Rüyâ Defteri-6

hatun_medine

Dîger rû’yâ: Bizüm ‘Ali Çelebî gitdükden sonra yedinci gice rû’yâda gördüm ki bir kimse gelüp baña dir ki: “Senüñ hâneñde defîne zuhûr eyledi.” Fakîre dahı ‘azîm mesrûr olup ol mevzi’e varup gördüm ki bir câhuñ agzına yekpâre bir mermer komışlar. “Defîne bunuñ altındadur” dirler. Ben dahı mermeri kaldurup câhuñ içine bakdum. Bir nerdübân gördüm. Nerdübândan aşaga inerken bir latif rüzgar eser ki câna safâ virür, ta’bîr olmaz. Bu mevzi’de rûzgâr kandan gelür diyü ta’accüb iderken bir kimse dir ki: “Bu rûzgâr Medîne’den gelür. Bu yol Medîne yolıdur ve ravza-i şerîf yakındur” didiler. Benüm tahayyürüm dahi ziyâde oldı. Nerdübânuñ nihâyetine geldükde bir latîf çeşme, kurna mesâbesinde yapılmış. Katı latîf a’lâ suyı var ki âb-i hayâta benzer. Andan bir mikdâr su içdüm. Dahi biraz gitdükde bir a’lâ bâgçe gördüm. Bâgçe hâ. Mukâbelesinde Ravza-i Resûlullah. “İşte bu bâgçe Medînedür, işte Ravza” didiler. Fakîre dahi şevkümden serâsime gibi olup Ravza-i şerîfe yüz sürüp gözüm yaşın tazarru’ ve niyâz idüp ‘isyânum yâd idüp şefâ’at taleb idüp recâ iderüm. “Şefâ’at yâ habîbullâh” diyü derdle gözyaşların dökerüm. Hattâ bir iki beyit okurum. Beyit: evvel ü âhır vücûduñdur sebeb her devlete / el-meded ey destgîr-i evvelîn vü âhırîn / haşre tahsîs itme sultânum şefâ’at-kârını / ‘âlem-i dünyâda da ol destgîr-i ‘âcizîn. Okuduğum beyit budur. Ba’dehû murâdumca tazarru’ niyâz itdükten sonra geldügüm yoldan yine taşra hâneme çıkdum. Ol câhuñ agzını yine mermer ile kapadum. Ya’nî kimse vâkıf olmaya. Bir nâdân oña yol bulmaya. Mahsûs kendüm içün hıfz eyledüm. Bir mertebe mesrûr oldum ki dünyada öyle sürûr olmak mümkin degüldür. Ya’nî öyle yâdigâre lâyik oldum ki günde on kere murâd itsem Ravza-i şerîfe yüz sürmek mümkindür. Ta’accüb eyledüm ki Medîne-i Şerif bu kadar mesâfe-i ba’îd iken nice yakın oldı. Bu esnâda bana bir kimse dir ki: “Bu yol Medîne’ye arkurı yoldur. Gayrı yolı altı aylıkdur, ammâ Allâhü te’âlâ sana bu arkurı yolı virdi. Kaç kerre isterseñ varmak mümkindür” diyü. Bu safâ ve sürûr ile uyandum. Temme.

ruya_defteri_ayrac

Başka bir rüya: Bizim Ali Çelebi gittikten sonra yedinci gece rüyada gördüm ki birisi gelip bana şöyle dedi: “Senin evinde define çıktı.” Fakîre, çok sevindim ve oraya vardım, gördüm ki bir yerin ağzına bir mermer koymuşlar, “define bunun altında” dediler. Ben de mermeri kaldırıp yerin içine baktım. Bir merdiven gördüm. Merdivenden aşağı inerken hoş bir rüzgâr esti ki cana zevk verir, anlatması imkânsız. Orada durmuş “bu rüzgâr nereden geliyor?” diye şaşırmışken birisi dedi ki: “Bu rüzgâr Medine’den geliyor. Bu yol Medine yoludur. Ve o mübarek mekân (Ravza-i Nebî) yakındır.” Benim şaşkınlığım iyice arttı. Merdivenin sonuna gelince hoş bir çeşme gördüm, kurna gibi yapılmış. Çok iyi, çok tatlı suyu vardı ki, hayat suyuna benziyordu. Biraz su içtim. Biraz daha ilerlediğimde güzel bir bahçe gördüm. Bahçe ha. Karşısında Resulullah’ın kabr-i saadetleri. “İşte bu bahçe Medine’dir, işte Ravza” dediler. Fakîre, şevkimden sersem gibi olup mübarek Ravza’ya yüz sürüp gözyaşları içinde niyaz edip isyanımı hatırlayıp şefaat diledim. “Şefaat ya Habibullah” diye dertli gözyaşları döktüm. Hatta bir iki beyit okudum. Beyit: Evvel ü âhir vücûdundur sebeb her devlete / El-meded ey destgîr-i evvelîn vü âhırîn / haşre tahsîs itme sultânum şefâ’at-kârını / ‘âlem-i dünyâda da ol destgîr-i ‘âcizîn. Okuduğum beyit buydu. Sonra dilediğimce af ve merhamet dileyerek yalvardıktan sonra geldiğim yoldan yine dışarı, evime çıktım. O yerin ağzını yine mermerle kapadım. Yani kimse öğrenmesin. Aptalın biri ona yol bulmasın. Özel olarak kendime sakladım. Öyle sevindim ki dünyada böyle sevinmek mümkün değildir. Yani öyle bir yâdigara eriştim ki günde on kere istesem o mübarek mekana yüz sürmek mümkün olacak. Medine’nin o kadar uzak mesafedeyken böyle yakın olmasına şaştım kaldım. Bu esnada biri bana der ki: “Bu yol Medine’ye kestirme yoldur. Öteki yolu altı ay sürer ama Allahu teala sana bu arka yolu verdi. Ne kadar istersen varmak mümkündür.” diye. Bu keyifle, bu sevinçle uyandım.


* Bir diğer rüyâ mektubunda görüşmek üzere hoşça bakın zatınıza efendim…

Reklamlar

Visâlin hayalinde beyitler

Kurbân ile bayram edip cemâlini tavaf ettiğimiz mevsimler de geçti amma aşığının “ben sende tutuklu kaldım…” dediği yerde hatırasıyla avunduğumuz toprakların azîz hatırâsını, kendi hayalhânesinden süzerek, estetik unsurla kelimeye, şiire bürüyen, aşk ile bezeyen şairlerin deminden bir dem ikram etmektir niyyetimiz, hayrola, yananların ateş-i aşkı ziyade ola ya huu

kabe6

Cennetmekân Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalarından Akşemseddin Hazretleri’nin oğlu olan Hamdullah Hamdi, Kâbe-i Muazzama ziyâreti için nasıl gümüş ve altın lâzımsa yârin huzuruna varmak için de yaşlı gözler ile sararmış bir yüz gerektiğini söyler:
Eşk ile rûy-ı zerd gerek yâra varmaga
Dîdâr-ı Ka’be haccına sîm ile zer gerek 

Muhibbî’ye (Kanunî Sultan Süleyman) göre sevgilinin mahallesine dört koldan akın eden âşıkların temennâlarına, arz-ı ihtiramlarına bakıp onları kınamamak gerekir, çünkü sevgilinin mekânı Kâbe gibidir, dolayısıyla dört bir tarafı da mihrap sayılır:
Secde etse kûyunda her yâneden âşıkları
Tanlaman çü Kâ‘be’dür dört kûşesi mihrâbdur

kabe4

“Sevgilim! Bırak eşiğine yüzümü gözümü doyunca süreyim. Bilirsin, Kâbe’ye gümüş ve altın çok sürülür” diyerek meselenin bir başka yönüne değinen aşık bilir ki eskiden insanlar zenginlik için gümüşü, altını Kâbe’ye sürerlermiş. Şimdi de bereketlensin diye paralarını hilâle ve Kâbe’ye karşı gösterenler mevcuttur. Necâtî Bey’in altın ve gümüşü beyitte kullanması renklerinden ötürüdür. Zira şâirin gözlerinden gümüş gibi beyaz yaşlar akıp durmuş, yüzünün kanı ise sevgilinin hasretiyle çekilmiş, beti benzi sararmıştır. Onun tek sermayesi işte bu sararmış benzidir:
Çehre-i zerd ile irer işigüne ehl-i derd
Kim tavâf-ı Kâ‘be olur kuvvet-i zerle nasîb

“Gümüş gibi saf, berrak yaşlar akıttın gözümden, yüzümü de hasretinle altın gibi sararttın. (Bu kadar altın ve gümüşe sahip olmakla zengin sayıldığım için) Kâbe gibi olan semtini tavaf etmek bana artık farz oldu.” Şâir, sevgilinin eşiğine yüz sürmeyi murad ettiğinde sevgili Kâbe’ye bakmanın bile sevap olduğunu îmâ eder biçimde: “İşte bak Kâbe! Hem hacı ol, hem kurban!” der:
Didüm işigüne yüzüm süreyim güldi didi
İşte bak Ka’be gerek hâcı gerek kurbân ol

