Öyle sermestim ki

Kâinatta hem temiz hem de temizleyici olan şey iki vardır:
biri su, biri Ehl-i Beyt-i Mustafa (as)

Ah Ya Rab, bizi dûr eyleme evlâd-ı Âli’den
Biz onların bendesiyiz, hem severiz kalu-beli’den

aliyeask

Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür
Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür

Gerçi cânândan dil-i şeydâ içün kâm isterem
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedür

Vasldan çün aşık-ı müstâğni eyler bir visal
Aşıka maşukdan her dem bu istiğnâ nedür

Hikmet-i dünyâ vü mâfiha bilen arif degül
Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfiha nedür

Ah u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi
Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür

benceask
Dünyada bu iksîr ile mes’ud olan ervah,
Ukbada da sermest-i müdam olsun erenler
Tekrar mülakî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ervaha selam olsun erenler

Mevlevi tesbihi

Ey vuslat o âşıkları efsûnuna râm etEy tatlı ve ulvî gece: yıllarca devam et!

Aşkın kuluyuz Mevlevîyiz biz,  Sevgi yoluyuz Mevlevîyiz biz
Başımda sikke, kâinât tekke, Çâr cihet Mekke Mevlevîyiz biz
Gelince vecde eyleriz secde, Kur’ân’a bende Mevleviyîz biz
Beş vakit ezan çağırır her an, İsmine hayrân Mevlevîyiz biz
Âhir ümmetiz, ehl-i sünnetiz, Mest-i vahdetiz Mevlevîyiz biz
Hilkât sebebi, Muhammed Nebî, Hakkın habîbi Mevlevîyiz biz
Hazret-i Sıddık, Resûl’e sâdık, Yoluna âşık Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ömer, Fârukü’l beşer, Adl ile söyler Mevlevîyiz biz
Hazret-i Osman, Şehid-i Kur’ân, Ne bilsin nâdân Mevlevîyiz biz
Hazret-i Ali, hidâyet eri,  İkrâr vereli Mevlevîyiz biz
Yâ Hazret-i Pîr, ol bize dest-gîr, Ezelden takdîr Mevlevîyiz biz
Abd-i rû siyah, acısın Allah, Her seherde ah Mevlevîyiz biz

Can, bir taraftan yaklaşan vuslatın rayihası ile sermest gezerken diğer yanımız elimizdeki tesbihin bitmek bilmeyen beyhude turlarından muzdarip…

Bilemiyoruz yukarıdaki PLAY düğmesine basıp dinliyormusunuz nasıl Mevlevi olduğumuzu… sizin de dikkatinizi çekti mi sadece 17 Aralık’larda, Şeb-i Arûs’larda, sema ayininde,  profil resimlerin de değil “Her seherde âh Mevleviyiz biz” buyuruyor değil mi? Yani namazsız, niyazsız Mevlevi olunmaz!

Hz. Nâbi ne de güzelim dile getirmiş hal-i pür melalimi:
Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid.
Bizim dudaklanmız zikr-i Hak’la meşgul iken, fikrimiz dünya bataklığına saplanıp kaldıysa, eldeki mercan tesbih de tereddütte kalır elbet. Maddeye gönül vermemek… Şimdi bu yolun yolcusunun masivadan kendisini nasıl sıyırabileceğini düşünelim:
İnsan, hayatı müddetince masiva ile beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabiî insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayatî ihtiyaçlara bağlanacağı gibi, türlü güzellikler de gönül verecektir. İşte, tasavvuf, dervişine zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.
Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek değildir. Derviş, herkes gibi umumî hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak’tan ayrılmayacaktır. Fakat bütün bunlara gönlünü bağlamayacak, Malikü’l-Mülk’ü düşünecek, bugün kendi elinde Hakk’ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin, yarın başkasının eline geçmesinin tabiî olduğunu teemmül edecek ve kaybından dolayı asla müteessir olmayacaktır.

Efendim kısa söyleyin, manayı bulandırmayın derseniz; ölçü gayet basit… Maddeye gönül vermemenin alameti: ele geçince: sevinmeyeceksin, elden çıkınca: üzülmeyeceksin!


Aşığının:
Ehl-i tevhid olmak istersen sivâya meyli kes,
Aç gözün merdâne bak, Allah bes bâki heves.
buyurduğu gibi, Hak’tan maâdasına gönülde yer veren kimse, muhabbet ve aşk ile şirk-i hafiye kadar gidebilir. Her ne kadar bazı tarik erbabı “Hakikate, mecaz köprüsünün geçilerek varılır” demişlerse de, erbabı, bunun hududunu tayin eder.

Şimdi ey aziz okuyucu buraya kadar  hangi sorular uyandı hanenizde bilmem… O fotoğraftaki bu satırların yazarı mıdır? Elindeki tesbih mercan mıdır? Bu yazı bir seher vakti mi yazılmıştır?

Onu bilmem ama bu yazının da sonu bir yere varamamıştır. Mana gene yarım kalmıştır… Ne yapalım bu oyunda bize düşen (düşe kalka da olsa) yolda olmaktır, nereye vardıracağı O’nun işidir, aşk û niyaz eyleriz vesselam…

Ölümden bir şeyler umarak

Yaşamaya alışanlara,
Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.
[Enbiyâ:35]  

Bekleyin geliyor ölüm usulca, usulca girer koynumuza…
Sükûtu bir mezârın bir derin feryâddır, müdhiş!

Bu müthiş feryadın içinde “her cuma ehline verilen haftalık azıklar” ne oldu buyurdu telefondaki dost, hem ne bilsindi, her cuma güneşten evvel doğup bin hüzünle gönderilmemişler klasöründe beklediklerini…

Belli ki yaşlandık nice hatıralarla gönül sayfamızda, kapı açıldıktan sonra yapılan ilk “ders tarifi” dün gibi aklımızda ve bir de büyülü kelime: “Râbıta-i mevt”… Biz ona “alıştığımız bir şeydi yaşamak” dedik hep. Gün sonunda öldüğümüzü düşünmek üzere yumunca gözlerimizi, dilimiz damakta hep aynı şiiri mırıldandık durduk;

Öldük, ölümden bir şeyler umarak.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.
Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;
Yok bizi arayan, soran kimsemiz.
Öylesine karanlık ki gecemiz,
Ha olmuş ha olmamış penceremiz;
Akar suda aksimizden eser yok.

Daha çocuk sayılacak yaşta ölümün rengini işbu mısralarla öğrettiler.

… Neden sonra teyzemiz geldi hatrımıza, salt aklın eleştirisi deyince… Ankara’nın uzun kış gecelerine sarmalanan sohbetten sonra gelen telefondaki sesin verdiği “ölen var” haberiyle irkildi, çark etmişçesine bir suali sessizce mırıldandı kendi kendine: ” Ölüm var… ama hiç gidip gelen, ölüp dönen yok ki bir haber alsak, ona göre yaşasak”

Gelenler hep sabî geldiler, gidenlerden haber gelmez
Bu bir sırr-ı ilahidir gelen bilmez, giden söylemez

Ağzımızın tadını kaçırsa da şairin izinden yol almaya devam ettik… “İnanmazsan ölüm yok, inanırsan tadı yok” dediği yerde durup aynaya baktık, “Her can ölümü tadacaktır…” ilahi fermanı tam üç kez tekrarlandı mana çivisiyle parçalanan ömür aynasında….

“Zevkleri, ağızlar tadını kaçıran ölümü çokça anınız” çığlığı yetişmeseydi daha çok beklerdik ol şehnaz şarkıya aldanıp:
Feryad ki feryadıma imdad edecek yok
Efsus ki gamdan beni azad edecek yok

Belli ki bir el uzanıyordu asırlar ötesinden, bir cenaze geçiyordu Risaletpenâh Hazretlerinin bulunduğu yerden. Habib-i Kibriya Efendimiz ayağa kalkar, ta’zim gösterir. Ashab şaşkın: “Ya Resulallah o cenaze bir yahudiye ait” derler. Rahmeten lil alemin olan asırlar ötesinden seslenir: “Ama olsun O da bir insan değil mi?” Anla ey insan, rehberi alemlere rahmet olan, anla…

Kıyas yapma, ölünce iş başkalaşır, öl de gör veya ölenden gör…

… Ve sonra derviş kisvesi giydirdiler, ete kemiğe bürüdüler, saldılar fakirini meydane, kahrı û lütfu arasında gidip geldik bir nice …

Bil ki bu iki kelime sufilere ait iki tâbirdir. Onlar bununla kendi hallerini izah ederler. Sufilerin kahr sözünde maksadları, Hakk’ın te’yid ile şahsî isteklerinin fâni kılınması, nefsin arzulardan menedilmesi ve bunlar olurken kendilerine ait bir muradın olmamasıdır. Lutf sözünden maksad, sırrın bekâsı, müşahedenin devamı ve istikamet derecesinde halin karar kılması konusundaki Hakk’ın te’yididir. Bu hususta bir taife vardır ki; Hakk’tan keramet, muradın hasıl olmasıyla bilinir. (Kul neyi dilerse Hakk’ın onu yapması ve dileği kabul etmesi halidir) demişlerdir. Bunlar ehli lütuf olanlardır. Diğer bir taife de şöyle der: Keramet Hakk Teâlâ’nın kulu onun muradından kendi muradına döndürmesi ve muradsız olarak onu kahretmesidir. Öyle ki susuzluk halinde denize gitse (nefsin muradı yerine gelmesin diye) deniz kurur…

Câna cefa ya kıl safâ
Kahrın da hoş lütfunda hoş
Ya derd gönder ya deva
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Ey lütfu hem kahrı güzel
Senden hem ol hoş hem bu hoş.

Sözün kısası bizim kendimiz için yapmış olduğumuz tercih hakkımızda belâdır. Ben Hakk’ın beni âfetten muhafaza edeceği nefsimin şerrinden kurtaracağı bir halde bulunmaktan başka bir şey istemiyorum. Şayet Allah (c.c) beni lütfuna mazhar kılarsa, kahrını temenni etmem. Onun tercihi karşısında benim bir ihtiyarım ve tercihim yoktur. (Lütfun da hoş kahrında hoş derim). Muvaffakiyet Allah (c.c) sayesindedir, bize Allah (c.c) kâfidir. O ne hoş bir yoldaştır…

Kahr-ı lütf-u şey’i vâhid bilmeyen çekti azab
Ol azabtan kurtulup sultan olan anlar bizi

Kahır ve Lütuf, Cemal ve celal tecellileri… Celâl, Hakkın kahrı, bütün şekillerin, varlıkların ve vücûdun manen eriyip, Allah’ın tecellî ve zuhuru yâni kendi yüce varlığının bekası mânasına… Hemen cümlesi Haktan, bunlar birer esma, orada kalan müsemmayı göremedi…

Bugün, gökyüzü bizim ay yüzlü sevgilimizin güzelliğine hayran olmuştur. Güneş bile onun yüzünün parlaklığını görmüş de kıskanmış, rengi solmuştur. Varlık sabahında bu mana güneşinden başka güneş yoktur. Var olan her zerreyi, herşeyi O’nun vahdet güneşi aydınlatıyor. O güneş her yere düşüyor, kralın sarayını da, dilencinin kıblesini de o aydınlatıyor. Her sabah, her akşam nice nice şekillere bürünmede. Bu yüzden herbiri öbüründen başka sanılmaktadır. Halil’de lütuf vardı da, bu sebeple ateş kendisine su gibi göründü. Nemrut da kahırdan ibaret olduğu için, ona da su, ateş kesildi. Yusuf, kardeşlerinin gözlerine kurt gibi göründü. Güzel bir kardeş olduğu gizli kaldı. Biri, onun yüzünü seyrederken, güzelliğine hayran olur, parmaklarını keser. Öbürü, “Bu ne kötü kişidir!” der; onun canına kasdeder. [Hz. Pir Mevlana]

Birliği bulan, Tevhide (hatta kelimesine bile) eren, secde edip kurtuldu azaptan… Yolu, ahval-i tevhide varan kalp sahibi oldu, ferah buldu, “Kadere rıza, kederi izale eder” hadis-i şerifine mazhar oldu. Rızada idrâk olmazsa, kişi aklen zorlama ile sabre kalkışır ki, o zaman da sonu bir başka sıkıntıdır. Öyle ya “zorlama ile iş yapan, bahane ile terkeder” İşte kalp sahibi arifler, vücud ülkesine ta böylece sultan olur. Her bir sıfat o kalbe itaat eder…

Kalp sahibinin uzattığı söz uzadı, mânâ dağıldı… O’nun dilemesiyle tamamı ve devamı gönlünüze doğsun, günlerin efendisi Cuma nuruyla, gönül ve ömür haneleriniz bereketlensin de mürîd iken murâd, talib iken matlûb, habib iken mahbûb olasınız ya huu

Hırka-i Saadet’ten

Medeniyetimizin seslerinden,
Alnımız secdede bulsun bizi her lâhza ezan
Ve hazin ömrümüzün her günü olsun Ramazan
Zikrimiz Arşı geçip fecre kadar yükselsin
Mâveralardan ümîd ettiğimiz ses gelsin

Lale bahçesinde ezan okunurdu: Dini nidaların üstüne bülbüllerin nağmeleri gülâbdanlardan dökülen damlalar gibi serpiliyordu. Kokulu şimşirler arasından geçtik. Din ve tarih yâdlarıyla dolu gönlüm başımın üstünde yıldızlarla dolu geceye benziyordu. Dehlizlerin sıra sütunları arasındaki loşluğu kırmızı fanuslar mini mini noktalamıştı. Asırları, saltanatları ve vecdeleri tanıyan bu sütunlardan birine yaslandım. Kulaklarımda surelerin nağmeleri ve gözlerimde mutasavvıfane bir bahar özleten mahmur çini harikaları var!..

Sütun gölgeleri arasında rüya hayaletleri gibi silikleşmiş küçük cemaat, işte teravihe kalktı. Her iki rekâtta bir güzel sesler selavât getirmeye başladı. Öyle bir cûşiş içinde idim ki şu zamanda yaşar bir fani olduğumu yavaş yavaş unutuyordum. Bilmiyordum ki hangi asrın Türküyüm! Dirseğim yanımdaki Enderunlu’dan daha vuzuhla Mısır fethinden dönen yeniçeriye sürünüyordu. Duyduğum nefes, rûkularda mafsalları çıtırdayan buruşuk yüzlü akağadan ziyade Zigetvar’ı görmüş bir pir gazinin soluğuydu. İmamın geçkin sesi Revan gününden geliyor gibiydi. Her selâm verişte sanıyordum ki dizinde tesbih, belinde hançer, bin zünûb ve gururun istiğfarı için murakabeye varmış bir eski hakanla göz göze geleceğiz. Zira bu tayfların hepsi buralarda, bu sehhâr dehlizde bergüzâr-ı Muhammed’in yanı başında saf-beste idi…

Maddî tabcil ve şahane ruhanîyet payânının en yüksek haddini bulmuş bu dairede bizim bin üç yüz otuz yedinci ramazanda kıldığımız şu teravihi acaba onlar Hicaz yıldızları altında ve soğumaya başlamış kumlar üstünde Resûlullâh’ın etrafında ilk defa ne taze vecdle eda etmişlerdi! İbadetimiz bin amber kokusu içinde idi. Bilhassa secde demlerinde bir su uzaktan, manevradan sesleniyor gibiydi. Bu koku bir gümüş buhurdandan geliyor. Bu su bir sonraki çeşmenin lülesinden boşanıyor ve Arapkârî nakışlı bir mermer olukta sırma gibi akıyordu. Bununla beraber Hırka-ı Muhammed’in eteği ucunda güya Kevser’in sesini duyan ve cennetin kokusunu alan müminlerdik.

Müezzin “Elveda yâ şehr-i Ramazan, elveda yâ şehr-i bereket velihsan!” diye nida ediyordu. Ağlayanlar ve inleyenler “Amin, amin” diyorlardı.

Ne yapsam ve nasıl olsa bitmesi mukarrer ve muhakkak hayatım için, küçük şahsi arzularım için, hiçbir dua etmedim, hiçbir şey dilemedim. Erdiğim vecdin havası içinde: “Elden yitirip kendimi bî-hûdluğa yettim.”

Yâ Rab, şu muazzam Ramazân hürmetine,
Kaldır aradan vahdete hâil ne ise.
Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan
Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se
Mâdâm ki verdin bize rûh-ı nevîn
Yâ Rab, daha bir nefha-i te’yîd insin.

Aff-ı taksirât; amin…
Mahv-ı seyyiât; amin…
Vusül-i muradât; amin…
Def-i beliyyât; amin…
Kabulu-u hacât; amin…
Müşahade-i cemalullah; amin…
Şefaat-i Muhammed Mustafa; amin…
Himem-i evliyaullah; amin…
Bi hürmeti ism-i Rahman; amin…
ve bir hürmeti şehr-i Ramazan; amin…
Kabul-u niyaz el-fâtiha

Sâmih Rifat

SÂMİH RİF’AT BEY (1874-1932)

Cumhuriyet’den önce şiir yazmaya başlayan ve Cumhuriyet’den sonra bu işe devam eden şairlerden biri de Sâmih Rifat’dır. 1874 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini Kocamustafapaşa Rüştiyesinde tamamladı, Farsça, Arapça ve Fransızca öğrendi.

Belediyede, Dahiliye Matbuat Kaleminde görev aldı. İkinci Meşrutiyet’de (1908) Dahiliye Mektupçu Kalemi Mümeyyizliği, kısa bir süre de Mercan İdadisi Edebiyat Öğretmenliği yaptı. Aynı yıl içinde Çanakkale Mutasarrıflığına getirildi. Konya (1912), Trabzon (1913) Valisi oldu. Sonra tekrar Konya Valiliğine, Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına getirildi. Kurtuluş Savaşı başlarında Anadolu’ya geçerek Kuvai Milliyecilere katıldı. Maarif Telif ve Tercüme Azası, sonra Reisi ve Maarif Vekaleti Müsteşarı (15.03.1922 – 01.10.1923) oldu. İkinci Büyük Millet Meclisine Çanakkale Mebusu olarak girdi. Ölünceye kadar aynı ilin Milletvekili olarak kaldı. Ayrıca Türk Dil Kurumu Başkanlığı ve Türk Tarih Kurumu Üyeliği yaptı.05.12.1932 tarihinde Ankara’da vefat etti.

Yedikule Bektâşî tekkesi dervişlerinden Hasan Rifat Bey’in oğlu, mûsikîşinas Ali Rifat Çağatay’ın (öl.1935) kardeşi şair Oktay Rifat’ın (öl.1988) babasıdır. Eşi ise, Nazım Hikmet’in teyzesidir.

İlk tahsilini babasının yanında yapması ve Farsça öğrenmesi Samih Rifat’ın bektaşîmeşreb bir şair olmasının da yolunu açmış oldu.

Hezerân per açıp reng-i ziyâdan
Ufûl etmiş güneş sahn-ı semâdan
Şebistân-ı elem hâlî sadâdan
Gönül pür-girye hâl-i inzivâdan

diye başlayan NEFES, Kerbelâ şehidi Hz. Hüseyin’i diğer peygamberlerden üstün tutan şu beytiyle sona ermektedir:

Ne mümkin sevmemek Sâmih Hüseyn’i
Kabûl eyler mi insan öyle şeyni
Resûl-i Kibriyâ’nın nûr-ı ‘ayni
Muazzezdir benimçun enbiyâdan

Kendi şiirlerini besteleyen Sâmih Rifat’ın bir bestesinin güftesi şöyledir:
Ezelden âşıkım ben Muhammed Mustafa’ya
Fedâ olsun hayâtım bütün Âl-i Abâ’ya
Acır bî-şübhe onlar bu rûh-i bî nevâya
Kabul etsin erenler kul oldum Mürtezâya

Ne sabrım kaldı artık ne ârâm ü karârım
Hüseyn’in âteşiyle yanar kalb-i nizârım
Tutar eflâki her şeb figânım âh ü zârım
Revandır seyl-i eşkim fezâ-yi Kerbelâ’ya

Gehî nisyân edersem ne var savm u salâtı
Unuttum Ehl-i Beyt’in gamından kâinâtı
Olur elbet müsâdif nigâh-ı iltifâtı
Alî’nin rûz-ı mahşer hazin bir âşinâya

O mü’minlerle zâhid sen ol cennette hemdem
Ki nesl-i Mustafâ’yı kılar pâmâl-i mâtem
Kolunda hırz-ı Yâsin dilinde İsm-i A’zam
Salar tîğ-i adâvet sudûr-i Hel etâ’ya

Budur Sâmih niyâzım erenler serverinden
Bana bir cür’a sunsun şerâb-ı Kevserinden
Görüp resm-i sülûku Horasân erlerinden
Karîn oldum hakîkat yolunda evliyâya

Samih Rifat tipik bir bektaşî dervişidir. Kerbelâ hüznünü bütün varlığıyla yaşayan ve ömürboyu terennüm eden bir gönül dünyasına sahiptir. Şiirlerinin başlıklarında ve muhtevalarında sizi sık sık şu kelimelerle selamlar: Keder, firkat, feryad, mihnet, felâket, tahassür, cevr, suziş, belâ, mükedder, idbâr, teessür, bî-karâr,nâle, garip, girdap, nevmîd, türbe, sâmit, gam, zulumât, ayrılık, mehcûr, dert, girye, me’yûs, ‘alîl, muzdarib,mersiye.

Yayınlanmamış eserlerinden biri de “Osmanlı’da Din Telakkîleri” adını taşımaktadır. Sadettin Nüzhet’in verdiği bilgiye göre bu eserde batınî zümreleri, özellikle Bektaşîliği ele alıp incelemiştir. Şiirlerinde kainattaki esrar ve ahenkle bütünleşen bir derviş gönlün terennüm, dua ve niyazını ihtiva etmektedir. Samih Rifat’ın tekke psikolojisini terennüm eden şu Nefes’ine daha sonra Yahya Kemal Beyatlı (öl.1958) nazire yazacaktır.

NEFES
Hezerân per açıp reng-i ziyâdan
Ufûl etmiş güneş sahn-ı semâdan
Şebistân-ı elem hâlî sadâdan
Gönül pür girye hâl-i inzivâdan
İlâhî meşrebim vahdet perestim
Şerâb-ı cilve-i hayretle mestim
O sağardır ki zinetsaz-ı destim
Dolar humhane-i al-i abâdan
Ne beklersin kılıp ey bâd-ı şebhiz
Demâdem turra-ı ezhâr-ı tehziz
Getir lutfeyle bir buy-ı dilâviz
Meşam-ı câna kabr-ı Murtazâdan
Bu demdir tâbımın devr-i melâli
Sever zulmetle ruhum hasbihâli
Sadâlar duymanın var ihtimâli
Karanlıklarda amâk-ı hafâdan
Uzaktan yalvarıp ebr-i bahâra
Dedim gel şöyle meyl et bir kenara
Hüseynimden haber ver kalb-i zâra
Eğer geçtinse deşt-i Kerbelâdan
Ne mümkün sevmemek Sâmih Hüseyni
Kabul eyler mi insan öyle şeyni
Rasûl-i Kibriyânın nûr-ı aynı
Muazzezdir benimçün enbiyâdan

İTHÂF

Abdülhak Hamid’den sonra ledünnî şiirin menbâları kurudu. Sâmih Rifat Bey’in hâtif sadâsını andıran bir manzûmesi bu çorak devrin en güzel eseridir. O eserin kafiyelerinden doğan bu mısrâları sâhibine ithâf ediyorum.

Fer almışken tulû-ı kibriyâdan
Bu gün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan
Niçin nûr inmiyor artık semâdan?
Bu şek, bağrımda her gün gâh ü bî-gâh
Dolaştım “Hû!” deyüp dergâh dergâh
Ümid ettim ki bir pîr-i dil-âgâh
Desün “Destûr!” mihrâb-ı hafâdan
Abâ var, post var, meydanda er yok
Horâsân erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyâr-ı Rûm’a gelmiş evliyâdan
Tecellîgâh iken binlerce rinde
Melâmet söndü Şark’ın her yerinde
Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
Nefes’ler dinledik sâz-ı Rızâ’dan
O yerler işte Bağdat, işte Âmid
Bugün her şûleden mahrûm, câmid,
O yerlerden gelen son yolcu Hâmid
Haberdâr olmaz olmuş mâverâdan
Bu manzûmenle ey üstâd-ı hoşkâm
Ali’den doldurup iksîr-i ilhâm
Leb-i uşşâka sundun öyle bir câm
Ki yoğrulmuş türâb-ı Kerbelâ’dan
Yahya Kemâl

Sâmih Rifat’ın NEFES şiirine nazire yazan Üsküp’lü şâir bir açıklama yapma ihtiyacını da hissetmiş ve tasavvufî şiirin kaynaklarının kuruduğunu ifade etmişti.