Dünyada kendimi cennette sansam

Aziz yolcu,
…Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır… [Âli-İmran, 97]

Gözünü aç da dikkatle cana bak! Ben onu tuttum ezel bayramında kurban etmek için çeke çeke sevgiliye götürüyorum.[Hz. Pir Mevlana]

İşte geldi iyd-ü edha*,
İdelim canlar fedâ
Gidelim hac yoluna,
Eyleyelim Haccı eda.

Râzı olsun kullarından
Mağfiret etsin Hüda
Dinle âşık bu kelâmı,
Olma aşkından cüdâ
(*Kurban Bayramı)

Saba temcidin güftesinde gelen bayram olsa da bu topraklarda mevsim Hac mevsimidir belki de bu yüzdendir komşuların “Bayram ancak Ramazan, Hac illa Arafat’tır” darb-ı meselleri…

İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlatlarından bile kaçar. [Abese, 34-36]

El Hak; gelecek olan gün gelecek… Kıyamet kopup diriliş için sûra üfürüldükten sonra bütün insanların hesap vermek üzere toplanacak… Bu büyük mahşerin dünyadaki küçük misali ise Arafat Mahşeri’dir.

Arafât, kabirden kıyâmet sabâhına kalkışı ve fevc fevc mahşer meydanında toplanışı hatırlatır. Bütün kullar, Allâh’ın huzûrunda âciz ve muhtaç bir halde af beklerler. Aynı zamanda bu af, Hazret-i Âdem ile Havvâ vâlidemizin Arafât Vâdisi’nde buluşup ağlaşarak istiğfâr etmelerinin bir sembolüdür. Öyle ki, ihsân ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hakk, onların duâlarını kabûl etmenin yanında, bir de onların neslinden olup kıyâmete kadar her sene aynı gün ve saatte oraya gelip af taleb edecek olanların cümlesini de affetmek vaad ve lütfunda bulunmuştur.

Sanki mahşerdeki gibi bir şefaatçi arayışı… Gözyaşı ve ter… Şahsi günahlarımızdan, ümmet olarak zalim güçlerin, baskı ve sömürüsünden kurtulma arayışı… Canı ve alemi zilletten tekrar eski izzet günlerine döndürme umudu… Çaresizlik ve ümidin yan yana olduğu, duygu ve heyecanların doruğa çıktığı anlar bunlar… Mahşerdeki bekleyişin Şefaat-i Muhammedi ile neticeleneceği gibi, Arafat’taki yalvarış, yakarış ve arayışın da dünyevi ve uhrevî bir kurtuluşla neticeleneceği umudu…

…Hac esnasında kadına yaklaşmak(rafes), günah sayılan davranışlara yönelmek(füsuk), kavga etmek(cidal) yoktur… [Bakara, 197]

Hac, fiziki coğrafyada kâinatın kalbine, Mekke-i Mükerreme’ye bir yolculuk olduğu kadar, zaman tünelinden hem geçmişe hem de geleceğe bir yolculuktur. Geçmişe yolculuktur; çünkü hac mekânları ilk insan Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten yeryüzüne indirildikten sonraki buluşma alanlarıdır. Kâbe, ilk defa Hz. Âdem tarafından inşâ edilmiştir.

Hacda “rafes yasağı” ile âdetâ cennetteki Âdem ile Havvâ’nın yaşadığı hayata bir dönüş ve ilk varoluş sürecini idrak vardır. “Füsûk yasağı” ise cennette Âdem ile Havvâ’nın şeytan tarafından günaha düşürülmesi gibi insanların hacda şeytanın tuzağına düşmemeye direnmesidir. “Cidâl yasağı” ile şeytanın, kendisi yüzünden taşlanıp kovulduğu Âdem ve evlâdı ile mücâdelesi hatıra gelmektedir. İnsan hacda başkalarıyla tartışıp kavga ederek böyle bir akıbete düşmekten sakındırılmaktadır. Dolayısıyla insan hacda, ihram yasaklarının câri olduğu süre içinde ilk insanın yaşadığı tecrübeleri yaşamakta ve ilk devirlere seyahat etmektedir.

Nihayet insan, Allah Rasûlü’nün Arafat’ta toplanan 124 000 sahabeye Cebel-i Rahme’den irâd buyurduğu insan hakları evrensel beyannamesi niteliğindeki hutbeyi dinler gibi olmaktadır. Orada insanlığa ilân edilen gerçekler yüreklere nakşolunmakta, Arafat’tan ayrılırken Allah Rasûlü’nün ashâbına söylediği şu sözler gönüllere düşmektedir: “Burada beni dinleyenler sözlerimi burada bulunmayanlara ulaştırsınlar. Umulur ki burada bulunup da dinleyenlerden bulunmayıp da duyanlar sözlerimi daha iyi anlarlar” hacda bulunanlar bu sözü kendisine verilmiş bir emanet gibi düşünüp hac dönüşü çevrelerine ve ulaşabildikleri herkese taşımalıdır. Çünkü 124 000 kişilik sahâbe ordusu öyle yapmış ve bu sözleri yeni yüreklere ve yeni ufuklara taşımak için Orta Asya içlerine, Afrika’ya, Endülüs’e ve İstanbul’a kadar koşmuşlardı.

Hacceden insan zaman tünelindeki yolculuğunu geçmişten geleceğe de çevirerek âhiret yurduna doğru kanat açmakta ve ölmeden evvel ölmenin sırrına ermeye çalışarak bir âhiret provası yapmaktadır. Arafat meydanını Arasât meydanı gibi düşünüp dîvân-ı ilâhide hesap vereceğini düşünmeli beyaz kefeniyle âdeta ba’sü bâde’l-mevti; öldükten sonra dirilmeyi yaşamalıdır. Ölüm terbiyesi insana Müslüman olarak ölmeye hazırlık sağlar. Çünkü insan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse de öyle haşrolunur. Bu dünyada nihâi gaye Hazret-i insan olup Müslüman olarak ölmektir.

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının! Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan Müslüman olarak can verin! [Âli-imrân, 102]

Hac mektebinde ihram ile kendisine meşrû ve helâl olan şeyleri süreli olarak yasaklayan insanoğlu aslında irâde eğitiminin en yükseğine talib olmaktadır. Helâl ve meşru şeylere bile Allah için tenezzül etmediğini; tercihini kendi nefsani arzularından yana değil Allah’ın rızasından yana koyduğunu; dünya ve mâsivânın kendisini ilgilendirmediğini ifâde etmiş olmaktadır.

Hem nice işaretler mahfuzdur bünyesinde; özellikle şeytan taşlama, nefsi taşlamayı, traş olma dünya ile kalbi bağı kesmeyi, kurban nefsi, dünyayı ve masivayı kurban etmeyi sembolize etmektedir. Kâbe’nin etrafında tavâf, sevgilinin yüzünü görmek isteyen âşıkın sevgilisinin evinin etrafında dolaşmasını andırmaktadır. Emirlerin her birinde bir derinlik ve ince mânâ vardır. Bu emir ve hükümler hacc boyunca insanı eğitmeye yönelik duygular aşılamaktadır.