“Boynumda kefenle yâr eşiğine vardığıma şaşmayın, Kâbe’ye giden elbette ihrâm giyer.” Âşığın giyeceği “aşk ihrâmı”nın aslında kefen olduğunu ise bize Taşlıcalı Yahyâ Bey söyler:
İşigine kefenüm boynuma takup varsam
Aceblemen ki geyer Ka‘be’ye varan ihrâm

“Tenim kana boğulsa da (aslında) rahmete gark olur. Yeter ki beni Kâbe gibi mukaddes semtinde sen kurban eyle.” Şâir “tek” kelimesini hem “yeter ki” hem “sadece” manasıyla lezzetlendirip tevriyeli kullanarak “diğer âşıklarına iltifât etme, sadece beni kurbân eyle” de demek istiyor.
Kana gark olsa tenim ola garîk-i rahmet
Tek beni Ka‘be-i kûyunda sen eyle kurbân

kabe3

XVII. asır şâirlerinden Kavsî her ne kadar “Kim ister Ka‘be-i kûyun zaîf u zâr kurbânın”, yani “Sevgilinin Kâbe’sinin zayıf ve ağlak kurbanını kim ister ki” diye yakınsa da, sevdiğine yakarmaktan geri durmaz:“Kâbe gibi azîz olan semtini tavâftan beni men etme. Ne kadar zayıf olsam da sonuçta senin kurbanınım.”
Ka‘be-i kûyun tavâfından beni men itme kim
Ne kadar olsam zaîf âhir senün kurbânınam

Fehîm-i Kadîm bayramın sayılı günlerden ibaret olduğunun idrâki içerisinde o güzel anları ebedîleştirmenin yolunun cânı fedâ etmekten geçtiğini söyler:
Bilürem ıyd-i visâlün bana câvîd olmaz
Eyle kurbân beni kim böyle güzel îd olmaz

“Sana kavuşma bayramının benim için sonsuz olmadığını biliyorum. Sevdiceğim! Beni kurban eyle de bayramımız bayram olsun!” Görüldüğü gibi hemen her şâir, âşığın “vuslat bayramı”na erişmesinin yegâne yolunun canı kurbân etmekten geçtiğini belirtirler “Bir cân nedir ki fedâ etmeyem cânânıma” diyen Fuzuli’ye gelince, o bayramdan bayrama kurban kesmekten/kurban olmaktansa çâreyi her ân kurban olmakta bulur:
Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün
Dem-be-dem sâat-be-sâat men senün kurbânınam
Lezzet alana, vuslat ümidiyle beslediği hasretini tazeleyene selâm olsun ya huu

39. Mektup

39. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların otuzdokuzuncusudur.

1mursidinmektuplari
Bedi’u’s-semâvâti ve’l-ard ve Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rabbü’l-meşrikayn ve Rabbû’l-mağribeyn ve Ganiyyün-li’l-âlemîn ve Rabbû’l-âlemîn. Kuddûs, Muhyî, Mümît, Kerîm, Latîf, Allah û azîmû’ş-şan Hazretleri’ne hamd ü senâ olsun. “Lî maAllah” tahtının şâhı, “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” kelime-i tayyibesinin kâili, muallimi ve ahlâk-ı hamîdiyesiyle Kur’ân-ı Kerîm’in ve âyât-ı beyyinatının mücessem âdemi, âlemlerin fahr-i ebedîsi ve rahmeten-li’l-âlemîni Efendimiz’e bînihâye salât ü selâm olsun. Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed. Ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn

Esselâmu aleyküm Şeyh İhsan Efendi,

Sıhhat ve âfiyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan niyâz ederim. Dualarınızla dilşâd oldum. Hak celle ve âlâ bizler için bulunduğunuz niyâzları ve hüsn-i zanları hal-i hayatımızda tecellî ettirsin.

Şeyh İhsan Efendi, hilafet esmâ’ından sonra ilave olunan esmâ-ı ilâhî inşâallah sizlerde hal olarak tezahür eder, kemâl mertebelerine ve kurbiyyete vesile olur. Hilafet, tamam olduk demek değildir. Esmâ cihetinden bile bakılırsa diğer bazı esmâların tekmili lâzımdır. Bu sayı size bildirilmiştir. Ayrıca icazenâmenizde bulunan isimler doğru olmakla beraber arada bazı boşluklar vardır. O boşluklar mânen size bildirilecek, inşâallah bu husus da tekmil olacaktır. Kitaplarda mestûr(satıra alınmış, yazılmış) olan silsilenâmeler eksik yahut takdim tehirli(yer ve sıralamaları değiştirilmiş)dir. Sahih yollara, mukallitler ve neseb-i gayri sahihler(düzgün bir soydan olmayanlar) karışmasın diye.

vildangunsoy
Şeyh İhsan Efendi ‘Kahhar’ ism-i şerifi avamın anladığı mânâda değildir. Kahhar denilince kırıp dökmek, helâk etmek zannediyorlar. Kahır ile helâk arasında mühim fark vardır. Helâk fâniye sevketmek ve fânilikle yok etmek mânâsınadır. Kahır ise, Cenâb-ı Hakk’ın bir şeyi başka bir şey yapmak ve yerine başkasını getirmek üzre silmesi mânâsına gelir. Kahhar ism-i şerifi sâlikte fâni olan kısmı ve kendisine ait mâsivaya bağlı halleri ve mevhum varlıkları silip yerine bakî olandan bir varlık kâim kılmasıdır. İsm-i Kahhar ile perdeler çâk olur. Zulmanî ve nuranî perdeler fetholur. Dervişin kalbindeki mâsiva kahrolur. Değil mezmûm olan benlik, makbul olan benliği bile Hakk’a kurban olur. Aklı, küllî akla kalbolur ve o akılda mahvolur. Velhâsıl fâni bakîde silinir, bambaşka bir adam olur. Seyr u sülûka girmeden Kahhar esmâ’ı çeken kişi ya deli olur, ya hasta olur veyahut felç olur. Allah muhafaza, kişinin bilmeden çektiği bu tesbihat onu yakınlaştıracağına uzaklaşmaya sebeb olur. Sûre-i Mü’min’deki âyetlere gönül gözünle nazar et ve tefekkür et. Vesselâm.

Şeyh İhsan Efendi oğlum, gördüğünüz rüya sizi mahzun eylemesin. Anlaşıldığı üzre bu mânâ sizden evvel göçeceğimize işarettir ve tebşîrattır. Bizim muhabbetimiz ve sizinle olan ünsiyetimiz bu dünya hayatıyla ve bu âlemle sınırlı değildir. Sonra ecel herkese gelir amma sırayla gidilmesi ayrı bir güzeldir. Madem sizden evvel geldik, sizden sonraya kalmayalım.

Şeyh İhsan Efendi, dervişânın ve meşayihin cenazesinde dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır. Tasavvuf terbiyesinden nasîbdâr olanlar her halleriyle nezaket ve zarafet timsalidir ve böyle olmaya gayret etmelidir. Ol sebebden bir kişinin na’şına(öldükten sonraki bedenine) hal-i hayatında imiş gibi nezaket ve zarafetle muamelede bulunulmalı. Zaten sünnet-i seniyye de budur. Tarikat fi’il-i Muhammedî demektir ma’lûm. Fevkalâde nazik ve kibar olunmalı. Dervişânın cenazeyi gaslederkenki halini dışarıdan bir kimse görse hem dervişliğe hem de ölüme özenmeli. öyle zarif olmalı.

