Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Uşşâkî’

Ne yana dönersen Vechullâh karşındadır (Allâh Esmâsı!) Muhakkak ki Allâh tüm varlığı kapsar ve ilim sahibidir [Bakara:115]

Ne yana dönersem gördüğüm nedir? Çiçek, ağaç, kuş, toprak, çocuk ve bulut ya toprak demek hepsi bir mertebeden Hak!

Nice yıldır misafirsin bu tende
Cehâlettir anı bilmez isen sende

hb

Efendi hazretlerine suâl eylerler:
– Bîat’ten sonra derviş…
Hazretim derhal müdahale eder, suâlin gerisi dökülmeden:
– Bîat’ten sonra hâlâ derviş mi var?

Aşkın ilk nefesi benim (diye bildiğimin) son nefesi olurmuş meğer…

‘O ve Ben’ hikâye, yalnız O, illâ Hû

Aşk ocağında cân olanlar iyi bilirler; azâmet-i ilâhiye, kullukta ki acz ve yokluk nisbetinde arz-ı cemâl eyler. Nokta-i acze indiğiniz anda, bütün harflerde ve rakamlarda seyr ve hareket eden siz olursunuz. Heykel-i cismâniye takılıp kalanlar aldanırlar. Hakîkate nazar edenler, hakîkate uyanlar, kesâfetten kurtulup letâfet buldular, semâvat ve arzın nûrâniyetine iltihâk ettiler.

İsrâfil’in öttürdüğü sûr; aşkın da nefhâsıdır ki, birincisinde seni senden alır, yok eder, ikincisinde de ebedî hayata bağlar. Sûr’un öldüren birinci nefhasını, yavrusunu uyutan annenin ninnisine benzetebilirsiniz. İkinci nefhayı, çocuğun hareketini görmek isteyen babadan, üstâd-ı aşktan bil! Çünkü dirilticidir.

Bir zât aşkı târif ederken: “dumansız ateş, anahtarsız kilit, konaksız yolculuk, kadehsiz şarap, sessiz ve kelimesiz konuşma, menfaâtsiz alış-veriş, tertemiz bir gönül sâhibi olmak ve nihâyet yandıktan sonra da yakmak” buyurmuştu vaktiyle.

Hz. Pir Mevlânâ’nın “Cümle ma’şûktur, âşık perdedir. Âşık hastadır, ma’şûk zindedir” demeleri de pek mânîdardır.

Eğer beşer sır saklayabilseydi, hayır ve şer, dedikodu peydâ olmazdı.

Bedenin her zerresinden gönül gözü ile bakan, gönül kulağı ile işiten, gönüllere hitâp ederek gönül sesi ile konuşan, kendini kurtarmış, aslına varmış demektir. Artık daha fazla konuşmaya tahammülüm kalmadı.

Gül yağı kazanının ateşi fazla geldi, kapak oynamaya başladı, imbik borularını darmadağın edecek. Mevzûmuza bir son verelim.

Çamurlarla oynamak ve onları tasfiye etmekle uğraşmak, âşıkın âdedi değildir. Eğer üzeri çamurlanmış bir defîne bulursa, onu yıkayıp temizlemekten çekinmez. Sevgisinin şiddetinden dolayı muhabbet sâhibine ‘âşık’ demişlerdir. Âşık yanar halde bulunan bir vücûttur, gönülden aldığı ateşle yanar ve maddi olan şeyleri de o ateşle yakar.

Ey âşık! Sana ifrât derece sevginden dolayı âşık demişlerdir. Huyundan vazgeçme sev, yan, yine sev. Gece gündüz, yaz ve kış demeden yan ve yine sev.

Yanan âşık, yakmasını da bilirse o zaman kemâle erdi ve ma’şûkluk makâmında karar kıldı demektir. Esâsen bir an âşık olanın ikinci bir idrâk ânı ma’şûkluktur.

Biz sevdik âşık olduk
Sevildik ma’şûk olduk
Her dem yeniden doğarız
Bizden kim usanası

Aşk gönüller semâsında uçarken, arz üzerindeki temiz gönüllerin da’vetine dayanmaz iner, icâbet eder, sînesine çeker.