Hayvana ve yeşile zarar vermeyi yasaklayan ihram yasağı ise ziraata elverişli olmayan o vâdide çevre bilincini aşılayan ve ekolojik dengeyi ilâhî bir emirle muhafaza etmeyi emreden bir hükümdür.

Tâbiîn büyüklerinden Mutarrif ibni Abdullah’ın hassasiyeti ile niyaza duruyoruz: O ki Bir hac mevsiminde Arafat’ta, “Allahım!” diye yalvardı. “Bu kadar güzel insanın duasını ne olur benim yüzümden reddetme!”

Duanın en makbulü Arefe günü (Arafatta yapılan) duadır [Tirmizî, Duavât 122]

Vedâ haccı esnasında, Arafatta Sevgili Resülüne “Bu gün dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” âyetini indirip Müslümanlara müjdelerin en büyüğünü verdin. Bu mükemmel ve seçilmiş dine sahip olmak, bu tamamlanmış ilâhî nimeti tam da yerinde solumak, bizim burada bulunuşumuzun ve şu anda yüce huzurunda duruşumuzun gerçek manasını oluşturmaktadır. Bizleri bu oluşa, bu duruşa ve bu dine lâyık olanlardan eyle ya Rab!

…Âdem Rabbine karşı geldi de yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.” buyurdun. İnsanlık tarihinin ta başlangıç noktasında olan biteni bizlere duyurdun. Biz de Hz. Âdem’in çocuklarıyız. Bizi de bağışla ya Rab! Bu yerde, şu Arafât vadisinde sevgili Peygamberimizin ifadesiyle “Babamız İbrahim’in miras bıraktığı bu yerler” de vakfede bulunan bizler, senin sınırsız rahmetini diliyoruz, mahrum eyleme ya Rabb! Bize müstehak olduğumuz hal ile değil de şanına lâyık bir surette, cemal tecellileriyle muamele eyle ya Rabb!

Rabbimiz, bizlere tevekkül ve teslîmiyyet içinde bir ömür bahşeylesin! Sığınağımız ve barınağımız yalnız kendisi olsun! Hisseden bir gönül ile haccetmeyi müyesser kılsın! Rabbimiz bizlere Harameyn’in rûhâniyetinden istifâde ederek yanık bir gönülle müslümanca bir ömür nasîb buyursun!

Âmin Yâ Mûin

Huccac-ı müslimine selametler ihsan ola, kurbanlarınız makbul ola, canlar Hakkı bula ya huuu

Gönül kulağıma gelse bir sâda
Ey kulum gel eyle haccını eyle edâ
Etsem malı mülkü canımı feda
Geçip mâsivadan vuslata ersem
Nurunla mest olup feyzinle doysam
Tecelli-i Zatı ruhumda duysam
İlahi aşkınla tutuşup yansam
Deryayı rahmetinle ruhen yıkansam
Dünyada kendimi cennette sansam
Diyerek Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk
Lebbeyke la şerike leke Lebbeyk

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Bir mahşer provası olan Hacc
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Hâmiş: Sizlere o övülmüş kutlu mekânlardan bir soluk taşımak istedik. Duyanlara, meyledenlere selam olsun… Fakir kardeşinize bu sene İslam Konferansı örgütü refakatinde bir mübarek sefer nasib oldu. Madem Arafe günü dualar pek bir makbul 9 Zilhicce’de [15 Kasım 2010 Pazartesi] günü bu satırları okuyan cümle canlar mümkünse oruçlu bulundukları halde bizleri bir lahza dahi olsa hatırlayıverirlerse gönülden gönüle varan ince yoldan elbet mânâ ehline ulaşacak, binler nur û sürur ile aks û seda bulacaktır.

Reklamlar

Hâfızın ölümü

Aldanma Gönül,
Her can ölümü tadacaktır sonra bize döndürüleceksiniz. [Ankebût, 57]

Her cana ki ölümü takdir etmiştir Ezel,
Hakk’ın sevdası ile ölüvermek ne güzel!

Kalbim yine üzgün seni andım da derinden;
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş!
Gördüm ki yazın bastığımız otlar solmuş.
Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş.
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!

“Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür.” demişler. İnsan bu, unutmak (bir haliyle alışmak) hastalığı ile eksik ve yaralı… Bu yüzdendir ki her dâim bir hatırlatıcıya, bir uyarıcıya muhtaç… Her gün gelip giden gündüz gece, her yıl değişen mevsimler, sonbahar ve kış ile ölümü, bahar ve yaz suretinde öldükten sonra dirilmeyi çağrıştıran ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insana “ölüm var!” dedirten fırsatlardır.

Bitmez gibi bir zevk verirken beste
Bir tel kopar âheng ebediyyen kesilir

Oysa her gün karşılaştığımız “vefat haberleri” bizlere nebevî bir ifade ile “ölümün ne güzel bir öğüt” olduğunu haykırır durur.

Her fâninin ölümü bir yaprak gibi kopmakta ömrümüzden, hazan mevsiminde kayıtsızca düşen yaprakların kime ne minneti olabilir… Hani insan hiç ummadığı bir anda bir haberle sarsılır ya bir haberle dünyayla olan bağınız kökünden kesiliverir…

İşte öyle oldu erenlerim, göçtü canlar, Hafız Yahya Soyyiğit Hakka yürüdü…

Hamele-i Kur’an, bestekâr, kasidehân, neyzen, Türk Tasavvuf Musikisinde bir gonca gül, bir güzel insan Yahya Soyyiğit (1965 Trabzon-24.10.2010 İstanbul) şimdi Ümraniye Kocatepe’de hayat-ı maneviyyesi ile zinde, O’ndan bir nevâ bekleyenler için ise hamûş oldu erenlerim…

40 yaşında nâsib olan hac farizasının akabinde zuhûr eden beyin kanseri neticesinde “yâr ile vuslat eyleyen” İstanbul Tarihi Türk Musikisi Topluluğu hanendelerinden El-Hacc Hafız Yahya Soyyiğit üstadı dosta doğru uğurladık.

Kendileri, kelâma sığmayan hâl ehli, Ademoğlu Adem bir Melâmi dervişi idi. Cenab-ı Allah’ın Hz. Davud’a verdiği ses, Hz. Yusuf’a verdiği güzellik, Hz. Eyyüb’e verdiği sabır O’na da verilmişti. Kelam-ı Hakla sohbet eder kelamı Hak’dan dinlerdi.