Dervişe usûl üzre ilk abdesti verilir. Bu kısım herkesçe malûmdur. Gaslin ikinci safhasına başlandığında dervişândan bir zümre cenazenin gasledildiği mevkiye yakın vaziyette tevhîde başlarlar. Göçen kişi şeyh efendiyse ve vasiyeti varsa evrâd-ı şerifi okunur sonra tevhîd sürülür. Lâkin derviş ise salât ü selâmdan sonra kelime-i tevhîd sürülür. İlk gasil işlemi yapılırken hiçbir şey okunmaz. Sakın ha, eğer fakirin gaslinde bulunursan bu usûle riayet etsinler. Oramıza buramıza taharet aldınrlarken, dışarıdaki dervişler evrâd ve ezkârda bulunmasınlar. Az evvel söyledik ya, kibar olmak lâzımdır. Kibarlık ilk önce Allah Teâlâ’ya karşıdır. Hak kelâmı ve tevhîd, gaslin kabası bitene kadar Cenâb-ı Hakk’ın kelâmına ve ezkârına ta’zîmen söylenmez. Fakîr çok sıcak suyu sevmem. Ol sebebden ılık su kullanılsın. Hani bulunursan diyorum. Zaten sıcak suyla gasil yapılmaz. Abdesti olan bir kişi dirseğini gasil suyuna temas ettirsin, sıcaklık veya soğukluk hissederse ona göre suyu ayarlasın. Bu işler usûlet ve suhûletle yapılmalıdır. Na’şın üzerinde biriken su, sanki tezgâh üstünde biriken şuymuş gibi kaba saba hareketlerle defedilmez. Efendimiz (sav)’in gasli esnasında mübarek karın çukurlarının bulunduğu yerde bir miktar su kalmış. Orada bulunan sahabe-i güzîn efendilerimiz elleriyle o suyu itmekten ictinab etmişler. Zîrâ bu, Resûlullah Efendimiz’e karşı hoş olmaz diye düşünmüşler. Bu çok kısacık zaman diliminde Hazret-i Ali Efendimiz irfan-ı Muhammedîyeleriyle eğilmiş ve mübarek ağız ve dudaklarıyla o suyu usulcacık Efendimiz’in pâk bedeninden aşağı akıtmış. Hatta bu sebebden Hazret-i Ali Efendimiz “En son Resûlullah’a dudaklarımla bıyıklarım temas etti.” diyerek bıyıklarının o kısmını kesmemişlerdir. Yani Hazret-i Ali Efendimiz’in bıyıklarını uzatması Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine muhalefet etmek kasdıyla değildir. Allah Resûlü’ne duydukları çok büyük muhabbetin nişanıdır. Bizim Balkanlar’da yaşayan bazı Bektaşîler yahut Acem diyarında bulunan Aleviyim diye geçinen kişiler, Efendimiz’in sünnetinden bîhaber Hazret-i Ali Efendimiz’e tâbi olduklarını zannediyorlar. O sebebden de uzun bıyık bırakıyorlar. Bıraksınlar, biz kimsenin kılına tüyüne karışmayız. Amma bilmeden taklid etmesinler. Resûlullah Efendimiz’in hayatını, sünnet-i seniyyesini, Kur’ân-ı Kerîm’in ahlâkını ve ahkâmını bilmeyen kişiden ehl-i beyte muhabbet mi olur? Buna kör muhabbet derler. Sever de niçin sevdiğini ve neyi sevdiğini bilmez. Neyse, kendi cenazemize başkalarını sokmayalım. Benim şeyhim de sokmazdı zaten. Kefenlenme işlemine aynen riayet edilir. Kâfur veya tütsü dökülür, gülsuyu konabilir. Ayrıca kefenin altına yani na’şın sırt kısmına az miktarda kına dökülür. Kişinin dallı arakiyesi varsa vasiyet edilen derviş yahut vazifeli, kıdemli derviş na’şın kafasına dallı arakiyesini giydirir. Bu şekilde kefenlenir. Edebli ve sükûnetli şekilde musallaya gelinir. Cenaze namazından sonra uzun uzun tabutun başında konuşma yapılmaz. Meth ü senâda bulunulmaz. Âlem-i cemâle intikal eden kişi şeyh ise tâcı tabutunun üstüne raptedilir(yerleştirilir, düşmeyecek şekilde konur.) Şeyh efendinin tabutu kabristana götürülürken tevhîd ve salât ü selâm okunur. Kelime-i tevhîd sesleri ism-i Celâl ve ism-i Hû zikirleriyle kabristana kadar gelinir. Güzerân edilen yerde(yol üzerinde, geçilen yerde) daha evvel göçmüş bir pîr makamı yahut hürmet edilecek başka bir zâtın türbesi varsa, tabut omuzlardan indirilip taşıyanların göğüs hizasına alınır ve o makamdan geçildikten sonra tekrar omuza alınabilir. Çünkü tabutta bulunan kişi hal-i hayatında o geçilen yerlerdeki zâtlara hürmet ediyorsa, onun bu husûsiyetine cenazeye iştirak edenler de riayet etmelidir. Efendimiz (sav) ölen kişinin her şeyden haberdâr olduğunu, iştirak edenlerin konuşmalarını duyduğunu, hatta hallerini bile ruhen hissettiğini buyurmuyor mu? İşte bu sebebden, o kişinin hal-i hayatındaki özelliğine ve ahlâkına riayet edilerek cenaze kabristana îsal olunur (ulaştırılır). Mühim bir hatırlatmada bulunmak lâzım, cenazeyi teşyi edenler(uğurlayanlar, kabre kadar götürenler) laubali hareket etmemeli, şakalaşma, boş sözler sarfetme, lüzumsuz hafiflikler gösterme gibi ahlâk-ı rezîlede bulunmamalı. Bunlar münafıklık alâmetidir. Bir hadîs kitabında görmüştüm. “Kabir önünde yiyip içmek münafıklık alâmetidir” diye. Sonra ilim sahiplerinden sordum. Onlar da bu hadîs-i şerifin hikmetini “Başka mekânlar varken gidip de kabrin yanında bir adam yemek yiyebiliyorsa ölümden ibret almıyor demektir. Ölümü hatırladığı yahut ölümü gördüğü halde ibret almayan kişi de ancak münafıklardır.” diyerek açıklamışlardı. Herhalde anlaşıldı. Edeb üzre kabristana kadar gelinir. Cenaze konulmadan evvel kabre kına dökülür. Kına haşerata da mânidir. Ayrıca kabrin içerisindeki çürük kokusunu da alır. Kabristana dikilen serviler de böyledir. Toprağın altında ne kadar çürük kokusu varsa servi ağacı bu kokuyu bünyesine hapseder, koku dışarı neş’et etmez. Bu ma’lûmatı da arada arzetmiş oluyorum. Geçelim bunu.

dervisinolumu
Gelelim kabre. Kabre konulan na’şın, vazifeli derviş yahut mes’ul olan kişi tarafından kefeni gevşetilir. Hazır bulunan Kerbela toprağı yahut var ise Medine toprağı sûfinin göz oyuklarına konur. Şeyh efendi ise icâzesi açılır ve sağ avucunun içine verilir. Eğer ibadetle eskittiği seccadesi yahut ridası, haydariyesi varsa kabrin alt kısmına bunlar da konabilir. Efendimiz (sav) de ridasıyla kabrine defnolunmuştur. Sünnet-i seniyyeye mutabıktır. Evlâdım, bizim yolumuzda bir şeyh efendi icâzesi eline verildiğinde kendisi icâzeyi kavrar, sımsıkı tutar. Bazı büyüklerimizden buna benzer halleri işittik ve hatta fakîr bunu bizzat müşahede ettim. Tekrar kefenin açık olan kısımları örtülür, sonra kabre toprak koyma işlemi başlar. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîm tilavet olunduğundan vazifeli olmayan dervişler oturarak dinler. Kabre toprak atılırken sanki ölen kişiden kurtulmak istermiş gibi paldır küldür toprak atılmaz. Teenni ve sükûnetle hareket edilir. Serî olunur fakat acele edilmez Kur’ân-ı Kerîm’in hitamında hoca efendi telkinde bulunur. Meşayih ölüye telkin yapmaz. Meşayihin telkini diriyedir. Herkesin kendi sahasında vazifesi vardır. Göçen kişi şeyh efendi ise kabri başında kabir tevhîdi yapılır. Kabir tevhidinin usûlünü ve âdetlerini mektûbumuzun sonunda inşâallah bulacaksınız. Hatırıma gelmişken şunu da söylemeden edemeyeceğim. Bazıları bu usûlleri bid’at kabul edebilir. Bir kere örfün vahye ve sünnet-i seniyyeye muhalefet etmedikten sonra bizzat dinimizde kıymet ve değeri vardır. Ayrıca sahabe-i kirâm hazerâtının tatbikatına bakılırsa usûllerle alâkalı farklılıkların ve meşru vasiyetlerin icra edildiği görülür. Meselâ Efendimiz’in(Benden bir parçadır) “bid’atün minnî” buyurduğu Hazret-i Fâtımâ annemiz, Hazret-i Ali Efendimiz’e “Ya Ali, göçtüğümde beni geceleyin defnet, geceyi bekle. Çünkü ben hiçbir şekilde namahreme vücûdumun hattını göstermedim, beni defin esnasında da kimse görmesin. Hem bizi sevmeyenler, kalbinde nifak bulunan kişiler bizim hüznümüzü görüp neş’elenmesin. Mahzun olanlar da gecenin karanlığında setrolsun. Fâş olmasın.” diyerek vasiyette bulunmuş ve bu tatbik edilmiştir. Ayrıca Ebu Zer-i Gıfarî(ra) Efendimiz kendisi hakkındaki hadîs-i şerifi bildiğinden Medine’nin biraz dışındaki evinde yanında sadece hanımı olduğu o rıhlet anında “Hanım, ben öldüğümde telaş etme, hiç sıkıntı da çekme, Efendimiz hadîs-i şeriflerinde benim tek olarak göçeceğime ve tek olarak haşrolunacağıma işaret buyurmuştu. Ruh bedenden çıktığı vakit beni evden al, hafifçecik sürükleyerek götür, yolun ortasına bırak. Muhakkak Efendimiz’in hadîs-i şerifi tecellî edecek, buyurduğu üzre Müslümanlardan bir cemaat gelip benim namazımı kılacaklardır. Onun için etrafa haber vermene de hâcet yoktur.” buyurmuştur. Hakîkaten de vasiyeti üzre yola çıkarılmış, tam o vakitte umre seferinde bulunan, yanlarında Abdullah ibn-i Mesud (ra)’un da bulunduğu bir kâfile na’şın yanında hazır olmuşlardır. Hanımı cemaate “Bu Ebu Zer’dir, Resûlullah’ın ashâbındandır.” deyince Abdullah ibn-i Mesud Efendimiz gözyaşlarını sel gibi akıtıp “Sadaka Resûlullah, Resûlullah doğru söyledi.” diyerek hem Resûlullah Efendimiz’i hem de Ebu Zer-i Gıfarî Efendimiz’in sözünü tasdik etmiş ve vasiyet de böylece tatbik edilmiştir. İşte bunlar gösteriyor ki hal ehlinin ve sûfilerin icra eyledikleri bu âdetler selefin tatbikatına ve sünnet-i seniyyeye aynen mutabıktır, bunu anlamayan hem bu mânâdan hem bu ahvâlden uzaktır.