Aşk kimin gönlünü doldurmuşsa o vücûdu âdeta elsiz, ayaksız, hareketsiz bırakır. İki kanatla göklere uçulur. O kanatlar her makâmda olduğu gibi burada da “Lâ” ve “illâ”dır.

Evet, şâyet sultân-ı aşk bir gönül kâbesinden ezan okursa, o vücûdun her mesâmesi ve her tüyü ve cevâhiri “ALLAHU EKBER” diyerek huzûru ikrâr eder ve bir anda mâsivâyı terk ederek ağaçlar gibi kıyamda, mahlûkat gibi rukûda ve secde-i insâniyede kemâle ererek, mahbûbluğu tahiyyatta idrâk eder.

Gayb âleminden, esfeli safiline aşkın te’siri ile inen insan, yine aşk ile zâhirden bâtına urûç etmesini becererek “Kâb-ı kavseyn” dâiresini tamamlayabilirse ne mutlu o insana.

Maksadım, (ALLAH cc ve MUHAMMED sav) sevgisini anlatmak, kelime-i şahâdeti tam mânâsı ile bilmek ve tasdîd etmek. Bunun için de güzel ahlâk ve aşk sâhibi olmak, benlikten kurtulmak ve bu husûstaki muvaffakiyete erişmek için de yalnız şeriatın vücût hareketinin kâfi gelmediğini anlatmak. Dünyâdaki her şeyin geçici olduğunu, bununla berâber yaşamak için, evvelâ yuva ve vatan muhabbetinin icâb ettiğini, dilimin döndüğü kadar anlatmak istedim.

İlim, dünyâda da, uhrâda da, aşkta da sonsuzdur. Çünkü, bizde gizli olan hazine de sonsuzdur. Gaib zannettiğimiz her varlık bizdedir. Biz bizim olursak, her şey bizimdir.

Aradığınızı ölmeden evvel bulun! Hakîki sevgilinizi bilin! Dost da sizdedir düşman da sizdedir. ALLAH’ın ve Peygamberin nûru da sizdedir. Vesvese, hannas, şeytânet dahi sizdedir. Dışınız kâinatın ve dünyâmızın özetidir. Gönlümüz âlem-i ervâh’ın merkezidir.

Kardeş, sen ancak o düşünceden ibâretsin. Geri kalan varlığın ise kemik ve deriden başka bir şey değildir. Düşüncen mânevî, varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense, külhana layıksın. Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar. Cinsleri kendi cinsleriyle karıştırır; bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat mercimek, şeker arasına karışırsa (taneleri) birer birer ayıklarlar. Tablalar kırıldı, canlar döküldü ve iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar. Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberleri gönderdi. Peygamberler gelmeden önce hepimiz birdik; iyi miyiz, kötü müyüz kimse bilmezdi. Âlemde kalp akçeyle sağlam akçe bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamıyla geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi doğunca “Ey, karışık olan, uzaklaş! Ey saf, beri gel! (denildi). Renkleri göz fark edebilir; lâ’li de taştan ayırt eden, gözdür.  İnciyi de göz tanır, külü gübürü (çer-çöp) de… Onun içindir ki toz toprak gözü incitir. [Hz. Pir Mevlânâ]

İşte, her husûsta büyük âlem olduğunuzu anlamalısınız!. Şâyet hedefiniz süflî ise, siz de süflîsiniz. Eğer hedefiniz âlî ise, siz de âlîsiniz.

Öyle sanırdım ayriyem
Dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni
Bildim ki ol cânân imiş

Geliniz, baş üzerindeki göz nûrunuzdan bakanın, gönlünüzden bakan olduğunu bilin! Sûrette semâda bizi besleyen Hz. ALLAH, mânâdan da, gönül âleminden de bizleri beslemektedir.

Ey sevgilim! Biliyorum ki Sen, “Lâ” deyinceye kadar kendinden geçenleri sever ve tercih edersin ammâ “İllâ” diyecek kadar geçecek olan iki saniyelik zamânâ bile acıyanlara da zâtınla tecellî edersin.

Yâr, her dem sana nazâr eyler
Seni gafil görürse güzâr eyler

Onun için bizler de biraz da düşünme ve temâşâ zevkini bulalım ve onsekizbin âlemi, onsekizbin gözle seyrân etmenin neş’esinde yaşayalım.

Yâr, istemez ki âşıkı ağyâra yâr ola
Her dem dili bin dert ile bî-karâr ola

 

Reklamlar

Read Full Post »

KENDİMİZİ TANIYALIM
Birinci Tavır

Nefs-i emmâresini zabt idemez ehl-i hevâ
Ten gemisine dümenci olmaz her çevüren

Meşrebi îcâbı bütün vakitlerinde, vücudun kuvvetlerini şehveti uğrunda kullanan bir acâyib bendir.

nefs7.jpg

Geldi tenbîh remz-ile görmez misin
Tutup emri ölmeden ölmez misin

Nefs mertebelerinde birinci tavır “sadr-ı hayvaniye”dir. Bu mertebenin nefsi “nefs-i emmâre”, seyri “seyr-i ilallah”, âlemi “şehâdet”, zikri zâhirde “Lâ ilâhe illallah” bâtında “La ma’bûde illalâh” (hakikatte güç ve kuvvet sende değil amir sen değilsin, senin kulun değilim ey nefs, kulluğum ancak Allah’adır mânâsına), makamı ise “sadr”dır. Bu mertebede tabiatıyla bulunan sâlik, kelime-i tevhid zikrine (darb-ı tevhid) devam etmelidir.

Nefs-i emmârenin bütün işleri, kahra muvâfıktır, bütün işleri şeytânın beğendiği işlerdir.

zikr_tevhid

Nice mecruh eylediyse ruhunu emmâre nefs
Sen de gürz-ü zikr ile dön başına eyle kısâs
Azgın nefs-i emmâren ruhunu nîce bin günâh ile nasıl yaraladı ise sen de zikir topuzuyla ona kısas uygula; vur başına darb-ı zikri… çünkü bundan başka bir amelin kalbe etkisi yoktur. Nefs-i emmâre, bir mürşid-i kâmile biat eden sâlik için manevî yolculuğunun başlangıç noktasıdır. Bu mertebe adını Yusuf suresi 53. ayet-i kerimesinden almıştır: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.”

Ben kendimi temize çıkaramam. Doğrusu bir kişi, elbette kendi isteklerinin zorbalığında olduğunda bir kötülük içinde olur. Ancak Rabbinin merhametini anlayanlar başka. Muhakkak ki Rabbim mağfiret edendir, tüm varlığı özünden vâredendir.

Kelime-i tevhîd zikri ile sâlikin nefsinde “nefy” gider “isbât” kalır. Vasf-ı mekkâre (hilekar, yük hayvanı) olan bu mertebede bulunan kullarına Allah, “İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar” [Araf:179] ayeti ile seslenmiştir. Nefs-i emmâre mertebesinde ki kötü huylar: hırs, kin, haset, şehvet ve benzerleridir.

Sorarsan nefsini emmâredür ol
Sana sihr eyleyen mekkaredür ol

Nefs-i emmâre mertebesinde bulunan sâlikin şehvetini eşeğe, kinini ve gadabını zehirli yılana, nefsinin tamah ve aç gözlülüğünü kurta, ihanetini tilkiye, murdarlığını ise köpeğe benzetirler. Bu mertebede olan kişi, yaptığı iyilik ve güzelliklerle övünür, başkaları da bilsin ister çünkü nefsi dünyevi istek ve arzularının esiri olmuştur.

İşit hem vasfını emmarenün gel
Dahı ol halini mekkarenün gel.

Nefs-i emmâre mertebesinden kurtulmak isteyen sâlik öncelikle tüm yaptıklarından pişmân olup samîmi bir tevbe ile tevbe etmelidir. Bunun yanında sadrını tüm kötülüklerden temizlemelidir. Böylece sadrın üzerini örten “kışr” (kabuk) ortadan kalkacak ve “lüb” (öz) ortaya çıkacaktır. Kelime-i tevhid zikrine ve ibadetlerine devam eden sâlik, nefsi ile sürekli mücadele ederek “ilme’l yakîn”e erişebilecektir.

İrerse sadruna çün darb-ı tevhîd,
Gele tasdik kalbe gide taklîd

Nefs-i emmâre, sürekli kötülüğü emreden, kulu Rabbinden uzaklaştırıp kötülük işlemeye sevk eden en alt mertebede bulunan isyankâr nefistir. Bu mertebede bulunan kişinin tek düşüncesi; dünya, dünyevi menfaatler ve fiziksel ihtiyaçların giderilmesidir.

Bu tavrın nûru, gök (mavi); vâkıâtı (gördüğü rüyalar), yırtıcı ve vahşi hayvanlardır. Sâlikin bu mertebede gördüğü rüyalara itibar edilmez. Bu mertebenin günü cumartesi (onun için en uğurlu gün), feleği Ay, peygamberi Hz. Âdem, eseri ise “fenâ-yı mâsivâ”dır.

Nefs-i emmâre mertebesinde bulunan sâlik, ibadet etse de bunu azaptan kurtulmak için veya riyakârlıktan dolayı yapar. Bu mertebede akıl etkili olduğu için bazen ruh gelse de akıl onu geri göndermektedir. Bu makamda rüyada görülen hayvanlar iyiye yorulmamakta, bu hayvanların sıfatları ne ise görülen rüyalar o şekilde tabir edilmektedir. Bir şeyh rehberliğinde sülûk eden müridlerde güzel vakıalar da yaşanmaktadır. Zamanını tezkiye ve tasfiye ile geçiren müridin fiilleri ve sözleri değişir, güzel sıfatlar kazanır ve “kalb” makamına girer. Aksi takdirde salik “berzah”ta kalır.

Talep makamı olan bu makamın günü cumartesidir çünkü Kureyş kavmi cumartesi günü Hz. Peygamber’e tuzak kurmak amacıyla Dâru’n-Nedve’de toplanmışlardır. Burada Dâru’n-Nedve, sadrı; Kureyş, nefs-i emmâre güçlerini; Hz. Peygamber, ruhu; Hz. Ebu Bekir ise ruhun güçlerini simgelemektedir. Nefs-i emmâre mertebesinde sadr da toplanan nefsanî güçler sürekli olarak ruha tuzak kurmak için fırsat beklerler.

Nefs-i emmâre mertebesinin yıldızı “ay”dır. Çünkü ayda bulunan özellikler sadırda da bulunmaktadır. Salik bu mertebede nûrânîlik rengini aydan almaktadır. Ay ışığı düştüğü keteni nasıl mahv ediyorsa salikte kötü sıfatlarını bu makamda mahvetmektedir.

Bu mertebenin peygamberine Hz. Âdem denmesinin sebebi ise onun “ebu’l evlâd” (nesillerin babası) oluşudur. Hz. Âdem nasıl nesillerin babası yani başlangıcı ise nefs-i emmâre de nefis mertebelerinin başlangıcıdır.

Nefs-i emmâre mertebesinde sâlikin nefsi sürekli olarak bedenin fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasını ister, kalbi ise maneviyattan zevk almaz. Burada kişi şirk, küfür, gaflet, cehalet, dünya sevgisi, tûl-i emel, ikiyüzlülük, gurur, heva, gazap, şehvet, hırs, buhl, ucb ve kibir, intikam, kin, düşmanlık, cimrilik gibi sıfatlara sahiptir. Sahip olduğu bu kötü sıfatları düzeltmek isteyen mürid, kâmil bir mürşide intisab ederek kelime-i tevhid zikrine başlar. Sâlikin bu kötü huylardan tamamı ile kurtulabilmesi mümkün değildir. Ancak bu kötü huylar güzel huylara dönüştürülebilir. Sâlik bu mertebeye özgü olan kötü huyları düzeltmeden bir üst mertebeye geçemez.

Özenmez misin ol yâre aldanmışsın ağyâre
Seni azdırmış emmâre, gel Allah’a dönelim gel 

“Nefs-i hayvaniyye” de denilen bu mertebede bulunan kişinin nefsini bilmek, Rabbini tanımak ve mârifet tahsil etmek gibi kaygıları bulunmaz. Onun tek kaygısı “akl-ı meaş” (geçim derdi)’dir, “akl-ı mead” (ahiret fikri)’den ise habersizdir. Nefis, bedenin fizyolojik isteklerinin etkisi altındadır oysa insan bedenden ibâret midir?

Benim bu emmare nefsim, ne ders aldı, ne de ibret
Yaşımdan ve ak saçımdan, nedeni kara cehalet

EŦ-ŦAVRU’L-EVVEL
Mefā’įlün / Mefā’įlün / Fe’ūlün

Nedür ol ŧavr-ı evvel śadruñ ey yār
Mine’l-ħalķi ile’l-ħalķ oldı her bār
Śorarsañ nefsini emmāredür ol
Saña siĥr eyleyen mekkāredür ol
Çün oldur ma’den-i fisķ-ı đalālet
İde Ĥaķķ śadrını şerĥ-i hidāyet
Anuñ aħlāķıdur ĥırś u küdūret
Ġađab buħl ü ĥased hem daħı şehvet
Didi emmārenüñ ehline ol Ĥaķķ
Bular en’ām gibi oldı muĥaķķaķ
Daħı en’āmdan oldı hem eđāll ol
Naśįb olmadı çünkim raĥmeti bol
İşit hem vaśfını emmārenüñ gel
Daħı ol ĥālini mekkārenüñ gel
Dönübdür şehvet-ile bu ĥımāra
Ġađabla kin ile āġūlu māra
Eźā ider cihān ħalķına her dem
İder her kişinüñ göñlüni pür-ġam
Ŧama’la ĥırśla ķurdurur hemān ol
Cihānı yimege ister bula yol
Ķoyun ķuzı gibi a’māliñi āh
Ŧaġıdurdı eline girse bir rāh
İdübdür ĥįle vü tezvįri śan’at
İşitdüñ dilkiler gibi ħıyānet
Hemān ki kelb gibi daħı o murdār
O leş gibi düşer dünyāya her bār
Bu evśāfuñ birisi kimde ki var
Hemān oldur düşinde olan ıžhār
Gehį dilkü görinür gāhį aślan
Gehį kelb gehį ķurd gāhį ķaplan
Bu evśāf olduġı-çün anda ey yār
Görinür kendüsine yine onlar
Bu evśāfdan ħalāś olmayıcaķ sen
Bes olmaz saña Ĥaķķ’uñ yolı rūşen
Ħalāś olmaġa isterseñ ‘ilācı
Yüri bir yire göster iĥtiyācı
Nedāmet tįġı-ile yāre śadruñ
Çıķarup ŧaşra ķıla cümle mekruñ
Yuya hem tevbe-i ābıyla anı pāk
Vücūduñ çirklerinden eyleye pāk
Çü śadruñ şerĥ olunca pāk hem
Olur ķalbüñ Ĥaķ-ı esrārına maĥrem
Daħı şerĥ olıcaķ ol cild-i ĥayvān
Gider ķışrı açılur lübb-i insān
İde çün nefy-ile iŝbātı her gāh
Ki diye “Lā ilāhe illa’llāh”
İrerse śadruña çün đarb-ı tevĥįd
Gele taśdįķ ķalbe gide taķlįd
Çü śıdķuñ gelmese her dem saña ger
Sebeb bu mübtedįseñ ey birāder
Saña ‘ilme’l-yaķįn ise irādet
Yaķįn gelene dek eyle ‘ibādet
Gehį śıdķ u gehį kiźb ola kāruñ
Çü olmaz bir makām içre ķarāruñ
Gele ‘ilme’l-yaķįn ķalb evine gāh
Gide geldügi gibi yine her gāh
İrince sem-‘i cāna tevbe telķįn
Dilinden mürşidüñ bulınca temkįn
Olur dilinde dā’im źikru’llāh
Olur göñlinde ķā’im fikru’llāh
Lisān-ı pįri ola her ne dirse
Daħı anuñ göziyle ne görse

Bu denlü kâfîdür fe’fhem diyelüm
Mu’ammâ sorana ebsem diyelüm

Buradan da nefse yol vardır efendim.

Serkeş atlar zapt olunur dizginleri çekilerek
Benim bu azgın nefsim, kimler yola getirecek

Gerçeğe ne ibâdetle, ne okumakla gidilir sâdece değerli bir şeyini kaybetmekle, dert  ve musibetle… Terakkî zevkte olmaz ancak belâ ve mihnette… O halde ey tâlip tabîat mertebesinde kurtuluşun çaresi asıl, açlığa sabr eylemektir!

🔑 Nefs-i Emmâre’den geçebilmek için bizim hiçliğimizi ve ancak tecellî edenin Allah olduğunu ilmen de olsa bilmek gerektir.

 

Read Full Post »

“Şâzelî, Bedevî, Rifâî, Sünbülî, Şâbânî, Celvetî, Bektâşî, Bayrâmî ve Sa‘dî, Kādirî, Nakşibendî, Mevlevî, Gülşenî, Uşşâkîyiz” hissesiyle Câmiu’t-turuk Abdullah Selâhaddin Uşşâki Hazretleri (v. 1783) gülzârından bir âteşîn gül:

Müşkilin kimseye zâhirde Salâhî sormaz
Hâce-i bâtına sordu soracak esrârı

bir_sabah_medine

Gönül fikr-i hayâlinle sabahlar yâ Resûlallâh
Olur şem’-i cemâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Alîl-i pister-i hicrin enîn ü zâr edip dilden
Temennî-i visâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Seherlerde gönül teşrifin özler dîde-i câna
Tenezzül ihtimâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Ziyâ-yı ruhsârın nihân olur ise dilden
Hayâl-i zülf ü hâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Leyâlî-i tahayyül içre dil bezm-i tasavvurda
Cemâl-i bî-misâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Şeb-i gamda girişse bî-nevâ dil-hân-ı vaslınla
Ümîd-i hûn-ı nevâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Hadîs-i zülfünü tahdîs ederse leyle-i hicran
Salâhî kıyl ü kâlinle sabahlar yâ Resûlallâh

Gönül, hayalinin fikriyle sabaha kavuşur zaten gece de ancak senin cemâlinin ışığı, güzelliğinin ilâhi nuru ile karanlıktan aydınlığa erişir, tâ böylece sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılığın hasta yatağında iken gönülden acı ve sızıyla inleyerek ağlayıp sevdiğine kavuşma temennisiyle sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül seher vakitlerinde, can gözüne şeref vermeni özleyip tenezzül buyurup seni görme ihtimalinle  sabahlar yâ Resûlallâh. Senin yüzünün ışığı gizlenirse gönlümden, o güzelim hâlinin hayaliyle  sabahlar yâ Resûlallâh. Gönül, geceleri senin hayalinde canlandırarak, zihinde şekillendirme meclisinde iken misâlsiz güzelliğinle  (bazen de rüyâ aleminde seni göremeden) sabahlar yâ Resûlallâh. Gam gecesinde, gönülden, sessis sedâsız söyleyese sana kavuşma arzusunu, nasibine kana bulaşmış ümidi düşer de öyle sabahlar yâ Resûlallâh. Ayrılık acısıyla dolu gece, senin güzelliğinin taze hikâyesinden bahsetmek nimetine, memnûniyetini sözle ifâde edip teşekkür ederse, SALÂHÎ, gül cemâlinde mahrum bir halde, senin ancak lafını ederek, senden bahsederek, sözlerinden tesellî bularak  sabahlar yâ Resûlallâh.

Read Full Post »

%d blogcu bunu beğendi: