılacaklardır. Onun için etrafa haber vermene de hâcet yoktur.” buyurmuştur. Hakîkaten de vasiyeti üzre yola çıkarılmış, tam o vakitte umre seferinde bulunan, yanlarında Abdullah ibn-i Mesud (ra)’un da bulunduğu bir kâfile na’şın yanında hazır olmuşlardır. Hanımı cemaate “Bu Ebu Zer’dir, Resûlullah’ın ashâbındandır.” deyince Abdullah ibn-i Mesud Efendimiz gözyaşlarını sel gibi akıtıp “Sadaka Resûlullah, Resûlullah doğru söyledi.” diyerek hem Resûlullah Efendimiz’i hem de Ebu Zer-i Gıfarî Efendimiz’in sözünü tasdik etmiş ve vasiyet de böylece tatbik edilmiştir. İşte bunlar gösteriyor ki hal ehlinin ve sûfilerin icra eyledikleri bu âdetler selefin tatbikatına ve sünnet-i seniyyeye aynen mutabıktır, bunu anlamayan hem bu mânâdan hem bu ahvâlden uzaktır.

Şeyh İhsan Efendi, cenazenin defninden sonra akşam yahut yatsı namazını müteakip hatim cemiyeti icra olunur. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri “Ölüm gecesinde defnedilen kişiye Kur’ân okumak, denize düşen bir adama ip atmak gibidir, o kadar fâidelidir.” buyuruyor. Bu meclisin faydalarını fakîr anlatmaktan âcizim. Sakın terk etmeyiniz. Hatim veya hatimler tamam olduktan sonra, yüksek sesle Müslüman cemaate Kur’ân okunur. Bizler Sûre-i Rahman’ı okuruz. Zîrâ evvelce arzettiğim gibi Rahman sûresi arusü’l Kur’ân’dır(Kur’ân-ı Kerîm’in gelinidir.). Hak Teâlâ’ya müştak olarak yaşayan sûfi için de ölüm gecesi “şeb-i arus”dur. Yani düğün gecesidir, vuslat gecesidir. Sûre-i Rahman okunduktan sonra tevhîd sürülür. Mümkünse yetmiş bin kelime-i tevhide tamamlanır. Meclisi idare eden zât sayının tamam olduğunu tevhidin halinden anlar. El ârifün yekfihül işarah(Ârife işaret kâfidir). Gerek bu cemiyete hizmet eden, gerekse cenazede hizmet gören kişilere ikram ve ihsanda bulunulur. Böylece helâllik alınır. Cemaate lokma çıkartılır, tatlı taamlar(yemekler) ikram edilir. Şerbet ve helva gibi tatlı şeyler insandaki hüznü giderir. Bu nev’î tatlılar hem hüznü bertaraf eder hem de insanların ağzı tatlandığından duaya vesile olur. Meclise iştirak edenlerin de hane halkına eziyet etmeden, yük olmadan oradan ayrılmaları îcab eder. Şimdi zamanımızda başka bir kötü âdet şüyû buldu(yaygınlaştı). Evlâdım, taziyenin süresi bir gündür. Uzaktan geliyorsan üç gündür. Günlerce gelip gidip taziyede bulunulmaz. Hane halkına cevr ü cefa edilip hüzünleri artırılmaz. Bu yeni çıkan kötü âdetlerden biri. Bir diğeri ise “Başın sağolsun.” diyerek taziyede bulunmak âdetidir. Hani rahmetli oldu, falanca gitti ama sen kendine bak, sen sağol diyerek insan teselli mi edilir? Maksadım bu mektûbda sûfilere mahsus cenazeyi anlatmaktı amma avâmın yapmış olduğu hataları da burada zikredeyim ki halkı irşad edesin. Geride kalanlara “Cenâb-ı Hakk sabr-ı cemîl ihsan eylesin, merhûmun menzilini mübarek eylesin, derecâtını âli eylesin.” diye taziyede bulunmak edebe daha muvafıktır. Velhâsıl evlâdım, dervişin gelişi de gidişi de muhabbet üzredir. Vesselâm.

Cenâb-ı Hakk sizi hayırlı ömürle ve hayırlı hizmetlerle muammer eylesin(ömürlü kılsın). Âhir ve akıbetinizi hayreylesin. Son kelâmlarımızı Kur’ân-ı Mecîd ve kelime-i tevhîd eyleyerek Allah Allah zikriyle çene kapamayı nasîb ü müyesser eylesin. Selâmet-i hâzirûn, selâmet-i gâiubûn, selâmet-i cem’i ehl-i îmân, selâmet-i sahib-i makam, vesselâmun ale’l mürselîn ve âlihim velhamdülillahi Rabbü’l âlemîn. El Fatihâtü meassalâvât.

40. ve son mektupta buluşmak üzere…

Mektuplara bir takriz

Ankâzâde Halîl Efendi… Ve Tûti İhsan Efendi… Kaf Dağı’nın ardındaki “ankâ” ve ondan beslenen “ankâzâde” misali.Mürşidler, bildiğimizi zannettiğimiz âlemlerin ötesinden hakîkatleri naklediyorlar.

Hakk’a âşık, Resûlullah’a müştak olanlara hakîkî yâr oluyorlar. Halîl misali. Mürîdler mürşidlerini dinleyerek ve ilk başta taklid ederek mânevî mirâca kanat açıyorlar. Tûtîler gibi. Cenâb-ı Hakk, kendisine hakîkî talep ile müracaat edenleri reddetmiyor, istenileni veriyor. İhsan gibi. Kırk Mektup, iradesiyle gelip talepte bulunan mürîd ile ona hizmet eden mürşidin remizleri olmuş bu iki isim üzerinden edep, erkân, tasavvuf, tarîkat, intisab, derviş çeyizi, derviş ıstılahları, halîfelerin halleri, tasavvufta yol katettiğini düşünüp de yol katedemeyenlerin durumu gibi hususların aktarıldığı, esasında birçok mektubun ve mürşidâne sohbetin hulâsası niteliğinde. Muhtevasıyla bugünün meselelerine ve mânevî müşküllerine de çözümler getiren eser, kendisi bir kaynak olmasının ötesinde pek çok eser için de ilham kaynağı olacak…

Kelimenin kökeninde “mektûb”; en geniş mânâsıyla “yazılmış şey” demektir. Zaman içerisinde Türkçe’de bugünkü mânâsına kavuşmuştur. Yani, kitaptan farklı olarak mektup umumiyetle bir şahsa hususi olarak yazılmış şeydir. Bu sebepten, gerek tarzında ve gerekse muhtevasında farklı bir hava ve gizem vardır. İki dostun aralarında konuşmaları gibidir adeta mektuplaşmalar. Mahremdir mektuplar. Namahremin de eline geçmemelidir. Mektupların muhatabı onu okuduğunda sadece kendisine hitap edildiğinin idrakiyle derin bir haz alınca ikili arasında gizli bir yol açılmış olur. Gönülden gönüle incecikten bir  yol…

Haberleşme teknolojilerindeki biçimsel ilerlemeyle günümüzde pratik değerini yitiren mektuplaşma tarzı yerini sığ notlaşmalara bırakmıştır. Tabiî ki bu mesajlaşmalar ne bir edebî zevk ne de bir fikrî emek mahsulü olmadığından saklanacak şeyler de olmazlar, binaenaleyh edebiyata konu teşkil etmezler. Modern her nesne gibi günlük tüketilirler. Aşırı çokluk ve sürekli artan hızın başları döndürdüğü, maddeniz kasıp kavuran böylesi bir çağa inat, keyfiyetli mektuplaşma geleneği ise edebiyat ve düşünce tarihindeki seçkin yerini koruyacaktır.

Bu gelenekte her ne kadar mektuplar gerçek kişilere hitaben yazılırsa da bazen mutasavver birine yönelik yazıldığı da olur. Bu durumda o mektup adeta yazanın kendisi ile konuşması gibidir. Zira muhatabın durumu göz önünde bulundurularak yazılıyor değillerdir. Hatta nadiren insandan farklı bir muhataba yönelik de mektuplar yazılır. Allah’a, peygamberlere olacağı gibi tabiattaki bir varlığa da mektup yazılır. Veyahut Şeyh-i Ekber’in yaptığı gibi Kâbe’ye de mektup yazılır…

Bir mürşidin manevî nazarı ve tasarrufu altında, insanın kendini tanıması, eğitimi demek olan tasavvuf geleneğinde ise mektuplaşmalar ayrı bir ihtimam taşır. Bazen yazılan kişiye has bilgiler taşır, onun manevî ihtiyacına cevap vermeye çalışılır. Bazen de “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” misali mektubun muhatabı üzerinden hulefâya veyahut müridâna tebliğ yapılır. Bazen mürşid ve müridi arasında uzun süre devam eden bu mektuplardan muhatabın manevi tekamülü de izlenebilir. Hangi ismin tasarrufundan hangi ismin tasarrufuna inkılab edildiği gözlenebilir. (esma tecelliyatı) Bu hususi mektuplar çoğu zaman kişinin sandığında gizlice muhafaza edilir. Bazen okunur okunmaz yakılır. Bazen o kişinin vefatı esnasında kefeniyle gömülür, toprak olur. Bazen muhatap kişi; “Ben sağken asla, benden sonra eyvallah” diyerek bunları başkalarının da okumasına izin verilebilir. Böylece yapılan nasihatlerden diğer müridân da istifade eder, mahreme dahil olurlar.

Kitaplar ve mektuplar, bize kâinat kitabını okumanın yollarını gösterir, kapılarını açarlar. Ama şu hikmeti de hiç unutmamak lazım: “Deryadan nasibimiz elimizdeki kap kadardır”

Her biri bir derya olan bu mektupların muhatabı cümle dervişan müteşekkirdir. Mektuplar kısa kısa lâkin aşk yolcuları için çok derin mânâlar ve sırlar ihtiva ediyor. Okuyunca herkes mertebesine göre bir zevk alacaktır bu mektuplarda. Yazan ve yazılana rahmet, hazırlayana selâmet, okuyana da feyz û bereket niyaz ederiz.

9. Mektup

9. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların dokuzuncusudur.

1mursidinmektuplari

Beşeriyyeti zulmetten nûra çıkaran “mü’min” ismini vererek, “kerremna” tâcı giydirerek “Ahsen-i takvîm” üzere yaratan ve onu “esfel-i sâfilîn”e düşmekten inayeti ile muhafaza eden Celâl, Cemâl ve Kemal sahibi Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâ olsun.

Hem beşeriyyetin efendisi hem de efendilerin efendisi, yeryüzüne ve bütün âlemlere Rahmet, Şâhid, Beşîr ve Nezîr olarak gönderilen Resûlullah, Habibullah, Şefiullah Efendimiz’e en güzel salat ü selamlar tarafımızdan arz olunsun. Bu salat ü selâmın bereketiyle, sizlere ve bizlere nur-i hidayet ve nazar-ı muhabbet ihsan olunsun.

Gözümün nuru, gönlümdeki güzelliklerin muhatabı, nedimim, pek kıymetli evlâdım
, İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hudâ’nın selâmı, rahmeti, bereketi sizin ve ailenizin üzerine olsun.
Yazmış olduğunuz satırlar, sıhhat ve afiyetinizden haber veren cümleler bizleri mesrur eyliyor. Hele, şeyhinizin en son ziyaretindeki konuşmasını dinlediğinizde “Bir an karşımda sanki siz vardınız.” şeklindeki ifadeniz fakiri tebessüme sevk etti. Hayır dualarla sizi epeyce yâd eyledim.
İnşallahu’r-Rahmân hep güzelliklerle anılır ve daima Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu işlerle meşgul olur, hâdim olursunuz. Âşık Yunus’un dediği gibi: “Hepisinden eyice; bir gönüle girmektir!” Bir kimse Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı olmuş hatta O Zü’l-celâl-i ve’l ikram’a kalbi âyine olmuş kişinin gönlünde yer tutarsa Hakk Teâlâ meleklerine “Şu sevdiğim kulun kalbindeki şahsa ikramda bulunun, maddi ve mânevi müşküllerini halledip hizmette bulunun.” diye emr ü ferman buyururnuş. Yani sizin anlayacağınız oğlum, Allah-u Teâlâ’ya yakın olan kullar da gidilip himmet istenildiğinde veyahut dua niyaz edildiğinde, oturup öyle uzun uzun saatlerce duada bulunmazlar. O müracaatı sadırlarında bir şekilde muhafaza ederler. Ve eşref saati geldiğinde, Hakk Teâlâ ile mukârebeleri ve rabıta-ı kemalleri esnasında zaten Cenâb-ı Hakk sadr-ı velisinde bulunan bu müracaatı dile gelmeden kabul eder. İşte Âşık Yunus hem böyle bir kalp sahibinin gönlüne girmeyi hem de böyle gönül sahiplerinin safına dahil olmayı pek güzel ifade eylemiştir.

Rabbin ihsanına mazhar, İhsan Efendi oğlum! Nefs-i mülhime’den sana birazcık bahsetmiştik. Lakin mektubundan anladım ki biraz daha izah lâzım. Bu satırları okuyunca sakın anlayamadınız diye üzülmeyiniz zirâ izahatımızın sebebi nefs-i mülhime sıfatlarına daha fazla âşinalık içindir. Cenab-ı Hudâ idrakinizi ziyadeleştirsin. Hemen bir daha arz etmek gerekir ki, Evliyaullah Hazerâtının tâlim ettikleri yedi nefs derecesine Kur’an-ı Mecid’den âyetler işaret etmektedir. Sûre-i Yûsuf’ta geçen âyet Nefs-i Emmâre’ye, Sûre-i Kıyâme’de geçen âyet Nefs-i Levvâme’ye, Sûre-i Şems’de geçen âyet Nefs-i Mülhime’ye, Sûre-i Fecr’de geçen âyetler sırasıyla Nefs-i Mutmainne’ye, Radıyye’ye ve Mardıyye’ye işaret eylemektedir. Üzerinde düşünüle… Nefs-i Mülhime’ye gelince:

Kur’an-ı Kerîm’i Cenâb-ı Hakk’ın inayeti ile sadece kulaklarıyla duyup, gözleri ile görüp, dilleriyle okumakla kalmayan, gönülleriyle de âyetlerin hikmet ve esrarına yakiyn olan âlimler mânâları türlü türlü güzelliklerle bizlere aktarmışlardır ki Mülhime’ye işaret eden âyette de pek çok esrar-ı ilâhi vardır. Dikkat edilirse bu âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk kelâmda “fe elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ” (sonra ona fücurunu -sınır tanımaz günah ve kötülüğünü- ve ondan sakınmayı ilham edene -andolsun- ki… Şems suresi,  8. ayet) buyurarak “fısk ü fücur” u evvele, “takvâ”yı sonraya almıştır.

Seyr u süluka giren dervişânın ekserisinin bu makamda ayakları kaymıştır. Şeytanın vesvesesini, nefsin fısk ü fücura davetini ilhâmat-ı Rabbanî zanneden birçok kimse öyle bir düşmüşlerdir ki, seyr u sülüktan önceki hallerini bile mumla arar vaziyettedirler. Allah Teâlâ Furkân-ı Mübîn’inde “Kur’ân’ı okumak istediğinizde şeytandan bana sığının!” buyurmuştur. Şimdi anlaşılmıştır ki; hem ayat-ı ilmiyye olan Kur’ân-ı Kerim’i okurken hem de ayat-ı kevniyye olan alemleri ve bu âyetlerin en büyüğü olan insanı okurken, şeytandan Allah’a sığınmak icap eder. Bu âyet aynı zamanda, Mülhime makamında olan kişinin “Allah’tan başka sevilecek ve meyledilecek nesne yoktur.” mânâsıyla tevhidi okumak demektir. Zirâ ilhâmatın menşei kalp ve gönüldür. Aşkın menşei de kalp ve gönüldür. Nasıl ki Kelime-i Tevhid’in başında “İlahlar yoktur.” denilip “İlla Allah vardır.” zikrediliyor ise bu âyette de en öce fısk u fücur zikredilip ancak bunlardan geçenlere Takvâ beyan edileceğine işaret vardır. Takvâ ne demektir? Sevdiğinden çekinmek demektir. Mahbubundan utanmak demektir. İşte bu Mülhime makamında kulun kalbinde Allah aşkı tulû ederse artık buradan “Mutmainne” ye geçmek Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile mümkündür. Kelime-i Tevhid’in Kitâbullah’taki bir başka ismi de “Kelimetü’t Takvâ” (Takva Kelimesi) dır. Üzerinde ârifâne tefekkür edilsin.

Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmi: “Gâfiller Allah’ı dünya semalarında arar, âşıklar ise kalp semalarında Hakk’ın Cemâlini müşahade ile meşguldürler.” buyurur. Bu makamda derviş o kadar müteyakkız, o kadar dikkatlidir ki başını öne eğer de ne kalbine doğru tam bakabilir ne de başını kaldırıp sağa sola anzar eder. Dışarıya nazar edemez, kalbindekinin ondan yüz çevirmesinden korkar. Kalbine de tam teveccüh edemez, zirâ kendinde, gönlündeki Sultan’a bakacak yüz olmadığını tefekkür eder mahcubiyetle boyuncuğunu büker bekler. İşte bu âyetteki (takva) kelimesi bu haleti de içine alır.

Ayân oldu ki ilhâmâta mazhar olan derviş bu takva üzerine adımlarını atmazsa Makam-ı Mutmainne’ye erişmek şöyle dursun; nefsinin ve şeytanın tatminiyle meşgul olup ayağı kayıp gider. Temkinli olmak ve söz dinlemek bu nev’i hallerden kişiyi muhafaza eder. Şeyhiniz size her hafta 70.000 Kelime-i Tevhid zikrini vermekle ve evradınızı sabah akşam okumaya sizi me’mur etmekle Allahu a’lem sizdeki sıyâneti (muhafazayı) ve Mülhime askerlerinin artmasını böylece muzafferiyeti temin eylemiştir. Bu söze icabet ederek zikirle meşgul olmanız sâir kimsenin zikir ile meşgul olmasına beklemez. Çünkü Kelime-i Tevhid sözünün bereketi, söz dinlemenin berekâtıyla birleşir, tesiri daha da artar.

Muhabbetli oğlum, Şeyh Efendi Hazretleri’nin “Etrafınızdakilere Allah ve Resûl muhabbetini neşredebilir ve sohbet edebilirsiniz.” diye izin verdiğini yazıyorsunuz. Evlâdım, rabıtanı tam eyle. İnsanların şerrinden, bulunduğun mekânın şerrinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak, senin şerrinden de etrafının muhafaza olmasını niyaz ederek sözünü dinleyebileceğini ümid ettiğin kimselerle sohbette bulun! Ma’lum, şu anda Balkanların durumu fevkalâde bozulmuştur. İnsanlar fırkalara ayrılmış böylece hem dinsizlerin hem de kendilerini dine mensupmuş gibi gösteren dinsizlerin ve Hıristiyanların oyunlarına daha kolay düşmeye başlamışlardır. Hatta üzülerek duyuyoruz ki, bazı devlet görevlileri de zulmederek halkı bezdirmişlerdir. Şeyhin sana bu ahval içerisinde yapman gerekeni söylemiştir. Eskiden olsaydı, kişi bu esmâda iken seyr u sülukunda bu merhalede iken böyle vazifeler verilmezdi! Şimdi ise durum farklı. İslâm aleminin vücudu kan kaybetmekte… Bir insan oluk oluk kan kaybederken ehil bir tabib gelsin yarasını sarsın diye beklemez! Durumunu gören kişi hemen eline temiz bir çaput alıp yarayı sarar veya başka bir şekilde duruma mâni olur. Maalesef şu anki ahvalimiz böyledir.

Umuma açık olan yerlerde insanlarla sohbette bulun. Lâkin çok mahrem meseleleri açma. Zirâ insanlardan gizli yerlerde meclis kurarsanız halk size daha çok tecessüs eder yaptığınız iyi işlerinizi dahi kötülük zannedebilir. Halkın arasına karışırsanız, dikkat çekmemek için daha iyidir.

Ayrıca hüsn-i zan ettiğiniz, emniyetine güvendiğiniz kardeşlerinizden bazılarının evini sohbet mahalli edininiz. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk zulmün arttığı firavun devrinde, Mûsa ve Harûn Aleyhimesselam’a tebliğin ve sohbetin yapılabileceği evler edinilmesini emretmiştir. Zirâ cemiyetin nüvesi ev ve ailedir. Din hayattan gayri değildir. Hayatın kendisidir. İnsanların ekserisi dini, mescid ve zaviyelerde ibadetle sınırlı görmektedir. Din, insan hayatının hem evvelini hem hâlini hem de âhirini tamamen içine alır. Evlerde yapılacak sohbetler bu düşünce tarzına da vesile olacak, ayrıca muhabbetinizi arttıracaktır. Unutmayınız ki Cenâb-ı Peygamber de bir müddet “Erkâm’ın Evi”nde irşadına devam eylemişlerdir. Bâr (yük) olmadan, yâr olarak siz de bu nev’i hizmete riayet eyleyin.

Mânâ’da (yani rüyada) çok görmek istediğin bazı zevatı görememen meselesine gelince, evladım! Bazen insan çok muhabbetinden dolayı da sevdiklerini rüyada göremeyebilir. Vazifelerini huşû ve huzurla ifâ eyle. Gerisini tabiî seyrine bırakıver, sükûnet üzere ol. Sakin ol ki, tecellileri fark edesin.

Evlâdım, iki cihanda azîz olasın. Azizlerle bukunasın. Zamanın ve mekânın izzeti senin aziz ahlâkına daima yoldaş olsun. Cenâb-ı Hakk seni nefsine, her türlü maddi ve menevi düşmanına karşı da aziz eyleyip zelil ve süfli ahvalden ve ahlaktan muhafaza eylesin. Dualarımız ve niyazlarımız her ne kadar zelil olsak da Aziz ve Muizz olan Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu ve dergâh-ı izzetinde kabul buyurduğu dualardan kılınsın.

Es-selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu

10. Mektupta görüşmek üzere …

8. Mektup

8. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların sekizincisidir.

mektuplar

İnsanı ahsen-i takvîm üzerine yaratan, kendisine muhatap kılan, kendi “mü’min” isminden vererek yeryüzüne halifesi olma şerefini bahşeden Kerim, Rahim, Vedud ve Rauf olan Cenâb-ı Mevlâ’ya sonsuz hamd ü sena olsun. İnsan şerefini, izzetini,hilkatini ve en güzel ahlâkını bildiren ve bulduran Resûlussakaleyn, Rauf, Rahim ve Aziz Fahr-i Âlem (s.a.v)’e en güzel salât u selâmın bereketi ve rahmeti, bizlerin ve cümle mü’minlerin üzerine olsun.

Vefakâr, sâdık ve mahbub, muhterem veled-i mânevîm, İhsan Efendi oğlum, Es-selâmü Aleyküm ve Rahmetullah ve Berekatullah.

Gözyaşlarıyla yazmış olduğunuz mektup her zamanki gibi bizi mütehassis eyledi (Çok duygulandırdı.) Mâlum, Balkanlar birçok fitneye gebe, devletimizin ve halkımızın ahvâli de pek iç açıcı değil. Cenâb-ı Hakk bu necip milleti ve hamiyetli ümmeti muhafaza eylesin. Sizlerden gelen mektuplarla ruhlanıyor ve mânevî neş’e ve feyz alıyoruz.

Evlâdım, Cenâb-ı Hakk mübarek eylesin, şeyhiniz tarafından size haydariye tekbirlenmiş*, lâkin buna liyâkatiniz olmadığından müşteki (şikayetçi, yakınır) olduğunuzu anlıyorum. Gönlü güzel evlâdım, iki hususu arz etmek isterim, daha evvel de arz ettiğim gibi: Evvelen şeyh ne verirse kabul etmek tarîkat adabındandır, saniyen (ikincisi) maddî ve mânevî bize verilen nimetlerin hiçbirisine zaten lâyık değiliz, hangi vesile ile olursa olsun hepsi Cenâb-ı Hakkîn lûtfu, ihsanı ve ikrâmıdır. Hangi yaşta, hangi makamda, hangi çağda olursan ol, bunu hiçbir zaman unutmayasın! Haydariyeye gelince Haydarî mâlum, Cenâb-ı İmam-ı Ali (k.v)’ nin giydiği bir kisvedir ve bütün tarîkatlarda müştereken (ortak olarak) giyilen, kullanılan bir libas (kıyafet) tır. Hizmet eden dervişlere şeyh tarafından tekbirlenir. Bazen teberruken veyahut derviş hizmet menziline gayret etsin deyu mürşidi tarafından ilbas (giydirme) olunur. İnşallah Hz. Ali Efendimiz’e ahlâkınızı benzetmeye vesile olur.

Muhabbetli ve gayretli oğlum! Dervişlik, miskinlik demek değildir. Cemiyetinde olan hâdiselerde fevkâlâde ferasetle ve dikkatle âgâh olasın, kendi kabiliyetince elinden geleni yapmak üzere hareket edesin, mektubunda bahsettiğin o dervişliği miskinlik ve tembellik zanneden sâir zevatla ülfet etmeyesin. Çünkü onlar, dini ve tarikat terbiyesini nefislerinin vesveselerine ve dünyanın zevklerine uydurmaya çalışıyorlar. Şeriat ve tarikat, tâbi olunması gereken yoldur, yoksa hâşâ, şeriat ve tarikatı kendimize uydurmak ve benzetmek bir nev’î küfürdür.

Hakk Teâlâ’nın gadabı bu nev’î kimseler üzerinde dolaşır durur. Hakk sillesinin ne devası ne de davası olur. Ama şunu hatırından çıkarma ki: Hiznet gayet güçtür; evvelce de arz ettiğim gibi uyanık olmak, âgâh olmak gerek lâkin gaflette olanları kınamak ve onların sana konuştuğu gibi kaba saba konuşmak ârif ve zarif olması gereken dervişlere yakışmaz. Gücün yetiyorsa mahallendeki, etrafındaki fakir fukaraya, dul ve yetime, talebelere, hastalara hizmet ve himmet edesin. Bunları yaparken zerre kadar kendine pâye çıkartır ve bir şey yaptım zannedersen ihlâsını kaybeder, yani neticede Allah Teâlâ’nın huzurundan düşersin. Çok insanlar gelmişlerdir, hizmet etmişler; şeyhlerin, halifelerin sohbetlerinde bulunmuşlar amma benliklerinden dolayı önce yakîn olanların huzurundan düşmüşler sonra da Allah yolundan ve rıza yolundan ayrı kalmışlar, kalpleri vesvese ve kinle doluvermiştir.

Fitne meselesine gelince? Güzel evlâdım, şunu unutmayasın ki başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün peygamberler ve bütün evliyâullah ve hatta ümmete hizmet edenler buna maruz kalmışlardır. Dervişlik yolunda şuna dikkat et, bu sana vereceğim mühim sırlardandır: Sendeki ahlâkı bilmeden, sendeki ahvâli bilmeden sana çok iltifat eden insandan uzak dur! Zîrâ bunu yapan kişi, yarın aynı şekilde senin ahlakını ve ahvalini hiç bilmeden aleyhinde bulunabilir. Bu nev’i mürailerden uzak dur. Amam onlara karşı bir muhabbetin varsa, ille de yakın olmak istersen bâri hakkı ve sabrı tavsiye ederek onları itidal yoluna davet et. Cenab-ı Ali efendimize nisbet edilen bir söz vardır; demişlerdir ki: Ya imâm, ona dikakt et; falanca sana tuzak kurmak, kötülük yapmak ister! O Zât-ı Âli de buna binaen şöyle cevap vermiş: O kişiden böyle bir şey beklemem zirâ ona hizmetim dokunduğunu hatırlıyorum.

Kıymetli evlâdım, kişinin bilmediğine sabretmesi kolaydır; sebebi hikmetini bilmez, dolayısıyla hükmünü tam veremez, iyi mi kötü mü, neticesini beklemek üzere sabreder. Bizim yolumuzda sair kimselere sabır daha farklıdır. Bizim büyüklerimiz karşısındaki insanın cibilliyetini, fıtratındaki şerri ve hileleri matuf ihaneti gördüğü ve bildiği halde sabreder. Hükmü verebilecek durumda olmasına rağmen, Cenab-ı Hakk’ın o hükmü huşu etmesini bekler ve hatta âleni bir hıyanete mâruz kalmadıkça elini de o kardeşinden çekmez. Burada meşgul olunması gereken, kendi nefsin ve kalbinde müşahade ettiğin Hakk muhabbetinin dâim olmasıdır. “Sen çıkarsan aradan, kalır seni Yaradan.” demişler. Böylesi durumlarda kendini müdafaa eyleme ve asla üzülme! Bak, mânâ âleminde ne güzel sohbetlere,iltifatlara ve tesellilere mazhar olmaktasın; yâr ile muhabbet etmeye dahi bu hayat yetmezken, seni anlamayan ağyâr ile meşgul olmak beyhude değil midir? Pek kıymetli evlâdım, bir vücut içerisinde nice azalar, cevherler ve maddeler vardır. Vücutta göz de var, kulak da, el de var ayak da; gıdalar, necasetler, zehirler hepsi bir kapta. Sen o vücudun muhabbet mahalli olan kalp civarından düşmemeye gayret et, bunu da ancak ihlâs ile başarabilirsin. İhlâsta hangi mertebede olduğunu anlaman belli süre içinde pek kolay değil. Fakat şu kadarını bil ki insanlardan gördüğün iltifat ve ihanet senin Hakk’a muhabbetini değiştirmiyor, gönlünün safası bozulmuyorsa inşallah ihlâs makamına kadem (ayak) bastın demektir. Dört bir yandan savaş haberleri gelmekte ve insanların çoğu fakr û zaruret içerisinde inlemekte. Ahvâl böyleyken ve insanların bahçesi gibi olan sohbet ve zikir meclislerinde, kişilerin birbiriyle çekişmesi, gıybet etmesi, sevmeye bahane arayacakken, küsmeye bahane araması Hakk Teala’nın gazaba geldiğinin veyahut geleceğinin en bâriz özelliğidir.

Sâdık ve sâlim İhsan Efendi oğlum! Ârif ona derler ki; kalbi vesveseden, teşvişten (karışıklıktan) yani bulanıklıktan berî (uzak) olandır. Ve böyle ârifler, kendilerine karışık haldeki insanlar ve hâdiseler geldiğinde onları sükûnete erdirenlerdir. Binaenaleyh, (bununla birlikte) kalbinin safasını bozmayasın, bozacak meclislerden, konuşmalardan hatta imâ ve işaretlerden dahi uzak durasın. Cemiyetinde fark edilmeye başladıktan sonra nefsi için senden istifade etmek isteyenler, kör muhabbetle sana ülfet etmek isteyenler, haset veya câhilane meraklarından dolayı seninle bulunmak isteyenler muhakkak olacaktır. Temkin üzere oalsın, zamanı geldiğinde bunları nasıl bertaraf edeceğini inşallahuteâlâ size ifşa edeceğim. Böylece sizin ayırmanıza hâcet kalmadan nefsinizin ve böyle kimselerin şerrinden minterafillah (Allah tarafından) gelen inayetle muhafaza olunacaksınız. Cenâb-ı Hakk ihlâsınızı ziyade kılarak dâim eylesin.

Bir latifeyle hem sizi neşelendirmek hem de dertleşmiş olmak isterim. Cenâb-ı Musa (a.s) Hakk Teâlâ’ya mülâki olduğunda ümmetinden şikayet etmiş: “Ya Rabbi, ümmetim her fiilimi çekiştiriyor! Senin izninle onlara imanı, İslâm’ı ben öğrettim, anlattım; senin buyruklarını, ahlakını tebliğ ettim. Lâkin hakkımdaki dedikoduları, arkamdan konuşmaları beni usandırdı. Senin izninle bunlardan haberdar oluyorum hatta alenî olarak da söyler hale geldiler.” Cenâb-ı Hakk da Musa (a.s)’ya “Beyhude üzülürsün ya Musa, sen ki nihayetinde bir beşersin, beşerin beşeri çekiştirmesi muhal (imkansız) değildir. Ben Allah’ları olduğum halde beni bile çekiştiriyorlar!” buyurarak peygamberini teselli eylemiş. Pek hoş bir lâtife! Benim şeyhim de bir gün sohbetinde birkaç kişi kaldığımız vakit, ocakta yanmakta olan ateşe uzun uzun baktı sonra sağ eliyle sakalını tuttu ve “Fesubhanallah, ne iştir?” diyerek acı acı tebessüm etti. Bendeniz de o zaman böyle pîr-i fâni değilim, gençlik var, biraz da tezcanlıyım; “Efendi Hazretleri, merakımı mucib oldu, sizi bu kadar düşündüren nedir?” diye sorunca döndü, tebessüm ederek yüzüme baktı. “Evlâdım, yeni bir mesele değil, senelerdir çözemediğim bir mesele.” dedi. Ben de iyice meraklandım, böylesi bir mürşid-i âgâhın senelerce çözemediği mesele nedir diye taaccüb ettim. (hayret ettim); şaşkınlığımı, kalbimi ve nazarımı çok iyi bilen mürşidim hemen bunu farketti. “Evlâdım!” dedi, “İki sevdiğim insanı dost etmeye, birbiriyle tanıştırmaya korkarım, zirâ ne acayiptir ki bir zaman sonra beraber olup beni yıkmaya çalışıyorlar; bu hangi tecellinin ve nasıl bir hikmetin neticesidir, senelerdir bu meseleyi çözemedim.” İşte İhsan Efendi oğlum, sizin fakire gönderdiğiniz mektupta, alenî olmasa dahi şeyhimin ve bu fakirin başına gelen imtihanlara maruz kalmaya başladığınızı farkettiğimden sizinle dertleşmek ve biraz olsun derdinizi hafifletmek istedim hatta geçmişte bizlerin yaşadığı bu imtihanlara sizin düçar olmanız fakiri neşelendirdi, pek keyif aldım. Cenâb-ı Hakk’a şöylece yalvarınız: “Ya Rabbi, benim şerrimden insanları ve cümle mahlûkatı muhafaza eyle, insanların ve cümle mahlûkatın şerrinden de beni hıfz û emin eyle…”

Allah’a vâsıl olmuş, yakîn olmuş kulların muhabbetleri, himmetleri üzerinize olsun. Nebiler, sıddıklar, şehitler, sâlihler sana yâr ve yardımcı olsun. Üzerinde hakkı bulunan cümle zevât-ı kiram senden hoşnûd-u râzı olsun. Allah Teâlâ’nın rızası, rahmeti ve bereketi Resulullah Efendimiz (sav)’in muhabbet nazarı, şefaati daima sizlerin ve bizlerin üzerine olsun. Amin.

Dua, niyaz ve muhabbetlerimle Es-selâmü Aleyküm.

* Tarikatta dervişlere hususi törenle giydirilen ve ismini Hz. İmam-ı Ali Haydar-ı Kerrar Efendimiz’den alan hırka, yelek.

9. Mektupta görüşmek üzere…

6. Mektup

6. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların altıncısıdır.

mektuplar

Hamd ü senâyı kullarına bildirip bunu dahi kendi muhabbetini vermeye vesile kılan Cenab-ı Hakk’a bînihâye hamd ü senâ olsun. Nuru evvel ba’si sonra, evvelki ümmetlerin ve bu ümmetin Efendisi, Mahbûbu’l Kulûb Habîbullah ve Rasûlullah Efendimiz’e en güzel salât ve selâmlar muhabbetle arz olunsun.

Aşkımı, muhabbetimi ve hatta hasretimi meşkettiğim, aydınlık gönlüyle gözümü, gönlümü aydınlattığım Hakk yolundaki kıymetli kardeşim, Allah’ın lütfu ve ihsanı, İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hüdâ’nın selâmı, bereketi senin ve hidâyet üzere olanların dâim üstünde olsun.

Sıhhat ve selâmet haberlerinizi aldım. Her geçen gün muhabbetinizin, hikmetinizin ve irfanınızın ziyâde oluşuyla mesrûr oldum. Bize yazdıklarınız satırlardan öte, sadırlardan neş’et eden inci mercan gibi gözümde canlandı. Ve benim de gözlerimden muhabbetle inci mercan gibi gözyaşları döküldü. Cenâb-ı Hakk seni iki cihanda azîz eylesin. Bu muhabbet ve dua faslından sonra beyan ettiğimiz meseleler hakkında yine âdetimiz olduğu vech ile birkaç satır yazmaya gayret edelim. İnşallah Cenâb-ı Hakk bizi râzı olduğu şekliyle anlatmaya, sizi dahi bu rızâya uygun anlamaya muvaffak kılar.

Gözümün nuru İhsan Efendi; mürşîdine ve o silsileden birbirini takip eden büyüklerine muhabbetinin her geçen gün ziyadeşliğini (arttığını) beyan ediyorsun. Lâkin bazı dervişlerin bu sevgi hususunda seni kınadıklarını, kendilerinin de tâbiri câiz ise lenger-endaz (çok rahat, lâubâlilik derecesinde geniş meşrepli olmak) tavır içerisinde olduklarını hatta o derece ki seni kendi muhabbetinden şüpheye düşürecek bir lâubâlilik içersinde bulunduklarını ifade ediyorsun. Bu durumun senden evvel derviş olanlarda gözükmesinden dolayı da; Acaba bu işin kemâle kavuşması bunlar gibi mi oluyor? Makbul hâl bu mudur? Ben mi hata ediyorum? düşüncesini doğurduğunu söylüyorsun. Güzel evladım, bu hâl sadece bizim meclislerimizde olmayan, bu nevi muhabbet halkalarında dâima gözükegelen ahvâldendir. Müşkülünü çözmek gerekirse can kulağını bizden yana ver ve dinle.

Evladım, sevgi ve muhabbet bizim meşrebimizde tabiî ki hürmet ve saygıdan evvel gelir. Bizler aşk u muhabbetle pişer kemâle ereriz. Gıdamız aşk, cevherimiz aşk, her hâlimiz aşk u meşk üzeredir. Amma, şunu unutmayasın ve asla ihmâl etmeyesin ki sevgi ve muhabbet, hürmet ve saygıyla devam eder. Saygı ve edeb terkedildikçe kişide uyanan aşkın ve muhabbetin, âşık ve mâşuk alâkasının çökmesi, kaybolması muhakkaktır. Gerçek âşıklar, ne kadar mâşuklarına yakîn olsalar da asla edebi aşmayanlardır. Ümmet-i Muhammed’in aşkı Hazreti Peygamber’in meşk ettiği bu aşk hâlidir. Necm suresinde Cenab-ı Hakk, Hazreti Peygamber’in mi’râcında bu edebe de işaret buyurmuşlardır. Öyle ki bu muazzam tecelli karşısında dahi Hazreti Peygamber’in görmesi gerektiği gibi gördüğünü ve mübarek nazarının asla haddi aşmadığını ayetlerle övmüşlerdir. Bu dahi göstermektedir ki Allah’ın râzı olduğu yakınlıklar ve muhabbetler Cenab-ı Hakk’ın tecellilerine kişi mazhar kılar. Fakat bunun olabilmesinin şartı ve dahi devamının şartı edeb, saygı ve hürmet, hâsılı ciddiyettir. Seyr u sülûk eden kişi, her geçen gün mukaddesâtını daha azîz görür ise yaşadığı muhabbete ciddiyetle bağlanır ise o kişi feyizlidir ve her geçen gün menzile ulaşmaktadır. Sohbetlerinde veya mürşîd huzurunda veya hâllerinde veyahut rüyalarında bazı güzelliklere ve iltifata erişen kimseler, şımarmaya meylederler. Bir mürşîde niçin gönül bağladıklarını unutur, bu ikramlarla lâubâli olup nefis mücahade ve mücadelesinde rehâvete kapılırlar. Zaten bir çok insanın seyr u sülûka girdiği halde bu sülûku tamamlayamamışları bu nevi edepsizlerdendir. Bunlarla oturup kalkma. Daha evvel tembihlediğim gibi adı, vasfı, ünvanı, rütbesi, kıdemi ne olursa olsun bunlarla ülfet etmeyesin. Muhabbetini dahi bunlardan saklayasın. Lakin onları da küçük görüp kınamayasın. Zira kişi neyi kınarsa başa gelegen olur.

Sana lazım olan mürşidâne sohbettir. Muhabbetle hizmete devam ederek tesbîhâtına vesâir vezifelerine muhabbetle müdâvim olasın. Zamanı geldikte bu kimselerin dahi niye mürşidin huzurunda hâlâ bulunduklarını ve ayıklanmadıklarını elbet anlayacaksın. Şimdi sana lâzım olan kendini bütün mahlukattan daha düşük görüp Azîz olan Allah ve Rasulüne ve sana bu izzeti bildiren, şerefi bahşeden Allah ve Rasul aşkına sımsıkı tutunasın.Öyle ki bu muhabbetten uzaklaştığında nefesin kesilmiş gibi, havasız kalmış gibi kayıp içerisinde olduğunu hem fehmederek hem de ayne’l-yakîn görerek daima dikkat sahibi olasın. “Gayrıdan ümidi kes, Allah bes, bâkî heves” diyerek vaktini nakde çeviresin.

Kıymetli evladım, güzel koku meselesine gelince, Allah mübarek eylesin, pek çabuk menzillere ulaştırılıyorsun. Dervişânın namazla, Kur’an’la ve tesbihatla meşgul olduklarında, bazen güzel kokuların kendilerine ikram edildiği yine büyüklerimiz tarafından bildirilmiştir. Sizdeki bu hâl dahi beyan edilen seyr u sülûkta bu esma zikrinde ve mertebesinde gayet tabii bir hâldir. Yine ileride bu güzel kokuların tiryakisi olacak şekilde mazharı olacaksınız. O kadar ki o kokuları duymadan rahat edemeyecek, dâima Şemme-i Muhammedî’yi (Rasulullah Efendimiz’den neşet eden güzel kokuyu) arar, özler bir vaziyette ve bu kokuyla bilişir, görüşür, buluşur bir hâlde olacaksınız.

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül

Hatırlarsanız bu güzel sözleri başka vesileyle size yine yazmış idim. Şimdi icab etti bir daha zikrettik. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, saâdet membaı olan evlerine geldiklerinde az evvel oradan ayrılan Hazreti Üveysü’l Karani’yi kastederek; “Burada bir Allah dostunun kokusunu almaktayım.” buyurdular. Fakir dahi buna işaret etmek isterim ki, siz bu kokuyu aldığınızda, o koku karşıdan size ikram edilen bir ihsandır. Bilişmek, buluşmak böyle olur.

Hazreti Yakub Aleyhisselam, Hazreti Yusuf’un gömleğini getiren kervan yola çıktığında nasıl kokuyu almıştı; fehmet, düşün… Yani demek isteriz ki ibâdât ve tâatta bazen sohbette, bazen rüyada ve zikir tesbihâtta neş’et eden güzel kokular en büyük ikramdandır. Zira yakınlaşmaya işaret eder. Allah bu yakınlığınızı hakka’l yak’in mertebesinde eyleyerek Cemâl’ine ve Cemâl-i Rasulüne sizi âşinâ eylesin.

Pek kıymetli evladım; yolumuzun bir sırrını dahi size ifşâ edeyim ki, bazen evliyâullah hazerâtından bahsederken veyahut türbelerini ziyaret ettiğinde güzel bir koku zuhûr ederse hemen Fâtiha-i Şerife okuyarak nimetin şükrünü edâ edesin. Ve bu hâli etrafına ifşâda bulunmayasın.

Muhabbetli evladım İhsan Efendi; Cenab-ı Hakk’ın ve Fahr-i Âlem Efendim Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiklerine tâbi olan dörtyüz küsur tesbit edilmiş tarikat vardır. Tabiî bunlar içersinde bıraktığı eserlerle va’z u nasîhatlarla iştihar etmiş (şöhret bulmuş, ünlenmiş) kıymetli zevât vardır. Onların güzel eserlerinden istifâde edip okumak, hangi meşrepten olursa olsun, bir dervişe mümkünse lazım olan vasıflardandır. Vaktini boş geçirmeyesin. Bazı tembel, fodul dervişler, kendi tembelliklerine bir kisve bulmak ve yaptıkları mâlâyaniyi (boş ve faydasız işleri) örtmek için; “Bize yolumuzdaki sohbet ve çektiğimiz tesbih yeter” diyerek güyâ sözümona teslimiyet gösteriyorlar. Ancak yerlerinde sayıp duruyorlar, hep aynı yerde otluyorlar. Daha evvel de beyan ettiğim gibi, hakiki dervişe lazım olan fiil, balarısı gibi olmaktır. Balarısı, bal yapmak için yüzlerce binlerce çiçeği dolaşır, fakat getirir en sonunda balını özünü kendi peteğine koyar. Kur’âni ilimlerden, Hadîs-i şeriflerden feyiz almaya çalışmayan, kendinden evvelki büyüklerin sözlerine ve eserlerine itibar etmeyen, kaşarlanmış dervişler, kovanında bal yapmaktan âciz, bal yapan arılara da düşman, eşekarıları gibidir. Seslerinin çok çıkması, iş yapan o kadar arı içersinde böylesi yabanilerin az olmalarına rağmen çok ses çıkarmaları dahi bu nevidendir.

Hâsılı sen, sana bahşedilen mürşidinin muhabbet nazarıyla ikram edilen irfanından şaşmayasın. Nazarın hep kemâle, kalbin de hep rızâya mâtuf olsun. Öğrendiğini yapmak için öğren. Yaptığını da sadece ihlas üzere Allah için yapmaya gayret edesin. Dervişlik dediğin nedir? İşte dervişlik zaten budur…

Kıymetli İhsan Efendi oğlum; mürşidinin sana verdiği Kur’ân-ı Kerim derslerini tam vaktinde okumaya gayret et. Ancak ziyâde uyku veya misafirlik gibi şeyler zuhûr ederse mürşidinin izniyle Kur’ân dersini ileriye veya geriye, durumun icabına göre icra edersin.

Şimdilik size beyan edebileceğim malûmat bundan ibaret. Bu meyânda mektubumun gecikmesinden dolayı sizi üzdüysek affediniz. Zira bu aşk yolunun yolcularından kimin baş kimin ayak olduğu belli değildir. Hepsi bir vücuttur. Sizin üzülmeniz, bizim mahzuniyetimiz, bazen bizlerin üzülmesi Hakk’ın üzülmesi şeklinde tezâhür eder. Bu nevi hallerden Cenab-ı Hakk’ın merhametine ve Cemâl’ine sığınırız.

Hakk Teala sizleri hayırlı işlere vesile kılsın. Ve bu hayırlı hizmetlerde sizleri muvaffak eylesin. Muvaffakiyet ihsan ettikleri gibi, bu tevfikin Cenab-ı Hakk’ın kendisinden olduğu şuurunu da her zaman size ihsan ederek, nefsani ve şeytani benlik iddiasından muhafaza buyursun. Allah ve Rasul aşkını öğrenmek için kaleme sarılıp yazdığımız bu satırları rahmetine, aşkının meşkine, rızasına ve Cemâl’ine vesile kılsın. O kalem tutan ellerinizi Cenab-ı Hakk, nâr-ı cahimden, kabirde çürümekten hıfz u himâye eylesin. O güzel ellerimiz Rasulullah Efendimiz’in yed-i saadetinden (saadetli elinden) âb-ı kevseri içerek O’na, sevgiliye kavuşsun. Allah’a yakîn olan kulların himmetleri ve nazarları daima senin üzerine olsun. Selametle…

7. Mektupta görüşmek üzere…

5. Mektup

5. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların beşincisidir.

Mektup52Cümle güzelliklerin sahibi, esmâsı güzel, sıfatı güzel, ef’ali güzel, tecellisi güzel, kendisi güzel ve güzellikleri seven Celil ve Cemil Allah Teâlâ’ya en güzel hamd ve senâlar kabul buyrulsun. Güzelliklerin Cemâl ve Celâl tecellilerinin mahzar-ı tammı olan ekmel-i mahlûkat olan Fahr-i Âlem Efendimize en güzel salât ve selâmlar arz olunsun. Ve dahi Âline Ashabına bu güzelliklerden ihsan buyrulsun. Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr sırrına bu güzel dualar, hamdler, salât u selâmlar vesile kılınsın. Amin.

Gözümün nuru, canım evlâdım İhsan Efendi; Allah’ın selâmı, bereketi sizlerin ve sizi sevenlerin üzerine olsun.

Muhabbet dolu satırlarınız bize ulaştı. Seyahatte olduğumdan birazcık geç nâil olduk. Velâkin okur okumaz zât-ı âlinize cevab yazmaya gayret ettim. Bizden dua niyaz etmişsiniz; Estağfirullah, Cenâb-ı Hakk gönlünüzdeki muradı, râzı olduğu şekilde sizlere ihsan eylesin.

Fakir de size bir vesile ile bildiğim kadarıyla bunu arz etmek ister idi. Siz yine muhabbetinizle ve gönülden gönüle olan tarikinizle bu muradıma vesile oldunuz. Büyüklerimizden aldığımız ve meşk ettiğimiz kadarıyla size arz etmeye çalışayım. Pek muhabbetli evlâdım, bil ki insan imân şerefiyle mü’min derecesine erdirildiğinde onda bu hâlin tezâhürü olarak her hâlde zikrullah ile meşgul olma zevki tezâhür eder. Kişi ömrü hayatında ya durur oturur, ya ayakta yürür veyahut yatar uzanır haldedir. Cenâb-ı Hakk imanda kemâle erenleri veya kemâle doğru seyr-ü sülûk edenleri beyan ederken; onlar ki ayakta, otururken veya yanları üzerine uzanmışken Allah’ı dâima zikrederler, buyurmaktadır. Evliyaullah hazeratı bu sebepten her türlü hâlin zikrullaha uygun âyinini ve şeklini ictihad etmişlerdir. Bunların içerisinde bilhassa tarîkimizin büyük mürşidi Pir-i Muazzam Ömeru’l Halveti Kuddise Sirruhu, devran ederek zikir usûlünü mânevî emir ile icra eylemiştir.

Devran devretmek, dönmek, tavaf etmek mânâsındadır ki cümle mevcudat devrandadır. Devransız ve devr-i dâimsiz hiçbir mahluk yoktur. Bu hakikati aklen ve fikren değil, hâlen ve müşahade ile bilen ve bulan aşıklar devran edegelmişlerdir. Halvetî usûlü devran, sizin de bildiğiniz gibi sola doğru Hû ismi şerifi sürülerek (zikirde icra edilerek) yapılır. Bundaki hikmetler erbâbına mâlum olur. Lâkin şu kadarcık arzedelim ki, kalb vücudun sol tarafındadır. Nazargâh-ı ilâhi ise kalbdir. Kalb gözünün yani Fu’adın sırrı da Hû ile keşfolunur. Kalp gözü dahi bu cila ile cilâlanır, sürmelenir. Böylece uşşak nazargâhı Hakk olan gönül kabesini Hû ile tavafa ancak muvaffak olur. Dervişan devranda Hû ismi şerifini çift çift söyler. Bunun da sırrı erbâbına malumdur. Lâkin hatırlarsanız insan kelimesi Arabî kalıplarda tesniye (ikilik bildiren) kalıbındadır. Ârife işaret kâfidir.

Devrandan evvel bizim usûlümüzde yerde oturulur ve tevhid sürülür. Devran için ayağa kalkıldığında meleklerin beyt-i mamuru tavaflarını temsili bir hâl alınır. O yakınlık ve müşahade makamında yani melekûtî halde esma-i ilâhi, Hû ismi şerifinde cem olur. Garazlar, talepler Hû’da yerini O zâtın Cemâl neşesine ve tecellisine bırakır da; şehadet mertebesinde Hû’dan başkası ifade-i meram olamaz. Devranda zikreden dervişler birbirlerine bu muhabbeti Hû ile iletir, kendi kâse-i kalblerinden diğer dervişin kalbine bu muhabbet aka aka cereyan ve cevelân eder. Cenâb-ı Hakk kişiye şah damarından daha yakındır. Lâkin bizler o esma-i ilâhiyi seslice anarak tekrar ruhumuzun duymasına ve karşımızdaki, yanımızdaki âşıkların bu neşeden nasibdar olmasına vesile oluruz.

Evlâdım İhsan Efendi, bilmiş ol ki zikrin hafisi de cehrisi de efdaldir. Günümüzde yeni yeni neşet eden; Cehri zikir mi efdaldir, hafi zikir mi efdaldir? münakaşasına ve mugalatasına asla itibar etmeyesin. Bu nevi konuşmalar lâf ü güzâf ve dahi mâlâyani’dir. Kişinin mâlâyani ile meşgul olmasıysa en büyük afetlerdendir. Âkil isen yani âşık isen sen senin ruhuna şifa verecek zikrullâh ile meşgul ol, her nasıl olursa olsun.

Size tevcih edilen (yönetilen) suâlde; kişi bu devranın hakikatini görmeden, bu hali müşahade etmeden taklid ederek devran etmesi, vecde gelmeden vecde gelmiş gibi cevlan etmesi caiz midir? demişler. Siz dahi cevab verememişsiniz. Bilmediğiniz veyahut size bildirilmeyen mevzûda, bilmiyorum demek asaletten ve edebtendir. Dervişe de bu yakışır. Bildiğiniz mevzuu sorulursa sizden istenirse anlatmak yine bu edeb cümlesindendir.

İmdi, suâle şöylece cevab vermeniz herhalde muvafık olacaktır. Kişi gerek dünya hayatı gerekse ahiret hayatı için lazım olacak filleri ilk önce taklidle tatbik eder. Zaman içerisinde idrak kabiliyeti nisbetinde bu fiillerin farkına ve hikmetine erer. İlk cevab budur ki; biz bu hali taklid ile tahkike erenlerin yoluna süluk etmekteyiz. Bâdehû (bu taklittden sonra) umulurki bunda kalmaz hakikatine ereriz. Daha evvel arzettiğim gibi çocukken namazı taklidle öğreniriz. Amma o taklidle kıldığımız o çağa o yaşa göre yine bir şekil namazdır. Yaş kemale erdikçe ruh da buluğa erdikçe artık hakikatine doğru seyir başlar. O zaman da o deme, o hâle göre namaz yine ifâ edilmiş olur. Bir de namazın hakikati vardır. Bunun için muvaffakiyet Allah’tandır. Zikrullah’ın hem âyin şekli hem ferdi şekli bunun gibidir. Başka bir vecheden cevab verilirse, Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselem Efendimiz, Hz. Ebubekir (ra) Efendimize; “Kur’an-ı Kerim’i okurken (mümkünse) ağlayınız. Ağlayamaz iseniz (ağlayarak okuyanları taklid için, halinizi o hale benzetmek için) ağlar gibi yapınız.” buyurmuştur. Bu daji gösteriyor ki kişi vecd halinin güzelliklerine hakkıyla ermese de vecde gelenleri taklid etmesi riya, gösteriş olmaksızın câizdir. Bir başka vecheden bir başka cevab. Allah Teala’yı zikretmek üzere toplananlar arasında muhakkak gönlü muhabbetle lerzan (titreyen) olan vardır. Bu hüsn-i zanna(iyi düşünmeye) muvafıktır. Mü’min ise  daima hüsn-i zann üzere olmalıdır. İmdi, o meclisteki bir kişi hürmetine dahi Allah Teala orada bulunanları kendisini muhabbetle vecdle zikredenler zümresine dahil eder. Buhari-i Şerif hadis kitabında bu manaya gelen uzunca bir hadis-i şerif vardır. Orada zikir meclisinde bulunup zikirle alakası olmayan kişiye dahi Cenab-ı Hâkk’ın ikramları anlatılmaktadır. Bundan da anlaşıldı ki hâlis niyette olmayan kişi dahi zikretmediği halde nasibdar oluyor ise gerçekten o zikirden tad almaya gayret eden muhabbetli kişiler nasıl bir ecir kazanır kıyas eyle. Herhalde bu cevablar sâile (soruyu sorana) kâfi gelecektir. Eğer gerçekten öğrenmek için sordu ise. Yok öyle değil derdi âriflerin yoluna dil uzatmak, kendi şekk ve şüphesini yaymak kasdı var ise Cenab-ı Hakk onların da bizlerin de kalbini rızasında bir eylesin. Lâkin geçen mektubda yazdığım nutkun son kıtasında Cenab-ı Üftade (ks) şöyle buyuruyor:

Üftâde yanıp tüter / Bülbüller gibi öter
Dervişlere taş atan / İman ile göçer mi!

Cenab-ı Hakk böylesi halden bizleri muhafaza eylesin. Hem yine bize yakışan şudur ki, kişi riya ila bile Allah dese biz onu Hakk namına muhabbetle demiş kabul ederiz. Hakk’ın hürmetine ve dinin edebine bu çok daha muvafıktır.

Muhabbetli İhsan Efendi oğlum, zikrullah ve devran esnasında diğer dervişlerin hali ile meşgul olmayasın. Onların zikirdeki halini tecessüs etmeyesin. (araştırmayasın, takib etmeyesin) Heman dervişe lazım olan kendisiyle meşgul olmak, sairle meşgul olmamaktır. Cümle umurunda (bütün işlerinde) bunu gözetesin.

Evlâdım, devran geceleri dervişlerin hasadıdır. Yani ektiği mahsülünü, devranda devşirir, kotarır. Bu sebepten mazeretin olmadan devranı terk etmeyesin. Hatta şeyhin seni devrandan kovsa bir daha gelme devrana dese dahi sözünü tutmayasın; imtihandır. Devranda isbât-ı vücud eyle(yani muhakkak bulun) Dervişlik yolu kırılmamak yoludur. Derviş bütün nakdini kalbiyle görür. Kalb kırılırsa içinde bir nesne durmaz, dışarı akar, kaybolur gider. Ol sebepten dervişin gönlü incinirse, incitmekten daha büyük bir belaya düçâr olur. Sermayesi olan muhabbet mâyisi kalbinden akıp gider, manen iflas eder. Sana lazım olan, incinmeyecek bir kalbe ve hale sahib olmandır. Bu da ancak kalbin kemâle ermesiyle olur. Zira aşıkta vücud kalmaz. Vücud kalmayınca; zâhirde kalıbı, zâhirde kalbi olmayınca kırılacak bir nesne kalır mı? ki kalbi kırılsın. Bu bahsi haylice tefekkür eyle. Bu sırrı sübhani’dir ki buna ermeyenin aşktan ve aşıklıktan bahsetmesi hayalden ibarettir vesselam.

Cenab-ı Hakk’ın rızasına talib, Cemâline râgıp İhsan Efendi oğlum, Allah Teala sizi iki cihanda aziz eylesin. Sizi mürşidinize hayru’l halef eylesin. Üzerinizde hakkı bulunanların hüsnü şehadetlerine nâil kılıp şikayetlerinden hıfz û emân eylesin. Hakk erenlerin himmetini ve ruhaniyetini sana enîs ve yoldaş eylesin. Muhabbet ve tehassürle göndereceğiniz mektupları bekler, sizi ve sevdiklerinizi Allah Teala’nın emniyetine, hıfz û himâyesine havale eylerim.

Selâmetle, saadetle . . .

6. mektupta buluşmak üzere …