Şeyh İhsan Efendi, cenazenin defninden sonra akşam yahut yatsı namazını müteakip hatim cemiyeti icra olunur. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri “Ölüm gecesinde defnedilen kişiye Kur’ân okumak, denize düşen bir adama ip atmak gibidir, o kadar fâidelidir.” buyuruyor. Bu meclisin faydalarını fakîr anlatmaktan âcizim. Sakın terk etmeyiniz. Hatim veya hatimler tamam olduktan sonra, yüksek sesle Müslüman cemaate Kur’ân okunur. Bizler Sûre-i Rahman’ı okuruz. Zîrâ evvelce arzettiğim gibi Rahman sûresi arusü’l Kur’ân’dır(Kur’ân-ı Kerîm’in gelinidir.). Hak Teâlâ’ya müştak olarak yaşayan sûfi için de ölüm gecesi “şeb-i arus”dur. Yani düğün gecesidir, vuslat gecesidir. Sûre-i Rahman okunduktan sonra tevhîd sürülür. Mümkünse yetmiş bin kelime-i tevhide tamamlanır. Meclisi idare eden zât sayının tamam olduğunu tevhidin halinden anlar. El ârifün yekfihül işarah(Ârife işaret kâfidir). Gerek bu cemiyete hizmet eden, gerekse cenazede hizmet gören kişilere ikram ve ihsanda bulunulur. Böylece helâllik alınır. Cemaate lokma çıkartılır, tatlı taamlar(yemekler) ikram edilir. Şerbet ve helva gibi tatlı şeyler insandaki hüznü giderir. Bu nev’î tatlılar hem hüznü bertaraf eder hem de insanların ağzı tatlandığından duaya vesile olur. Meclise iştirak edenlerin de hane halkına eziyet etmeden, yük olmadan oradan ayrılmaları îcab eder. Şimdi zamanımızda başka bir kötü âdet şüyû buldu(yaygınlaştı). Evlâdım, taziyenin süresi bir gündür. Uzaktan geliyorsan üç gündür. Günlerce gelip gidip taziyede bulunulmaz. Hane halkına cevr ü cefa edilip hüzünleri artırılmaz. Bu yeni çıkan kötü âdetlerden biri. Bir diğeri ise “Başın sağolsun.” diyerek taziyede bulunmak âdetidir. Hani rahmetli oldu, falanca gitti ama sen kendine bak, sen sağol diyerek insan teselli mi edilir? Maksadım bu mektûbda sûfilere mahsus cenazeyi anlatmaktı amma avâmın yapmış olduğu hataları da burada zikredeyim ki halkı irşad edesin. Geride kalanlara “Cenâb-ı Hakk sabr-ı cemîl ihsan eylesin, merhûmun menzilini mübarek eylesin, derecâtını âli eylesin.” diye taziyede bulunmak edebe daha muvafıktır. Velhâsıl evlâdım, dervişin gelişi de gidişi de muhabbet üzredir. Vesselâm.

Cenâb-ı Hakk sizi hayırlı ömürle ve hayırlı hizmetlerle muammer eylesin(ömürlü kılsın). Âhir ve akıbetinizi hayreylesin. Son kelâmlarımızı Kur’ân-ı Mecîd ve kelime-i tevhîd eyleyerek Allah Allah zikriyle çene kapamayı nasîb ü müyesser eylesin. Selâmet-i hâzirûn, selâmet-i gâiubûn, selâmet-i cem’i ehl-i îmân, selâmet-i sahib-i makam, vesselâmun ale’l mürselîn ve âlihim velhamdülillahi Rabbü’l âlemîn. El Fatihâtü meassalâvât.

40. ve son mektupta buluşmak üzere…

Der Nâ’t-ı Kibriya

Der Nâ’t-ı Hazret-i Resûl-i Kibriyâ

“Kur’an tek başına bir mürşid olsa da, yine de mürşid-i kâmillere ihtiyaç vardır. Zira Allah, Kur’an-ı gönderdikten sonra, ondaki müşkilleri açıklayacak üstün ahlak sâhibi Hz. Peygamberi göndermiştir”

1594-1651 yılları arasında yaşayan kibâr-ı evliyâullahtan, büyük Halvetî şeyhi Ebü’l-Mekârim Abdulehad-i Nûrî kuddise sırruh hazretlerinin akıcı bir üslupla yazdığı nefis bir na’t-ı şerîfidir. Vesile-i şefaat ümidiyle… 

Ey habîb-i Hakk kerîm’uş-şân Muhammed Mustafâ
Nâzenîn-i Hazret-i Yezdân Muhammed Mustafâ
Ravza-i cennet gülüsün “lî-maallah” bülbülü
Canlara cânân, cihâna cân Muhammed Mustafâ
Nûr-ı âlem fahr-ı âdem, seyyîdu’l-kevneynsin
İki âlemde şeh-i şâhân Muhammed Mustafâ
Bûy-ı enfâsun mutayyeb etti nâsût ehlini
Doldu âlem rûh ile reyhân Muhammed Mustafâ
Zâtunı meddâh olan ol Hazret-i Hakk olacak
Nice bilsün kadrini insân Muhammed Mustafâ
Ümmet üzre ulu minnetdir vucûdun nîmeti
Cümle halka rahmet-i Rahmân Muhammed Mustafâ
Âlüne ashâbuna ezvâcuna etbâ’una
Hazır olsun ravza-ı Rıdvân Muhammed Mustafâ
Nûrî miskîni unutma Rabb-i izzet hakkıçün
Ey nebîler hizbine sultân Muhammed Mustafâ

Vezin: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün.

Ey gökleri aydınlatan ilahî çerağ ve ey yeryüzünü nurlandıran Allah’ın rahmeti! Benim dertli halimi gör, feryadımı, iniltilerimi dinle, işit! Yüzlerce beladan kaçtım, senin merhametine, inayetine sığındım! Merhamet elini başıma koy, beni okşa; yahut iyilik ve ihsan eteğini aç, iyilikler saç!… Ya benim muradımı ver, isteklerimi kabul buyur, yahut bu murad ve istek duygusundan beni kurtar, bu dünya duygularını, isteklerini benden al! Ya öyle yap, ya böyle yap!… Ey nebîler sultanı! Ya; “Şüphe yok ki Biz sana apaçık bir fetih vermişizdir” [48:1] kapısını aç da, yüzlerce zevk u safa gülistanları, yüzlerce neşe yaseminleri seyredeyim yahut; “Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” [94:1] ayetinin ilhamlar taşan menba’ından su, şarap, süt ve bal, bu dört çesit lütuf, iyilik, ihsan, aşk manevî ırmaklarını gönlüme akıt, feyizlerle coşayım! Ey Senayî, ey büyük veli; yürü! Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek ruhundan meded, yardım iste; “Mustafa, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir!” [21:107] [Hz. Pir Mevlana]

Tevhidin Özü

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]
Vaktiyle Paulo Coelho’dan bir hikaye okumuştuk. Şöyle ki; Leonardo da Vinci’den kardinaller “İsa’nın Son Gecesi” tablosunu yapmasını isterler. O da kabul eder. Büyük bir zevkle tablonun yapımına başlar ve tabloda, (Juda) Yahuda’yla Hz. İsa’yı temsil edecek insanları arar. Havarileri çizer fakat Yahuda ile İsa’yı çizmek zordur. Hz. İsa için çok güzel bir insanı, İhanetinden dolayı Yahuda için de çok çirkin bir insanı arar. Bir süre sonra bir kilise korosunda ruhânî, güzel bir yüz bulur ve Hz. İsa olarak resmeder. Fakat güzelin çirkini bulması zor ya, Yahuda’yı arar ama bu çok zordur. Bulamaz ve aradan 5 sene geçer. Nihayet kardinallerden tepki alır. Artık eserin bitirilmesini istemektedirler. O gece sarhoş, yüzü büzüşmüş, çirkinleşmiş bir adam bulur. “Tamam” der. “İşte şeytanı, kötüyü en yakın ifade eden yüz bu”. Ayılmadan Yahuda’yı çizer. Fakat resim bitmek üzereyken adam ayılır ve “Ben bu resmi tanıyorum” der. Leonardo Da Vinci çok şaşkın: “Nasıl tanıyorsun? Şimdiye kadar bu resmi kimse görmedi ki” der. “Herhalde konuyu biliyorsun onun için de tanıdığını zannediyorsun” der.“Yok yok tanıyorum” der adam.‘Biliyor musun 5 sene önce beni kilise korosunda bulup İsa diye çizmiştin’.

Detail of Christ with Disciples from The Last Supper by Leonardo da Vinci

Bu hikayeden sonra güzel ve çirkin kimdir bilemedik, Cemal ve celal tecellilerine dair bizleri irşad buyursanız…Gönüllerini uzatıp deryadan damla bekleyenlere bir himmet eyleseniz..
Anla işte erenlerim hakikatte güzel ve çirkin aynıdır. Celal ve cemal, Cenab-ı Allah’ın türlü aynalardan tecellisi gibidir. Belki de iyi ve kötü yok, güzel ve çirkin yok. Bunlar derece veya doz farkıdır, sade bir tarif içindir. Hani lunaparkta aynaların önüne gider dururuz kimisi bizi şişman, kimisi ters yüz, kimisi incecik gösterir. Aslında ortadaki kişi hep aynı kişidir ama akisler aynanın yapısına göre farklılık gösterir. İşte dünya tamamen bunun gibidir. Hakkın çeşitli aynalardan tecellisi gibi…Tabii yaradılış sebebimiz de o muazzam güzelliğin o aynalardaki aksini görme ihtiyacındandır.

Mahlukata böylesi bir bakış bizi tevhidin hakikisine götürse gerek…
Şehadet tevhide gitmek için pek makbul bir yoldur. Taptığımız şey batıldır, puttur. Önemli olan “La ilahe” derken bu putu yok etmektir. Kendimizi, nefsimizi, aşırı isteklerimizi, kendimize tapmamızı yok etmektir. Neden mi? Muhyiddin-i Arabi Hazretleri diyor ki; “İnsan kendi kişiliğinde Rab’lık ve kulluk, her ikisini de öz olarak taşır”

Bu ne demektir dedem?
İnsana bir bakalım erenlerim… İnsanın özünde ne var? Nefis var, ruh var, akıl var, kalp var. İnsan bu dört manadan oluşmuştur. Ruh, Allah’tan emirdir. Mahluk değildir. Halikten zuhur dur. Nefs mahluktur, kuldur. Yani ‘ben’ diyen kısımdır. Toprağın zuhurudur. Gene o da Allah’tan, nefs-i külden gelmiştir ama halkedilmiştir. Toprağın hakimiyetine girmiştir. Şehvetler, kinler, arzular, istekler nefiste toplanmıştır. Şimdi nefis vücutta canlı iken, aklı nefis yönetiyorken, yani kinler, nefretler yönetiyorken, vücudun içinde hayvani can var, deriz. Hayvani canımız hakim, deriz. Ne zaman ki, kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru akseder ve gönül adını alır. Bu nur, ışık gibi aklın üstüne düşer. Aklın üstüne düşünce akıl nefse derki; ‘bunca yıldır beni, idare ettin ama sen yok olmaya mahkumsun. Sen fanisin halbuki vücut içinde bir de baki kılacak olan ruh var. O daha haklı, sen biraz kendinle mücadele et’ der. O zaman aklın yardımıyla aşırı çirkinliklerinin başını kesmeye başlar. Burada en büyük yardımcısı aşktır. Ne zaman ki nefis hiçliğini, yokluğunu, kulluğunu anlar. O zaman ruh, vücut içinde hakimiyet kurar.

Yunus Emre’nin “Bir can var candan içeru” sözünü bu meyanda mı anlamak lazım?
Hazretim hayvani candan içeride bir ruhani can var, onu hakim kıl demeye getiriyor.

Peki “Nefsini bilen Rabbini bilir” ne demektir?
Bu sözün aslı bir hadisi şerifden alınmadır. Efendimizin fem-i saadetinden zuhur etmiştir. Nefsini bilen, hiçliğini anlayan kişi, ruhunu öğretici makamına sokar. Aslında bütün alışveriş insanın kendi içindedir. Kulluğunu idrak eden “‘Ben acizmişim, meğer bir şey bilmiyormuşum, herkesin benden daha üstün bir vasfı varmış’ ‘diyebilen insan, ruhunun öğreticiliği altına girer ve terbiye olmaya başlar. Her istediğinin gerçekleşmesini beklemek ilahlık iddiasında olmaktır. Her sözünün kabulünü beklemek ise peygamberlik iddiasında olmaktır. Hz.Ali Efendimiz  ”Allah’ımı isteklerimin olmamasıyla bildim” diyor. İşte bu söz, hiçliğini bilenin Rabbini bildiğini anlatan en güzel sözdür.

Böylesi bir Tevhid ehlini hangi hallerinden bilelim?
Tevhid ehli iki türlü sükut ehlidir. Hem ağzıyla susar. Kimse onu dedikodu ettiremez, kimse aleyhte konuşturamaz, kimse iddia sahibi kılamaz. O iddia edemez. Kime iddia yapacaktır, Allah’ına mı iddia edecektir? Kimi çekiştirecektir, Allah’ını mı çekiştirecektir. Bakın tevhid ehli olan evliyaullah’tan Hz. Cîlî buyuruyor ki; Hadis-i şeriflerinde Peygamber efendimiz “Verdiğiniz sadaka insanın eline düşmeden Allah’ın eline düşer” der. O halde her şey Allah’tan tecellidir. Eee peki diyor, bağırıp küfür ettiğin söz kişinin yüzüne çarpmadan Allah’ın manasına ulaşmıyor mu ve sen bundan edep etmiyor musun? Onun için utan ve söyleme. Demek ki, bu ahlâki bakış açısından böyle bir tevhid anlayışı içinde olan insan-ı kamil şeksiz şüphesiz her insana, Allah’la muamele edermiş gibi davranır.  İkinci sükût ise kalbin sükutudur. Bu da gam ve telaştan uzak olup dünya endişe ve takıntılarını bırakmaktır. Hem dilin hem de kalbin sükutu hasıl olursa, o kulun sırrı kendini gösterir ve Cenab-ı Hak o kimseye tecelli eder. Çünkü bu hal, vahdet halidir.

Muhyiddin ibni Arabi’nin sözü şimdi daha iyi anlaşıldı… İnsanın Hazreti insan olabilmesi için “Ruhlar meclisi” nden sonra insana can verilirken “ve nefehtu fiyhi min ruhi” ayetiyle haberdar olduğumuz ilahi nefesi tahakkuk ettirmesi, nefsini ise kul haline getirmesi lazımdır…
Elbette… Kendini terbiye edip kendinden tecelli eden Hakk’ı görmeye başladığı anda. Bunu görmek nasıl mı olur? Kızmayacak, kırılmayacak, alınmayacak, darılmayacak, sinirlenmeyecek, her şey Hakk’tır diyecek, ben Allah’ıma, yaradanıma, varedenime nasıl kızar, sinirlenirim diyecek…

Lakin bu tecelliler mevzuunda iki mühim mesele vardır erenlerim: Tenzih ve teşbih! yanılmayasın! Bu konu çok önemlidir. Tenzih; yani Allah’ın tekliğini, O’nun bölünemeyeceğini, O’nun o ulvi yaratmasının tarife gelmediğini, doğmadığını, doğurmadığını, O’nun her şeyden üstün olduğunu bilmek… işte bu tenzih etmektir. Aynı zamanda O’nun tecellilerinin her yerde göründüğünü bilmek ve O’nun tecellisinden dolayı her şeye hürmet etmek teşbihtir. İnsan bu ikisi arasında olduğu zaman işte kamil insan olur.

Bu tecellilere dair Hz. Pir Mevlana’nın Fihi ma fih’inde okumuştuk: “Sarayda bir rüzgar esse halının ucunu kaldırır, etraftaki çeri çöpü havalandırır, havuzun suyunu dalga dalga hareket ettirir, ağacın yapraklarını hareket ettirir. Bunların her biri değişik hallerdir ama sonuçta hepsi rüzgardan kaynaklanmıştır” diyor.
Evet sonra da Mesnevi’de rüzgarı sivrisinek şikayet eder. Hz. Süleyman’a der ki; “Öyle kötü esiyor ki her seferinde beni titretiyor, öldürecek. Ne olur şuna rica et de biraz şiddetini azaltsın.” Hz. Süleyman da rüzgarı çağırır ve der ki “Niye korkutuyorsun sineği?” Rüzgar da cevap verir “Ben hiç farkında değilim, bana Allah es der eserim, o esnada önümde kim var, ne yapıyor? Bunları hiç fark etmem. Vazifem esmektir, eserim” der. O halde vazifesi esmek olanın karşısında sivrisinek olmamak lazımdır. Kuvvetli olmak gerekir. İşte kuvvet olması demek, şahsiyet kazanmak demektir. Nefsinin esiri olan insan her an yıkılmaya mahkumdur.

Böylesi bir şahsiyet ile terbiye zuhur edince gönülde bahar çiçekleri açsa gerek…
Açmaz mı erenlerim… Hem o insandan öyle güzel kokular zuhur eder ki, kokusu cümle cihana yayılır. O, belki çok güzel olmayabilir ama kokusu dünyayı sarar. Tadı lezzet verir. Tıpkı Mecnun’un “Leyla çok çirkin niye ona bu kadar aşıksın kara kuru bir kız diyenlere, “Siz kadehle meşgulsünüz. Oysa ki ben içindeki şarabın güzelliğinden baş kaldıramıyorum” demesi gibi…

İşte gönlümün bu huzura, dünyanın böylesi huzur ehli insanlara o kadar ihtiyacı var ki…
Tevhid ehli olmak gerek… Bunun olabilmesi için de gönül evinde insanın aşırılıklarını, putlarını, tutkularını yok etmesi gerek… İşte bu hal insan-ı kamilin yardımıyla yapılır. Kâmil İnsan Allah’ın manası olan nurunu gönlümüz içine aksettirir, o nur, kalp denen et parçasını gönül haline geçirir ve o gönül nurlanınca aklı harekete getirir ve hiçliğini idrak eden nefse itibar kalkar, var ruha itibar artar. Ruh aşikâr olunca vücudu terbiye etmeye başlar. İşte bu terbiye ediş insan gönlü içinde ilkbaharı uyandırır ve o zaman da huzurlu insanlar zuhur eder.

Ne diyelim böylesi hazreti insana tabi olana, izinden ve isrinden ayrılmayana aşk olsun, huu


Bir gün siz de

Aşık Yûnus gibi siz de

Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü

deyip Hicaz yollarına düştünüz mü hiç? Orada, mükerrem Mekke’ye varıp Harem’i Şerif’in gölgesine sığındınız mı? Işığın çevresinde çılgınca dönen pervaneler gibi aşk âteşine yanıp, kavruldunuz mu? Bembeyaz ihramlar içinde, Safa ve Merve tepelerine tırmanıp Ismailinizi görmek için koşuşturdunuz mu çıplak ayaklarınızla? Yüceler yücesi Şâh’ın, ulular ulusu Allah’ın misafiri olduğunuz için susamış dudaklarınıza sunulmuş Zemzem’i kana kana içtiniz mi? Sayısız hüccacın arasına karışıp, Arafat’ın sıcağına sarılıp, Cebel-i Rahme üstünden, âlemleri seyre koyuldunuz mu? Müzdelife’de şeytanlarınıza fırlatacağınız taşları toplayıp Mina’da en büyük bayramlarla, ananızdan yeni doğmuş gibi pîr u pâk olup sevince boğuldunuz mu?

Ah siz orada Cebel-i Nûr’a tırmanıp, en sarp yokuşları kan ter içinde çıkarak zirveye ulaştınız mı? Cibril’i Emin’in indiği yerden, gözünüzü Kâbe’ye dikip, âlemin nizamı için yeni adımlar atmaya karar verdiniz mi? Ya Cebel-i Sevr’i gördünüz, o sevgili ankebûtun, girişini ağlarıyla ördüğü kutlu mağaraya girdiniz mi? Gâr-ı Sevr üstünde uçuşan binlerce güvercinden biri olmayı hayal ettiniz mi hiç?

Şimdi size Hudeybiye’den mi bahsetsem, Taif’in çileli yollarından mı? Ah, evet siz Taif’in yollarındaki aşılmaz vadileri aşıp ta ötedeki Beni Sa’d yaylalarına ulaştınız mı hiç? Annemiz Halime’nin yurdunda; o varılması zor, kuvaşulması çetin yaylada, henüz beş yaşındaki güzeller güzeli Muhammed’in, Halime’nin kucağına doğru koştuğu vadileri gördünüz mü? Meleklerin altın leğenlerle gelip, tertemiz yüreğini bir kez daha yıkayıp arı duru hâle getirdiği Peygamberin ayak izlerini takip ettiniz mi?

Ah size Hudeybiye’den, Usfan’dan, Cumûm’dan mı bahsetsem? Usfan’daki Bi’r-i Tefle’den, Cumûm’da Mescid-i Fetih’den mi bahsetsem? Bi’r-i Racî kuyuları başında canlarını Allah’a satıp şehid düşmüş kahramanların hikâyelerini mi anlatsam?

Ah siz Hicret yollarına düşüp köylerden, vadilerden, aşılmaz kum çöllerinden yürüyerek münevver kente ulaştınız mı? Kuba’da temeli takva üzerine atılmış mescidde namaz kılıp sevgililer sevgilisine doğru yola koyuldunuz mu? Kuşların yüreği gibi pır pır çarpan kalplerinize edep ve sevgi ummanlarını doldurup kainatın Efendisinin huzurunda salât-u selâma başladınız mı? Huzurunda elpençe divan durup hâl-i pür melâlinizi nakille, yüceler yücesi Mevlânızdan, O’nun ulu şefaatini talep ettiniz mi?

İçinde on binden fazla sahabenin yattığı sıcak Baki kabristanında, gözlerinizin sımsıcak yaşlan toprağa damladı mı hiç? Uhud’a varıp, o dünya dağlarının en güzelinde, şehidlerin efendisi Hz- Hamza’ya, Mus’ab b. Umayr’e, Abdullah b. Cahş’a selâm verdiniz, dualarınızı onların aziz ruhlarına uçurdunuz mu? Kıbleniz nasıl Kâbe olmuş diye Mescid-i Kıbleteyn’e varıp, orda iki rekat şükür namazı kıldınız mı? Her karış toprağında sevgililer sevgilisi son elçinin ayak izleri bulunan, hâla rüzgarlarla rayihası miskler gibi taşınan bu kutlu kenti adım adım dolaştınız mı? Devletine sığınıp, dünya ve ukbâ saadetinin kaynağı sevgisini içinizde büyüttünüz mü? Ah siz de bu topraklar için can vermeye koşan binlerce bahadırın, sayısız âşığın, nazarları görklü evliyaların peşinde buralarda cennet ve cemâli aradınız mı?

En iyisi şimdi siz buradan seyr u sefere başlayınız ve susamış dudaklarınıza bal şerbeti gibi sunulan bu zemzemi yudumlayınız.

İnşaallah bir gün, hem de geç olmayan bir gün, siz de Aşık Yûnus gibi:

Arayı arayı bulsam izini,
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Yâ Muhammed canım arzular seni

diyerek o iki eşşiz hazine’nin, Mekke ile Medine’nin yollarına düşersiniz. Hak Celle ve âlâya binlerce hamd, Habib-i Ekremine sayısız selâm olsun diyerek…

20. Mektup

20. MEKTUP*

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların yirmincisidir.

1mursidinmektuplari

Hazine-i Rabbaniye’sinden kullarını sayısız maddî ve mânevî rızıklarıyla merzûk eyleyen, arş-ı rahmanında cevelân eden melâike-i kiramın tesbihat, ta’zimatına mukabelede bulunup cemâlinin zevkini, kullarına ezelden bahşeyleyen, ebedî cemâlini biz fâni kullarına göstereceğini, vad’i sübhâniyesiyle ve kelâm-ı kadîm-i ilâhîyesiyle tasdik ve tebşir eyleyen Celîl ve Cemil, Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Kemâl, Rabbü’l-âlemîn hamd ü senamızı kabul buyursun.

Şefiu’l-usât fi yevmi’l-arasât, sahib-i mirâc, ve rakibu’l-Burak, sâhibü’l- kadîb ve sâhibü’l-miğfer, makam-ı Mahmud tahtının şâhı “velâkin Resûlullah” burcunun mâhı, şefaatkânımız, yegâne penâhımız, dü âlemde sultânımız, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’e âlemler adedince salât ve selâm olsun. Âline ve ashâbına ve etba’ına salât ü selâmın nurundan ikram olunsun.

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtuhû.

Derviş İhsan Efendi oğlum, tarîkat, kavl-i Muhammedi’nin yani şeriatın fi’il-i Muhammedi’ye yani hayata tatbik edilmesine denir. Bir kişi tasavvuf terbiyesinden geçtiği halde, tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb ilm-i haliyle meşgul olduğu halde bunlardan hissedar olmaz, ahvâlini değiştirmezse büyük günahlara düçâr olarak can verir. Fi’il-i Muhammedi yani Efendimiz’in ef’âlini tatbikat husûsunda tarîkat yolunun, diğer tatbikattan farkedilmesi gereken husûsları vardır. Bir kerre sûfî her ne iş yaparsa yapsın, muhabbet ve irfan üzre yapar. Kuru kuruya taklidde kalmaz. İbadet ve taatın zahirini muhafaza ettiği gibi, bâtınındaki neş’eyi de kesbeder ve bunu ziyân etmez. Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmesinde “O kimseler ki, dâimî namazdadırlar.” buyurmaktadır. Bir başka âyet-i kerîmede “Namazı muhafaza ediniz…” zikri geçer. Buradan anlaşılıyor ki hem namazı zahirî ve bâtınî şartlarıyla edâ etmek îcab eder, hem de o mânânın kalbde uyandırdığı huşû’ ve huzur halini bir başka zikir haline kadar muhafaza etmek gerekir.

Taklid, Nefs-i Emmâre’nin sıfatlarındandır. Kişiyi hayvan derekesine düşürür. Hayvanat içerisinde maymun, taklid illetinin remzi olarak gösterilmiştir. Zîrâ maymun yaptığı fiili idrak etmez. Aynen gördüğü gibi yapar lâkin o fiilden taklid ettiğinin aldığı zevki alamaz. Hatta maymunun bu mukallid halini görenler eğlenir, soytarı seyreder gibi zevk alırlar. Taklidde kalan kişi, ibadet ve taatta âbidleri, sâlihleri hatta süfîleri taklid eder lâkin işin künhüne(özüne) muttali olamayan bu nev’î kişiler, maymuna şâir insanların gülmesi gibi şeytanları kendilerine güldürürler. Bir cemiyette taklid başladığı zaman o cemiyet muhakkak parçalanır, umum arasında ve diğer cemiyetler beyninde(arasında) rezil ve sefih duruma düşer. Taklidin ilacı tefekkürdür. Tefekkür feylesoflar gibi akıl yürütmek değildir. Tefekkür, kalbdeki doğru hissiyatın aklı îkaz etmesi, aklın da bu îkaz ile kendine lâzım olan ilmi tahsil etmesi, bu ilim tahsil edildikten sonra da akılla kalbin yani Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu hissiyatla hakîkî ilmin birbiriyle nikâhlanmasının neticesidir. Nasıl akıl iki bilinenden bir bilinmeyeni çıkarıyor, hislerin yanıldığı sahalarda devreye girerek o yanlışlığı tashih ediyor(düzeltiyor), işte tefekkür de ma’lûm olandan meçhulü bulmayı, mânâ sahasındaki doğrular vesilesiyle de nâkıslıkları bertaraf etmeyi insana bahşeder. Aklın bilgisi, kalbin buluşu ve muhabbetiyle birleşmezse o ilmî fikir kişiyi bâtıla düşmekten kurtaramaz. Kur’ân-ı Kerîm’de Ebu Cehil aleyhillâne için “fekkera-fikir yürüttü, güya düşündü” mânâsına gelen bir istihza cümlesi vardır. Yani Kur’ân-ı Kerîm’e baktı baktı da kendince ölçtü tarttı. Kendi kıt aklının bozuk terazisinde tarttı. Peki sonra ne oldu? “Bu ancak bir beşer sözüdür.” dedi. Allah Teâlâ, kalbi devreden çıkararak sadece aklıyla düşünmeyi tefekkür zannedenleri Ebu Cehil’in süflî derekesini işaret ederek “Canı çıkasıca, nasıl da fikir yürüttü, ölçtü biçti, yazıklar olsun, helak olasın.” mealindeki tehdidiyle îkaz etmektedir. Akıl tabiî ki lâzımdır. Amma hangi akıl? Şimdi bunu tefekkür ederken şunu düşün güzel evlâdım! îmân kalbîdir. Kalbte o îmân nuru zuhûr ettiğinde hemen bunu muhafaza edip tasdik ederse artık o kalb îmânın mazharıdır.

En büyük ilim Allah’ı bilmek ve îmân etmektir. Tüm ilimler bu ilme hâdimdir. Bu îmâna hizmetçi olmayan ilim, kendisini tahsil etmek isteyenden Cenâb-ı Hakk’a sığınır. Yani ilmin de kendine mahsus bir hüviyeti ve Hak katında ta’yin edilen bir vücûdu vardır. Ol sebebden Allah’ın emrinde kullanılmayan ilim hakkını mahkemede arayan şahıs gibi kâdı-yı mutlak olan Cenâb-ı Hakk’tan adalet ister ve zâlim elinden kurtulmak için müracaat eder. İşte ol sebebden dolayıdır ki kalbsiz ve îmânsız ilim yeryüzünde nerede baş gösterirse güya o ilim sahipleri olduğunu iddia eden kişiler cemiyetin en zâlimleri olarak baş gösterirler. Zîrâ ilmin kendilerinden bîzâr olmasıyla Allah hükmünü tahakkuk ettirmiş ve hakîkî ilmi yani îmânı onlardan almış, bu ellerinden gittikten sonra da cahil insanın yapacağı en feci zulümleri kendi elleriyle yapar hale gelmişlerdir. Şöyle bir tarihe baksana, en büyük zulmü yapanlar kendi devirlerinin sanatında, zenginliğinde en ileri olan kavimlerdir. Ezcümle şunu demek isterim ki: İlim bilmektir amma ilim tahsili bile taklidde kalırsa yani kalb ile izdivaç etmeden hariçte saha bulmak derekesine düşerse zulümden başka bir şey çıkmaz.

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir
… 

Allah Teâlâ da nerede zulüm varsa, oranın çökmesini âdet-i subhaniyesi olarak va’detmiştir. Kâbe’de zulüm olsa Kâbe-i Muazzama çöker. Evde zulüm olsa ocaklar söner, devlet, teb’asına zulmetse muhakkak o devlet parçalanır. Kişi kendi nefsine zulmetse o nefis de parça parça olur. Yani tevhîdden uzaklaşır. Ruh, nefis, kalb bir cümle etrafında birleşemez. Parça parça olan bu nefis bir olan Allah’ın birliğini, Fahr-i âlem Efendimiz’in nurundaki birliği, sırat-ı mustakîm’in vahdet yolunu bulamaz. Bulsa da sadrına şifa olmaz. Zîrâ bu mânâyı cem edecek bir vücûda, bir mânâya sahip değildir. Hüviyetini tescil edecek şahsiyet olmaktan uzaktır. O kişi, davasında samimi olamaz. İbadet taata neş’e gelir gibi olsa da parça parça olduğundan tefekkür edemez. Tefekkür edemeyince de taklidde kalır. Taklidde kalan hangi terbiyeyle kemâle erişebilir? Hangi benliğiyle tasdik makamına erişebilir? Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin çok muhteşem bir sözü vardır, Mesnevî-i Mânevî’de. O büyük Allah velîsi bir beytinde der ki: “Kâfirler maymun iştahlıdır.” Fakir, gençliğimde bunu okuduğumda pek mânâsını anlayamamıştım. Kâfirleri yermek meyânında söylenmiş bir söz zannetmiş idim. Lâkin öyle değilmiş. Hazret-i Pîr bu beyitte kâfirlerin küfründe bile samimi olmadıklarını işaret buyuruyormuş yani “Kâfirler Hakk’a karşı çıkışırlar, devamlı itiraz ederler. Bu çekişmeleri gerçekten bir fikre sahip oldukları için değildir. Taklîden, laf olsun diye, öylece atalarına karşı olmak içindir. Yanlış da olsa bir i’tikadları yoktur. Eğer küfürlerinde samimi olsalardı o küfrün beyhude olduğunu anlarlar ve neticede o küfrün dahî Hakk’a nisbeti olduğunu, Hakk’m müsaadesiyle zuhûr ettiğini farkedip bir şekilde îmân cihetine tâbi olurlardı. Amma öyle olmadı. Zîrâ küfürleri bile samimi değildir.” denilmek isteniyor. Bu muhteşem bir sözdür. Bir kişi samimiyetle puta tapsa, o tapınmanın samimiyetinden edindiği putun hiçliğini ve bu yaptığının beyhude olduğunu eninde sonunda anlar. Peki durum böyleyse Hak Teâlâ’ya samimiyetle, ihlâsla, taklîden değil hakîkaten ve tahkîken ibadet eden bir kişi Hakk’m nice tezahürlerine ve tecellîlerine mazhar olur bir düşünsene! Cenâb-ı Hakk îmân, İslâm ve ihsan mertebelerine işaret ederek bizi tefekküre sevketmiyor mu? Taklîden îmân kişiyi menzile eriştirmez. Tahkîken îmân kişiyi İslâm’a, tahkîkî İslâm kişiyi ihsana, Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyete îsal eder (ulaştırır, vâsıl kılar).

Sâdık kardeşim İhsan Efendi, daha evvelce de arzettiğim gibi tabiî ki yaptığımız birçok fiil taklid ile başlar. Burada arzetmeye gayret ettiğim mânâ, o taklidde kalmamaktır. Şimdi bir çocuğu düşün, oyun oynarken bir sopayı bacaklarının arasına alır, sanki atın sırtındaymış gibi ağzıyla da ses çıkararak koşar oynar. Atın üzerinde gördüğü süvarileri taklid eder. Kendisini güzel bir Arap atının üzerinde dörtnala koşuyormuş gibi hisseder. Bu merakı ve taklidi yetişkin olduğu zaman yapacağı işlere âdetâ bir köprüdür. Şimdi kırk yaşında bir adam düşün, bacağının altına sopayı alsa, beş yaşındaki çocuk gibi dıgıdık dıgıdık diye meydanda koşsa na’parsın? Şaşırıp kalırsın. Hatta daha da ısrar ederse o kişiyi tımarhaneye atıp tedaviye alırlar. Yine çocuğun namaz kılışını düşün; sağına soluna bakar, namaz kılan büyüklerini taklid edip yatıp kalkar. Kırkına ellisine geldiğinde aynı şekilde yaparsa halk arasında onunla istihzâ edilir. Hatta namazla istihzâ ettiği düşünülürse kadı efendi tarafından sopaya çekilir. Aynı şekilde insan devam edegelen ibadet ve taatından zevk-i manevî almıyorsa, seneler geçtiği halde ibadet ve taatın kalbinde uyandırdığı bir neş’e yoksa ve o güzellikleri irfanıyla fehmedemiyorsa burada bir nâkıslık yok mudur? Yani kişi tefekküre vesile olacak ilme sahip değilse bile en azından bu eksikliğin sebebini tefekkür etmek makamında değil midir? Bunu dahî düşünse kişi irfan sahibi olur. Zîrâ “Kişi noksanın bilmek gibi irfan olmaz.” demişler. Bu mânâ çok önemlidir. Zîrâ kişinin taklidden kurtulması ve tefekkür makamına çıkabilmesi için dert sahibi olması lâzımdır. Şöyle bir insanlık sahasına bak, neler îcad edilmiş ve neler keşfedilmiştir. Zîrâat, barınma, yiyecek, içecek ihtiyaçları bu sahadaki îcad ve keşifleri doğurmuştur. İnsan kendisine lâzım olan şeyi farkedince onu bulmak ve elde etmek derdine düşer. Rahatı için yahut ihtiyacını gidermek için o sahada gayret eder, kafa yorar, mesaisini harceder. Mânâ ilmi de böyledir. Kişi mânevî eksikliğini, nâkıslığını hissetmeden, o mânâ derdini çekmeden taklidden kurtulamaz. Izdırabı olmayan, çileyi bilmeyen kişi dermanı ne bilsin! İşte mürşidler insanın rızayı tahsil edebilmesi için lâzım olan aşk halini, derdi artırmak suretiyle ve kişiye acziyetini ve nâkıslığını bildirip onu kemâle koşturmak suretiyle kalbleri uyandırırlar.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, bazı sözleri tekrar ediyorum, farkındayım. Lâkin evvelce yazdığımda o sözlere muhatap olan İhsan Efendi ile şimdi şu satırlara muhatab olan İhsan Efendi aynı değil. Binâenaleyh bazı kelâmın tekrarı îcab ediyor. Her rekâtta Fâtiha’yı tekrar ederiz. Zîrâ secdeden kalkan kişi başka bir benlikle kıyam eder. O buluş ile ve o makamdaki yakınlığı ile Fâtiha’yı tekrar eder. Neyse, şimdi bu kalsın. Amma tefekkür etmek üzre bir yerde kalsın. Hak celle ve âlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde “Elestü bi rabbüküm” buyuruyor. Yani “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Kullarının da cevaben “Belâ” yani “Bilakis(Yâ Rabbi, sen bizim Rabbimizsin.)” diyerek tasdik ettiğini beyân buyuruyor. Cenâb-ı Hakk “Ben sizin Rabbinizim değil mi?” diye sorabilirdi. Amma kelâmında böyle buyurmadı, bu, muhakkak bir sebebe mebnîdir. Müfessirler ve âlim olan zâtlar bu âyetin tefsirinde şu hikmete dikkat çekmişlerdir: Hak Teâlâ “Ben sizin Rabbinizim değil mi?” diye sorsa belki şuursuzca, tefekkür etmeden hatta korkudan, bilmeden tasdik edilebilirdi. Ama suâl menfî soruldu. “Sizin Rabbiniz değil miyim?” suâline muhâtab olan kişide, Hak Teâlâ’yı Rabbi olarak tasdik etmezse kendisini nasıl bir musibetin bulacağını ve Allah’sızlığın nasıl bir helâk olduğunun derdini idrak vardır, bu yüzden o idrakle, şuurlu bir şekilde “Belâ” diye cevap verdi. İşte bu arzettiğim tefsirin az evvel bahsi geçen mevzuları nasıl cem ettiğini farketmişsindir. Yani ruhlar âlemindeyken bile bizler tefekküre, şuurla îmâna sevkedildik. Bu sevkedilişte dahî derde talib olduk. İnsan derdini idrak etmekle dermanı müdrik kılındı. Ol sebebdendir ki, mü’mînler o kimselerdir ki onların derdi Allah’tır ve Allah’tan ayrı kalma korkusu mânâsına gelen takvadır. Bunun karşılığmdaki derman ise Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyet ve cemâlullahtır. İşte tefekkür, kişiye cemâlullah sırlarını, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîyat âyetlerini açan önemli bir miftâhtır. İbadet irfandan ayrı olamaz. Bu irfanın akılda karar kılmasına ve aklı nurlandırmasına tefekkür denir. Böyle bir saat tefekkür etmek, irfandan mahrûm olarak yapılan yetmiş sene ibadetten üstündür.

Derviş İhsan Efendi oğlum, insanların çoğu kalb iklimini ve tefekkürün Hak katındaki değerini bilemezler. Halbuki Cenâb-ı Hakk bizi tefekküre sevkedecek ne çok şey halketmiştir. Bunları saymakla ta’dât edemeyiz. Lâkin küçük bir misal vereceğim. Belki bu küçük misalle büyük mânâlara kardeşlerini sevkedebilirsin. Bazen bir şey düşünürüz. O düşündüğümüz karşımıza çıkıverir. “Akşama şu olsaydı da yeseydim.” dersin, akşam eve gelirsin, bakarsın ki canının çektiği şey sofrada duruyor. Demek ki tefekkür sahasının bir vücûdu var. Hak celle ve âlâ düşüncelerimize de vücûd veriyor. Rahmetinden dolayıdır ki kötü düşüncelerimize günah yazmıyor. Ancak iyi düşündüğümüz şeyleri daha yapmadan sevap olarak meleklerine yazdırıyor. Bu acîb bir şeydir. Demek ki tefekkür, düşünmek, hatırdan bir şeyi geçirmek onun bir âlemde vücûd bulmasına sebebiyet veriyor. Hatta o vücûdiyeti bu âleme dahî intikal ediyor. Bu misali başka bir misalle kuvvetlendirelim. Kişi Kâbe-i Muazzama’da kalbinden gelen kötü bir düşünceyi yahut hatırına gelen bir günahı hemen defetmez de hayalinde onu büyütmeye ve işlemeye devam ederse sanki o günahı işlemiş gibi muamele görüyor. Allah muhafaza eylesin! Bak, demek ki onun bir vücûdu var yani tefekkür küçük bir şey değil. Şimdi bu misalin tersini düşün. Zikrullah ile tenvir olmuş bir kalb, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine şâhid olmuş bir göz, Allah Teâlâ’nm râzı olduğu hislerle dolmuş bir sîne tefekkür etmeye başladığı andan i’tibaren derecesini ancak Cenâb-ı Hakk’m takdir edebileceği çok büyük bir ibadete mazhar oluyor. Aynı, bedenen bu âlemde ibadet etmiş gibi ecir alıyor, Cenâb-ı Hakk’a kurbiyyet adımlarını atmış oluyor. Hem de bunu yaparken, hariçte bu yaptığı görünmediği için bu ibadetin zâyi olması mümkün olmadığı gibi kulun nefsi bile buradan pay alamıyor. Melekler ve insanlar hatta şeytanlar dahî onun o halinden haberdar olamıyor. Zîrâ Cenâb-ı Hakk husûsî arşının tahtında(altında) halkettiği âlemlerden bir âlem içerisinde bu râzı olunan tefekküre bir vücûd veriyor ve harem-i subhanisinde onu muhafaza ediyor. İşte bu halin beyânı için Fahr-i âlem Efendimiz buyuruyor: “Lâ ibadete kettefekkür, tefekkür gibi ibadet yoktur.” Yani böylesi bir ibadete teşbih edilecek(benzer) ve ortaya konulabilecek, misal teşkil edecek amel yoktur. Böyle olduğundan Hak Teâlâ kendi ilâhî hazinesinden buna bir ücret ta’yin eder. Bu ücretin derecesi amelin cinsinden olup başka ibadetlere verilen ecirlerle ölçülemez.

İhsan Efendi oğlum, sohbet bu derecelere kadar çıkmışken şimdi dönüp de taklide bakabilir misin? Taklidin esamesi bile okunmaz. Şu kadarcık satırdan sonra bile herhangi bir kişinin taklidî hallere artık tenezzül etmeyeceğini düşünürsek zevât-ı kiramm(kerîm olan yüce insanların) bu halde bulunan kişilere tenezzül edebileceğini hiç düşünebilir miyiz? Peki ya Cenâb-ı Hakk taklid ile Nefs-i Emmâre derekesinde olanı tenezzül buyurup hiç muhatab kabul eder mi? Böyle olduğu halde boğazına kadar günaha batmış kişi “Ah ben ne yaptım!” diye inler, “Aman yâ Rabbî!” diyerek Hak katındaki şahsiyetini birazcık tefekkürle aman dilerse o rahmet kapıları ona ardına kadar açılır. Yani kişi değil ibadet ve taatını idrak ile yapmak, günahını dahî günah olduğunu idrak ederek yapsa yine Cenâb-ı Hakk’ın katında makbul sayılacak hale ve amele ulaşır.

Kıymetli İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk taklidlerimizi tahkîk eylesin. Taklid ile tok gibi görünüp aç olmaktan muhafaza eylesin. Taklide gözümüzü açıp da tefekkürlere gözümüzü yummaktan muhafaza eylesin. Aklımızı, kalbimizi pür-nur eylesin. Kalplerimizdeki ucûbât-ı şeytaniyyeyi, sadırlarımızdaki vesavis-i nefsaniyeyi izâle edip ilhâmât-ı rabbânîye’sini gönüllerimize havale eylesin. Ölmeden evvel nefsini muhasebeye çeken, hesap gününden evvel kendi hesabını görmeye çalışan âkil ve sâlih mü’mînlerden eylesin.

Allahümme elhimni rüşdi ve e’ızni min şerri nefsi

(Yâ Rabbî, Sen bana kâmil îmânın yolunu ilham eyle. Ve beni nefsimin şerrinden, nâkıslığından, nefsime düşerek Seni unutmak belâsından muhafaza et.) Âmin.

Sübhâne rabbike Rabbi’l-izzeti amma yasifûn vesselâmun ale’l mürselîn ve âlihi velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

*Bu mektup, Üsküb’e yolculuk esnasında konaklanılan bir handa kaleme alındı.

21. mektupta görüşmek üzere…