Bu kadar güzelliklerin içinde en çok da tevazusuna hayran olduğum üstadım, ahirette de ne olursun bizi de “ihvân-ı bâ safâ kardeşler” safına alıver…

Aah erenlerim, lezzet o dur ki tatmayan bilmez. Kalplerin lezzeti, üns ve ülfet oluklarından akan feyizli seslerdir, hele bir kulak verin Hazretim Hasan Fehmî Efendi divanından ne söyler:

Firkatin nârıyla yandım Yâ Resullah medet
Vuslatın aşkıyla doldum Yâ Resullah medet
Nice takat getirir ol dil senin medhin duyar
Yandı gönlüm külhan oldu Yâ Resullah medet
Rûz û şeb ağlar dururum çağırırım el-amân
Bâb-ı lütfundan kerem kıl Yâ Resullah medet
Derd senin dermân senindir yoluna bunca gedâ
Onun için can verirler Yâ Resullah medet
“Men Reani” sırrına vakıf oluptur âşıkân
Cümlenin murâdı sensin Yâ Resullah medet

Nefsimin kesret-i cürmünden yüzüm daim siyah
Günbegün artmakta isyan Yâ Resullah medet
Bin hayâ ile kapında TÂLİBÎ şefkat umar
Eyle ihsân kıl şefaât Yâ Resullah medet [261. Mestmp3]

Aşkı cemâl, cemâli nur oldu, nur ile bir oldu, seven sevdiğine perdesiz kavuştu… Geride bıraktığı gözü yaşlı sevdiklerine ise “Seven, sevilen ve sevgi bir oluncaya dek aşk olsun” niyazı kaldı.

Halini sorduğumuzda buyurduğu: “Alvarlı Efe Hazretleri : “Sabır kıl her belaya, rahmet-i Rahman’ı incitme.” diyor. Her belaya sabret, Allah’ı incitme. Demek ki belalar, Allah’ın ehl-i tevhid’e bir imtihanıdır. Eğer sabretmezse, isyan ederse, bu bela nerden geldi, beni mi buldu, ben böyle mi olacaktım derse Rahmet-i Rahman’ı incitirsin diyor. Ehl-i Tevhid “la faile illallah” der. Her fiilin sahibi Allah olursa rahat eder ehl-i tevhid. Bu demek değil ki “Nasıl olsa her fiilin sahibi Allah, o zaman boş ver, aldırış etme!”. Ehl-i Tevhid günün şartlarına göre bu ezalar ve cefalar karşısında ne yapılması gerekiyorsa yapacak ama feryâd etmeyecek, isyan etmeyecek… Rabbim bütün dostlarımızı, kardeşlerimizi, nefsin şerrinden muhafaza eylesin. Hastalıklardan muhafaza eylesin. Hastalık derken hem maddi hastalık, hem de görünmeyen ve esas hastalık olan nefs hastalığından, gaflet hastalığından muhafaza eylesin” satırlar, fakire O’ndan kalan son hatıra oldu…

Ömür tükendi, Yahya Soyyiğit, sabır, tevazu ve teslimiyet ufuklarında hoş bir sedâ bırakarak göçtü efendim…

Ömür tükendi ise Allah başka bir ömür verir. Geçici ömür kalmadıysa işte şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! Bu denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var… Ömrünün ölümle sona ereceğini sanma! Bedenin ölür ama sende bulunan gerçek ben “ilahî emanet” ölmez. Çünkü sen Hakk’ın sıfatlarında yaratılmışsın. Allah’a ne son vardır ne de sınır. Ecel, kafesi kırar ama kuşu incitmez. Ecel nerede, ebedî kuşun kanadı nerede? [Hz. Pir Mevlana]

Rabbimiz bizleri de kâinâtı ilâhî muhabbet gözlüğüyle temâşâ eden “ölmeden evvel ölünüz” sırrına ererek hakîkat âlemine uyanan bahtiyâr kullarından eylesin!

Ortada ölüm konuşurken fazla söze ne hacet…
Söze yakışan da ağızların tadını kaçıran ölümü dinleyip sükût libasına bürünmek değil mi?


Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
üzerimize gölgesi düşen farizayı Hac,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,


Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Tasavvuf Vaktidir

(Dünyanın fânî nîmetleri elinden alınacak) âhiret yolcusuna,
Rabbinin adını zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnız O’na yönel! [Müzzemmil, 8]

Harâb oldu gönül yâ Rab, evindir ânı tamir et…

Tüketti sanma hezâran, hikâyet-i aşkı
O kıssadan dahi söylenmedik neler kaldı
hezâran: bülbüller

Madem “Cân yine bülbül oldu” mihmânı olduğumuz dem bu dem ve fırsat elde iken hediyemizi ikram ile başlayalım söze: 254. Mestmp3

Aah zaman, gül yaprağına düşen bir kar tanesi gibi çabucak erir. Ramazan-ı şerif de, ömür de böyledir.Ancak biz aciz kullarına dünya ile alışverişi sürsün diye uzunmuş gibi gelir. Kuran ve Oruç ile infâk ayı bildiğimiz sebeb-i gufranımız Ramazan’ın da çoğu gitti azı kaldı erenlerim… Nedendir bilinmez yolun yarısını geçtiğinde can hüzünlenir, bir ayrılık heyecanıdır başlar…

Ektik, ektik, yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.

Kur’an-ı Kerim okumakla ne büyük bir nimete nâil olduk. Güzeller güzeli Cenab-ı Hakk’ın lütfuna bak ki bizim ağzımızdan kelamını çıkartıveriyor. Kıraat ederken daima böye bir lütfa mazhar olduğumuz için hamd ü sena duygularıyla niyaz etmek gerek.

Hoş safalar vermiş bize vaslın şerbeti
Ey mübarek sabr-ı âli, şehr-i gufran elveda

Oruç nefsi Allah Teâlâ’nın rızası için helâlden dahî alıkoymak değil midir? Nefis iştihasını Allah Teâlâ’ya kurbiyyet (yakınlık) için tehir eden (erteleyen) rahmanî hudutlar içerisinde rahîmiyyet kokuları alırsın. Hal sahibi zatlar mâsivaya oruçludurlar. Şöyle beyân edelim: Nasıl ki bir insan oruçlu iken iftar vaktine kadar kendisini nimetlerden alıkoyar (haşa nimetlerden alıkoyar dedik fakat esasında en büyük nimet imandır) Fâni olan ikramları bâki olan ikrama değişmeyeceğini fiilen gösterir. Amma düşün ki bir adam imsak ettiği vakitte ağzıyla bir şey yemese de iftar vaktine kadar hep “Ah keşke yemek olsaydı, ah keşke şunu yeseydim, şunu işleseydim şöyle etseydim” dese o orucun feyzini alabilir mi? Alamaz. Demek ki kalbinde niyetle başladığı o amel ifsad olmasın (bozulmasın) diye o niyete uygun amel ve ahvâl içinde olmalı. Peki bir kişi Allah Teala’ya muhabbet ve kurbiyyet niyetinde ise artık masivaya (Allah’ın gayrında olan şeylere) meyleder ve yalanıp durursa kalbindeki bu imsak layıkıyla iftara erişir mi?

Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır. [Buhârî, Savm, 6]

Oruç der ki: “Oruç tutan can, helalden bile çekindi, bil ki harama varmasına artık imkan yok!” Zekat der ki: “Kendi malını bile muhtac olana veriyor, artık kendisiyle aynı yolda olandan nasıl çalar!”

Oruç seni gün gibi gönlü aydın, canı safa bir hale kor. Sonra da padişah ile buluşma olan bayram gününde varlığını kurban eder, seni varlıktan ve benlikten kurtarır. [Hz. Pir Mevlana]

Hazret-i Âişe (ra) annemiz anlatıyor: “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ramazan ayında ibâdet husûsunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içerisinde olurdu. ramazan’ın son on gününde ise kendisini çok daha fazla ibâdete verirdi. Bu günlerde geceyi ihyâ eder, âilesini uyandırır ve izârını bağlardı. (Yâni ibâdet için hazırlıklarını tamamlar ve büyük bir azimle Hakk’a yönelirdi.) [Müslim, İ’tikâf, 8]

Hayatın türlü meşgaleleri içerisinde meydana gelen niyet sapmalarının düzeltilmesi, bozulan yönlerin ıslâhı ve insanın bütün varlığıyla Allah’a yönelip rızâ-yı Bârî’yi kazanmaya çalışması ancak i’tikâf gibi bir ibadet ile gerçekleşebilir. İtikâf mü’mini aynı zamanda, Rabbinden başka dostun bulunmadığı kabir yalnızlığına alıştırır. Bu da ancak oruçla gerçekleşebileceği için, oruç günlerinin en efdali olan Ramazan’ın son on gününde emredilmiştir. İ’tikafa giren can, kalbini dünyadan ayırmak ve nefsini Mevlâ’ya teslim etmekle, Kerîm olan Allah’ın kapısına mülâzim(yapışmış), hal diliyle, “Rabbim beni mağfiret etmedikçe ben bu kapıdan ayrılmam.” demiş olur.

Bizi hiç ihmal etmediği bir sünneti olan, böylesi lâtif bir ibadet; “İ’tikaf” ile tanıştıran, numune-i imtisâlimiz, Habib-i Kibriya Efendimize, Cenab-ı Hakk’ın salat ü selamları adedince salat ü selam olsun.

Cemâlin hüsnüne canlar fedâdır yâ Resûlallah
Kelâmın kalb û ruha hoş gıdâdır yâ Resûlallah

Nimetlerine, ihsanlarına nâil olunca, Allâh’a şükret; lütfunu gördüğün kişiye de teşekkür et, onu an! İşte bu yüzdendir ki, Cenâb-ı Hak; «Peygamber’e salevât getirin!» buyurdu. Çünkü Hazret-i Muhammed (sav) mü’minlerin dönüp başvurdukları, müstesnâ ve emsalsiz varlıktır! [Hz. Pir Mevlana]

Canını Allah’a, gününü mescide bağlayan bir i’tikaf ehli, adeta ihtiyacı giderilinceye kadar büyük bir zatın kapısında bekleyen ve ısrarla dileğini tekrarlayan kimseye benzer, insan, dünyanın her türlü aldatıcı, çarpıcı süs ve alayişinden, gam ve telaşından uzaklaşma imkanı bulur. Gözünü gönlüne çevirme, kalbinin ve vicdanının sesini duyma fırsatı elde eder. Oruçla birlikte incelen cesedini, saflaşan ruhunu yaratılışının sırrına yönlendirme zeminine kavuşur. Kulluğun en devamlı ve en anlamlı olduğu haller bu hallerdir. Oruç, i’tikâf, sahur, iftar, mukabele, sadaka, hayrât ve hasenât… Bunlar, özellikle Ramazanda yoğunlaştığı için Ramazan kulluğun zirveye ulaştığı bereket ve rahmet mevsimidir, tasavvuf iklimidir.

Tasavvuf, dinimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gaye olan insân-ı kâmil olmanın yolu ve yöntemidir. Özetle tasavvuf tüm devirlerde olduğu gibi hatta onlardan da fazla, yirminci yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da “nerede?” diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilahî yolu ve anahtarıdır.

O halde sen de ey can! Bu önemli ve hayati konuya ciddiyetle eğil, bu nurlu ilahî yola gir, iki cihan saadetini bul!

Herkes, her şey, Sen’i arıyor; Senin evinde i’tikafa girmiş, Senin kereminin, lütfunun kabesine yüzlerini dönmüşler, ibadet ediyorlar! Bazen çeng gibi, kapının önünde Sana rüku etmekte, bazen ney gibi, Senin nefesinin ümidi ile kamet getirmektedir! Yeter ey akıl! Artık, bu hüzünlü feryadı bırak; acıklı hikayeyi söyleme! Cesur olan her gönül, konuşarak değil, susarak hakikatin kokusunu alır! [Hz. Pir Mevlana]

Sen eyle ânı kim sana yaraşır,
Ben ettim ânı kim bana yaraşır!
Bizden isyân, senden ihsân!
Bizden dua, senden icabet.
Biz diken ektik, sen gül derlet yâ kerem kânı,
Yâ men izâ du’iye ecâbe ve izâ sü’ile a’tâ!

يامن إذا دعوية إجاب و إذا سأل أعطاء
(Ey dua edildiğinde icâbet eden, istenildiğinde ihsan eden Allahım)

Bizleri râzı olduğun hâl üzre eyle, kalplerimizdeki mâsiva muhabbetini ihrac eyle, sâdırlarımızâ ilhamat-ı Rabbaniyye’ni isâl eyleyiver!

Ya Rabbi! Niyetlerimizi, düşüncelerimizi, hislerimizi ve davranışlarımızı rızâ-yı Bârîn ile te’lîf eyle! Hayatımızı dâimî bir kulluk vecdiyle sonsuz bir ramazan rûhâniyeti içinde yaşayabilmemizi, ilâhî dostluk ve yakınlığa nâil olarak son nefesimizi ebedî bir bayram sabahının huzur ve saâdetiyle verebilmemizi nasîb ve müyesser eyle!

Yâ Rabbî! Peygamberler Sultânı Efendimiz’e ümmet olma şerefinin şükrünü lâyıkıyla îfâ edebilmeyi cümlemize nasîb eyle! Üzerimizdeki nîmetlerini artır! Ya Rabbi! Bizleri Şehr-i Ramazan’ın emsali kesiresi ile müşerref eyle, şikayetinden emin şefaatine nail eyle!

Ya Rabbi! Bizleri “günleri bitti diye değil” de Ramazanın hükmünün yerine getirilmesi ile “hale erdik” diye hakiki bayram eden aşık-ı sâdıklar zümresiyle haşr u cem eyle!

Savm u tesbîhimizi eyleye lutfuyla kabûl
İki âlemde nasîb ede visâline vüsûl

Hamiş: Efendim, “şu insanlar bizim şerrimizden emin olsunlar” diye bayrama erinceye kadar göz ve gönül aydınlığımızın mescidine misafir olacağız. Aksayacak mektuplar için peşinen özür beyan eder, kusurların affını taleb ederiz. Aşk olsun, huu

Günahkârım kusûrum çok derd-i ihsânına geldim
Senin affın günahkara atâdır yâ Resûlallah

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Ümid-i gufran olan Ramazan-ı Şerif, Hakiki Bayram,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola…

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Oruç ile tevhid eyle Ya Hû!

Ey oruca yol arkadaşı olan cân,
Âşıkların hayatı, beden mutfağı yüzünden kararmıştı.
İşte oruç, o mutfağı aydınlatmak için çıktı geldi…

Aşık olur, kalmaz benim kararım,
Aşkı bulur beni benden ararım,
Aşık görsem kalmaz benim hiç varım . . .


Bambaşka bir sevda ile özleyip hasretle beklediğimiz Ramazan-ı şerif’e yetiştik. Bizi kötü işlere, günahlara teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye öylesine muhtaçtı ki! Nasıl ki yağmur pis şeyleri de arıtmak için gökten yağar ya, işte bizi de her hali kusur ve hatadan ibaret halimize bir rahmet yağmuru olan Ramazan-ı Şerif’e erdirdin ya şükür ya rabbi.

Canın oruca iştiyakı Hakk’ın kulunu kendisine çekişindedir. Bu neşe ile şükrünü ifa mümkün mü bu nimetin.. Nazlı nazlı yalvarmalarla, Mevlaya nazımızın geçtiği iftar ve sahur vakitlerinde dua marifetiyle manasına da erenlerden oluruz inşallah.

Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez. Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır. [Hz. Pir Mevlana]

Oruç maddeden kesilmek değildir aslında maddeden kesilme talimi ile mâsivadan kesilmektir. Malum ya oruç sabır ile temam olur. Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur’ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur. Bu sabır ayının ilk mestmp3‘ünü Nihavend makamında bir Ramazan ilahisini ikram eyleyip girelim gönül kapılarınızdan içeri, yüksek müsaadelerinizle…

Aşk ile Allah diyelim tenden geçelim
Ol Mevlaya varalım aşk ile hû diyelim
Semalara yücelen zikr u tesbih çekelim
Mübarek olsun mü’minlerin Ramazanı

Ey gönül! Oruçlu iken Allah’a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır! Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın! Topraktan, ateşten, sudan, rüzgârdan dikilmiş olan beden hırkasını çıkar, at! Can, aşkın kapısına geldi de; “Beni affet; sen, özürlerin canısın!” diye yalvardı! “Ey aşk!” diye sızlandı. “Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!” Aşk da, gülerek cana dedi ki: “Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın! Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın! Perhize gir de, sana bir şerbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!” Sustum; artık bunu aşk anlatsın! Çünkü onun gözü, canlara can katar!

Madem Resul-u Kibriya Efendimiz her ayın ilk gecesinde uzun uzun dua edermiş biz de Ramazan-ı mağfiret-nişân’ın ilk gecesinde dua etmeye çalışalım:

Teşrifi ile müşerref olduğumuz Ramazan-ı mağfiret nişânın cümlemiz hakkında teyemmünü mübarek, mahza hayr, vesile-i necât kıl ya Rabbi!

Elveda diyen mah-ı nebi olan Şaban-ı Muazzam’ın şikayetinden emin, şefaatine nâil eyle ya Rabbi!

En uzun süreli ve en çok cemaatin iştirak ettiği ibadet olan ORUÇ taki feyzi lezzeti bizlere tattır ya Rabbi! O tevhide bizleri erdiriver ya Rabbi!

ORUÇ ibadeti ile yakaladığımız o tevhidi, hayatımızın bütün safhalarında yaşamaya evvela kendi kendimizle barışık ve tevhid halinde, sonra din kardeşlerimizle tevhid halinde, bütün insanlar ile tevhid halinde, bütün mahlukat ile tevhid halinde ve bu mertebelerden sonra zat-ı uluhiyetinle tevhid halinde olmaya cümlemizi eriştir ya Rabbi!

Her zaman ve mekanda senin kulluğunu unutmadan, seni göz ardı gönül ardı etmeden, bizi görüp bildiğini,muhafaza ettiğini unutturma ya Rabbi! bizi seninle yaşat, seninleyken emanetini teslim al ya Rabbi!

Şu Ramazan-ı şerif’te, Ümmet-i Muhammed’e Tevhid halinden koklat ya Rabbi! Çünkü Tevhide erince bütün problemler hal safhasına girer ya bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyle ya Rabbi! Siyasi sınırlardan, takım tutmaya varıncaya dek birbirimizi sevemiyoruz, cami cemaati bile birbirini sevmiyor, bize birbirimizi sevecek gönül ihsan eyle, Allah’ı zülcelal’ın kulluğunda bizleri bir eyle, Dilde dilberi bir eyle, birliğinin hatırı için ya Rabbi! Tevhidinin hatırı için, bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyleyiver ya Rabbi!

Vakt-i şerif, Cuma, Ramazan-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR

Cemaat seni çağırıyor

Ehl-i tevhide,
Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın birbirinizden ayrılmayın ve Allahın üzerinizdeki nimetini düşünün… [Âl-i İmrân, 103]

Ey can güneşi, ey kalbimin güneşi, ey güzelliği ile güneşi bile utandıran güzel, gel, gel de bizim zavallı halimizi bir gör, şu balçık beden, canı nasıl tutmuş bırakmıyor?

Bahr-i cürme daldı zâtım, ya Resulallah meded
Yoktur ümid-i necâtım, ya Resulallah meded
Geçti beyhûde hayatım, ya Resulallah meded
Müptela-i seyyiâtım, ya Resulallah meded

Ey sevgili, yol arkadaşı ve sen ey Hak dostumuz, biz aşk deryasına dalmış balık gibiyiz, gerçi balığın sesi hiç çıkmaz amma cahillik ettik ses çıkarmaya cüret ettik sen bu kusurumuzu da bağışlayıver…

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

– Haftanın ikramı ile başlayalım söze, Yahya Soyyiğit nefesinden ve Hicaz makamından buyurmaz mısınız? [242. mestmp3]

Tevhidin özü budur, arşı kürsü durdurur.
Âşık, mâşûk buldurur: Lâ ilâhe illâllah.
Cennete dahil eder, içinden hüzün gider.
Gönlünde zuhûr eder: Lâ ilâhe illâllah.
Perde olmaz dünyası. aldatamaz ukbâsı.
Sever kulu Mevlâsı: Lâ ilâhe illâllah.

– Pek ateşin nağmeler bunlar… Güzel sesin kalbe tesir etmesinin hikmeti nedir?
– Cenâb-ı Hakk’ın elest bezminde: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına cüz’i surette bile olsa benzerliği yüzündendir. Sanki deryadan alınmış bir kova su gibidir. O’nun huzurunda mest olan gönüller, o zamandan beri mecnundurlar. Ondan bir hatıra yerleşmiştir hafızalarına. Bu dünyada o hatırayı canlandıracak herhangi bir şey, yeter mecnunluklarının açığa çıkmasına…

Aşk ehline âlemde dilârâ mı bulunmaz,
Mecnun isen ey dîl, sana Leylâ mı bulunmaz?

– Hazır sizi bulmuşsak soralım. Geçenlerde Ebu Said el-Hudrî’den rivâyet edilen bir hadisi şerif işittik: “Bir şahsın mescide devam ettiğini görürseniz, onun imanlı biri olduğuna şehadet edebilirsiniz.” Kalplerde gizli bir hal olan “iman”a şehadet konusunda, Peygamber Efendimizin pek ihtiyatlı olduğu malumdur. Bu buyruğu nasıl okumalıyız?
– “Allah karşısında hiç kimseyi tezkiye edemem (temize çıkaramam)” buyuran da Resulu Kibriya efendimizdir ve bu hususiyeti sadece cemaata devam edene tanımıştır.

– Peki devam camiye midir? Cemaate midir?
– Söz de canlıdır, bak bir sual ile şimdi nerelere varacak yolun sonu… Başımızdan geçen bir hadiseyi nakledelim de sen ordan bir pay çıkar kendine. Manzara 2010 yılı Cidde-Mekke-i Mükerreme arasında cereyan ediyor. Harem-i pâkine varmak niyetiyle taksideyiz. Şoför efendi, namaz vakti yaklaştığında radyosunu açıyor. Kabe-i muazzama’dan yükselen ezanı işitir işitmez arabasını sağa çekiyor. Kendisi imam müşterileri de cemaat olarak namaza duruyoruz. Arkadan gelen arabalar da sağa durup cemaata iştirak ediyorlar. Bir de bakıyorsunuz, on on-beş arabalık bir konvoy ve kalabalık bir cemaat. On dakika sonra büyük mescidleri bulunan bir benzin istasyonuna, yarım saat içinde Mesicid-i Haram’a varmak mümkün iken, bu yol tercih edilmiyor da namazın evvel vaktinde kılınmasına riayet ediliyor…

– Öyle sanıyorum ki Peygamber Efendimiz olsa biraz daha müsamahalı davranırdı, biraz abartmamış mısınız?
– Bir tabloda sahabe hayatından: Hazret-i Hatice annemizin dayı oğlu, Kureyş kabilesinden bir Kur’an hâfızı, hakkında “Abese” sûresi indirilen bir âmâ aşık. Resulu Kibriya efendimizin ikinci müezzini, gönlünü İslâm’a açan ilk mü’min yiğitlerden: Abdullah İbni Ümmü Mektum, Cemâate devam hususunda Hazret-i Peygamber’den izin alabilmek için:

“- Ey Allâh’ın Resûlü! Benim durumumu biliyorsun; evim mescide pek uzak, arada hurma ağaçları var! Medine’de zehirli haşereler, yırtıcı hayvanlar kol gezmede… Her zaman rehber de bulamıyorum!” dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“-Ezânı işitiyor musun?” diye sordu.
“-Evet!” deyince:
“-Öyleyse cemâate gel; emekleyerek de olsa…” buyurdular.

Hazret bu halde dahi cemaatten hiç ayrılmadı. İşte seven, işte sevdiğine ittiba budur!

– İyi ama evde namaz kılınmaz mı ki?
– Evet, nâfile namazların evde kılınması daha sevaptır ama farz namazların mutlaka câmide, ilahi davete uyup cemaatle kılınması gerekir.

– Cemaatle kılınan namaz 25 derece daha sevaplıdır değil mi?
– Namaz zaten cemaatle kılınır. Tek başına kılınmasına mazaret halinde izin verilmiştir. Ne yazık ki konuşurken bu gerçeği eksik naklediyoruz. Cemaatle kılmazsanız 25 derece eksik ecir, feyz alırsınız demek lazımdır ki muhatapta cemaat bilinci nakşolunsun!

– Nedir cemaati bu kadar yücelten?
– Cemaat ve ümmet tuğlaları birbirine kenetlenmiş bir bina gibidir, adeta tek bir vücuttur. Bir azası hastalanınca, aynı rahatsızlığı hisseden ve ona ortak olan bir beden gibidir cemaat. Ve bu cemaatin fertleri, “Doğuda bir müslümanın ayağına diken batsa batıdaki müslüman aynı acıyı hissetmedikçe imanı kemale ermiş olmaz” diyen bir peygamberin ümmeti, “Fırat kenarında bir kuzuyu kurt kapsa, adl-i ilahi’de Ömer ondan sorumludur” buyuran ehl-i tevhidin takipçisidir.

Sonsuz olan hayat nehrini görünce, kâsedeki suyunu, yâni şu fânî ömrünü, sonsuzluk nehrine kat! Su, hiç nehirden kaçar mı? Kâsedeki su, nehir suyuna karışınca, orada kendi varlığından kurtulur, nehir suyu hâline gelir. Böyle olunca, o kâsedeki suyun vasfı, sıfatı yok olur da, zâtı kalır. Artık bundan sonra o ne eksilir ne kirlenir ne de kokar. [Hz. Pir Mevlana]

– Ehl-i sünnet ve’l cemaat var bir de?
– Hamd ü senâlar, bize sünnet ve cemaat ehlinden olmayı nasîb ve ikrâm eden Allah’a… Sünnet ehli olan cemaate tabidir zaten. Benim ümmetim hata üzerinde ittifak etmez buyuruyor Hak Nebi. Zinhar ümmeti, cemaati hafife almayasın. Cemaat, kuru bir kalabalık değilki, aynı ruhla hareket eden muntazam bir birliktir o. Hem Allah’ın bizden istediği aslında tek bir şey var: Tevhid. O bir noktaya varabilmek için bazı kolaylıklar, (o emirler, ibadetler bize bir yük değil, kolaylıktır.) Namazdan, oruçtan, hacdan hepsinden kasıt bu birliği yakalayabilmek. Tevhid noktasına ulaşabilmektir. Onun için ibadetlerin asli icrası cemaat halinde olanıdır. İşte namazını da evvel vaktinde cemaatla ikame eden insan, Beytullah’ın etrafında müminlerin teşkil ettiği nuranî halkalardan birine girmiş olur, cümle Müslümanlarla bir olmuş olur…

– O zaman Ne mutlu Beytullah merkezinin çevresinde yönünü Kabeye, gönlünü Rabbine ve omuzunu mümin kardeşine vermiş olarak halka halka saf tutanlara!
– Sadece namaz mı? İbadetten murad böylesi bir tevhid bilincine ermektir zaten. İşte oruç en kalabalık cemaate sahip, en uzun (10-15 saat) ibadet olduğu için tevhid noktasına en yakın ibadet olduğu için Allah, “ecrini ancak ben veririm” buyuruyor.

– Oruç ve Ramazan’a daha çok var, şimdi anışımız nedendir?
Üç aylardan evvel gelen tevbe ayları diye bilinen günlerdeyiz. İnsanın gönlünü, idrakini aynaya benzetirsek, bir ayna kirli paslı, üzeri örtülü olursa istediğiniz kadar güçlü bir ışık kaynağı tutun yansıtmaz değil mi? işte gönül ve idrak, benlikle, gafletle, Allah’ın beğenmediği hallerle, nefsin emrinde kirletilir, örtülürse Nur-u Muhammedi ne kadar parlak olursa olsun zuhur etmeyecektir. O ilahi nur, zaten hep var. Mühim olan o yansımayı alabilecek kıvama gelebilmektir.

Bunun için aynanın tozundan, toprağından temizlenmekten başka cilalanmak lazımdır. İşte Recep, Şaban ve Ramazan’dan evvel gelen Cemaziyelevvel ve Cemaziyelahir ayları ahalimiz tarafından “Tevbe ayları” olarak ilan edilmiş, Yani tevbe ile kalp aynası, idrak merkezleri temizlenirse mübarek üç aylarda fevkalade yansımalar olacaktır.

Tevhidi terk etme zinhar ey aziz
Tevhid için gönlüne eyle temiz

– Şimdi merak ettik, tevhid bu tevbe aylarının neresinde?
– Tevhid, canların aynı merkeze ve aynı sese dikkat kesilmesidir. Bundan müşterek ölçü, müşterek heyecan doğar. İçinden geçtiğimiz bu aylarda müslüman kardeşlerimiz diğer zamanlardan daha çok tevbe ve istiğfarda bulundukları için, biz de hâl ile tevbe edip o tevhid halkasına dahil olduğumuzda umarız ve dileriz ki Cenab-ı Hakk’ın, bir nur yüzlü, ağzı dualı mübareğin yüzü suyu hürmetine “bu canda tevbe edenlerdendi, affedilmişlerdendir” deyiverdiği zümreden sayılırız.

Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane… Dünyada nice diller var, nice diller ama hepsinde de anlam bir! Sen kapları, testileri hele bir kır! Sular nasıl bir yol tutar gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir. [Hz. Pir Mevlana]

– Ne diyelim Mevlam bilip bilmeyerek işlediğimiz cümle günahlarımızı mağfiret eylesin
Affetsin elbet ama yaz-boz tahtası değil ya bu! Günah işlememek için, nefse esir olmamak için de Hakkın yardımını istemek, bizi doğru yoldan ayırmamasını niyaz etmek gerek. Rabbimizden niyazımız bizi tevhidin hakikatine erdirmesi bizi kendinde fânî kılıp, cemaatin çağırdı tevhid halkasına dahil etmesidir.

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,

Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Ol Karanlık Geceler

Müridin biri, gün gelmiş, intisab ettiği şeyhin, gerçekten de “hak bir şeyh” olup olmadığından kuşkuya düşmüş. Uzun bir müddet tereddütler geçirdikten sonra, ‘istihare’ye yatıp şeyhinin hak olup olmadığını (düşünde vâki olacak bir işaret aracılığıyla) anlamak istemiş. Hemen o gece istihareye yatmış. Rüyasında bir de ne görsün, şeyh efendi, cehennemin ortasında, alevler içinde, hem de cayır cayır yanmakta!  “Eyvah!” diye inlemiş; “güya bu şeyh bana cennete gidecek yolu gösterecek idi; göstermek ne kelime bizatihi götürecek idi. Oysa kendisi ateşler içerisinde yanıyor.” En nihayet, “Kendisine yararı olmayanın bana olmaz? En iyisi, yarın yanına gideyim, kendisinden izin isteyip ayrılacağımı söyleyeyim” diye karar almış.

Kararını uygulayıp ertesi gün mahzun bir halde tekkeye gitmiş. Şeyh efendiyi avluda dolaşırken görmüş. Yanına yaklaşınca, şeyh efendi, bakmış, müridin yüzünden düşen bin parça. Hemen anlayıvermiş neler olduğunu… Tebessüm edip “Ne o!” demiş, “yoksa sen de mi o rüyayı gördün?”  Mürid, mahçup mahçup, “evet’ mânâsında başını sallayınca, şeyh efendi şöyle buyurmuş:  “Evlâdım! Ben de yıllardır düşlerimde kendimi o hâlde görüyorum. Lâkin, bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten gayrı yapabileceğim hiçbir şey yok!”

Hakikatin bilgisi peşinde geçirdiğim koca bir ömrün ardından geriye dönüp baktığımda, ne zaman ye’se düşecek gibi olsam, bu menkıbede sözü geçen şeyh efendinin dediğiyle temessül etmekten gayrı çıkar bir yol bulamadım kendime. Her yol ayrımında, önümdeki en makul seçenek, hep bana, yaptığımı yapmaya devam etmek olarak göründü: aramak!  Evet, sadece aramak… her hâl u kârda, hem de ne pahasına olursa olsun, aramaya devam etmek…

Aramak, aradığımı bulmak anlamına gelmedi hiç. Gün oldu, ne aradığımdan emin olamadım. Gün oldu, doğru yerde arayıp aramadığımdan kuşkuya düştüm. Gün oldu, bulduğumun, bulduklarımın gerçekten de aradığım şey olup olmadığına bir türlü karar veremedim. Yakîn sahibi olmaya çalıştıkça, yakîn’in yakınına geldikçe, yakînim olandan uzaklaştım. Yaklaşan ben oldum; uzaklaşansa o! Kimbilir, belki de o yakınlaştığında, ben onun yanından uzaklaştım da bilemedim.

Hâsılı bazen terkettim, bazen terkolundum. Lâkin hep aradım; inadına aramaya devam ettim. Buldukça, bulduğumu zannettikçe, hep daha ilerisine geçmek için yürümeye devam ettim. Aradıkça, bulacağımı değil, olacağımı düşünüp müteselli olmaktan geri kalmadım. Ne buldum, ne oldum ve fakat bulmaktan da, olmaktan da vazgeçmedim.

Çaresiz, ânı geldi, şu nefîs nefese kulak verdim:

Ey gönül, kendini vezn etmeye kantar ara bul!
Yürü git, kantarına halis olan a’yar ara bul!

Bezm-i elesten beridir kulaklarımda çınlayan dost vasiyetini ciddiye alıp araya araya nice kantar buldum, lâkin bir türlü a’yarını bulamadım. A’yar bulduğumu, a’yarını bulduğumu zannettiğimdeyse, civarda tartılacak bir kantar bulamadım.

Nereden bileyim, nefes’in devamı da varmış, ben de çaresiz devamına kulak verdim:

Kapatırlar seni bir hâl-i haraba yalınız;
Ol karanlık geceler kendine bir yâr ara bul!

Ol karanlık gecelerde yâri bulmak için, gitmem değil, gittiğim yerden bir an evvel gelmem gerekiyormuş. Bilemezdim. Nasıl bileyim? Geldiğim son noktanın, gitmek için yola çıktığım ilk nokta olduğunu görünce, aynı daire içre devran etmek yerine özgürlüğü seçtim. Dairemi tamamlar tamamlamaz, dışına çıktım. Nâ-mütenahi dairelerden müteşekkil koca bir daire içinde daireler çize çize aramaya devam ettim. “Harabîyim, olsun ne çıkar?” deyû hâl-i haraba yalınız başıma kapatılmış olmaktan gocunacağıma yâr uğruna ağyardan yüz çevirmeyi nimet bildim.

Güya “kimi gülistanda gonca gül olur” imiş. “Kimi gonca güle hâr [diken] olur gider” imiş… Bense, ne gonca gül oldum, ne de gonca güle hâr; hâmuşanda bülbüllere yalnız bir hâdim olmayı seçtim.

Oldum ama olduğumdan memnun kalmadım. Buldum ama bulduğumu kâfi görmedim. Zamanı gelip ölünce, bildim ki aramak, araya araya daireler çizmek imiş asıl kemâl. Ben de çaresiz “arayanlar” arasında saklanmak suretiyle “olup-olmamayı”, “bulup-bulmamayı” bir diğerine müsâvi addettim.


Meyva hür oldu

Her nefesle O’na doğru yaklaşana,
Seven, sevilen ve sevdirenin aşkıyla

Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe ile yönelin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir. [Hûd:90]

Her nefesle biraz daha uzaklaştığımız şu dünya zindanında dolarken kâse-i ömrümüz, artan günahlar ve azalan bir ömürle sabahladık… ve “Her vakit bir tecelliyi mahsusadır.” iktizasına göre hareket edip geldik dost meclisine, eriştik divân-ı aşka.

Ey a erenler! Bu nefes alıp vermek de bizim hayatımızı azar azar cihan mahbesinden, dünya zindanından çalar. Canlar dünyada attığı her adımla gideceği yere yaklaşır, her nefes aldıkça da dünyadan gitmesi yakınlaşır. Ruh sahibi her canlı, her nefesinde ölüme bir adım daha yaklaşır. Diğer cihetten ruhların aslı, alem-i ervahtır. Oradan ayrılıp dünyaya gelmişler ve aslında  uzak düşmüşlerdir.

“Her kim aslından uzak düşse arar, asl’a dönmek için uygun bir gün arar “

İşte o aslın cazibesi tesiriyle ve nefes alıp vermek suretiyle dünyadaki mahbusiyet müddetleri biter, zindan günleri sona erer de nihayet her biri aslı ve menşei olan aleme gider. Âlemde her şeyin bir nihâyeti, bir kemâli, bir büluğa erişi vardır. Hiçbir varlık bu olgunlaşmak ve ölmek kanun-u ilahisinden müstağni kalamaz. Her şeyin gayesi hür ve azad olmaktır. Araplar olgun meyvaya “meyva hür oldu” derler ki hepimiz bu hürriyete müstehakız. Ruhlar cemaati akan denizler gibi bir gün denize iltihak edecekler, zatta fâni olarak zat olacaklardır.

Hiçbir canlı yoktur ki kemale ererek mirâcını yaparak bir üst mertebede fani olmasın, erimesin. Surette de böyle değil midir? İnsan sevdiğinde fâni olur, erir yok olur, fakat o olur. Dünya gıdası deyu yeyip içtiklerimiz hakikatte bizde yok olmasını dilediğimiz aşıklardır. Biz de onların maşukuyuz. Fakat Habibullah’ın aşıkıyız. Hakta fâni oluncaya dek çalışmalı, Zat-ı Mutlak’ta neşe-yi aşk ile erimeliyiz.

İşte böylesi bir miracla “Hazreti İnsan” olduğumuzun farkına varmalı, en azından namazla ferahlayıp dünyanın hayhuyundan sıyrılarak kendi miracımıza yaklaşmalıyız; Mevlam cümle aşıklara nasib-i müyesser eyleye..

Gel gözünü aç, tevbe et, yola gir, gayrete, aşka, şevke gel ki yeni güzel ilahi bir mevsim başladı:
Bülbül ne yatarsın yaz bahar oldu / Çağrışıp ötmenin zamanı geldi
Serviler yeşerdi çiçekler doldu / Cana can katmanın zamanı geldi

Allah’ın lütfuna inayetine ve nusretine ermek için ne güzel fırsatlar peş peşe gelmekte, bu fırsatları iyi değerlendirelim, gündelik alışkanlıklardan sıyrılalım, aşk ve şevkimizi tazeleyelim, Hak Dost’a yönelelim.

Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar. [Bakara,186]

Bizlerden de hayır duanızı eksik etmeyesiniz ki irtabatı kopatmayalım:
“Madem varlığımız duamız kadar mânidar” [Furkan, 77] buyrun duaya :

Biz ne istediğimizi bilmiyoruz Ya Rabbi, Hak rızasından uzaklaştıracak sağlık, zenginlik, başarı neye yarar? Biz, istediklerimizin, kendimiz için, akibetimiz için hayr mı şer mi olduğunu bilmeyiz. Hak rızası onda mı gizlidir bilemeyiz, Mevlam bize hem hayırlısını, hem kolayını, hem de rızasına uygununu versin inşallah ve bütün isteklerimizi kendi rızasına uygun hale getirip bize öyle istetsin, işte o isteklerimizi de ihsan edip bizi mesrur ediversin Efendimiz’in hatırı için..

Mevlam birdahaki Miraca dek bahtınızı hoş, rızkınızı bol ve temiz, sıhhat ve afiyetinizi tam ve mükemmel kılsın, bu Leyle-i Miracı, vesile-i fevz ü felahımız ve sebebi inşirahımız ve saadet-i dareyniniz eylesin ta böylece miracımız olacak namazı kalbimizin baharı, hüznümüzün cilası kılsın.

Medet ya server-i alem, Medet ya fahr-i kainat, Medet ya şah-ı enbiya,  Medet ya gül-i gülzar-ı gülistan, Aman Ya Resulallah. Ol cihanın fahrinin sırrına kurban olayım, Hutbe-i levlake inen şanına kurban olayım, “Kabe kavseyni ev edna” sına kurban olayım, Ben O’nun ilmine irfanına kurban olayım, Ben O’nun esrar-ı miracına kurban olayım, Ben O’nun âline ashabına kurban olayım, Ben O’nun lütfuna ihsanına kurban olayım, Ben O’nun ayağının tozuna kurban olayım, Yoluna gidenlerin izine kurban olayım…  [202. Mestmp3]

Vakt-i şerif, Cuma, Receb-i Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola