Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Yunus Emre’

… Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur, kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur… [5:32]

İnananlar, birbirini sevmek, birbirine acımak ve birbirini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve hastalığa dûçar olur. [Buhârî, Edeb, 27, Müslim, Birr, 66]

un_sadi_gulistan

The children of Adam are limbs to each other, having been created of one essence and soul, If one member is afflicted with pain, The other members uneasy remain. If you have no sympathy for human pain, The title ‘human’ you cannot claim.

Yukarıda gördüğünüz levhada yer alan ibâre, Gülistan sahibi Şeyh Sâdi-i Şirâzî Hazretimin (v. 1292) vuslatından altı asır sonra  United Nations binasının giriş duvarında ancak yerini buluyor; 1945’te güyâ dünya barışını, güvenliğini korumak ve milletler arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüt BM diye bilirsiniz hani…

Yazıyı önce asli hâliyle okuyalım:

Beni âdem aza-yı yek-digerend
Ki der-âferineş zi-yek gevherend
Çü uzvi be-derd âvered ruzigar
Diger uzuvhâ ra nemaned karar
To ki ez mihneti digeran bi ğami
Ne şayed ki named nehend ademi
“Tüm insanlar bir beden ve her insan bu bedenin organı gibidir. Çünkü insanların hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Eğer bedendeki bir organ hastalanırsa diğer organlar da rahatsız olurlar” biraz daha lezzetlice söylersek  “Âdem oğulları bir vücudun âzaları gibidirler. Çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmışlardır. Vücudun bir yerinde bir dert, bir ağrı hâsıl olursa diğer âzanın kararı kalmaz. Onlar da rahatsız olurlar. Sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsun, sana insan adını vermek yakışmaz.”

“Bir elin incitirse diğer elin incinir hem tokat atınca elin de acıyorsa vücûdun aynı olduğunu duy diyedir!”

Bütünün bir parçası olarak sen de aynı vücudun bir a’zâsı hükmündesin. Diş ağrın varken ayakların umarsızca yürümeye devam eder mi? Ya eline diken batmışken dilin bir türkü tutturup keyiflenir m hiç! O halde eğer insansan bütünün diğer parçalarının acısına ilgisiz kalamazsın!

Buradan bir ibret alıp (tabir ile aynı kökten: yorumlama, dönüştürme, derinlik kurup BİRLEME) medeniyetimiz köklerinden alarak ilhâmı, mânevî “BİRlikten” beşerî “BİRliğe” doğru ilerlemeye devâm edelim.

Benim tek bir canım, yüz bin tenim var. Binlerce insan gördüm ki ben onlar olmuşum sanki. Onların arasında yalnız kendimi göremedim. [Rûmî]

Eserlerinin tamamı için “BİRlikten gayrı, ne görüyorsan, bil ki o puttur” penceresi açan bir yüce Sultân, Monla-i Rûm Hz. Pir Mevlana Celaleddin (ks) sanki bir nây-i şerif olup âdetâ inliyor, inletiyor asırlar ötesinden:

Her insan, bir ucu bu dünyada, öteki ucu ise “Mutlak Varlığın (Hak)” dudağında bulunan bir “ney” gibidir. Her şey Allah’a kulluk eder… Evet, biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, Sendendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı Sendendir. Ey bizim cânımıza cân olan Rabbim! Biz kim oluyoruz da Sana karşı, ‘biziz’ diye ortaya çıkalım. Allah’ım, bizim varlığımız aslında yoktan, ‘gerçek varlık’ ise ancak Senden ibarettir.

Her şey sevgiliden ibarettir, âşık ise perde
Diri olan sadece sevgilidir, âşık ölüdür yerde

İnsan da dâhil gelmiş ve gelecek, olmuş, olan ve olacak her şey tek BİR BÜTÜNün parçasıdır ve beşer ancak bu kâinatın ulvî ahengi ile BİR olduğunda insan.lığını bulur.

Aynı anne babadan gelen insanlığınarın birliğine ve sürekliliğine dair neler söylendi neler: Bakınız Ali Aşık Paşam (v. 1332) Garîbname’sinden neler fısıldıyor:

Bu insanlık bir vücud ise Hz. Âdem ayak, gemi yapan Hz. Nuh el, Hak ile konuşan Hz. Musa dil, dağların zikrini duyan Hz. Davut kulak, Her baktığında Hakkı müşahade edeb Hz. İbrahim göz, her dilden anlayan Hz. Süleyman gönül, ölüleri dirilten Hz. İsa ruh, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhi ekmelitehaya efendimiz ise başı temsil eder.

