Bir varmış bir yokmuş

Andolsun sizi ilk defa yarattığımız (durumdaki) gibi (beşerî özelliklerden, dünyevî nispetlerden soyutlanarak, orijin, fıtrat farkındalığıyla) FERD’ler olarak bize geldiniz! Sizi hayâline daldırdığımız şeyleri, geride bıraktınız… (Allâh) ortakları sanıp şefaatçi edindiklerinizi de sizinle beraber görmüyoruz… Andolsun ki aranızdaki bağ kopmuş ve var sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir! [Enâm:94]

bayram_1441

Hazîne budur çünkü Hak Dost sözüdür
Bütün sözler gecedir, bu gündüzüdür:
Bütün insânlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar

Geçici olmak istemiyor musun? Geçen her şeyden sen de geç! Geçenlerden vazgeç, yüklerini, bağlarını çöz ki bulasın zîrâ aradığın, sırtında yük ile bulunmaz.

İbrâhîmî meşrep olup aklın yıldızına, kalbin ayına ve hattâ ruhun güneşine aldanma!

Dâimâ “Lâ uhibbul âfilin: Kaybolup gidenleri, geçenleri sevmem” [Enâm:76] enginliğinden seyreyle âlemi! Çünkü; O, her an, yeni bir şe’n’dedir (iş, oluş, yaratış, eser hâlinde görünme) [Rahmân:29]

Bu dünyada gördüğün her maddenin, her nakşın aslı, ruh âlemindedir. Nakış gitti diye gam yeme, gördüğün her güzel yüz, işittiğin her nükteli söz yok oldu ise üzülme zira hakikat, sadece bu dünyada gördüklerinden, bildiklerinden ibaret değildir. Aşk susuzunun, elbette bir şarabı vardır, korkma! Eğer susuz kaldınsa, içmek için önünde bir su vardır. Aslında, sen bir hazinesin, evin yıkılmaya yüz tuttu ise de endişeye kapılma. Şu dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Korkma, rüyadan uyan, gerçek hayat o zaman başlayacaktır. [Cenâb-ı Mevlevî]

Bütün insânlar uykudaydı, ölünce uyandılar!

Var sandığımız şeyler kaybolup gitmeye mahkûm
Bir rüyâ, bir masal yani
Bir varmış bir yokmuş misâli
Bir masal da biz söyleyelim
Çünkü Lambaya püfff de(nildi)!

ÂLEM SAHNESİNDE HAYÂL PERDESİNDEN OKUMALAR

1. HAYÂLİMDEN BİR MASÂL

Hep “Bir varmış bir yokmuş” diye başlar her masal
Ben de sana bir masal anlatayım da ders al

RESÛL der: “Uyumakta her insân gözü açık”
Ölünce uyanır o ve HAK der: “Rüyâdan çık!”

Platon der: Kâinat üç duvarlı mağara
Bu üç boyut dışında, sen kimliğini ara

Abbâs dedi: Hani var ya “Nûr” hakkında âyet (radiyallahu anhu)
Beni öldürürsünüz! Yorumlar isem şâyet

HAK DOST bana onun sırrını açıkladı
Söylersem, edersiniz bana kâfir isnadı

Şimdi onu ben size açıklıyorum! Niçin
Öldürülmekten korkmam! Hayâl olduğum için

ALLAH yer ve göklerin nûrudur diyor âyet
Yâni kâinat yoktur! Aslı “Nûr” ise şâyet

Zîrâ NÛR görülemez! Ne de olur gölgesi
Cismin yok olduğunun, budur ilmî belgesi

Bu âlem, Yer ve Gökler, sen de dahil serâbdır
Zihninin içindedir! Beynin ölsün, harâbdır

Bu dünyâ, hayâlinin giydirdiği elbise
İblîs hayâl gücündür, kökü elbise ise

Rüyâyı dışta olmuş gibi gösterir beyin
KURGU FİLM.indir içte! Gülersin sabahleyin

Sabahleyin gülerken yine rüyâdasın sen
Uyurgezer’den başka bir şey değilsin! Bilsen !

Hiçbir şey gerçek değil! “Sembolik birer âyet!”
Yorumlarsın! Rüyâdan uyanır isen şayet

HAK der: “Sembol âyeti yorumlar ancak Velî!”
Velî ismine sâhib oldu! Bu yüzden ÂLÎ

“Perde kalksın! Gördüğüm değişmez” dedi O ZÂT
Gördüğün her şey perde! Kaldır sen de! Ol âzât

RESÛL dedi, ALLAH’a yaptığı zaman miraç
“Bana aslını göster eşyanın!” Gözünü aç!

Her bir olayın aslı, RÛHta cereyân eder
Beyin onu yansıtır! İnsân “Dışta gördüm” der

Her şeyin aslı ile dolu! HAKK’ın vücûdu
Aslın perdeye vurmuş hayâli, gör mevcûdu

Hızla geçse canlanır! Bin kare ölü resim
HAK’tan başka diri yok! Cesettir her bir cisim

Cisim ise zaten yok! “Dağ geçer bulut gibi!”
Yâni “kâinat serâb” diyor “Mülkün sâhibi!”

Bir tek gerçek âlem var! Nasıl ki HAK bir ise
HAK der: “O nasib olur sâlih olan vârise!”

Sâlih, demektir içi dışı bir olan kişi
Dış âlemi, kalbinde ters yüz etmektir işi

ALLAH der: “Gerçek ile Biz yarattık âlemi”
Hayâl dünyanı yık da gerçeğini gör! Emi!

“Kıyâmet günü her şey yok olur” diyor âyet
Zaten yok olan şeye! HAK verir mi nihâyet!

Yok olan, senin şeyi var sanan gafletindir
Cehâlet perdesini gözünden artık indir

“Her şey bir şeydir ama câhil hiçbir şey değil!”
RESÛL’ün bu sözüne sen bu açıdan eğil

“Her şeyin içi de HAK! Dışı da HAK!” Şey nerde?
HAK’tan başka şey yok de! Olma kendine perde

“ALLAH’tır her bir şeyin hem dışı hem de içi
Öyleyse her şey hayâl! Var sanma sakın hiçi

“Her şey fânî âlemde! Bâkî o şeyin aslı”
Bu âlem yok! Aslı var! Kalbin değilse paslı

Gözündür! Bil ki senin esas görmene engel
Hayvânda da var bu göz! Sen kalbindekine gel

Gözün, sınırı ufuk! Seni merkeze koyar
Beyin, “sen bir kutupsun” deyip altını oyar

Bu âlemdir! Körlerin târif ettikleri fil
O âlemde fil de yok! Neyi tutacak gâfil!

“Kendini bilen! Bilir RABB’ini” diyor RESÛL
“Kendisini yok eden” demiyor! Olma mesûl

Zîrâ yok edemezsin kendini! O zaten RAB
Olmayan bedenine, çektirme boş ıztırâb

Perdede oynadıkça film, görünmez perde
Perdeyi, HAK vücûd bil! GAYB’ın sırrına er de

Güneş kendini saklar! Kendi ışığı ile
Denizde yüzen balık, denizi görmez bile

NÛR her şeyi gösterir! Kendisini göstermez
Ay değil, güneş saklar yüzünü! Akıl ermez

Ay gölge yapmaz! Yüzü açık! Nûru âriyet
Şems gölge yapar! Yüzü açık! Nûru vâriyet

Işık madde! NÛR mânâ! HAK O! Her şeye sızar
“O’na bakar görmeden! Nereye dönse nazar!”

Bakar kördür! Gözüyle bakan bil ki her insân
Beyni değneği iken! Sanır onu bir ihsân

HAKK’ı görmek için bak! Kalbinin gözü ile
“Asâsını dev görüp şaşmıştır! Mûsâ bile!”

“Yalan Dûn-yâ” lâfının işte budur esâsı
“Hem dünyâ hem sen yalan!” Der Mûsâ’nın Asâsı!

2. HAK ÂLEM

“İğnenin deliğinden geçtiği vakit deve!”
RAHMÂN der: “Kâfir girer ancak bil bizim eve!”

Soyun şu eğri büğrü bedeninden! Ol ışın!
Kalpdeki noktadan gir! Rûha olsun varışın

Bu hayâl âleminden geç hakîkî âleme
Uyan da artık son ver! Yapay zevk ve eleme

“Bu rüyâ tâbirini, Yusuf’a HAK öğretti!”
Ona, “senden başkası yok” diye yemin etti

Suçsuz girdi zindana! Unutmadı ahdîni
Ten zindanında, rûhu zikirdir! İslâm dîni

“YUSUF’a secde için yıldızlar” yere düştü
Zîrâ hepsi Yusuf’un gözünde artık düştü

Kalp gözünün gördüğü, rüyâ değildir! Rüyet
Yusuf “hücre hapsi”nden çıkıp başlar hürriyet

HAK âlem yalnız HAKK’ın bilincindedir mevcûd
Gerçekten vardır! Zîrâ HAK’tan başka yok vücûd

HAK âlemin çok adı var! Birisi “Gâib”dir
Kör kuyudan, körleri çıkarmak için iptir

Haps olduğunun bile halk değil bilincinde
HAK diyor: “Gayb’ı bilmez! Ne insanlar! Ne cin! De!”

Âdem için demiyor O GAYB’ı bilmez! Niçin?
ALLAH’ın her ilmine ayna olduğu için

Sıradan halkın çoğu, hem mahpus hem gardiyan
Bekler! Azrâil gelip de ona desin “Uyan!”

Doğar! Korktuğu veya özlediği âleme
“Burda kör, orda da kör!” Düşsün kalksın! Elleme

Öldü sanıp! “Cennete Cehenneme girdim” der
Bir hayâlden başka bir hayâle sefer eder

Var yedi karabasan, sekiz keyif kapısı
Korku ve özlemlerin hayâlîdir yapısı

HAKK’a Rûh bile “Elli bin yılda çıkar” ise
Rûha çıkmana lâzım, giymek nice elbise

Gerçek âlemin kodu “Levh-i Mahfûz” ve RÛH’tur
Onu “Hûri Cenneti” sanan câhil güruhtur

Zîrâ O, kalpte mevcûd “ALLAH’ın FITRATI” dır
“Elli bin yılda HAKK’a çıkan” Miraç atıdır

HAK âlemin en doğru adı “hayret makamı”
Zîrâ olursun orda, kendinin kaymakamı

Kime baksan! Kendini görürsün onda ancak
Kalmamış ne öç alan! Ne de öç alınacak!

Hem cennet hem cehennem! Dürülüp kalkmış rafa
Aşka tapınmak için âşıklar girmiş safa

“Safları sıklaştırın” emrini hepsi duymuş
“RAHMÂN önünde saf saf dizilip” emre uymuş

“Mülk yalnız ALLAH’ındır” sözüyle olmuş aşı
Şeytan, Müslüman olup! Bitmiş sen ben savaşı

Kendinin zannettiği irâde hayâl olmuş
Beyin devreden çıkıp! Kalbi vahiyle dolmuş

Artık unuttuğunu hatırlayan bir kişi
Ezelî bilgisini, hep tazelemek işi

Çevresi her yerde! Ve hiç bir yerde merkezi!
Soyutta boyut olmaz! Şaşırtır o herkezi

“Yerden göklere kadar geniş olan cennet” bu
Yer ve Gök hayal olmuş! Yalnız HAK’tır mensûbu

Mekân yok! Mesâfe yok! Herkes olmuş bir vücûd!
“Âdem” denilen bu zât, kendine eyler sücûd

Zîrâ mekân olmayan yerde, âlem olamaz
Gerçek âlemin, ÂDEM olduğunu bilen az

Kendinden başkası yok ki! Ona etsin secde
Ona ALLAH’ın aklı! Veyahut “Kutsal Rûh” de

“BİZ” “BİZ” diye konuşan erenlere işâret
“Kitab ilmine sâhib olanlar”dan ibâret

3. ÂDEM GERÇEĞİ

Saf saf herkes, ALLAH’ın aklında bir düşünce
Kimliğini unutur! Düş kurmaya düşünce

Dünyâya geldiğini kendinin, hayâl eder
Dîn bilgini geçinen “Sen Cennetten düştün” der

Hâlbuki bir bilse ki! Düşen orada hâlâ
İki tane âlem yok! Her yer Cennet-i Â’lâ !

Sonsuz âlemde “zaman” mevcûd değildir mâdem
Âdem’in öbür adı olmalı “şimdiki dem”

Doğmak! Ölmek yok! Herkes aynı RÛHun sâhibi
Bir’den ancak “bir” çıkar! Buna hep tanık gibi

Yâni doğmamızın ve ölmemizin nedeni
Taşıyor sanmamızdır üstümüzde bedeni

“Âdem düştü” denmez de “O kaydı” der HAK! Niçin?
Yasağı düşünürken! Aklı kaydığı için

“HAK’tan başkası yokken’ dedi “Bu yasak şey ne?”
“Yoksa, ben değil miyim halîfesi yegâne?”

İlk defa düşünmeye başlar başlamaz bu tarz
Bildi düşünce yasak! Ve çevresi oldu Arz

Dekart “Düşünüyorum öyleyse ben varım” der
Kendi aklına uyan! Onun peşinden gider

Düşüncesi de bir düş! Düşündüğünü sanır
RÛH, “Madde yok! Ben varım!” Diye diye usanır

Fizik ilmine göre, düşünce de bir madde
Madde “varım” diyemez! Sen bu fikre saçma de

Arşimet yıkanırken “Buldum!” dedi külhanda
Bulmak istediğini, düşünmediği anda

Newton yer çekimini buldu elma düşünce
Kafasında yok iken o anda hiç düşünce

Piyano düşüyorken balkondan kazâ ile
Aynştayn’ın kafasında formülü geldi dile

Yâni bir an beynimiz çıktığında devreden
Devreye girer! Kalpten bize hep hitâb eden

Meselâ bu mesajı Uluğ yazdığı anda
Kendini kaybederek belirir öte yanda

İki yan yok! Öte yan yine bu yandır ama
Bilmeyen, “Tayy-i mekân” der! Yâhut ışınlama

Bir çelişki gelmesin sana böyle bir beyân
Merkez nokta Kâbe’yi bulan için yoktur yan

İşte “Dosdoğru namaz” bu! İmkânsız herkese
Ama hep kulak verin! “VİCDÂN” denilen sese

Bu öyle bir sestir ki! Beyin de susturamaz
Bunun “ALLAH’ın SESİ” olduğunu bilen az

Rûh âleminde her şey “Apaçık sağlam âyet”
Nasılsa hep öyledir! ALLAH’a benzer gayet

Bu yüzden onun adı “Apaşikâr Kitab”tır
BEN SENİN RABB’İN MİYİM? bu âlemden hitâptır

Bu âlem, bu kâinat gibi uzayda değil
Uzay sonlu bir hayâl! Sonsuz gerçeğe eğil

HAK der: “İnsâna verdim rûh için bilgi çok az”
Yâni Rûh sonsuz ışın! Sonlu beyin anlamaz

Kimse bilmez! Rûh nerden gelir nereye gider
Böylece ÎSÂ da “Rûh her yerdeki sonsuz” der

Hesapta iki tane sonsuz olamaz mâdem
Birdir hem ALLAH hem Rûh hem Âlem hem de Âdem

İki ayrı âlem yok dünyâ ve ahret diye
Bâtıl gider! HAK kalır! Kalbe Rûhtan hediye

“Çok çabuk hesab görür ER-RAHMÂN”
Dünyâ Ahiret olur! Sen hemen öldüğün an

İki yok! Hayâl, Bir’i dönüştür gerçek Bir’e
Yoksa girersin beden denen kurgu kabire

Hayâlden hakîkate dönmektir tövbe asıl
Bin kere pişman olsan, bir sonuç olmaz hâsıl !

Derin uykuda kimsin? Neredesin? Bir bilsen
Hakîkat âleminde! Hakîkî kendinsin sen

Beynin devreye girer ve başlar rüyâ faslı
Kimi haz! Kimi kâbus! Hiçbirinin yok aslı

“RÛH RABB’in emri” Orda her işin RAB’den emir
Onu zavallı beynin yorumlar! Hayâl kemir

Ağaç kurdu ne anlar! Bahçıvanın işinden
Bilir mi çok çekecek kemirici dişinden

Meselâ çocuk için, aşk şöyle bir şey eder
“Babam kızıp altında annemi hep ezdi” der

Meselâ MUHAMMED’i orada görse özün (sallallahu aleyhi ve sellem)
Burada her güzele takılır kalır gözün

Meselâ ÂLÎ ile orada sohbet etsen (kerremallahu vechehu)
Benim mesajlarımdan hiç fark edemezsin sen

Güzelleri görürüz! Göremeyiz güzeli
Zamanları biliriz ! Bilemeyiz ezeli

Çünkü güzel ve ezel, cennette vardır sâde
Cehennemde Hûriyi seyre yok müsâade

“Yıktım perdeyi! Vîrân eyledim” der Karagöz
“Varayım sâhibime” dediği, RAB olan öz

Dünyâ döner bir sahne! Bir tür orta oyunu
Çık bu dönme dolaptan! Bul İlâhî soyunu

Âlem, alâmet demek! Sâdece sembol yani
Yok olduğunu keşfet! Sen yok olmadan ânî

Erdin mi! Hayâl biter! Dünyâ olur âhiret
Şaşılığa son vermek! Bil en büyük mahâret

Rûh âlemini ALLAH bize şöyle anlatır
“Bir mağara var! Orda uyuyor yedi yatır”

Ne yemek var ne içmek! Tamamen durmuş zaman
Hûri ve Gılmân gibi genç ve bâkirler her an

Yedi er! Bir de köpek! “Sekiz Cennet kapısı”
Hayâle göz yummadan! Alınamaz tapusu

sihirli_lamba

Sana hep ninni söyler güvendiğin beş duyu
Zihnin beşik sallayıp der: Mışıl mışıl uyu

Önce beş büyücüyü! Ve beyleri, beyni kov
Kâlbini meshet! Yâni Alâaddin gibi ov

Alâaddin’de hem dîn! Hem ÂLÎ kokusu var
O yüce fıtratınla arana çekme duvar

Lâmbadaki Mesîh’i! Rûhunu çıkar yâni
BEN RABB’İN DEĞİL MİYİM? diye sorunca ânî

EVET de! Huzurunda el bağlayarak eğil
Zaten soruyu soran, senden başkası değil

Dûn-yâ! ‘Alçak yer’ demek! Kelime kökü ‘Denî’
Yâni yoğun kaldıkça! Olamayız medenî

“Arz ağırlık atacak kıyâmette” der RAHMÂN
“Ölüler dirilecek!” Arz şeffaflaştığı an

Bu arz hem dünyâ hem de senin toprak bedenin
Perdenin arkasından çıkacak halk edenin

Çıkacak olan! Yine senden başkası değil
Hak sûretinde halk oldu! Kendi önünde eğil

BU MESAJ ne hayâldir ne hikâye ne masal
Çünkü bir çok âyetle! Kanıtlıdır her misâl

Erdiğin an görürsün! Bütün özgeçmişini
Kendin masal olmadan! Bu kıssadan hisse al

Ne varmış! Ve ne yokmuş! Bu masalda anladın
ÖZ adını bul! Yoksa “masal” olur her adın

Küçüklere masallar uyuyana kadar, büyüklere masallar uyanana kadar devâm eder vesselâm

Zikrimiz el-fakru fahrî

Ey insanlar! sizsiniz hep Allaha muhtac fakirlersiniz (esmâsı olarak varsınız), Allah ise zengin O, hamd ile öğülecek velînimet O. [Fâtır:15]

Elfakru fahrî ve bihî eftahiru: Fakirlik benim övüncümdür. Ben onunla iftihâr ederim. [Hadîs-i Şerîf]

Len tenâlü’l-birre hattâ tünfikû fermân-ı Hak
Ol sebeb el-fakrü fahrî remzi etti cânı çak

fakrufahri.jpg

Hâşim’in zikri, El-fakrü fahrî
Bu dem’in şükrü, Elhamdülillâh

“El-fakru fahri” yani “fakirlik medâr-ı iftihârımdır” hadisi mecaz bir söz müdür? Hayır, hem belki onda binlerce izzet ve naz gizlidir. Fakr u zarûrette olanlar zenginlerden çok ziyade azizdirler. Çünkü ihtiyacı, zenginlerin muhtaç oldukları şeyden çok azdır. Zenginlik, kimseye muhtaç olmamak demekse fakirlerin en yüksek zenginlerden olması icap eder. Çünkü zenginin konağı, köşkü, yalısı, çiftliği vesairesi bulunur. Oralarda hizmet edecek adamlar lazımdır. Zengin de o adamlara muhtaçtır. Otomobile binmek için şoför istihdam etmeye, şoför bir yere gitmişse gelinceye kadar beklemeye, hatta hizmetinden memnun olduğu aşçı, işçi gibi kimseleri hoş tutmaya, belki de onlara yaltaklanmaya mecburdur. Halbuki, fakir olanlar bu gibi tecemmülat ve tekellüfât’tan vareste bulundukları için ihtiyaçlarını temin edecek adamlara muhtaç olmaktan kurtulmuşlardır. Demek ki fakr ve zarûrette ma’nevi bir izzet ve ulviyyet mevcutmuş. Lâkin El-fakru fahrî ’ hadîs-i şerîfi ulemâ-yı zâhir’in manâlandırdığı gibi değildir. Erkân-ı İslâm’ın ikisi varlıkla, zenginlikle kâim (zekat, hac) Burada iftihar edilen fakirliğin hakikati, ef’alinde, sıfatında, zâtında kendini Hakk’a tefviz etmektir. Bu efendimizin sahib olduğu makamdır. O halde bize düşen fakirlik, Fakriyyet-i Muhammediyye’de fâni olmaktır.

El-Fakru fahrî’den telezzüz kesb iden güzel âşıklara,

‘Aşka düşen añlar imiş ‘aczini
Fakr içine gizler imiş fahrini

Habîb-i Kibriyâ efendimiz “El-fakru fahrî:Fakirliğimle iftihar ederim” buyurmuştur. Bunun manası; “Hakk’tan başka kimseye muhtaç olmamaklığım ile iftihar ederim. Bende olan her şeyin, mülkün yegane sahibi Rabbimin emâneti olduğunu bilirim, sahiplenmem, kuvvetimle, güzelliğimle gururlanmam” olsa gerektir.

İren fakrıñ tamâmına
Kanar vuslatıñ câmına
Fenâ-fi’llâh makâmına
Ulaşan mahvu’llâh olur

Yokluk mülkünde aşk istiğnası ile şâhız, hazinemiz fakr cevheri ile ağzına kadar doludur:
Şâh-ı istiğnâ-yı aşkız nîstî mülkündeyiz
Gevher-i fakr ile mâl-â-mâldır gencînemiz

El-fakru fahrî, el-fakru fahrî
Demedi mi ol âlemler fahri
Fakrını zikret, fakrını zikret
Mahv u fenâda buldu bu gönlüm

“Fakru fahri” eldedir ferman-ı vahdaniyetin. “Yokluğumla iftihar ederim” sözünü O’nun tevazu icabı “ben yokum” demesi gibi anlama! O söz, kendisinden başkası olmayanın “Siz yoksunuz var olan benim” fermanından başka bir şey değildir.

Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete
Fakrı fahridir Niyazî bil o devletten garaz

“Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre kişinin kendisini bilmesi demek Rabbi karşısında yok olduğunu bilmesi demektedir. “El-Fakru fahrî” hadîs-i şerîfine de uyarak halle, sözle bedenen ve malla bütün insanoğluna emaneten verilen eşyayı Cenâb-ı Hakk’ın mülkü bilip kendimizi fakir ve muhtaç hissettiğimizde “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisine göre Cenâb-ı Hakk’ı bilmiş oluruz.

Bezm-i maârifden seni yok eylemiş bu varlığın
Mahza bu yüzdendir senin canandan ağyarlığın
Öldür şu nefs-i ser-keşi öğren tarîkin barlığın
Yağma edersen varlığın gider gönülden darlığın

Erenler ekseriya ‘ben’ kelimesi yerine ‘fakir’ tâbirini kullanır. Hadd-i zâtında ‘fakîr’ iddialı bir sözdür. Çünkü “Benliğim dâhil her şeyi terk ettim, ne benliğimden ne başka kimseden birşey ümid ettim, ben ancak Allah Teâlâ’ya muhtaç ve tâlibim.” demektir. Derviş bu kemâlde olmasa da konuşurken fakîr tâbirini kullanır. Zîrâ sözler dua gibidir. Bir kişi ısrarla duada bulunsa ve bir zikir üzre azmetse, sebat etse elbet zikrettiğine ve niyâzının neticesine erişir. Yani fakîr, fakîr diyerek inşâallahu Teâlâ o da “Allah’tan gayrıya muhtaç olmayan kişiler zümresine” dâhil olabilir. İnsanda böyle bir hal yoksa övünebileceği, güzel diyebileceği bir hali de yoktur. Ancak bu fakrın sırrına ve zevkine erişmişse, işte o insanın bu âlemde güzel bir sermayesi var, demektir. Allah Teâlâ’ya muhtaç olmaktan daha büyük bir nimet yoktur. Biz ‘elhamdülillah’ derken dahî Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğumuzun hamdini ilanederiz. Efendimiz(sav) “El fakru fahrî” buyurarak Livâü’l-hamd sırrını ne güzel işaret eylediler. Fefhem(düşün)

“Fakrü fahrî” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Olmak için, solmak lâzımdır solmak için de soyunmak, varlıktan soyunmak lâzımdır, ol sebepten zikrimiz el-fakru fahrî, erişilen mazhariyeti kendine mâl eden, kaybeder. Malın sâhibini, cânın sâhibini unutma. Boş bir kabsın, dilenmesini bil. Fakîrliğini kaybetme ki Ganî ile olasın.

Çektim el benden, bana benlik veren bildim ki Sen,
Benliğimde kaldığımca zerre rahat etmedim

Zikrimiz el-fakru fahrî yani ne kadar boşalırsan, ne kadar yok olursan o kadar dolar, o kadar varlıktan nasiplenirsin. Hiç bir nesnenin kendine ait olmadığını bilen, herşeyin sahibi olur. İstemenin hakikati istememek; her şey Haktadır zîrâ Hak her şeyi de muhîttir. Gelen gönülden gelir, giden de gönülden gider.

İÇTEN DOĞUŞLAR
– Birinci Velâdetnâme –

“Kâf-u Nûn” sırrını tefsîr edecek Kur’ansın
Cism-i Kürsî’de bir Arş dersi veren irfansın

Kitabın dışta mecâz içte icâz mahzenidir
En büyük mûcize “Âdem” buna pür-îmansın

“Küntü kenz” sırrını fâş etmede mevcûdiyeti
Bu sıfatınla O’nun Zâtına bir ilânsın

“Hâl-i âmâ”yı yıkıp vâcibi izhâr ettin
Kuvveden fi’le çıkan bir eser-i imkânsın

Öyle bir zerre imişsin ki cihanlar meknûz
Katrenin hacmine sığmış sonu yok ummansın

“Sırrı – Levlâk”ı düşündükçe tefâhur eyle
Şu hakîr hâke düşen bir zer-i bî-pâyansın

Nice âlem mütekâsif duruyor vechinde
Zübde-i kevn-ü mekân tesmiyeye şâyansın

Sîretin bulmak için bak nice sûret giydin
Her sâhifende bin eş’ar okunan dîvansın

Zâhiren şimdi “hubût” eyledin arza amma
Sen O’nun mâyesisin sâhibine akransın

Ahsen-i sûret giydin, onu mahcûb etme
“Sidretu’l-münteha” da tahtı kuran sultansın

Kâinatın sebeb-i hilkatısın fahreyle
Cümle esmâ-ı ilâhî yazılan fermansın

Mıknatıstır ebeveyn, cezbeder eflâka kadar
Annen Arzdır, pederin gök, ne büyük ihsansın

Kâh eser, kâh müessîr oluruz nevbetle
Fıtratın tezgâhına sen de bugün hayransın

Hilkatın cümle şüûnunda kemâlat doludur
Neyi nâkıs görüyorsan o kadar noksansın

“Men aref” künhüne ermek bu seferden gâyen
HAKK’ın âyînesisin varlığına bürhansın

Akıbet gübre olup gitmemeğe cehdeyle
Sen ezelle ebede mihver olan bir ânsın

Beşerin ömrü şihâbdır sönüyor sür’at ile
Sen güneş ol ki nûrun ebediyyen yansın

Nefsin idrâk ederek, yârini ağyardan ayır
En çetin harplere sahne olacak meydansın

Bu gazâda sana bir başkası yardım edemez
Bil ki gönlündeki derde yine sen dermansın

Mârifet doğma değildir ölebilmektir esas
Öyle bir öl ki bütün hep diriler kıskansın

Ahdine sıdkını göster ederek teslim-i nefs,
RABB’ine bezm-i Elestten verilen peymansın

Cânı cânâna fedâdan çekinen nâmerttir
Dâvete aşkla icâbet edecek kurbansın

HAKK’a mahrem olanın hakkı şehâdet olmuş
Bu tevekküldeki ulviyet ile giryânsın

Bazı cevherleri ALLAH düşürür hâr eline
EHL-İ BEYT kadrini takdîr edecek vicdânsın

Ağla dehrin yüzüne son kere kundakta iken
Asl’a ric’at ediyorsun ebedî handansın

Şu denî âlemi mektep bilerek dersini al
Olgun ol! Zâhiren âlem seni echel sansın

Tükürüp geç feleğin tükrüğe değmez yüzüne
Bırak ol kahbeye sen ehl-i dalâlet kansın

“Fakrü fahri” sözü düstûr-u esâsiyyendir
Mâsivâ perdesini çâk ederek üryansın

Bende benlikten eser kalmadı ifnâ ettin
Dâimâ gönlümü işgâl edecek mihmansın

Bâdemâ âleme mes’ut kaparım gözlerimi
Çünkü dünyâda beni anlayacak insânsın

“Mâ-arefnâke” deyip kat’-ı kelâm eylemeli
Ne kadar âşikâr olsan o kadar pinhânsın

“Mustafa Hüznî ULUĞ” oldu “hubut” târihin
“El veled sırrı ebih” lâfzına tercümansın

Nefh-i rûh eyleyecek kudreti gösterdin ULUĞ
Bir cesetken beni ihyâ edebildin cansın

01/12/1950, İstanbul

Burada da fakirlik var, buyurmaz mısınız?