Turûk âliyye’nin Vefâiyye kolundan, Kırşehirli Hz. Aşık Paşamızın, bu benzetmelerden asıl amacı insanın bir parçası olduğu insanlık ailesine karşı görevlerini hatırlatmaktır. Meselâ insanda iki göz vardır fakat bunlar birlikte bakarlar bir görürler, birlikte uyurlar, birlikte gülüp birlikte ağlarlar. İnsan da böylece başkalarının acısına sevincine ortak olmalıdır tıpkı bir vücud gibi.

Peki bunca bedene bürünmüş çokluk içinde(kesret) birlik (vahdet) nasıl mümkün olur? Mezkûr büyüğümüz, tam da burada insana, “kendi eline” dikkatle bakıvermesini tavsiye eder; eldeki bütün parmaklar tek bir bilekten, aynı kökten çıkmış ve farklılaşmıştır. Görünüşte hiç biri diğerinin aynı değildir. Ama bu farklılık yanıltıcıdır. Zira bir iş söz konusu olunca bunların hepsi aynı gaye etrafında kenetlenirler. Bir kökten gelen ama daha sonra meslek ve meşrepçe farklılaşan Hz. Âdem ve Havva’nın çocukları da elin bu yapısını model almalı ve ortak insanî gayelerde tekrar birleşmelidirler.

Hak Dili’nin Türkçe söyleyen Derviş Yunusumuz, Bizim Yunus (ks) durur mu?

Sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer var ise

Gördünüz mü bu birlik dört bir yanı öyle bir kaplamış ki ayıran ancak kendini ayırır!
Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem BİRdir bize

Bunca mânâ yüküyle yokuşları çıkmada zorlanır gibiyiz. Burc-u belâ’da bir merd-i Hüdâ olan Niyazi Mısri (v. 1694) hazretim alıversin aklınızı:

Anla hemen BİR söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû BİR yüz dürür gören anı hayrân imiş

Kendini bir eyleyenlerin dilinden okudukça canımıza okunuyor, hayretimiz arttıkça artıyor değil mi? Ki onlar da kendiliğinden söylemiyorlar bu aşk destânını:

Aşkın ile ben beni mahveyleyip
Senin ile sen oluben söylerim
Tâ elestten aşkının mesti idim
Şimdi nevbet değdi destân eylerim

Bu cümbüş-ü ilâhi ile bir hoş olmuşken bir de lâtife dinleyelim mi ehlinin dilinden:

[Nev-Niyâz ve Dedesi]
– Nasılsınız, ne hallerdesiniz cânım efendim ?
– Lîsânım yağma olsun!
– Tam anlayamadık?
– Ben demeden diyelim o vakit: Bu dünyadaki bütün işleri, kendi istediği gibi olan biri nasıl olursa öyleyim.
– Aman efendim, hanigimiz her dileği makbuldür ki?!
– Her sabah güneş benim istediğim gibi doğup batmada. Gece yıldızlar benim isteğime göre parlamada, nehirler benim istediğim yere akmada. Hayat, ölüm, hastalık, sağlık, bunların hepsi tam benim gönlümün muradı üzere. Daha nasıl olayım!
-Nasıl her şey senin isteğin üzere oluyor, bize de öğretiverseniz?
-Değil mi ki bütün bunlar Hakk’ın irade ve isteğiyle olup bitmekte. Ve mademki ben de Hakk’ın takdirine razı olmuş, O’nun isteğini istek edinmişim. O halde her şey tam olması gerektiği gibi. Hz. Yunus’un dilinden söylendiği gibi:
Benden benliğim gitti
Hep mülkümü Dost tuttu
Alan veren Dost oldu
Lîsanım yağma olsun

Kâinat, insan için hazırlanmış bir kitaptır. Heceleyin, okuyun. Bütün mevcudat kelimelerinden cümleler, satırlar çıkar. Hepsi de birliğin ana dilini söyler ve sizi tevhide çağırır. Aslında, bütün o perakende görünen mevcudat kelimeleri, hep vahdeti söylemek için yekpareleşmiş, tek mânâ haline gelmişlerdir.

O âlem birliğe işaret olduğundan dolayı böyle olur. “Kırkların birinden kan akınca diğerlerinden de akmaya başlarmış” denmesindeki hikmet, hepsinin O birlikte yek vücut olmalarıdır.

Tevhid-i muhabbetle bini hep bir olunca
Bir özge sefa sürmededir cümle erenler

Bu ne güzel koku böyle… Bu güzellik nereden geliyor demeyesiniz. BİR olan Hak o taraftan yeşertmese biz nereden okuyacaktık BİRlik destanını…

Kâinatı yaratan ve yöneten üstün bir kudret sahibinin varlığını kabul etmek, hepimizde saklı, korunmuş fıtratın değişmez bir özelliğidir. Bu özelliğin, ruhlara yaratılış sırasında verildiği Kur’an’ın ortaya koyduğu açık bir hakikattir. Tevhidin, birliğin, yaratılıştan geldiği fıtrîliği ilkesi sadece insanlar için değil, var olan her şey için geçerlidir:

Yedi Semâ, arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar zâten, esmâ’sının özelliklerini açığa çıkaran işlevleriyle her an hâlden hâle dönüp dururlar)… Hiç bir şey yok ki O’nu Hamdı olarak tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Hâlîm’dir (Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip, açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendiren), Ğafûr’dur. (Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken. Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahîmiyetin nimetlerine erdiren) [17:44]

Bu ayet-i kerîme’den anlaşılıyor ki Hakkı inkâr ve şirk insan tabiatında ortaya çıkan arızî bir bozukluktur. Bu sebeple tevhid akidesini yitirmiş olan atalarının yolunda gitmiş olmak insan için mazeret olmayacaktır. BİRLİK elçisi olan kainatın, birliğin varoluş sebebi Efendimiz’in hayat-ı saadetlerindeki duruşu da burdur BİRden gayrısı yok! “Lâ!” dedi. “Hayır, olamaz!” dedi. Sadece “Lâ!” değil, “Lâ ilâhe!” “Hiçbir ilah, put ya da mabut yoktur!” dedi.  İşbu “Lâ!” harfi, Arapçada “cinsini nefyeden” bir “Lâ!” idi. Arapçayı bilen herkesin bildiği gibi bu, “ilâh” cinsinden her ne varsa, put, mabut, otorite vb. hepsinin reddedildiği, yoksayıldığı anlamına gelmekteydi. Buna göre, ister Kâbe’nin çevresinde olsun, ister Hicaz Yarımadası’nda olsun hiçbir puta bundan böyle bırakın tapınmayı, saygı duymayı, hayat hakkı tanımamaktaydı. Söz konusu “Lâ!”, yalnızca taştan, tahtadan yapılma heykellerin reddi anlamına gelmiyordu. Bu, aynı zamanda o putperestlerin inanışlarının, hurafelerinin, zihniyetlerinin, ibadet ve yaşam tarzlarının, tevarüs ettikleri geleneklerinin, gurur duydukları geçmişlerinin, putları hakkında ezbere okudukları, Kâbe’nin duvarlarına astıkları şiirlerin kısaca tüm kültür ve sermayelerinin reddi demekti. Şayet Hz. Peygamber işe “Lâ!” diyerek değil de, “Allah vardır, birdir!” diyerek başlasaydı, belki de bu kadar gocunmayacaklardı. Mekkeliler. Kim bilir belki de bu kadar sert bir tepki vermeyeceklerdi. Neticede Allah’a onlar da inanmaktaydılar. Gelin görün ki Rasûl “Lâ!” dedi. Ve böylece Tevhid mücadelesi, “Birlik gayreti” denilen şanlı mücadelenin meşalesini de ateşlemiş oldu. Aslında bu mücadele, geçmiş bütün peygamberlerin ortak davası olan tevhid mücadelesinden başka bir şey değildi. Babası İbrahim’in Nemrut’a karşı, kardeşi Musa’nın Firavun’a karşı giriştiği mücadelenin bir benzeri şimdi Mekke’de başlamıştı.

“Ben ve benden önceki peygamberlerin en önemli ikrar ve çağrısı, ‘bir olan, eşi-ortağı bulunmayan Allah’tan başka tanrı yoktur’ sözüdür” Muvatta, Kur’an 32, Hac 246, Daavât 122.

İlk insandan itibaren, birlik ve süreklilik vurgusuyla Mekke-i Mükerreme’den atılan bu tohum meyvaya duracaktı elbet.

Peygamberler tarihinde olduğu gibi irfân geleneğinimiz de tevhîd esaslıdır, bir merkezlidir. Bu merkezi, yani kalbi tevhide hazırlamak için dağınık ilgi ve düşüncelerin BİR’e indirilmesi gerekir. Çünkü himmet ve kaygının dağınıklığı BİR’in önünde engeldir. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in “Kaygılarını teke indirenin diğer kaygılarına Allah Teâlâ’nın kefil olacağına” dair hadisi (İbn Mace, Mukaddime, 23) “BİRlik” düşüncesine zemin hazırlamaktadır. Bu hadiste dağınık dünya ilgilerini, uçsuz ahiret hayallerini HAK ile BİR eyleme vurgusu vardır. Çünkü kaygı ve düşünceleri BİR’e indirmek; daima ‘Bir’i görmek, ‘Bir’i mülahaza etmek ve ‘Bir’ ile cem’ olmak demektir.

Bu birliğe zarar verenler, birliği tesis edenin diliyle uyarılır:
Hakîkat, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. (Şu tevhîd ve İslâm dîni, bir tek dîn olarak, sizin dîninizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin.(kulluğunuzun bilincine erin!) Onlar aralarında birliğini, işlerini (din – sistem anlayışlarını) paramparça ettiler… (hem de) sonunda topluca Bize dönecekler(ini unutarak). [21:92-93]

bir_ol.jpg
Vâr ol, olmak dilersen olmak oldur,
Yok ol, bulmak dilersen bulmak oldur
BİR ol, varmak dilersen yol oldur

Bütün mensuplarının birbirini dost ve kardeş tanıdığı bir birlik; bu rüyâ bizim…

Tevhid tebliğcileri ve vahdet önderleri, aleme birlik sırrın yayanlar olarak gönderilmiş bütün peygamberlere selâm, “Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Birbirinize kin tutmayınız. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinizle dostluğunuzu kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.” buyurarak en hakir insanı bile kardeş tutan o ruhun sahibine, bize kardeşliği, birliği öğreten, vücudun aynısı hükmünde, mevcudâtın sebebi, gözümüzün nuru, kutlu Nebî’ye en kâmil tahiyyat ile arz-ı muhabbet, cümlesini böylesi bir kılavuzlukla görevlendiren, âlemlerin rabbi BİR Allah’a hamd olsun.

Rabbimiz! Bizi ve imân ile (arınıp hakîkatına dönmede) öne geçmiş olan kardeşlerimizi mağfiret et, kalblerimizde imân etmiş olanlar için bir ğil (kin, sevgisizlik; ayrı-gayrıya sebep olan düşünceler-arzular) oluşturma… Rabbimiz! Muhakkak ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin. [59:10]

Ma-bera-yı vasl kerden amedim
Ne bera-yı fasl kerden amedim
Biz fasl’a yani bölmeye, parçalamaya gelmedik, vasl için; yani ayrılanları buluşturmaya, düşmanları dost etmeye, uzak düşenleri buluşturmaya geldik.

Alın benden size
Yeni bir iz
Biriz biz

Lâ ile illâ arasında kul vasıflarında fâni olmuşken hiçbirşey kalmaz Hakk’tan başka… Söz, dilden gönüle indiğinde ihsan sırrı ile BİR olmuşken damla deryâya kavuşur…

Şu beş duyudan, altı yönden
Varını yoğunu birliğe çek, birliğe
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur
İnsanlara katıl, insanlara
İnsanlarla bir ol
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane

Dünyada nice diller var, nice diller
Ama hepsin de anlam bir
Sen kapları, testileri hele bir kır
Sular nasıl bir yol tutar gider
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir

Sen bensin işte, ben senim işte.
Gel de birbirimizle candan konuşalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleşelim! Gül bahçesi gibi dudaksız, dişsiz gülelim, düşünce gibi dudaksız, dilsiz görüşelim! Akl-ı evvel mertebesinde Hakk’ın varlığının idraki içinde, dünyanın sırrını ağzımız kapalı olarak ta sonuna kadar söyleyelim! Hiç kimse, kendi kendisiyle apaçık sesle konuşmaz. Mademki hepimiz biriz, dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim! Sen, nasıl olur da eline tut dersin? O el senin midir? Mademki elimiz bir gönüllerimizin de bir olduğundan bahsedelim. El, ayak gönlün hareketini bilir, dilimiz susarak, gönlümüz titreyerek söyleşelim.

Tenden ve nakıştan doğan fikirler yok mu, işte suyu kirleten süprüntüler onlardır. Su, bu pisliklerin altında örtülü kalır. Birliğe mâni böyle fikirleri gönlünden sök at! Canın cemâli tertemiz olarak görünsün. Ne mutlu o cana ki bunu dinledi ve kendini artık eksik şeylerden temizledi, nihayet, kendini örtüsüz olarak seyretti. Kendini bir testi su farzet! Fakat ırmağa testisiz gel, karış ki kendini bulduğunu açıkca göresin, can arışını (çözgü) gönül argacından (atkı) anlayasın. Bu ve bunun gibi nice huy senin huylarındandır, senin saf denizinden bir damladır. Bundan sonra kendi hâlini dinle, kendi saf suyundan iç ve içir!

Ey aşk! O gönüller sana mâl oldular artık;
Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!
Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

Read Full Post »

“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyenlerin “yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halkın evliyâsı da olsa Hakka âsidir” buyuranların evlatlarına…
omur
Yunus peygamber, balık karnından çıkınca vücudu pelte gibidir. Kıyıda, çardağa sarılmış kabak ağacının gölgesinden istifade ederden dalları kurur. Hz. Yunus, buna acıyıp hüzünlenince hâtiften bir ses gelir: “Sen dikmediğin kabağa acıyorsun da biz yarattığımız halka acımaz mıyız?”

Dalı kırılan ağaca, yuvasız kuşlara, ayağına diken batan bir cana acımakla başlayıp kimseye acımamakla bitermiş ömür… Ayıran kendini ayırır; agâh olasın cümle kainattır vücut dediğin!

Buraya da bekleriz.

Read Full Post »

Din, hayatın vicdânıdır. Hayata dinle tutunmak ve dine hayat vermek: Müslüman’ın en “hayatî” meselesinin bu olduğunu söyleyebiliriz.

Hayata dinle tutunmak, onun rehberliğinde ve çizdiği yoldan yürümek; dine hayat vermek ise onu her dem aşk ile yorumlamak, yeni okumalarla canlı tutmaktır.

Din, nihayetinde insan için vardır. Bunu uzatabiliriz: Onun mutluluğunu, rahatını, huzurunu temin eder. İnsan ise din ile şeref kazanır ve derinleşir; Hazret-i İnsan olur.

Dini, insan hayatına dair önerilerde bulunan herhangi bir düzenleme gibi sunmak ile ona hayatta yer vermeyecek kadar kutsallık atfetmek arasında temelde bir fark yoktur. İkisi de din ile hayat arasında bir duvar örer. Birisi sıradanlaştırarak bunu yaparken, öteki kutsayarak buna sebebiyet veriyor. Hakikat sanki bu aralıkta gibi duruyor. Onu ne sıradanlaştırmak ne de ulaşılamaz, dokunulamaz bir yere taşımak: Dine hayatın tam da merkezinde yer açmak; başının üstünde değil, içinin ta içinde!

Dini, sadece “büyük” meselelerle ilgilenen, gündelik hayata dair bir şey söylemeyen bir tarifle takdim etmek büyük bir tuzaktır. Evet, sosyal, siyasal, kültürel önerileri de var ama sabahtan akşama, doğumdan ölüme, atılan her adımda dinin bir müdahalesi ve bir teklifi bulunuyor. Bu, bir gidip bir gelen, bir gözüküp bir kaybolan dışarıdan bir müdahale değil, hayatın paralelinde yürüyen, hayata katılan, ona çeki düzen veren, onun yanı başında duran bir durum. Refakat, bu durumu ifade eden en doğru kelime belki de. Ve bunun sonucunda “din hayatın vicdanı” olur.

Din, hayata anlam ve derinlik katar. Öbür taraftan bakınca da hayatın dine canlılık verdiğini söylemek durumunda kalırız. Din olmasa hayat kupkuru ve anlamsız olur ama hayat da olmasa din soyut bir iddiadan öteye geçmez.

Dini kutsal kabul edip hayatı ve insanı önemsizleştirmek, her şeyden önce dinin ruhuna terstir. Çünkü Allah dini yaratıp ona uygun bir insan yaratmadı, tam aksine, insanı yaratıp ona uygun bir din gönderdi. Öyleyse dini takdis ederken hayatı ıskalayamayız, o da mukaddestir.

Buradaki önemli bir ayrıntıyı da es geçmemek gerekir: Hayat, din için feda edilebilir ama din hayat için kurban edilemez. Ama hayatın feda edilmesi, tüketilmesi değil, bu dünyaya ait olan bölümün öte dünyaya eklemlenmesidir yalnızca. Bu açıdan hayatın fedası, onun ‘fena’ya bakan yüzünün kesintiye uğramasından başka bir şey değildir. Çünkü “Ölür ise ten ölür / Canlar ölesi değil.”

Dinin öngörülerine, öğretilerine göre düzenlenmeyen bir hayat kabul edilemez ama hayata dokunmayan, ona temas etmeyen bir din anlayışının da eksik olduğunu hemen peşinden belirtmemiz gerekir. Buradan hareketle şu sonuca varabiliriz: Hayat ve insan -ne kadar değişirse değişsin- varlığını sürdürdüğü sürece, tüm yeni durumlar için dinin söyleyeceği bir söz bulunur. Bu anlamda din algısının genişlemesinden söz etmek gerekir, değişip dönüşmesinden değil. Kaldı ki, hakikatte ‘din’ ve ‘hayat’ diye iki ayrı ve bağımsız alanın varlığı da şaşı bakıştan başka şey değildir. Din, hayatın anlamı; hayat, dinin mücessem (somutlaşmış) halidir. Öyleyse birbiriyle mücadele eden değil, birbirini tamamlayan, hatta birbiriyle bütünleşen bir ilişki söz konusudur.

Hâsılı Din bu dünyada yaşanır, hayat ise öbür dünyada vesselâm… 

Bir mekan olarak cami yanından geçerken biraz merakla kapıyı aralayıp seccade üzerinde, aylar Ramazan’ı, günler Cuma’yı gösterdiğinde DİNİ HATIRLAYAN çağdaş! insana ve Kur’an’ın gereği gibi boyayamadığı defolu DİN anlay(amay)ışına ithaf olunur…

Read Full Post »

Ey â sevgili,
Sanmanki talebi devlet ü câh etmeye geldik
Biz aleme bir yâr için âh etmeye geldik

 
askile
Biz gittik kalanlar sağ olsun

Doğan önünde sonunda ölür.

Gök kubbede oturanlar iyi bilir

Damdan bir taş atıldı mı düşer

Hırsı bırak kendini boş yere harcama

Şu toprak altında çırak ta bir ustada

Hiç naz etme a güzel,

bu mezarda ne şirinler var ne şirinler

Ferhat gibi yok olup gittiler . . .

 

Âh ile çıkıp yola,
sanki son vapurla giden sevgiliye el sallar gibi
Ve “ne güzel gideceği son vapuru kaçırmak“der gibi
Bir heyecanla dinledik gelip geçen ömür’den izleri
Kalbimizin meyvalarını toplamaya çeyrek kala
Mevlayı seversen söyletme ne olur, neler olur bize andıkça neler olur
Döner döner savrulur, Yanar yanar kavrulur, Aşkın ile kul olur
Allah der dururuz, ElMedet N’olur
Vakitleri aşk ile doldur, Âh ile illa Huuu

Her hattı tevhid kaleminden bir satır
O yüz ki göz değince Allah’ı hatırlatır

Göz cemal ister, gönül o yüzü görmek diler… 

İtirazlar haklı dâhi olsa câiz görülmemiştir
zirâ teslimiyete muhâliftir, lâkin gayrı mecâlimiz kalmadı…

Gel özün saf eyle sûfî merd olup meydane gel
Derd-i aşkı nûş edip bî-hûş olup mestane gel
Zâhid-i bî-marifet pendini isgâ etme sen
Varlığını terk ile terk eyleyip merdâne gel

Cenab-ı Hakk’ın feyizlerine kucak açmak için temizlenmekliğimize vesile
Bir Cemaziye’l-Evvel ayına, tövbe mevsimine rastlasa da gidişimiz.. 

“Reftim bâkiyerâ bekâ bâd” [Biz geçtik, kalanlar sağ olsun]

Bir süre buralarda olamayacağız erenler, sizlerin muhabbet dolu kalplerine cilâ olsun deyu gönderdiğimiz Cuma mektupları 199. Sayıda temama erdi, devamı nasib olur mu bilmeyiz, nitekim zuhurata tabiyiz efendim, bir başka zamanda gene mülâki olana dek: El-vedâ

Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözün cân gerek anlayası

Güzel(i) düşünün, hoşça kalın, hoş olun efendim
Yüksek müsaadelerinizle. . .

Ümîd-i bî-nevâyı defter-i uşşâkına kaydet,
Budur senden niyâz-ı kalb-i şeydâ yâ Resûlallah…

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Fakîr Ed-dâi Nâyi Ümit AKDEMİR
msn: bobwartell@hotmail.com

Read Full Post »

Ey kerem sahrasının hemdemi bulunan âşık,
Mum ışığı ile güneşi arayanlardan olma…

seyhiminilleri

Söz, canın kokusudur; sözlerimizi uykunuz varken okumayın. Çünkü ömrü boyunca uyuyanları uyandırmak için yazılmıştır. Tok karnına da okumayın. Çün tok karnına denize girilmez. Bu da bir deniz, hem de aşk denizidir… İsrafil’in nefhası bizdedir. Sûru kalemimizdedir. Bir nefeste sizi öldürüp ikince bir üflemede sizi hakiki maşuka ulaştıracak ve O’nunla beraber ebedi kılacak.Nefha-i sûru her an üflemeye başladık. Kulaklarınızı tıkamayın, çınlasın. İniltimizi, feryadımızı duyun. Aşk ne imiş tadın. Darı tanesi yemeye alışan bülbül ruhunuza saman ikram etmiyoruz. Hz. Pir Mevlana

Buyrun efendim, Uşşak makamında, sofyan usûlünde yürükçe, aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle okuyalım ki yaşla akarak belki uçar zerresi aşkın, ateşle yaşar, yaşla değil yâresi aşkın, yanmaktır efendim biricik çaresi aşkın, işbu aşk ile hu diyelim huuu

Şeyhimin illeri, uzaktır yolları, açılmış gülleri dermeğe kim gelir ya huu
Şeyhimin özünü, severim sözünü, mübarek yüzünü görmeğe kim gelir ya huu
Şeyhimin ilinde, âsâsı elinde, şeyhimin yolunda olmağa kim gelir ya huu
Şeyhimin ilinde, bir kadeh elinde, susamış aşıklar kanmağa kim gelir ya huu
Şeyhimin şem’ine, bu canım pervâne, salâdır aşıklar yanmağa kim gelir ya hu
Ahd ile vefâlar, zevk ile sâfalar, bu yolda cefâlar çekmeğe kim gelir ya hu
Hak için malını, hep vere varını, aşk için arını atmağa kim gelir ya hu
Ah ile gözyaşı, Yunus’un haldaşı, zehr ile şol aşı yemeğe kim gelir ya hu

Durmak maddenin tabiatına aykırıdır, fazlalaşmayan herşey noksanlaşmaya mahkûmdur. Öyle ise Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin de huzur bulasınız erenler.

Hak-i pay-i Mustafa’ya yüz süren mesrur olur,
her ne denlü mücrim ise âkibet mağfur olur

Resulu Kibriya efendimizin hayatını okumak ve öğrenmekte, bütün canlar için, temiz, ibretli, mutlu bir hayatı örnek edinip kendilerini kötü örneklerin etkilerinden kurtarıp dünya ve ahiret mutluluğu, huzuru vardır. İşte o huzur deryasından bir kaç damla ile Zekai Dedemizin mezkur beytince biz dahi Efendimizin makamı âlilerine yüz sürelim:
“Birbirinize karşı kin doğuracak hareketlerde bulunmayın, birbirinize hased (çekememezlik) etmeyin, birbirinize darılıp arka çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla din kardeşi ile küs kalması helal olmaz.”

 … ve bu haftaki yakarışımız da Kutlu Nebi’nin dilinden:

 “Ey Allah’ım, kalbimi nifaktan, amelimi riyâdan ve gözümü hıyânetten arındır. Ey Allah’ım, günahlarımı affet, rızkımı bollaştır, huyumu güzelleştir, verdiğin rızıkla beni kanaatkâr, kazancımı da pak eyle. Nefsimi bana vermediğin bir şeyin peşinde düşürme. Sen benden razı olmadıkça da beni dünyadan alma. Ey Allah’ım, ömrümün sonunu, ömrümün en hayırlı bölümü yap, en son işlerim, amellerimin en hayırlıları, sana ulaştığım gün de en hayırlı günüm olsun…”

Ey dehşete düşenlerin candan yakını, ey yalnızların dostu, ey ümidi kesilenlerin yardımcısı ve ey kederleri gideren, gamları dağıtan Allah’ım, ümid edip de ulaşamadığımız, gönlümüzden geçirip de def edemediğimiz işler için sana sığınırız, yardımını dileriz ki bizleri işlerin dağınıklığından, ilmin faydasızlığından, nefsin tembelliğinden, muhafaza eyle, hakkımızda hükmettiğin şeylere bizleri razı kıl, bi hürmeti Taha ve Yasin, diyelim bu duaya cümlemiz amin, aşk ile huuu

Güzel(i) düşünün, Hoşça kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
 
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Read Full Post »

Ey (aşk ile kulluk yolunda) yolcu,

Âzâd iken esîr idik Allah’a çok şükür

Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâhlarız

190ask


12 Rebiülevvel 1430 (8 Mart 2009) itibariyle, beraberce bir Mevlid-i Nebi’ye daha şahid olduk,
Resulu Kibriya, aleyhi ekmelittehaya Efendimiz’in;

Dünyaya Doğumu: 12 Rebîulevvel 571 Pazartesi

Hicreti (Kuba’ya varışı): 12 Rebîulevvel 622 Pazartesi

Hicretin başladığı gece, canına kast etmek isteyenlerin bile,
emanetleri O`nda durmakta. Bu derece el-emin.

Ahirete Doğumu: 12 Rebîulevvel 632 Pazartesi

Bir şehre, bir ülkeye yahut dünyaya değil, âlemlere rahmet olarak gönderilmek ne demektir; bunun anlamını bir ömür düşünsek yeri. Çünkü O’dur ancak, alemlerin (dikkat müslümanların değil!) Rabbi olanın en sevgilisi…

Bu vesile ile Mevlam bizleri de ahlak-ı hamidiyye civarına hicret ettirsin nazındayız. Ve böyle devam edecektik hasbihalimize lakin aşk ülkesinin padişahından uzatılan billur kâseyi ikram etmeyi seçtik, afiyet olsun erenler:

Âzâd iken esîr idik Allah`a çok şükür / Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız

Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan…

Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak…

Aşk, evvela Allah’tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah’ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah’ı tanımak ancak aşk ile mümkündür. Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah’ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah’a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin “hür insan, mal mülk sahibi olan kişi” anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa “köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan” anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah’a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle “Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan” söz edilebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde abd (kul) kelimesi “Allah’a iman eden, O’nun sevdiği kişi” anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.

Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili’nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır. Nitekim sufiler abd’in âbid (ibadet eden); ubûdiyet’in de ibadet’ten üstün olduğunu söylerler.

Hz. Peygamber de “abd” olmasını, “rasul” olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de “abd” vasfı, “rasul” vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur. Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar.

Tasavvufta “âbid”in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade “abd”in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur. Hani koca Yunus’un, “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni” demesi gibi.(Nasıl dediği 190. Mestmp3’ün şiir/ilahi suretinde buradan nûş edilebilir)


Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çok dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. Âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez.

Bunun için aşk meş’alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah`a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda fenâ (Sevgili`de yok olma) makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbidlik ise en kötüsüdür.

Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!

Şükrettirene şükürler olsunki, bu haftada sözümüz yine O’nu anmakla kıymet kazandı. Ümmetin olduğumuz izzet yeter / Hizmetin kıldığımız devlet yeter

Güzel(i) düşünün, hoşça kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

Ey Dost,
Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi Ya Hû
Nâlan olup Allah diyelim Hû diyelim Hû

163gul

… Zira hakikat budur ki gözler körelmez ve lâkin sînelerdeki kalbler körelir. [Hac, 46]

– Kalpleri nasıl basiret sahibi ve zinde kılarız erenler?
– Yunus Emre der ki Dünya yalandır /Güvenme malına malın talandır / Seherde aşığa uyku haramdır

– E-peki kalkalım geceleri, varalım biz de aşıklar pazarına
– Göğün kapılarının açılıp gönüller muradının, aşıklar vuslatının zamanı
Gece ibadeti, seher vakti müşahadesi lazım. Bu karın tokluğu ile ne mümkün!

– Başka ne lazım?
Kalbi kırık, mahzun, duygu yüklü, pek hassas bir hal (aslından uzak düşmenin, eksik ve kusurları hatırlamanın verdiği, kavuşmanın hasretinin verdiği hüzün, acep ne ola benim halim endişesinin verdiği bir hâl) lazım. Bunca uyku ile ne mümkün!

– Peki ya sonra?
– Hak ile ünsiyet, yakınlık, dostluk lazım, tenhalarda gözyaşı dökmek lazım.
Bu kalabalık, mahlukat, ağyar ile ünsiyet, eşyaya kopmaz bir bağ var iken ne mümkün! Ve’l hâsılı hicret etmek gerek iki gözüm

– Yolculuk nereye dedem?

– Esir-i derd-i gam olan insane bir mahpushane olan dünyasında bir sefer gerektir azizim… Bir yer ne kadar geniş olursa olsun içinden ihtiyarî olarak çıkmak imkanı bulunmayınca, orası hapishane, canlara sürgün demektir. Geçmekte olan şu dünya sürgünümüzde alemi lahute giden Mevlâ zikridir. Hicreti de böylece Mevlânın hoşlanmadığı şeylerden çekinmek, yasak ettiklerini terketmen, âlem-i mânâya ve fezâyı hakikate, alemi lahuta gitmek diye bilmek gerek…

Terk ehline karışan, hem zevkine erişen
Bahr-i ledün ile görüşen, Mevlâ zikridir zikri
Dervişlerin zikri Hû, zikri Hûdur, fikri Hû
Vecde gelip diye Hû, Mevlâ zikridir zikri

Ehlinin dilinden, yolda bekleyen samimi canlara ikramımızdır:

Uykun varsa yol üstünde uyu! Hak yolundan uzak durma, orada yat. Belki bir yolcu orada uyandırır, uykunu giderir, açılırsın! [Hz. Pir(rh.a)]

Bağrı başı Hak için açıkların, gözü yaşı Hak için sâdıkların
Ya ilahi bizlere imdâd kıl, her nefes lütfun ile şâd kıl
Bir güzel hicret sevdalılarına aşk olsun efendim, hu diyelim hu
Hoş kalın, hoş olun efendim..

Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: